
Salon Tribünü olarak, geçmişte yaptığımız ancak çeşitli nedenlerle yayına hazırlayamadığımız röportajları arşivden çıkarmaya başlıyoruz. 1981/82 sezonunda Fenerbahçe forması giyen Ömer Baturalp, Türk Basketbolunun Çınarı Babası Mehmet Baturalp’i Mart 2021’de ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlatmıştı.
Ömer abi, hoş geldiniz. Fenerbahçe ve Türk basketbolunun tarihine katkıda bulunduğumuz bu çalışmada bizlere yardımcı olduğunuz için size teşekkürlerimizi sunuyoruz.
• İlk olarak ülke basketbolunun unutulmaz isimlerinden olan babanız Mehmet Baturalp’i saygıyla, rahmetle anıyoruz, toprağı bol olsun. Babanız nasıl bir insandı? Sizin için ne anlam ifade ediyordu?
Teşekkür ederim Erdi kardeşim, çok güzel bir çalışma başlatmışsınız. İnşallah bu hem kulübümüze hem de Türk basketbolu için bir öncülük yapar. Çok güzel bir çalışma. Babamı biz çok az görüyorduk, özellikle büyüme yaşlarımızda; çünkü hayatı devamlı antrenman, kamp, milli takım kampı ve Fenerbahçe ile geçiyordu. Bize karşı gayet yumuşak ve sevecendi ama bir o derecede de disiplinliydi. Ben ondan, yaşım ilerlediği zaman söylediklerinin benim için daha çok anlam kazanmaya başladığını anladım. İşini çok severek yapan; ailesine, ülkesine, kulübüne çok bağlı bir insandı. Keşke diyorum, biraz daha vakit geçirebilseydim, keşke biraz daha uzun yaşasaydı ama bu kadarmış kendine biçilen yaşam. Çok sevdiğim bir insandı. Küçükken tabii ki çekiniyorduk da… Bizdeki “pederşah” gibi, “Baba” derler ya, öyleydi. Bize hiçbir zaman kızmadı, bağırmadı ama özellikle iş konusunda, basketbol konusunda son derece disiplinliydi. Diğer her konuda arkadaş gibiydi ama basketbol söz konusu olunca çok disiplinliydi.
• 1936’da İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya gelen babanızın çocukluk yıllarına ve Darüşşafaka Lisesi’ndeki günlerine dair neler biliyorsunuz?
Babam 1936 senesinde doğmuş, dediğin gibi İstanbul Tophane’de. Altı yaşına gelince babasını kaybetmiş. O zaman bir ablası (rahmetli halam) ve küçük erkek kardeşi (amcam) var; amcam o zamanlar henüz bir buçuk yaş civarındaymış. Bu yüzden, ailede baba da ölünce, tam o zaman İkinci Dünya Savaşı yılları olduğundan hem ülkede hem de ailede ekonomik zorluklar baş göstermiş. Okuması için altı yaşında Darüşşafaka Lisesine vermişler, kayıt ettirmişler. Ondan sonra da mezun olana kadar hep Darüşşafaka Lisesinde okumuş. Basketbola… Bir ara futbol oynamış lise takımında, hep orada yetişmiş. Oradan bildiğim, Darüşşafaka onun için çok çok önemliydi. Hayatı boyunca herkese hep şunu söylemiştir: “Eğer ben Darüşşafaka’ya gitmeseydim herhalde ‘it’ olurdum, Tophane’de yoldan çıkardım.” Babasız çocuk o ufak yaşta… Onun için çok sıcak bir yuvaydı ve Darüşşafaka’yı hayatı boyunca çok sevdi. Oradaki arkadaşlıkları hep devam etti, onun için çok çok önemliydi. Basketbola orada, rahmetli Yalçın Granit’in (babamlardan bildiğim kadarıyla üç ya da dört yaş büyüktü) önderliğinde başlamış. Yalçın Granit basketbolu Darüşşafaka’ya getirmiş, babamlar da büyük sınıf abilerini görerek basketbol oynamaya başlamışlar; boş zamanlarında, teneffüs saatlerinde, eve çıkmadığı zamanlarda… Hep şunu derdi: “Bizim teknik bilgimiz, ‘fundamental’ımız basketbolda çok gelişti.” Sonra da Darüşşafaka Lisesinden mezun olmuş, bir sene Darüşşafaka’da oynamış, sonra Fenerbahçe’ye transfer olmuş.
