#Arşivden | Çetin Yılmaz, 1967 yılı Sonrası Deplasmanlı Ligdeki İlk Şampiyonluğu Anlatıyor: “O Gün Tarih Yazıldı”

Fenerbahçe basketbolu için 1967’den sonra geçen uzun ve özlem dolu yılların son bulduğu o tarihi anın merkezindeyiz. Deplasmanlı Lig döneminin ilk şampiyonluk kupasını 1990/1991 sezonunda Fenerbahçe müzesine getiren efsane başantrenör Çetin Yılmaz ile o unutulmaz süreci tüm şeffaflığıyla konuştuk. ‘O gün tarih yazıldı’ diyen Hocamız; soyunma odasındaki o meşhur konuşmadan imkansızlıklar içinde kazanılan zaferlere kadar her şeyi ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı

Kıymetli Çetin Hocam, ilk olarak hoş geldiniz demek istiyoruz. Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi adına sizlere teşekkür ederiz. 1956 yılında Ankara’da doğdunuz. Ortaokulu TED Karabük Koleji’nde ve liseyi Ankara Yükseliş Koleji’nde bitirdiniz. Öğreniminize daha sonra ODTÜ Sosyoloji bölümünde devam ettiniz. Bu süreçte üniversitenin basketbol takımında antrenörlüğe adım attınız. Bu olayı bizlere anlatabilir misiniz? Öncesinde basketbolla ilişkiniz ne seviyedeydi?

