
Fenerbahçe basketbolunun en zorlu yıllarında, pota altında devleşen, hırsıyla rakiplerine korku, taraftarına güven veren bir isimdi o. 1995 yılında girdiği kulübün kapısından, sekiz yıl boyunca terinin son damlasına kadar savaşarak çıktı. Kırık burunla sahada kaldı, boş sözleşmelere imza attı; yeri geldi NBA yıldızlarıyla omuz omuza çarpıştı, yeri geldi kulübün en sıkıntılı günlerinde bayrağı tek başına taşıdı.
Hakkındaki iddialardan ayrılık sürecine, unutulmaz Real Madrid maçından taraftara olan sitemine kadar her şeyi; tüm dobralığıyla Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.
Karşınızda, Gürcistan’daki bahçesinde hala Fenerbahçe bayrağı dalgalanan, sarı-lacivertli tribünlerin unutulmaz “Tatu”su: Zaza Enden!

Zaza abi merhabalar Salon Tribünü ekibi adına roportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için teşekkür ediyorum size.Ağabey 1976 yılında o zaman Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Tiflis’te doğdunuz ve on beş yaşında Trabzon’a geldiniz. Türkiye’ye. Basketbola başlama ve ülkemize gelme hikayenizi anlatabilir misiniz? Bu süreçte zorluklar yaşadınız mı?
Şimdi evet, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra tabii ülkede sıkıntılı dönemler olduğu için biz de karar vermiştik yani Yunanistan’a gitmeye karar vermişiz. Tabii Yunanistan’a gitmek için kara yoluyla Türkiye’ye geçmemiz gerekiyordu. Türkiye’ye ilk geldiğim yer Trabzon’dur, doğrudur. Trabzon’da 3-4 aylık bir maceram oldu. Daha sonra İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul’da Yunanistan’a gitmeden önce 3-4 gün burada kalmak zorunda kalmıştık. O zaman da tabii eskiden böyle her gün otobüs veya uçak falan olmadığı için burada kalmak zorunda kaldık 3-4 gün. 3-4 gün içerisinde kaderimiz değişti ve Türkiye’de kalmış olduk, İstanbul’da kalmış olduk. Öncelikle Fenerbahçe’ye gitmiştik denenmeye. Fenerbahçe’de Türk vatandaşı olmadığım için çok ilgilenemediler. Ama Darüşşafaka diye bir takımımız var biliyorsunuz. Darüşşafaka’da hem Türk vatandaşlığımı üstlendiler hem de Yıldız Milli Takım’da forma giymemi istedikleri için biz de Türk vatandaşı olmuş olduk ve Yunanistan’dan vazgeçmiş olduk, Türkiye’de kalmış olduk.
Darüşşafaka’dan Türkay Çakıroğlu sizi keşfetti. 1993’te Yeşil-Siyahlı kulüple sözleşme imzaladınız ve 1995’te de Fenerbahçe’mize transfer oldunuz. Darüşşafaka döneminiz nasıldı? Özet geçecek olursanız… Fenerbahçe’mize transferiniz nasıl gerçekleşti? O süreç nasıl işledi?
Türkay Çakıroğlu’nun benim üstümde emeği çok. Hatta beraber Gürcistan’a, o dönemlerde çok sıkıntılı bir dönemde Gürcistan’a beraber gitmişliğimiz var. Daha sonra da üç sene boyunca çok emeği var benim üstümde. Aynı zamanda da Türkiye’de kalmamın sebeplerinden bir tanesi rahmetli Yalçın Granit’tir. Eski efsane basketbolculardan Efe Aydan’dır. Çünkü o zaman milli takım sorumluluğunu üstlenmişti. Antrenörlerimle çalışmış olduk; Sertay Ersoy olsun, Erman Kunter olsun, Candan abi olsun… Türkay Çakıroğlu zaten altyapı antrenörüydü. O yüzden Darüşşafaka’da güzel bir üç sezon geçirdim. 18 yaşında olduktan sonra Fenerbahçe’ye transfer olmuş oldum. 1995 yılında 18 yaşında Fenerbahçe’ye transfer olmuştum. Darüşşafaka benim ilk camiamdır basketbol anlamında. O yüzden onların yeri her zaman ayrıdır benim için. Biz Fenerbahçeli olabiliriz ama basketbol anlamında eski Daçkalıyız yani öyle diyelim. Bütün her şey geçmişte kaldı yani. Darüşşafaka da geçmişte kaldı, Fenerbahçe de geçmişte kaldı. Şimdi önümüzdeki hayata, maçlarımıza bakıyoruz.