• Babanız bir dönem Darüşşafaka’nın futbol takımında oynamıştı ama sonrasında okulun basketbol takımına girerek kariyerine başlamıştı. Kendisinin basketbola başlama hikâyesi nasıldı?
Basketbola başlama, dediğin gibi o zaman öyle bir akım başlatmış Darüşşafaka’da… Rahmetli Yalçın Granit’in başını çektiği, Şevket Taşlıca ve Yalçın Granit’lerin izinden giderek… Lise takımıyken hem futbol oynuyormuş, futbolu çok seviyormuş. Zaten hayatı boyunca basketboldan kalan zamanlarda futbol oynuyordu, iyi de anlardı futboldan ama basketbolu seçmiş, rahmetli Yalçın Granit’in sayesinde diye belirteyim. Orada çok iyi bir ekip oluşturmuşlar. Özellikle de teknik bilgileri son derece iyi bir nesil yetişmiş o dönem oradan.
• Babanız 1955-56 sezonunda Fenerbahçe’mize transfer olmuştu. Transferde dönemin yöneticisi Muhtar Sencer’in de payı büyüktü. Buna dair neler anlatırsınız?
Rahmetli Muhtar Sencer’i ben şahsen tanımadım ama hayatım boyunca ismini hâlen çokça duyuyorum. Bir kere çok değerli bir insan. Rahmetli Cem Atabeyoğlu ile birlikte Fenerbahçe’mizin basketbol şubesini kuran kişi. “Baba Muhtar” derlerdi kendisine ve hakikaten bir baba gibi severlerdi. Darüşşafaka’dayken o zaman biliyorsun; Galatasaray “Yenilmez Armada”, Fenerbahçe ise basketbol şubesini yeni kuruyor. Basketbolda başarılı olmak için böyle genç oyuncuları transfer ediyorlar. Babamı da görmüş, çok beğenmiş. Babam zaten Darüşşafaka’dayken milli takımda ilk kez oynamış. Kendisi de zaten Fenerbahçeliydi. Muhtar abi devreye girince kendisini Fenerbahçeli yapmış. Çok çok sevdiği, saydığı, rahmetle andığı bir insandı. Onun dışında daha başka detayını bilmiyorum. 🙂
• Baturalp’in Fenerbahçe’de geçirdiği yıllara dair neler biliyorsunuz? Oynadığı en özel maçlar hakkında size neler söylemişti?
Valla zaten babam hayatı boyunca, Darüşşafaka’dan çıktıktan sonra, yaklaşık 13 yıl Fenerbahçe’de oynadı. Askerlik sürecinde, yani Harp Okulunda oynadığı süre haricinde hep Fenerbahçe formasını giydi. Babam için genel olarak söylüyorum; bütün maçlar çok önemliydi. Yani bir maçı diğerinden önemsiz diye hiçbir zaman ayırt etmezdi. Ama bize hep anlattığı, aklımızda kalan bir Noel Turnuvası var. İtalya’ya gitmişler, 1956 ya da 1957 senesi (tam seneyi karıştırıyor olabilirim), orada babam turnuvanın “en iyi oyuncusu” seçilmiş. Bunu anlatırdı. Tabii ki Galatasaray’ı yenip şampiyon olduğumuz ezeli rekabet… Özellikle bu rekabet babam için çok önemliydi. Bir de tabii ki son maçı, jübile maçı… Artık kariyerini basketbol oyuncusu olarak bitirdiği için önemli bir maçtı. Hatta o maçta ben de 5 buçuk yaşında falandım, ben bile o maçı hatırlıyorum. Spor Sergi’ye beni de götürmüşlerdi; hayal meyal hatırlıyorum. Ama dediğim gibi hiçbir maçı “o ondan önemli” diye ayırmazdı; fakat bu maçlar anlattığına göre onda biraz daha fazla etki bırakmış.