Karabük Koleji’nde okuduğum zamanlar okul takımında oynuyorduk. İşte kendimizi de basketbolcu falan zannediyorduk, keyfimiz yerindeydi. Sonra babam Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nda çalışıyordu, orada bilgisayar bölümünün başındaydı. Emekli olunca Ankara’ya geldik. Biz Ankaralıydık zaten, babamın işi nedeniyle Karabük’e gitmiştik. Karabük Koleji’nden ayrılıp Ankara’ya gelince “Ya bir gideyim basketbol oynayayım” dedim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin (ODTÜ) altyapı seçmeleri vardı, onlara katıldım. Fakat biliyorsunuzdur zaten beni basketboldan; ben basketbol dünyasındaki en kısa boylu adamlardan biriyim. Benden daha kısasını hiç görmedim. Ayakkabıyla bile anca 1.70 oluyoruz öğretmenler kurulu kararıyla! Tabii genç ve çocuk olduğum için, 15-16 yaşındayım, fiziğimin basketbola uygun olup olmadığını henüz anlayamıyorum.
Seçmeye gittim, tabii beni seçmediler. O dönem ODTÜ Yıldız takımı da Genç takımı da Türkiye şampiyonu. Yani ne Eczacıbaşı dinliyor, ne Tofaş; Fener, Beşiktaş, Galatasaray kim varsa herkesi yenip şampiyon olan bir takım. Bugünkü Fenerbahçe, Efes Pilsen altyapılarda neyse, ODTÜ o konumda. Tabii ki beni seçmediler; hem boyum kısa hem yeteneğim sınırlı. Müthiş atletik veya çabuk da değilim. Bir sürü handikapım var. Yani basketbol benim yapacağım en son spor. Fakat dediler ki “Seçilen iki arkadaş var, onlar pazartesi günü saat 6’da Genç takım idmanına gelsin.” Üç yüz kişi girmiştik. Seçilemeyenler hüngür hüngür ağladı, çok üzüldüler. Beni ise hiç ilgilendirmedi seçilip seçilmemem, ben kendimi seçtim! Pazartesi günü sanki seçilmişim gibi antrenmana gittim. Koç düdüğü çaldı, bütün takım sahanın ortasına geldi. Koç yeni iki kişiyi tanıttı. Koçumuz Timur Göksel’di, Allah rahmet eylesin çok değerliydi. Bana dönüp “Sen kimsin ya?” dedi. “Abi ben Çetin Yılmaz’ım” dedim. “E ne arıyorsun oğlum burada?” dedi. “Abi ben Karabük Koleji’nde oynuyordum, Ankara’ya taşındık, bu takımla çalışmaya geldim” dedim. “Oğlum seçmeye girseydin” dedi. “Girdim abi” dedim. “E ne oldu?” dedi. “Sonuncu oldum abi” dedim. Herkes gülmeye başladı. Tabii antrenör beni attı. Düşünsene; sokaktan geçen biri, Türkiye şampiyonu takımın antrenmanına girmeye kalkıyor, bir de bir karış boyu var.
Antrenör bizi kenara götürdü, ben çok üzüldüm tabii. Neyse, iyi insanmış, geldi dedi ki: “Aslanım, bu takım geçen yılın şampiyonu, burada oynayamazsın. Ben sana bir numara vereyim, benim aradığımı söyle, sana uygun daha alt kategoride bir yer ayarlarlar.” “Peki abi, çok teşekkür ederim” dedim. ODTÜ o zaman şehrin dışında. “Abi buraya kadar gelmişken idmanı seyredebilir miyim?” diye sordum. “Tamam seyret” dedi ve kendi ölüm fermanını imzaladı! Ben idmanı bir seyrettim; abi takımı çok beğendim. Müthiş oyuncular, boşuna şampiyon olmamışlar. Bir de çok neşeli herifler, işlerini makine intizamıyla yapıyorlar. “Ben bu takımı çok sevdim, bunlar beni hak ediyor, yarın da geliyorum” dedim. Ertesi gün koç düdüğü çaldı, Çetin yine sahanın ortasında! “Oğlum ne arıyorsun?” dedi. “Abi takımı çok beğendim, burada oynamak istiyorum” dedim. Yine attı beni. Üçüncü gün düdüğü çaldı, yine sahadayım. Çocuklar dürtüşüyor, “Manyak ruh hastası cüce yine geldi” diyorlar. İşin enteresanı kuzenim de o takımda oynuyor ama o ara İstanbul’da, olan bitenden haberi yok. Dördüncü gün kuzenim döndü, takımın en iyi oyuncusu. Bugünkü milli takımdaki en iyi Türk oyun kurucu seviyesinde bir oyuncu. Beni görünce “Lan ne arıyorsun burada?” dedi. “Oğlum sen yokken işte…” falan dedim. O da pek izin vermiyordu aslında. Neyse, böyle 10 gün, bir ay derken dördüncü ayda takımı ele geçirmiş vaziyetteyim! Lisansları ben taşıyorum, formaları annem yıkıyor ben ütülüyorum, istatistikleri tutuyorum, minibüsü kiralıyorum… Takımın bir parçası olduk.
Altı ay sonra bir gün, Selam Gökçe vardır (Ankara’da önemli bir koçtur), o zaman takım arkadaşımız; kar yağdığı için idmana gelemedi. İdmana sadece 9 kişi geldi. Koç kucağa düştü, çünkü çift kale maç için 10 kişi lazım. Düdüğü çaldı, Çetin baba 6 ay sonra yürüye yürüye sakin bir şekilde sahanın ortasına geldi. “Çetin, neredeler?” dedi. Bütün bilgiler bende tabii. “Abi kardan dolayı gelemediler, Selam’ın da annesi aradı ayağını kırmış o da gelemiyor. Yani anlayacağın benle birlikte 10 kişiyiz” dedim. Koç baktı, “Çetin gir sahaya, eşleşin ısınmaya başlayın” dedi. İşte o gün sahaya girdim, bir daha da beni o sahadan kimse çıkartamadı. Gözümü bir açtım; Milli Takım’ın koçu olmuşuz, Fenerbahçe’nin koçu olmuşuz, Ülker’in koçu olmuşuz, Anadolu Efes’te genel menajer olmuşuz… Böyle bir hayat geçti.

1982-1987 yılları arasında Çukurova’da başarılı bir koçluk deneyimi yaşadıktan sonra 1987-1988 sezonunda Fenerbahçe’mizde yardımcı antrenörlük yaptınız. 1989 Eylül’ünde ise Tahsin Kaya başkanlığındaki yönetimin birçok kez karar değiştirdiği bir sürecin sonunda takımın başına geçtiniz. Hatta sürecin başında kulüple her konuda anlaşıp, yönetimin önceki koç Rıza Erverdi’yi ikna etmesi sebebiyle görevi bırakmıştınız. Bu süreci bizlere anlatmanız mümkün müdür?