Fenerbahçe’de ilk dört sezonunuzda; 1995-96, 96-97, 97-98 ve özellikle 98-99 sezonunda yıldız transferlerle dolu iyi kadrolar kuruldu. Ama müessese kulüpleri karşısında istenen başarıya ulaşılamadı. Şampiyonluklar kaçtı, kupalar kaçtı. Abi bu döneme dair neler söylemek istersin?
Şimdi Fenerbahçe benim geldiğim 95 yılında dediğim gibi işte orada 3 sezon biz bu müessese takımlarıyla çok böyle savaşmış olduk. Yani Ülker vardı, Tofaş vardı, Efes vardı. Bunlarla baş etmek tabii kolay değildi. Ama her zaman ilk dört içerisinde, yarışın içindeydik. 98 yılında da bahsettiğiniz o EuroLeague’e katıldığımız zaman -şu andaki EuroLeague değil, şampiyon olarak katıldığımız zaman- herkes bir hayal ederdi; “İşte NBA’e gidelim, NBA’de boy gösterelim” diye ama sağ olsun bizim eski başkanımız Aziz Yıldırım NBA’i bizim ayağımıza getirmiş oldu. Ve 98-99 yılında sevgili başkanım benim NBA’ye gitmeme gerek kalmadan NBA takımını ve NBA’de olan oyuncuların isimlerini, hepsini İstanbul’a getirmiş oldu. O yüzden benim NBA’li hayallerim o günü bıraktı, 98 yılında. Çünkü gelen oyuncular çok iyi tabii: Mahmoud Abdul-Rauf, Žan Tabak, Marko Milič… Ne bileyim burada Türkiye’de beraber oynadığım oyuncular: Conrad McRae, Nedim, Serdar Apaydın, Levent Topsakal, işte ne bileyim Tamer Oyguç, Mustafa abi (Mustafa Abi derken Mustafa Koç kastediliyor olabilir), Reha Öz… İşte kimler kimler, Elmar Cucho… Yani o dönemdeki takım hala Türkiye’de kurulmadı. O yüzden Aziz Başkan’a ayrıyeten teşekkür ediyoruz. Bizim NBA hayallerimizi İstanbul’a ayaklarımıza getirdiği için ona ayrıyeten bir sevgilerimizi göstereceğiz, şey yapalım burada.

Real Madrid maçı vardı 98-99 sezonunda. O Abdi İpekçi’de sandalyelerin havaya kaldırıldığı… O maça dair neler hatırlıyorsun?
O maça dair şöyle söyleyeyim. Halil Üner antrenörümüzdü. Biz Real Madrid’i orada yenerdik deplasmanda. Kendi sahamızda burada yeniyorduk. Halil Hoca sahaya girip oyun kurucusundan topu çalmasaydı biz Real Madrid’i elemiş olacaktık inşallah. Ama… Allah’ım öyle tercih etti. Sahanın içine girip oyun kurucudan top çalmaya kalkmışken, biz de tabii orada teknik fauller havada uçuştu, biraz sıkıntılar yaşadık ve elenmiş olduk yani. Ama Real Madrid maçında sonuçta Real Madrid’le oynamış olan oyuncuyum yani, sorun yok.
Çubuklu formayı toplam 8 sene boyunca giydiniz ve bu sürede İbrahim Kutluay, Dallas Comegys, Henry Turner, Conrad McRae gibi isimlerle aynı takımda yer aldınız. Beraber oynamaktan ve takım arkadaşlığı yapmaktan en keyif aldığınız isim kimdi?