Tuncer Kobaner, James Holley, Ömer Urkon, Mehmet Baturalp ve Güner Yalçıner.
(Kaynak: Fenerbahcetarihi.org)
• Babanızın kariyeri boyunca, özellikle Fenerbahçe’de beraber oynamaktan ve takım arkadaşlığı yapmaktan en keyif aldığı isimler kimlerdi?
Babamın vefatına kadar dostluğunu sürdürdüğü, işte hâlen abi olarak çok sevdiğim, saydığım ve görüşmekten keyif aldığım Güner Yalçıner abi var. Onun dışında yine rahmetli olan (mekânı cennet olsun) “Fıstıkçı Engin” diye lakabı olan Engin Muratoğlu… Hep arkadaşlıklarının saha içinde ve saha dışında sürdüğü İlker Esel… O da Ankara Kolej’den gelip sonra babamla hem takım arkadaşlığı yaptı hem de babam onun koçluğunu yaptı bildiğim kadarıyla. Sonra vefatına kadar arkadaşlığının sürdüğü Erdal Poyrazoğlu var, Baba Tuncer var, Halil Hoca (Dağlı) var, Ferhan abi var… Ama en yakın görüştüğü, dediğim gibi vefatına kadar Engin Muratoğlu, Güner abi ve İlker abidir. Çok önemlilerdi.
• Baturalp Fenerbahçe’de üç Türkiye şampiyonluğu, yedi İstanbul şampiyonluğu, dört Federasyon Kupası ve bir Türkiye Kupası zaferi yaşamıştı. Kendisinin bu başarılara yüklediği anlamlar nelerdi?
Babamın hep söylediği oyunculuk ve antrenörlük felsefesi şuydu: Bir kere yaptığın işi çok ciddiye alacaksın, çok iyi çalışacaksın ve işini severek yapacaksın. Bir de buna tabii ki çok sevdiği (vefatında da Yüksek Divan Kurulu üyesi olduğu) Fenerbahçe işin içine katılınca olay bambaşka oluyordu. O zamanlar biliyorsun, şimdiki gibi profesyonel değil, tamamen amatör bir ruhla yapılıyor; ayrı bir devir diyebiliriz aslında. Bugünkü basketbol ile kıyaslamamız çok zor ama çok elit, çok iyi bir basketbol seyircisi var Spor Sergi Sarayı’nda o zaman. Bu başarılarda, oyuncu olarak tabii ki özellikle ilk Türkiye şampiyonlukları, yani “Yenilmez Armada” Galatasaray’ı yenip şampiyon oldukları dönem çok çok önemli. Ondan sonra da zaten bu iş 3-4 takım arasında gidiyormuş o zamanlar. Yani her şampiyonluğun, her galibiyetin keyfi başkadır. Ben de biraz oynadığım için biliyorum; “biri birinden daha iyidir veya kötüdür” demek zor, hepsi birbirinden daha keyifli.

• Mehmet Baturalp’i diğer oyunculardan farklı kılan özellikleri neydi?
Babam fizik olarak aslında basketbola çok uygun bir oyuncu değildi. O zamanlar oynarken de lakabı “Tombul Batur” derlermiş. Fakat müthiş bir çalışma azmi vardı ve çok iyi ‘fundamental’ı, tekniği, top tekniği vardı. O zamanlar hem sol elini hem sağ elini kullanırdı. Kendisi zaten oyun kurucu, yani ‘playmaker’, şimdiki sistemde 1 numara olarak oynardı. Bencil bir oyuncu değilmiş, hep herkes bunu anlatıyor. Özellikle bugün de çok gündem olan ‘fast break’i, yani hızlı hücumu o zaman en iyi uygulayanlardan biriymiş. İyi müdafaa yaparmış; özellikle tekniği ve oyun kuruculuğu ile öne çıkmış. En büyük özelliği bence oydu.