Aslında sen anlattın. Çukurova o zaman bugünkü Efes, Ülker gibi bir kulüptü. Çok genç yaşta rahmetli Osman Erverdi ile birlikte oraya transfer olduk. Osman abi trafik kazasında vefat edince ikinci sene takımın başına geçtim. Sahiden çok iyi sezonlar geçirdik ama sonra başarılı olmayan bir sezonun ardından ayrıldım. İstanbul’a gelince, ODTÜ’den de birlikte çalıştığımız Rıza Erverdi’nin asistanı olarak Fenerbahçe’de görev aldım. Ligi birinci bitirdik, yarı finale çıktık ama Çukurova’ya elenince yönetimi (Tahsin Kaya başkandı) Rıza Erverdi’yi görevden aldı. Bir tek Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı kalmıştı. Bana görevi teklif ettiler ama ben prensip olarak, etik değerler gereği “Birlikte geldiğim antrenörle birlikte ayrılmam gerek” dedim. “Çok teşekkür ederim, Fenerbahçe’de koçluk yapmak benim için onurdur ama şu an kabul edersem kendime olan saygımı kaybederim. Günün birinde yollarımız tekrar birleşir” dedim. Aslında bu kolay bir karar değil. Basketbol camiasında bana “enayilik yapıyorsun” diyenler oldu. Düşünsene; Fenerbahçe’ye koç olmak için ilan versen kuyruk Ataşehir’den Kadıköy’e kadar olur.

Neyse, o sene Sümerbank Beykoz diye, düşmesine kesin gözüyle bakılan zayıf bir takıma gittim. O takımla “Yılın Koçu” seçildim, “Yılın Takımı” olduk, ligi 8. veya 9. bitirdik. O kadar handikaplı bir takım için bu büyük bir başarıydı. Fenerbahçe de ertesi sene “Hadi gel artık, hem hak ettin hem de o durumlar geçti” dedi. Geldim, oyuncularla zaten aram çok iyiydi, onlar da gelmemi istiyordu. Necdet (Kaptan Baba Necdet), Aliço, Hakan, Kemal Dinçer, Ömer Lakay… Bunlar çekirdek kadroydu. Damarını kessen sarı-lacivert akacak adamlar. Herkes benden revizyon yapmamı, “bunlarla olmuyor, taptaze bir takım kur” dememi bekliyordu ama ben pek dinlemedim. Çünkü bu arkadaşların tek bir isteği vardı: Şampiyon olmak. Para pul peşinde değillerdi, tarihe geçmek istiyorlardı. Başkanımız Metin Aşık’tı (Allah rahmet eylesin), Genel Menajerimiz de Doğan Hakyemez’di (o da Allah rahmet eylesin, herkesi kaybetmişiz). Başkana “Ben bu çekirdek kadroyu tutacağım, yanına birkaç destekle elimden geleni yapacağım” dedim. Sahiden müthiş bir sezon geçirdik, ligi birinci bitirdik. Sonra Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandık; Fenerbahçe’nin tarihindeki ilk Cumhurbaşkanlığı Kupası’dır o. Bir yıl önce Galatasaray’a 20 sayı öndeyken kaybetmişlerdi, çok üzgünlerdi. Çocuklar o yeni havayla Galatasaray’ı finalde yenip kupayı aldı. Şampiyonluğu o sene kaçırdık ama sebeplerine girmek istemiyorum, bizim dışımızda etkenler rol oynadı.
Ertesi sene Hüsnü Çakırgil ve Levent Topsakal’ı dahil ettik. Artık hem Necdet, Aliço, Kemal, Hakan, Ömer, Güray gibi savaşçılarımız vardı hem de Levent, Hüsnü, Can Sonat ve Larry Richard gibi dört tane yıldızımız vardı. Bir de Ferhat Oktay vardı; onu joker gibi kullandım, 1’den 5’e kadar her pozisyonda oynadı. Can Sonat takımın en uzunu olmasına rağmen ona üçlük attırırdım. O zaman Türkiye’de uzunlara üçlük attırmazlardı, gazetelerde beni eleştirirlerdi ama sezon bittiğinde Can üçlük sıralamasında birinciydi. Yine ligi birinci bitirdik, yine Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandık ve Fenerbahçe tarihinin ilk deplasmanlı lig şampiyonluğunu kazandık. Böyle neşeyle geçen 4 sene oldu. Stresi takıma az yaşatmaya çalıştım, biz yedik o stresi ama mükemmel yıllardı. Takımdaki 12 oyuncunun 12’si de Fenerbahçeliydi; tribüne göndersen amigoluk yaparlardı. Arada futbol maçı falan yapardık; Tanju (Çolak) gelirdi, Serkan abi gelirdi, neşeli geçerdi idmanlarımız.