Şimdi rahmetli Conrad McRae ile bizim tabii farklı bir muhabbetimiz, arkadaşlığımız, dostluğumuz vardı. Mekanı cennet olsun. Bütün abilerim olsun; Levent abi olsun, Serdar abi olsun… Serdar Apaydın işte ne bileyim İbrahim Kutluay kardeşim, üç sene beraber oynadık. Tamer abi olsun, ne bileyim birçok oyuncu ile bir dostluğumuz, bir arkadaşlığımız var. O yüzden benim o sekiz sene oynadığım dönemlerde gelen giden, hala görüştüğüm oyuncular var. Hiçbiriyle bir problem yaşamadık. Herkese tam tersi; dostluğumuz ve kardeşliğimiz içerisinde kariyerimizi bitirmiş olduk. Ama en çok oynamak istediğin ve en çok zevk aldığın oyunculardan bir tanesi Mahmoud Abdul-Rauf’tur.

Kaynak:Eurohoops
Fenerbahçe forması altında oynadığınız en unutulmaz maç hangisiydi?
Valla ben Fenerbahçeli olduğum için Galatasaray maçlarını söyleyebiliyorum sana. Özellikle Galatasaray maçları, özellikle Karşıyaka deplasmanı. Bak yıllardır basketbol oynamıyorum, yıllardır sistemin içinde değilim ama bir Galatasaray deplasmanı, bir Karşıyaka deplasmanı, bir Beşiktaş deplasmanı özlemiş durumdayım. İnşallah zamanı geldiğinde onlara tekrar karşılarına çıkacağım ve onları tekrar da yeneceğim yani. Onlara söz veriyorum, onları tekrar yeneceğim.

Renkli ve eğlenceli bir kişiliksiniz ve birçok anı biriktirdiğinize de eminiz. Kulübümüzde bulunduğunuz süre zarfında yaşadığınız en unutulmaz komik anıyı hatırlıyorsanız eğer anlatmanız mümkün mü? Aklınıza geldiği kadarıyla.
Komik anı söylemeyeyim de, ben Erdal Koşan’la beraber aynı odada kalıyorduk. Yemeğe indik. Bir baktık otelde yangın çıkmış. Biz de oturuyoruz diyoruz ki “Yani niye yangın çıktı otelde?”. En sonunda bir öğrendik, Erdal’la ikimiz odayı yakmışız. O yüzden hani ne bileyim yani… Hem böyle komik anı olsun hem de aklıma geleni olsun. Yoksa birçok anımız var. Şimdi buradan anlatmaya kalkarsak ne bileyim yani çok böyle zamanımızı alacak, kendi sahamızdaydık. Biz Avrupa kupa maçı oynuyorduk. Akşam yemeğe indik. Akşam yemeğe indikten sonra yukarı bir çıktık; odada ne formamız var, ne yaşamımız var, ne hiçbir şeyimiz yok. Komple odayı yakmışız.
Sonraki senelerde yatırımın küçüldüğü görünüyor. 2000’lerden sonra özellikle. Hedefler küçülüyor, kadro gençleşiyor. 99-2000, 2000-2001, 2001-2002 ve 2002-2003 sezonlarında Play-off’a zorlukla girdiğimiz, ligde genellikle çeyrek finalde havlu attığımız bir tablo görüyoruz. Siz bu dönemlerde takım kaptanıydınız ve daha fazla forma şansı buldunuz. O dönemki imkanlar, takımın mücadelesi, koşullar nasıldı?
