Fenerbahçe basketbolunun ‘zorlu’ ama bir o kadar da ‘onurlu’ yıllarına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. 1979-1981 yılları arasında Çubuklu formayı terleten Muharrem Kantaş; para yerine arma aşkının ön planda olduğu o günleri, Mehmet Baturalp ile olan baba-oğul ilişkisini ve Spor ve Sergi Sarayı’nın unutulmaz atmosferini Ocak 2022’de Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlatmıştı.
Muharrem abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi olarak size çok teşekkür ederiz.
– Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?
Fenerbahçe’ye ilk adım attığım sene 1975’tir. Altyapıda toplam dört senem geçti; iki sene Faruk Akagün ile yıldız takımda, birer sene de Tuluğ Siyavuş ve Sedat Çamdelen ile çalıştım. Bu sürecin ardından A Takım serüvenim başladı. Mehmet Baturalp yönetiminde 1979-80 ve 1980-81 sezonlarında A Takım forması giydim. Altyapıda sürekli ilk beş başlıyordum, sonrasında o dönemin önemli oyuncularıyla birlikte A Takım seviyesine yükselerek süreci tamamlamış oldum.
– 1979-1980 sezonunda taraftarlarımız karanlık yılların bitmesini beklerken ekonomik zorluklar sürüyordu. Takımımız ligi 11. sırada tamamladı. Bu sezonu bizlere anlatabilir misiniz?
Doğrudur, o dönem genellikle ligi 11. sıralarda bitiriyorduk. Çoğunlukla yerli oyuncularla mücadele ediyorduk, yabancı olarak sadece bir Amerikalı oyuncumuz vardı. Kadromuzda Majak Çakır, Halil Dağlı ve Ömer Çakıroğlu gibi efsane isimler vardı. Aslında iyi bir takımdık ama imkanlar kısıtlıydı; transfer yapamadığımız için sezonu bu şartlarda tamamlamak zorunda kalıyorduk.
– Takımımızdaki ikinci sezonunuz olan 1980-1981 sezonunda da ekonomik sorunlar nedeniyle her geçen yıl zorlaşıyordu. Bu sezona dair neler söylemek istersiniz, neler yanlış gitti?
Dediğim gibi, yerli ağırlıklı bir kadroyla oynuyorduk ve yabancı desteğimiz yoktu. Üstelik o yıllarda ciddi bir salon sıkıntısı da çekiyorduk. Ancak bu sezondan sonra Aliço’ların gelmesi ve sponsor desteklerinin bulunmasıyla basketbol şubemize yatırımlar artmaya başladı. Şube ancak o dönemden sonra yavaş yavaş toparlanma sürecine girdi.
– Bu sezonun sonunda takımımızdan ayrıldınız. Ayrılığınızın sebebi neydi?
Sanırım takımda bir kan değişimi yapmak istediler. Askerden geleli henüz bir ay olmuştu ve idmanlara başlamıştım. O ara büyük transferler yapıldı; Efe Aydan, Melih Erçin ve Aliço gibi isimler geldi. Kadroda düşünülmeyince, basketbol hayatıma daha fazla süre alabileceğim bir kulübe giderek devam etmek durumunda kaldım.
– Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra kariyerinizi nasıl sürdürdünüz?
Fenerbahçe’den sonra profesyonel basketbolu bıraktım. Form tutmak için Tekel bünyesinde antrenmanlara çıkıyordum; kısmetmiş ki orada amatör olarak oynamaya devam ettim. Bir sene sonra ise antrenörlük seminerlerine gidip kartımı aldım. Altyapılarda antrenörlük yaparak basketbolun içinde kalmaya devam ettim.
– Mehmet Baturalp’i bizlere anlatabilir misiniz?
Mehmet Baturalp herkesin abisi, gerçek bir basketbol duayeniydi. Üzerimde emeği çok fazladır. Spor ve Sergi Sarayı’ndaki idmanlara giderken beni hep arabasıyla taşır, bana sahip çıkardı. İki sezon boyunca bana önemli şanslar tanıdı. O bizim babamız gibiydi; basketbolun unutulmaz efsanelerinden biridir. Mekanı cennet, ruhu şad olsun.
– Fenerbahçe’mizde saha içinde ve dışında unutamadığınız bir anınız var mı? En unutamadığınız maç hangisiydi?
Elbette oldu. Mehmet abinin beni genç takımdan alıp A Takımda ilk beşe koyması benim için unutulmazdı. Maçlarda 15-20 dakika gibi önemli süreler alıyordum, bunlar benim için çok kıymetli anlardı. Özellikle Galatasaray ve Beşiktaş maçları bizim için muazzamdı. O dönemki derbilerin elektriği şimdikinden bile yüksekti; kıran kırana, başabaş geçen çok zorlu maçlardı.
– Fenerbahçe’de forma giydiğiniz süreçte birçok değerli isimle birlikte ter döktünüz. Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi?
Majak Çakır ve Engin Domaniç ile oynamak büyük keyifti. Ömer abi efsane bir şutördü. Halil Dağlı ile oynamak da ayrı bir zevkti; beni sürekli motive ederdi. Şaka yollu, “Bak benim iki evladım var, bana pas vermezsen çocuklara ekmek götüremem” derdi. Ben de ona olan saygımla içeriye çok pas indirirdim, attığı sayılarda rolüm büyüktür.
-Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi? O dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?
O dönemde para gerçekten ikinci plandaydı; forma aşkı her şeyin önündeydi. Maç kaybedmeyi asla kabullenemezdik, o kadar büyük bir kulüpçülük ruhu vardı. Bizler sadece arma aşkıyla oynardık. Basketbolu bıraktıktan sonra da antrenör olarak hep bu camianın içinde kaldım. Belki profesyonel vitrinde ön sıralarda değildim ama basketboldan hiç kopmadım.
-Basketbolu bıraktıktan sonra basketbol ile ilginiz ne derecede kaldı?
İlgim amatör olarak hep devam etti. Antrenör olduktan sonra zaten her zaman işin mutfağındaydım. Profesyonel anlamda belki göz önünde değildim ama basketbol her zaman hayatımın merkezinde kaldı.
– Fenerbahçe Basketbolu sizin için ne ifade ediyor ve diğer takımlara göre farklı kılan yanları nelerdir?
Fenerbahçe benim için unutulmaz bir değerdir. Kulübümüzün üzerimizde emeği çok büyük; bize karakter ve kişilik kazandırdı. Fenerbahçelilik apayrı bir ruh, unutulmaz bir camiayız. Yaşadığımız sürece bu ruhu yaşatacağız.
– Fenerbahçe son on beş yılda büyük bir atılım yaparak EuroLeague kupasını kazandı ve Avrupa’nın devlerinden biri haline geldi. Takımımızın bu sezonki performansını nasıl görüyorsunuz?
Zaten Avrupa basketbolunun devlerinden biri olmamız gerekiyordu ve o seviyedeyiz. EuroLeague kupasıyla da bunu taçlandırdık. Türk basketbolu şu an Avrupa’nın en önemli organizasyonlarından biri diyebilirim.
– Son olarak biz Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?
Ben de sizlere çok teşekkür ederim. Beni gerçekten onore ettiniz. Bu vesileyle basketboldan ve o güzel günlerden hiç kopmadığımızı bir kez daha hissetmiş olduk