Fenerbahçe’mizdeki ilk yılınız olan 1989-1990 sezonunda güçlü bir kadroyla başlamıştık. Takım ligi lider bitirse de play-off’ta Paşabahçe’ye elenerek hayal kırıklığı yaşamıştı. Sezon sonu oynanan Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda ise Galatasaray’ı mağlup ederek kupayı ilk defa müzemize götürmüştük. İlk yılınızda takımda nasıl bir kimya oluşmuştu hocam?

Paşabahçe’ye yenilme sebebimiz; kritik oyuncumuz Can Sonat o maçta düştü ve kuyruk sokumu kemiği kırıldı. O seriyi bu yüzden geçemedik. Diğer bir faktör daha var ama klasikleşmiş şeyleri konuşmak istemiyorum; ancak o maçı yöneten hakem bir daha basketbol hakemliği yapmadı. Maalesef hakem kararlarından çok çeken bir kulübüz. Ben çalıştığım sürece hiç hakemden şikayet etmedim, beni hakem lafı ederken duyan yoktur ama bu konu ayyuka çıktığı için söylüyorum. Ertesi sene ise çok güzel geçti. Takım müthiş bir “yıldızlar kadrosu” değildi aslında, görev adamlarından kuruluydu. Yıldız sayılabilecek Fatih Özal vardı, gerisi “aslan gibi görevini yapan” oyunculardı.

1990-1991 sezonu ise altın bir yıl olmuştu. Fenerbahçe’miz normal sezonu rakipsiz lider bitirmiş, play-off finalinde Tofaş’ı 3-2 ile geçerek ilk Türkiye Ligi şampiyonluğunu kazanmıştı. Sonrasında yine Tofaş’a karşı Cumhurbaşkanlığı Kupası kazanıldı. Bir antrenör olarak çifte kupa kazanmak size neler hissettirmişti hocam?

Ligi kazandık, kupayı kazandık, sezonu birinci bitirdik… Tabii ki çok güzel duygular ama bunu Fenerbahçe ile kazanınca daha bir başka oluyor. Topluma mal olmuş, Avrupa’da ismi olan bir kulüp olması şampiyonluğun tadını taçlandırıyor. Bir de o aralar futbol çok kötü gidiyordu. Bütün yönetim her maç arkamızdaydı; Aziz Yıldırım da o sıra yönetim kurulundaydı, Metin Aşık başkandı. Onlarla çok sağlıklı bir ilişkimiz vardı. O günkü şartlarda bu şampiyonluk, Fenerbahçe’nin kazandığı EuroLeague şampiyonluğu havasındaydı bizim için. O kadar önemliydi çünkü hiç lig şampiyonluğu yoktu. Sponsor falan yok biliyorsun; tamamen Fenerbahçe ismiyle, bugünkü gibi 9 tane yabancıyla falan değil, sadece 1 (yazıyla bir) yabancıyla oynuyorduk. Barcelona ile oynuyoruz İstanbul’da, 1 yabancıyla 8-9 sayıyla yeniliyoruz. Bugünkü şartlar yoktu.

Şunu da eklemek istiyorum, zaten Milli Takım sonuçlarına bakarsan görürsün. Aydın Örs ile çalışırken Avrupa finali oynuyorduk. Şimdiki milli takım oyuncuları elinden geleni yapıyor ama Hollanda’yla, İsviçre’yle çekişiyoruz. Bu oyuncu kalitesiyle değil, yönetmelikle ilgili. 8 tane yabancıyı koyarsan Milli Takım’da oyuncu bulamazsın. Avrupa ve Dünya finali oynarken 2 veya 3 yabancılı sistem vardı. Neyse, konumuz Fenerbahçe, oraya geçelim.