• 71 kez A Milli formayı giyen Baturalp, Fenerbahçe’nin 10 Ocak 1968 günü ASVEL’e karşı oynadığı maçla oyunculuk kariyerini noktalamıştı. Bu jübileye dair neler söylemek istersiniz?
Ben 10 Ocak 1968 tarihinde 5 yaşında idim. Bu jübileye beni de götürdüler. Benim hayal meyal küçüklüğümden hatırladığım şeylerden bir tanesidir; çok kalabalıktı Spor Sergi Sarayı, onu çok iyi hatırlıyorum. Tabii babam için çok duygusal bir an. Bir de babam, bildiğim kadarıyla Fenerbahçe ve basketbol tarihinde ilk resmi jübilesi yapılan oyuncu. Bu da bir ASVEL Avrupa Kupası maçında Fransız takımına karşı yapılıyor. Fenerbahçe o maçta rakibini yeniyor. Hem aktif sporculuk hayatını bitirdiği için hem de bu zaferle noktalandığı için unutulmayacak günlerden biri olmuştu. Anlatırdı bize; duygusal bir an… Her oyuncu basketboldan kopmuyor aslında, sadece oyunculuktan antrenörlüğe geçiş yapıyor ama fiili oyunculuğu bıraktığından dolayı o bakımdan çok önemli bir maçtı hayatında.
• Batur Abi, oyunculuk kariyeri sırasında bile Fenerbahçe’nin altyapı takımlarını çalıştırıyordu ve jübilesinin ardından A Takım’ın başına geçti. Baturalp, sonrasında Eczacıbaşı’nı ve A Milli Takım’ı da çalıştırdı. Kendisinin nasıl bir koçluk kariyeri oldu?
Dediğim gibi babam oynarken de Fenerbahçe’nin altyapısı (yıldız ve genç takımları) ile ilgilenirdi. Gençlere hayatı boyunca her zaman çok inandı. Özellikle altyapıya çok inancı vardı. Fenerbahçe’nin altyapısını çalıştırıyordu. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesinin (İTÜ); Kemal’lerin, Neşat’ların, Hüseyin Alp’in, Zeki Tosun’un, Cihat’ların, Nuri Tan’ın oynadığı ve şampiyon olduğu 70/71, 71/72 yanılmıyorsam şampiyon İTÜ’nün antrenörlüğünü yaptı. Ondan sonra tekrar Fenerbahçe’nin antrenörlüğünü yaptı. Bir özelliği de “Üç Büyükler”in üçünde de antrenörlük yapmış olmasıdır. Beşiktaş’ı çalıştırdı, Galatasaray’ı çalıştırdı, Fenerbahçe’yi de çalıştırdı. Eczacıbaşı’nda iki sene üst üste Orhun’ların, Tamer Oyguç’ların, Yusuf’ların, Serdar’ların, Larry Richard’ların olduğu o kadroyu, “iki sene küme düşer” dedikleri kadroyu iki sene üst üste şampiyon yaptı. En keyif aldığı takımlardan bir tanesiydi. Paşabahçe’yi çalıştırdı Harun’un oynadığı sene. En son bildiğim kadarıyla kulüp takımı olarak Paşabahçe’yi çalıştırdı diye hatırlıyorum. Bu arada milli takımda uzun süreler görev yaptı; tabii o zaman başka antrenörler araya giriyor ama çok uzun süre A Milli Takım’ı da çalıştırdı. 1974 senesinde, o zamana kadar olan en büyük milli takım başarılarından biri olan Avrupa sekizinciliğini elde ettiler İspanya’da. O takım da efsane bir takımdı. O kadroda Erdal Poyrazoğlu, Kemal abi, Halil Hoca (Dağlı), Zeki Tosun, rahmetli Battal abi, rahmetli Abdullah abi, Aydın abi (Aydın Örs), rahmetli Doğan Hakyemez abi, Serdar abi vardı; çok iyi bir takımdı. O takımla Avrupa sekizincisi oldular. Daha sonra da değişik sürelerde, en son 1989 ya da 1990 yılıydı A Milli Takım’ı çalıştırdığı… Yani artık kariyerinin son seneleri diyeyim antrenörlük olarak. Ondan sonra da bildiğim kadarıyla bir daha takım çalıştırmadı.