Evet, küçülmeye gittikleri zaman bize Damir Mršić gelmişti. Damir Mršić’le iki sene beraber top oynadık. Ondan sonra Mark Dickel geldi. Tabii bütçeler küçük olunca Ülker olsun, Tofaş olsun, Efes Pilsen olsun bunlarla baş etmek biraz zordu. Ama yine de benim hatırladığım kadarıyla hiçbir zaman Play-off dışında kalmadık. Hep böyle bir yarış içindeydik ama tabii yarı finale gelince onlarla baş etmemiz zor oluyordu. Sonuçta Fenerbahçe’yi temsil ediyorduk. Yani rakamlar uçuk da olsa sahaya Fenerbahçe formasını giydiğin her maçı kazanmak için çıkıyorsun. Mücadele etmek için çıkıyorsun. Biz de elimizden geleni yapıyorduk. Yani yaptığımız şeyleri bence Fenerbahçe tarihinin 2002-2003 sezonu hatırlıyorsam -hatırladığım kadarıyla 2001 ya da 2002 de olabilir- şöyle söyleyeyim; Damir Mršić’le ikimiz o sene Fenerbahçe’de olmamış olsaydık büyük ihtimalle Fenerbahçe kümeye düşebilirdi. Ama biz Fenerbahçe’nin en zor zamanlarının oyuncularıydık ve askerleriydik, öyle düşün. Öyle yorumluyorum ben o seneyi. Bir iki defa da boş sözleşmeye imza atmış olduğum günlerim de oldu. O dönemlerden bir tanesi o dönem. Yani boş sözleşmeye imza attığım günler… Dediğim gibi işte Fenerbahçelilik başka bir şey yani. Fenerbahçe bizim her şeyimiz yani. Canımız iyi de olsa kötü de olsa biz Fenerbahçeliyiz yani. Ama o dönemler zor dönemler. Sonuçta atlatıldı, geride kaldı. Şimdiki Fenerbahçe’nin halini görüyorsunuz. “Keşke o dönemlerde oynamayıp da bu dönemlerde olsaydım” diye bir yorum yapmıyorum. Çünkü her dönem Fenerbahçe’de oynamak ayrı bir onurdur. Bunun kıymetini bilmek lazım. Bir şey daha anlatmak istiyorum Karşıyaka maçında Erdal Bibo’yla beraber fast break’e giderken ikiye bir gidiyorduk. Erdal Bibo tercihi şut olarak kullandı. Pası vermedi. Vermediği için, yani çok basit bir şekilde sayı atabilirdik, maçı da kazanabilirdik. Tamamen maçın içinde olan bir sinir halinde formayı çıkartıp Erdal’ın üstüne atmıştım. Yani şimdi benim gibi Fenerbahçeli için “Sen Fenerbahçe formasını yere attın” hikayeleri hep böyle bir yerlerde duyarsınız ama ben Fenerbahçe formasını bırak yere atmayı… Fenerbahçe bayrağı benim Gürcistan’daki bahçemde dikili duruyor yani. O yüzden ben o tür şeylere inanmıyorum işte “Fenerbahçe formasını yere attı” falan… Bazı insanların işine geldi bu. O yüzden kuyu kazmak için biliyorsun, bizim ülkemizde insanların arkasından kuyu kazmak modadır. Transfer dönemi gelince de 31 Ağustos’ta biten transfer döneminin 30 Ağustos akşamında bana “Seni istemiyoruz” dedikleri zaman benim bir gün içerisinde tercihim Şalon’da (Chalon) yapmak zorunda kaldım. Zaten Şalon’da da yarım sezon kaldım, oradan da Tekel’e döndüm. Tekel’de güzel, başarılı bir ikinci yarı geçirdik. Tekel Play-off’lara girdi. Fenerbahçe ile de karşılaştık, Galatasaray ile de karşılaştık, Beşiktaş ile de karşılaştık. Bunların hepsini yenmiş olduk. O yüzden… Nasıl söyleyeyim? Yani benim Fenerbahçe sevgimi ancak benim dönemimdeki insanlar bilir. Gençlere şimdi nasıl anlatırsan öyle bir şey olur. Malzeme arıyor yazarlar. Ama gerçekler bunlar; tamamen maçın içinden kaynaklanan bir stres, sinir. Başka da bir şey yok yani yoksa Fenerbahçe bizim canımız feda yani biliyorsun.
Fransa’da bir 5-6 ay geçirdin yanılmıyorsam, o süreç nasıldı peki?