1990/1991 sezonu Türkiye Basketbol Ligi şampiyonu Fenerbahçe takımı.
(Çetin Yılmaz Ayakta en ortada)
Kaynak: Fenerbahçe Tarihi Org arşivi

Hitabet yeteneği üst seviyede bir antrenörsünüz. Can Sonat’ın anlattığına göre Antalya’daki final serisinde, elinize evlilik yüzüğünüzü alarak yaptığınız konuşma Larry Richard’a tercüme yapan Kemal Dinçer’i bile ağlatmış. O konuşmayı ve maça dair neler hatırlıyorsunuz?

Birincisi, dürüstçe söylemek gerekirse o gün dozu biraz fazla kaçırdım, aşıyı fazla yaptık. Oyuncularla ilişkim çok sıcaktı, özel hayatımı bilirlerdi. Evlilik yüzüğümü gösterip “Bu karımla olan bağımın sembolüdür; güvenin, aşkın sembolüdür. Eğer bu maçı kazanırsak her biriniz bir şampiyonluk yüzüğü taşıyacaksınız ve biz mezara da gitsek ömür boyu bu yüzük bizi kardeş olarak bir arada tutacak” gibi bir şeyler söyledim. Bir baktım bütün takım hüngür hüngür ağlıyor ama nasıl bir ağlamak… Damardan girmişim. Kemal “Yeter artık” falan dedi, takım ağlayarak sahaya çıktı. Bence bu bir hataydı; çocukları fazla stres ve duygusallığa soktum, o maçı bir sayıyla kaybettik. Ama tek sebep o konuşma değil, sahada da yanlış işler yaptık. Son maça geldiğimizde soyunma odasında sadece “Arkadaşlar, söyleyeceklerimi geçen maç söyledim. Aynı şekilde devam, hadi yürüyün alın gelin” dedik. Maça bir başladık, 10-15. dakikada maç bitmişti zaten, 20 sayı fark olmuştu. Tofaş da müthiş mücadele etti ama bizim takımımız birbirine çok bağlıydı. Tekrar söylüyorum; hepsi Fenerbahçeliydi. Bir tek Fenerbahçeli olmayan bendim kağıt üzerinde! Babam küçükken Beşiktaş forması getirmişti, “Hangi takımlısın?” deseler Beşiktaşlıyım diyordum ama laf aramızda, geçirdiğim 5 sezondan sonra bugün Fenerbahçe kadrosunu ezbere sayarım ama Beşiktaş’tan 2-3 oyuncu bilirim. O kadar emek verdim ki, emeği geçmemiş insanlardan daha fazla Fenerbahçeliyim diyebilirim. Bugün bile bir Fenerbahçe maçı izlerken heyecanlanıyorum ama çocukluk takımım Beşiktaş’ta o heyecanı yaşamıyorum. Burada anılarım var.
Hatta sana bir şey anlatayım; 2-3 yıl önce eşimle arabayla güneye gidiyoruz. Bir yerde durduk, çay tost falan söyledik. Garsonu çağırdım “Hesap” dedim. “Abi patron hesabı almıyor” dedi. Gittim teşekkür ettim, borcumuzu sordum. “Hocam” dedi, “Sen borcunu yıllar önce Fenerbahçe’yi şampiyon yaparak ödedin.” Bazen polis çeviriyor, “Vay hocam, bu eller sana ceza kesmez” diyor. Mesele para değil, o sevecenlik. O yüzden Fenerbahçe’ye olan tutkum farklıdır. Ben Fenerbahçe’ye gençliğimi, emeğimi, terimi verdim. İyi ki de vermişim. Büyük bir gururla karşılığını da aldım.

1991-92 ve 92-93 sezonlarında normal sezonlarda başarılı olsak da play-off’ta Efes’e elendik. Şampiyonluğun gelmemesindeki etkenler nelerdi?

Her sene şampiyon olunmuyor, bu futbolda da böyle. Real Madrid, Barcelona için de geçerli. Şampiyonluğa kadar gidecek mücadeleyi veriyorduk ama son sene ciddi sakatlıklar yaşadık. Orhun Ene takımdaydı ama ağır bir sakatlık geçirdi, Amerika’da ameliyat oldu. Bir önceki sene de bir oyuncumun hatası yüzünden kazandığımız maçı son saniyede verdik. Şimdi gülüyoruz ama o an çok acıydı. Şampiyon olamadık ama şampiyon gibi oynadık. Bir de bütçemiz çok kısıtlandı. Son seneki iki Amerikalı’ya verdiğimiz para, bir yıl önce Pete Williams’a verdiğimiz paranın yarısıydı. Kapasiteli oyuncu alamadık, ligin orta sıra takımlarında oynayacak düzeyde adamlarla oynadık ama buna rağmen ligi ikinci bitirdik. Bence o bir başarıydı. Majör problem iyi kadro kuramamamızdı bütçe yüzünden.