• Babanız 1992’de faal koçluğu bıraktı ve TÜBAD’ın başkanlığını yaptı, daha sonra da yorumculuk kariyerine adım attı. Bu yıllara dair neler söylersiniz?
Babamın bir özelliği vardı; son vefatına kadar basketboldan hiçbir zaman kopmadı. Hem kendi zamanı hem sonraki nesil hem bizden ufaklar hem de en son “bebeler” dediği 2000’li yıllarda doğanlarla bile son derece dost, abi-kardeş ilişkisini sürdürüp hepsinin maçlarını takip ederdi. Bütün maçlarını seyreder, not alırdı. O not defterlerini ben özellikle saklıyorum; yeni nesiller için çok örnek olunacak bir davranış bence. Faal koçluğu bıraktıktan sonra tabii ki basketbol antrenörlüğü, yani basketbolun Türkiye’de daha çok sevilmesi, çok sayıda antrenörün başlaması… Bunları bir çatı altında toparlamak için Önder Seden ile birlikte ilk bu fikir babalığını yapıp Aydın Örs falan TÜBAD’ı kurdular. Vefatına kadar başkanlığını yaptı. Turnuvalar organize ediyorlardı, hâlen de onun adına yapıyorlar sağ olsunlar. TÜBAD şu an çok daha profesyonel; Çetin abi işin başında, Aydın abi onursal başkan yanlış hatırlamıyorsam. Takımı bıraktıktan sonra da özellikle NTV’de Murat Kosova ile birlikte yorumculuk yaptı, milli maçları yorumluyordu. En son da FB TV’de özellikle kız maçlarını yorumluyordu.
(Yorum: O meşhur “göbeğine” yorumu akıllardadır abi.)
Evet, yorumluyordu ve böyle zaman zaman telefonla bağlanan veya programa davet edilen spor kanallarında yorumculuk yapıyordu.
• Babanızın oyunculuk ve koçluk kariyerinde, saha içinde ve saha dışında yaşadığı unutulmaz anılar var mı? Varsa anlatmanız mümkün müdür?
Bunları anlatırsam herhalde 3-4 saat sürer vallahi Erdi. 🙂 O kadar çok şey var ki… Oyunculuk, koçluk kariyeri… Neler var… Demin dediğim gibi Eczacıbaşı’nın iki kere üst üste şampiyon olması onun için çok çok unutulmaz ve gururla bahsettiği bir hatırasıydı. Onun dışında yine Fenerbahçe’de şampiyon olduğu yıllar, ilk şampiyonluk, özellikle İTÜ’de Kemal abilerle birlikte şampiyonlukları, Avrupa sekizincisi olduğu süreç… Daha önceki sorularında bahsettiğin, İtalya’da yapılan Noel Turnuvası’nda “en iyi oyuncu” seçilmesi… Bunlar hep benim çok sıklıkla duyduğum anılarıydı. Demek ki babam hakikaten önemli anılar bırakmış ki bunları diğer anıların yanında daha çok dinledim.