Fransa’da çok güzeldi, her şey çok güzeldi ama şöyle söyleyeyim; ailevi sebeplerden dolayı ben Fransa’yı bırakmak zorunda kaldım. Dönmek zorunda kaldım. Basketbol dışında gelişen ailevi sorunlar dolayısıyla uzak kalmak istemedim. Bu topraklarda olmak istedim. O yüzden dönüş sebebim o. Yoksa Fransa’dan ben de memnundum, onlar da memnundu. Bir sıkıntı yoktu, bir sorun yoktu. Ama dediğim gibi bazı sorunlar, bazı ailevi mevzular sporun önüne geçebiliyor.
Çok iyi bir Fenerbahçelisiniz. Tabiri caizse kanı deli akan bir isimsiniz. Bu durum bazen size olumsuz olarak geri dönüyordu. Özellikle Galatasaray ve Karşıyaka deplasmanlarında tribünlerin odak noktası oluyordunuz ve maç boyunca sataşmalara maruz kalıyordunuz. Rakip tribünlerle ilişkiniz nasıldı?
Şöyle söyleyeyim, beni etkilemiyordu, benim tam tersine… Mesela bir rakip tribünü benimle uğraşmadığı zaman “Acaba ne oldu?” diye düşünüyordum. O yüzden uğraşmalarını çok istedim. Çünkü onların benimle uğraşması demek, benim ekstradan bir performans göstermem anlamına geliyordu. Onlar halbuki benimle hiç uğraşmasalar, hiçbir tepki göstermeseler belki ben kötü oynardım. Ama onlar böyle bir karşılık verince, biz de Fenerbahçe’de oynuyoruz yani. O yüzden biz de karşılık vermek zorundaydık. Ben zannetmiyorum… O insanlarla birçok zaman, birçok farklı yerlerde taraftarlarla karşılaşmış olduk. Ne bileyim bazen konuşuyoruz, bazen sohbet ediyoruz. Onlar rahatsız değillerdi bu konularda. Ben de rahatsız değildim. O yüzden aşk ve sevgi karşılıklıdır biliyorsun. Onlar beni ne kadar seviyorsa ben de onları o kadar seviyorum.
Biraz da Fenerbahçe tribünlerine, bizim tribünlerimize değinmek istiyorum. Döneminizde maçları Abdi İpekçi ve Ümraniye’deki Haldun Alagaş’ta oynadınız. Forma giydiğiniz dönemdeki atmosferi, taraftar desteğini, tribünle ilişkilerinizi bir basketbolcu olarak nasıl anlatırsınız?
Şimdi şöyle, Fenerbahçe’ye geldiğim dönemlerde uzaktan Fenerbahçe’yi, dışarıdan biliyordum nasıl bir şey olduğunu, nasıl bir ortam olduğunu ama bunları en iyi öğrenmenin yolu Fenerbahçe taraftarlarının içine girmek. O yüzden basketbol maçları bittiği zaman hemen futbol maçlarına geliyordum. İyi bir futbol taraftarıyım. O yüzden o taraftarların sahada oynayan oyunculardan ne istediklerini ben çok iyi öğrenmiş oldum. O yüzden dediğim gibi yani bu Fenerbahçe sevgisi karşılıklıdır. Onlar beni seviyordu, ben de onları seviyordum. En azından tribünde olan taraftarların ne hissettiğini ben hissettiğim için, o yüzden kendi hislerimi onlara yansıttığım için onlar da bu sevgiyi böyle bir şekilde kartopu gibi büyüttü. Ben de onlardan biriyim. Ben Fenerbahçe taraftarıyım. Fenerbahçe’den ayrılsak da hiç fark etmez. 20 senedir sistemin dışındayım. Kendi evimizde değiliz ama biz hiçbir zaman evimizin yolunu unutmayız. Bizim evimiz Fenerbahçe’dir.
Maçlara da gidiyorsunuz tribünle ilişkileriniz nasıl?