1993 yazında Fenerbahçe defterini kapattınız ve sonrasında Ülkerspor başta olmak üzere başarılı yıllar geçirdiniz. Ayrılma nedenleriniz neydi hocam?

Türkiye’deki hedeflerime ulaştığımı düşünüyordum. Fenerbahçe o sene ekstra bir hamle yapacak gibi değildi, bütçe kısıtlıydı. 5 yıldır çalışıyordum zaten, kimse ömür boyu kalmıyor. Ülker transfer teklif edince “Avrupa’da hedefiniz varsa gelirim” dedim ve söz alınca transfer oldum. Hatta play-off’lar oynanırken Ülker imzayı attırmak istedi ama “Doğru olmaz, şu an final oynuyoruz, maçlar bitince görüşürüz” dedim. Ülker macerası da böyle başladı; onlarla da ligi ve kupaları kazandık. Tek Amerikalı ile Avrupa’da ilk 8’e kaldık; bak bu çok önemli, bugün kulüpler neler harcıyor ilk 8 için. O dönem hem Aydın Örs Efes’te hem biz Ülker’de ülkemiz için iyi işler yaptık. Sonra Milli Takım’da güçlerimizi birleştirdik ve Avrupa finali oynadık.

Değerli Aydın Hocamıza da buradan selamlarımızı sevgilerimizi ve saygılarımızı iletelim.

Aydın abi benim biyolojik olmayan kardeşimdir, abimdir. Çok saygı duyarım. Yıllarca rakip olduk ama bir kere birbirimize laf söylemedik. Futbolda bunun örneği var mıdır, bilemiyorum.

İbrahim Kutluay, Damir Mrsic, Aydın Örs

Taktik zekasıyla bilinen bir antrenör olarak 4 sezon boyunca uyguladığınız sistemi ve mentaliteyi kısaca anlatır mısınız? Bugünün basketboluyla kıyaslarsanız neler söylersiniz?

Bizim en önemli silahımız çok sert savunmaydı. Ligi her sene en az sayı yiyen birinci veya ikinci takımı olarak bitirirdik. Hücumda ise hızlı hücum kovalardık. Larry Richard’a geniş alan kalsın diye oyuncuları çemberden uzak (perimetrede) dizerdim. Sihrimiz sert adam adama savunmaydı. Basketbol zaten savunmayla kazanılan bir spordur.

Ali Rıza Limoncuoğlu, Larry Richard, Hakan Artış, İbrahim Kutluay gibi isimlerle çalıştınız. En uyumlu, unutulmaz oyuncu kimdi?

Bak bu soruya politik değil, kalbimin içinden cevap vereceğim. İbrahim Kutluay benim ailemden biri gibidir; 16 yaşında A takıma aldım, 17 yaşında Milli Takım’a aldım. Ama sorduğun soru şuna benziyor: Başparmağını mı çok seviyorsun yoksa işaret parmağını mı? Hiçbirini ayırt etmiyorum. Necdet, Aliço, Kemal, İbrahim, Güray, Hüsnü… Herhangi biri olmasa şampiyon olamazdık.

Birini vurgularsan çok sevinirim: Ömer Lakay. Takımın en genciydi. Başka takıma gitse 15-20 sayı atardı ama “Mahallenin çocuğu” olarak kaldı. Önünde Aliço gibi bir “bilgisayar” beyin ve Levent Topsakal gibi müthiş bir oyun kurucu vardı. Ömer’e sıra gelmiyordu ama idmanlarda öyle bir savunma yapıyordu ki, Aliço’yu resmen şampiyonluğa o hazırladı. Maçta belki 2-3 dakika oynardı ama o olmasa biz şampiyon olamazdık. Bunun farkında olunca şampiyon koç oluyorsun. Aydın Örs niye Aydın Örs? Çünkü yıldız Naumoski’den 17 yaşındaki çocuğa kadar kimseyi ayırt etmezdi.