Saha dışında da benim de şahit olduğum bir anısı var. Babam Beşiktaş’ı çalıştırıyordu basketbol takımını. O senelerde Beşiktaş-Eczacıbaşı müthiş bir rekabet içerisindeydi. Eczacıbaşı’nı rahmetli Aydan Siyavuş çalıştırıyor, Beşiktaş’ı babam çalıştırıyor; maçlar “kanlı” bir şekilde geçiyor. Eczacıbaşı çok iyi bir takım; işte Melih’ler, Efe’ler, Necati abiler, Orhan falan oynuyor. Beşiktaş’ta ise rahmetli Abdullah, Battal abiler, Hurşit abiler, Ahmet Kurt ve Erman Kunter oynuyor. Şampiyonluk maçları kıran kırana geçiyor. Beşiktaş seyircisi futbol maçından çıkıyor, ondan sonra büyük bir grup halinde Spor Sergi’ye geliyorlar; her maç tıklım tıklım dolu. Beşiktaş, Eczacıbaşı’nı yendi, biz de araba ile yola çıktık ailecek. Karşıya, yani Anadolu yakasına geçeceğiz. Tam Dolmabahçe Sarayı’nın önünde yol tıkandı, Beşiktaş seyircisi önümüzden yürüyor, “Kara Kartal” falan diye yolu kesmişler. Biz de adım adım ilerliyoruz. Bu sırada Beşiktaş taraftarlarından biri babamı gördü ve babamı rahmetli Aydan Siyavuş zannetti! Eliyle bir işaret yaptı, “sizi nasıl yendik” gibisinden… Babam da sinirlendi, camı açtı, dedi ki: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Çocuk şaşırdı, bu sefer “Bilmiyorum abi” falan dedi. Babam dedi ki: “Ben sizin koçunuzum!” Bu sefer o hareketi yapan çocuk, o önde giden güruha bağırdı: “Koç burada!” Seyirci bir döndü, “En büyük koç bizim koç!” diye arabayı sallıyorlar falan… Biz çocuğuz arabanın içinde tabii, önce korktuk. Trafik durdu, Renault arabamız vardı, bayağı sallanıyor. O hatırayı babam hep anlatırdı, ben de hiç unutamıyorum. Onun dışında dediğim gibi çok hatıra var, onları başka sefer söyleyeyim; saatler sürecek anılar var çünkü.

(Kaynak: Fenerbahçetarihi.org)
• Baturalp’in Türk basketbolunda etkin olduğu yılların mabedi, Spor ve Sergi Sarayı’ydı. Babanız, size Spor Sergi ve taraftarlara dair bir şeyler anlatmış mıydı?
Tabii ki anlattı. Çünkü şöyle bir şey var; ben Spor Sergi Sarayı’nda kendim de oynadım ve hemen hemen hayatımız bizim o zamanlarda Spor Sergi’de geçiyordu. Sabahtan başlıyorduk, akşama kadar oradaydık. Spor Sergi’de sistem şöyle işliyordu, onu bir anlatayım: Eskiden maçlar, Ankara’dan deplasmana gelen takımla Cumartesi-Pazar “çift maç” şeklinde oynanırdı. Mesela Cumartesi; Şekerspor-Beşiktaş oynar, Kolej-Fenerbahçe oynar… Ertesi gün de tam tersi olur; Şeker-Fenerbahçe, Kolej-Beşiktaş oynar. Sabahleyin Cumartesi ve Pazarları, önce saat 10 gibi Spor Sergi’de yıldız maçları başlardı; yıldız takımlar, genç takımlar… Saat 4 gibi de A Takım maçı olurdu. Spor Sergi Sarayı’nın üst tarafı iki katlıydı, üst taraftaki salonun camları kırıktı. Spor Sergi hep buz gibi olurdu, sabah maç oynayanlar donardı. Özellikle biz yıldız-genç oynarken, o soğuk kış havalarında ısınmak için çift kat eşofman giyerdik, resmen nefes aldığında buharlar çıkardı. Sonra gündüz öbür büyük maçlarda, özellikle Üç Büyükler oynuyorsa seyirci dolmaya başlardı. O