Tribünde ilişkilerimiz şöyle: Mesela kumandayı kırarız, cam kırarız, işte ne bileyim evi dağıtırız, televizyonu camdan atarız… İşte başarısız olduğumuz zamanlarda şey yaparız. Bu tür şeyler oluyor yani hayatımızda. O yüzden arabanın aynasını kırarız, ne bileyim stop lambasına vururuz durup dururken. Bu Fenerbahçelilikte olan bir şey yani. Bunları problem etmiyoruz yani.

İsminizin yanı sıra lakabınız olan Tatu’yla da biliniyorsunuz lakabınızın anlamı ve hikayesi nedir?
Tatu lakabını bana zamanında anneannem koymuştur. Tatu demek “küçük” demek. O zaman küçüktüm, şimdi de büyüdük gördüğün gibi işte. Geldiğimiz zaman da Tatu Zaza Enden olarak bizi burada tanıdılar. Aynı şekilde devam ediyoruz. Bana birileri “Tatu” dediği zaman diyorum ki “Ha, bu eski tanıyor beni”. “Zaza” dediği zaman “Yeni tanıdı beni” diyorum. Yani sesleniş tonuyla veya isimle onun beni ne kadar tanıyıp tanımadığını anlayabiliyorum.
Fenerbahçe yıllarınıza dair “Keşke şunu da yapsaydım” veya “Bunu yapmamalıydın” dediğiniz bir şey var mı?
Şöyle, ben hayatımda “keşke”lerine çok fazla takılan bir insan değilim. Geçmişe falan hiç bakan bir insan değilim ama şöyle bir şey var; biraz daha özel hayatıma dikkat etmiş olsaymışım daha farklı yerlere gelmiş olabilirdim. Ama o dönemlerde gençsin, kanın hızlı akıyor, ne bileyim para kazanıyorsun; İstanbul gibi dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorsun, en güzel arabaya biniyorsun, en güzel evde oturuyorsun, en iyi şekilde para kazanıyorsun… Ne yapacaksın? Yiyeceksin, gezeceksin yani. Biz de fazla yedik, fazla gezdik herhalde ki basketbol kariyerimizi erken bırakmak zorunda kaldık. O yüzden “Keşke bunu yapmasaydım” benim hayatımda yok. Ama biraz gece hayatına dikkat etmiş olsaydım daha farklı bir yerlerde olma ihtimalimiz yüksekti. O yüzden şimdiki gençlere şunu söylüyorum, diyorum ki; hani basketbol oynuyorsanız biraz gece hayatınız… Zaten pandemi dolayısıyla gece hayatınız yok ama ekstradan şeylere dikkat etmeleri gerekiyor. Yoksa benim hayatımda öyle bir hayatım olmadı yani “Keşke bunu yapmasaydım” diye. Keşkelere girersek doğduğun günden beri hayatını yargılarsın. Benim için olan olmuştur. Olmuşla ölmüşe çare yok. O yüzden her zaman söylüyorum; geçmiş bizi ilgilendirmez, sadece geçmiş insanı yaşatır ama gelecek daha önemlidir. O yüzden geleceğe yönelik doğru adımları atarsak daha güzel yerlerde olacağımıza inanıyorum.
Galatasaray hakkında ne düşünüyorsunuz?
Galatasaray hakkında bir şey düşünmüyorum. Bir sürü Galatasaraylı dostumuz var, arkadaşımız var tabii ki mutlaka. Bu başka bir şey, o başka bir şey ama müsabakaya geldiğimiz zaman veya ne bileyim karşılaştığımız zaman ben onları kendime düşman olarak görüyorum.
Gazetelerin spor sayfalarının yanı sıra magazinde de çok yer almış bir isimsiniz. Fakat yuva kurduktan sonra daha sakin bir yaşam sürüyorsunuz. Gece hayatı konusuna hiç girmeyeceğiz ama ilginç olayların odağındasınız. 2010 yılında bir Turkish Power Wrestling organizasyonuna katıldınız bununla ilgili bir klip de vardı hatta güreşçiliği denemenizin sebebi neydi? Nasıl bir deneyim oldu?