zamanlar Spor Sergi Sarayı’nda “spor müsabakası yapılıyor, sigara içilmez” diye bir şey yoktu; herkes fosur fosur sigarasını içiyordu! Salonun içinde duman olurdu. Eğer Beşiktaş-Galatasaray, Fenerbahçe-Galatasaray veya Fenerbahçe-Beşiktaş oynuyorsa, bir tribün tahmin edebileceğin gibi Fenerbahçe olur, öbür tribün Beşiktaş veya Galatasaray olurdu. Maç başlamadan millet çılgınca tezahürat yapar, tribünler birbirlerine el kol hareketi yaparlar; “Çık dışarıya kavga edeceğiz, kapışacağız” diye hep bir gerginlik vardı. Eskiden “Fruko” derlerdi toplum polislerine; şimdiki gibi değildi, kafalarında kasketleri vardı, gazoz kapağı açılıyormuş gibi göründüğü için öyle denirdi. O bütün maçlar olaylı olurdu ama orası bence bir mabetti. Kapanmasına çok üzülüyorum, hâlen de bunun üzüntüsü içerisindeyim. Abdi İpekçi de keza öyle, ona da çok üzülmüştüm. Fakat Spor Sergi hakikaten Türk basketbolunun doğuş yeridir. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu’ndaki salonu ve Spor Sergi’yi her gördüğümde içim yanıyor. Orası bence modernleştirilip çok çok güzel bir salon olabilirdi. Önünde maçlar öncesinde kuyruklar oluşurdu, karnaval gibi bir şeydi basketbol maçları eskiden. Şimdi o hava pek yok tabii ki.

Ek Soru: Mehmet Baturalp ve sizin için Galatasaray maçlarının önemi nasıldı? Bizim için önemli bir soru çünkü.
Yani tabii ki… Fenerbahçe-Galatasaray ilişkisi şu andaki gibi değildi o zaman. Yine müthiş bir ezeli rekabet vardı, her Galatasaray maçı ekstra bir motivasyon olurdu. Şampiyonluğa oynamasak bile o Galatasaray maçında herkes normalde %100 veriyorsa, o maçta kapasitesinin üstünde ne verebiliyorsa onu verirdi; bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. %110 mu, %120 mi orayı zorlarlardı, çok önemliydi. Onun antrenman süreci, hazırlanması, mental motivasyonu çok çok önemliydi. Çünkü adı üzerinde; Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Şampiyonluk maçı olmasa bile ezeli rekabet… Bu oyuncu olarak da antrenör olarak da her zaman böyleydi. Tabii ki o maçların galibiyetinin keyfi de başka oluyordu. Ama babamın hayat boyu iyi arkadaşları, hep görüştüğü kişiler Fenerbahçeliler kadar Galatasaraylılardı. Otururlardı, birbirlerini tenkit ederlerdi; şimdiki gibi bir seviye değildi, çok daha bence iyi bir seviyedeydi hem yönetim anlamında hem de oyuncular anlamında. Böyle kavga tabii ki seyirciler arasında itişmeler, gürültüler olurdu ama “ebedi dostluk, ezeli rekabet” derler ya, o zaman hakikaten vardı. Ben bunu birebir yaşadım. Şimdiki dönemde maalesef bu yok. Sahadayken en iyi dost olan arkadaşlar, birbirlerinin gözlerini çıkarırcasına o 40 dakika ellerinden geleni yaparlardı ama maç bittikten sonra… Bende örnekleri var; Fenerbahçe-Galatasaray maçı bitmiş ve maç öncesinde iki takım karışık bir resim çektirmişler… Ama sahadaki rekabet müthiş; her türlü şey yapılır, oyun süreci içinde her şey mübah ama maç bittikten sonra dostluk devam ederdi.