Ben daha önce Sovyetler Birliği döneminde zaten güreş yapıyordum. Ama bildiğimiz güreş böyledir yani, Amerikan güreşi veya şey değil. Daha sonra böyle bir teklif gelince tamamen şey düşün yani bu… Hani eğlence anlamında düşün. Çünkü ben bu güreş dışında Afrika’ya da gittim yarışmaya, işte başka bir yarışmaya da gittim şey yapmaya. Bu tamamen eğlenceli bir hayatı sevdiğim için, ekstra bir organizasyon ve ekstra kafa dağıtma şeklinde düşünüyorum ben yani. Hani tamamen eğlence anlamında… Eğlenceyi çok sevdiğim için, yeni şeylere hep açık olduğum için… Eğlence olarak değerlendirebilirsin yani kısacası.
2009 yılında Hürriyet’te Meriç Tunca imzasıyla çıkan bir haber var. Rusya’da yaşayan ve vefat eden amcanızdan 100 milyon dolarlık bir miras kaldığı yazıldı bu haber doğru mu?
Şimdi bu haber doğru ama biraz da şey var… Nasıl anlatayım sana, çok uzun bir hikayesi var bunun. O hikayenin içinde de bir sürü böyle soru işaretleri var. Ama hala işin bitmediği, hiçbir şey daha normale kavuşmadığı için o konu hakkında da çok fazla bir şey konuşmak da istemiyorum açıkçası.
Fenerbahçe sizin de bildiğiniz gibi son 20 senede basketbolda vites artırdı ve 2017 EuroLeague kupasını kazanarak Avrupa’nın en büyüğü oldu. Süreci ve takımın bu sezonki durumunu nasıl görüyorsunuz?
30 milyon euro bir bütçen olduktan sonra zaten bu sonuçları yakalaman normal. Ben şimdi Kadıköy SK’nın başındayım, antrenörlük yapıyorum. Sen de bana 30 milyonluk 1 euro falan bir bütçe verirsen ben de sana Final Four oynatırım yani hiç problem değil bunlar. Abartılacak bir mevzu yok. Tamam, başarılar çok güzel ama işin içine 35 milyon, 40 milyon eurolar girince bu sonuçları yakalamak normal kardeşim.
Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir son olarak?
Şimdi Fenerbahçelilere… Mesajı yollarım yollamasına da… Fenerbahçelilere, Fenerbahçe’ye ve Fenerbahçelilere hiçbir şey olmaz. Neden olmaz biliyor musunuz? Çünkü biz Fenerbahçeliyiz kardeşim. Biz kulübümüze ve her şeyimize sahip çıkarız sonuna kadar. Ayrıyeten “Fenerbahçe şampiyon olamadı” diye, “olamıyor” diye Fenerbahçe’yi bırakacak halimiz yok. Fenerbahçe şampiyon olana kadar mücadele edeceğiz, saldıracağız. Zaten başkanımız ve kulüpteki olan yöneticiler olsun, sporcular olsun, basketçiler olsun, herkes bunun için uğraşıyor. Şu anda ben taraftar modundayım. O yüzden taraftar olarak şampiyon olmalarını istiyorum tabii. Fenerbahçe’nin taraftarlarına gönül koydum. 20 senedir sistemin içinde yokum. Başımıza gelen bazı şeyler dolayısıyla insan ya “geçmiş olsun” der, ya da “geçmiş olsun” der… Yani çok önemli değil kimin ne olduğu. Doğum günü kutlamayı biliyorlarsa, geçmiş olsun demesini de bilecekler. Çünkü biz orada terimizi, kanımızı son damlasına kadar akıttık. Benim burnum kırıldı, 35 dakika kırık burunla 21 sayı 18 ribaundla Fenerbahçe’yi Play-off’a soktuğum bir maçı hatırlıyorum; 2001-2002… Bunun karşılığında… İnsanların başına her şey gelebilir. Ama insanların başına her şey geliyorsa da doğum günü kutlamayı biliyorlarsa ve bazı şeyleri yapmayı biliyorlarsa geçmiş olsun dileklerini de iletecekler. O yüzden Fenerbahçe seyircisine biraz dargınım.