(Yorum: Ferhan Baras abiye dönemindeki Galatasaray maçlarını sorduğumda bana şöyle bir yanıt vermişti: “Bir Fenerbahçelinin milli maçıdır” diye.)
O maç yani… “Herkese yenil, Galatasaray’a yenilme.” Bunu birinin söylemesine ihtiyaç da yok çünkü zaten Fenerbahçe formasını giyen (ruhen, tabii ki profesyonelce böyle bir şey beklemek o zaman zordu ama herkes amatör bir ruhla yapıyor), zaten tuttuğu takımın formasını giyiyor. Onun için ekstra bir motivasyondu. Ferhan abi çok güzel söylemiş, “milli maç” diyerek doğru söylemiş.

(Kaynak: Fenerbahçetarihi.org)
• Babanızın hayata dair size öğrettiği en önemli şey ne idi?
Babamdan 3-4 tane çok önemli şey öğrendiğimi düşünüyorum. Bunu da hem kendi çocuklarıma hem de kendi iş ortamımda ve diğer ortamlarda genç nesle söylüyorum. Bir tanesi: “Yaptığın işi çok sev ve her şeyini buna ver, buna konsantre ol.” Özellikle bunu sporcular için de söylüyorum; rekabet çok artıyor, rakiplerin üzerine çıkabilmek için ekstra efor sarf etmen lazım. Eğer sporcuysan normal antrenmanda ekstra çalışma yap. Atıyorum, iş hayatındaysan ekstra bir şeyler öğren, yeni bir lisan öğren, işinle ilgili yayınları takip et, hep üste bir şey koymaya çalış. İkincisi: “Yaptığın işi ciddiyetle yap.” En önemli unsurlardan biri bu. Bir diğeri de: “Her şey yolunda gitmeyebilir, düştüğün zaman olabilir; hepimiz düşüyoruz ama kalk. Ne olursa olsun kalk. O rekabetçiliği bırakma.” Bir de şey derdi babam (aslında çok yumuşak bir insandı): “Hiçbir şeyi fazla kafana takma, kin tutma; her şey geçiyor, hepimizin yolu bir şekilde kesişiyor. Onun için geçmişte kalma, hep geleceğe bak.” Ben de babamdan öğrendiklerimi hayatımda uygulamaya çalışıyorum.
• Sporcusu, üyesi ve kulüp televizyonunda yorumcusu olduğu Fenerbahçe, Batur Abi için ne ifade ediyordu?
Fenerbahçe babam için her şeydi diyebilirim. “Yani ben bugün ‘Batur’ olduysam Fenerbahçe sayesinde oldum” derdi. Beni herkes “Fenerbahçeli Batur” olarak bilir. Müthiş bir şekilde severdi kulübünü, sarı-laciverte aşıktı diyebilirim. Fanatiklik anlamında değil; kulübün tabii ki yanlışlarını tenkit de ederdi ama Fenerbahçe kendisi için bambaşka şeyler ifade ediyordu. Yani dediğim gibi; Darüşşafaka yetiştiği yuva, küçüklüğünün ve gençliğinin geçtiği yer ve Fenerbahçe… Fenerbahçe ayrıydı. Onun için çok çok önemliydi ve hakikaten o sarı-lacivert rengi gerçek anlamda içinde hisseden, benim tanıdığım nadir kişilerdendir.
• Son olarak 2017 yılında, 81 yaşında hayata veda eden babanızın Fenerbahçe’ye ve Türk basketboluna bıraktığı miras için neler söylersiniz?
Babamın en çok bıraktığı şey… Bir kere “Gençlere inanın” derdi; hep bu felsefeye inanmıştır. Gençlere inanın, altyapıya önem verin… İşin teknik kısımlarını çok konuşmak istemiyorum ama bu iki şey çok önemliydi. Hem Fenerbahçe için hem Türk basketbolu için hep bunu önde tuttu, hep bunun savunmasını yaptı.