En sevindirici ve en üzücü maçlarınız hangileriydi hocam?

En üzücü maç o Paşabahçe maçıydı. Can Sonat sakatlanınca ve hakem düdükleri gelince kaybettik. Ben annemi, babamı, en yakın arkadaşımı kazada kaybettim; bunlar dahil hayatımdaki en üzüldüğüm olay o maçın kaybedilmesidir.
En sevindirici an ise… (Burada duygulanmamam lazım yoksa gözlerim dolar) Cumhurbaşkanlığı Kupası’ndaki Galatasaray maçıydı. Maçın bitimine 1-2 dakika kala galibiyet belli olunca; o semtte büyümüş, Fenerbahçeli olan tüm oyuncularımı (Necdet, Aliço, Hakan, Kemal, Ömer) oyuna soktum. Maçı onlarla bitirmek istedim. O Fenerbahçe Dereağzı’nın çocukları para pul konuşmazdı. Necdet’in kaptan olarak kupayı kaldırdığı an, eminim ailesinden kimse benim kadar sevinmemiştir. Onlara bu tadı tattırdığım için çok mutlu olmuştum.

Saha dışında yaşadığınız en unutulmaz olay neydi hocam?

Bir fırlamalığımızı anlatayım. Kamptayız, şampiyon olduğumuz sene. Oyuncuları kontrol edeyim dedim, “Kapıları aralık bırakın her an gelebiliriz” dedik. Elime televizyon kumandasını aldım, gizlice odalara yaklaşıp televizyonun sesini aniden açıyorum. Herifler korkuyor, sesi kısmaya çalışıyor, ben saklanıp kapatıyorum. “Anasını satayım bu nereden çıkıyor?” diye televizyona vuruyorlar, resepsiyonu arıyorlar “Televizyon bozuk” diye! Bülent Taçyıldız vardı takımda, o dedi ki “Ben Murat Didin’in talebesiyim, bu numaraları yemem!” meğer antrenör Murat Didin de zamanında onlara aynısını yapmış. Çok eğlenmiştik.

Fenerbahçe ile ilgili “keşkeleriniz” oldu mu?

Oldu. Son sene Pete Williams ve Larry Richard ikilisini çok uygun rakama ikna etmiştim ama başkana (Metin Aşık) gidince “Paramız yok, bunlara vereceğin paranın dörtte biriyle gidin iki tane Amerikalı alın” dedi. Alınan Amerikalılar kapasitesizdi. Keşkem şu; eğer Metin Aşık’a daha çok ısrar etseydim, evine gitseydim, o beni kıramazdı ve o şampiyonluğu da alırdık. Benimle “selvi boylu koç” diye dalga geçerdi, beni severdi. Israr etmemem bir hataydı.

Galatasaray ve Efes maçlarındaki o stresli atmosferler nasıldı?

Ben maçlardan önce çok gergin olurum ama Galatasaray maçlarında oyuncularım o kadar stresli oluyordu ki, onları rahatlatmak için bende stres kalmıyordu. Bir keresinde baktım idmanda takım kas katı kesilmiş. “Galatasaray maçından önce böyle olurlar” dediler. Son idmanda çantayı açtım, basketbol topu yerine futbol topu çıkardım. “Bugün basketbol yok, futbol oynayacağız” dedim. Stres kalmadı, ertesi gün de 15 sayıyla kazandık. Bir de dürüstçe söyleyeyim; Fenerbahçe koçuyken Galatasaray ile 16 maç yaptık, 15’ini kazandık, birini 1 sayıyla kaybettik. O yüzden o maçlarda kendime güvenim tamdı. Şampiyon oldukları sene bile 3 maçın 3’ünü de biz kazandık.

Maçlar o zaman Spor Sergi ve Abdi İpekçi’de oynanıyordu. O atmosfere dair neler dersiniz?

Müthişti, inlerdi orası! Spor Sergi tıklım tıklım olurdu, nefes alamazdın. Abdi İpekçi’nin açılışındaki o Galatasaray maçını da 8-10 sayıyla kazanmıştık. Mabet mi dersin ne dersen de, kelimelerle ifade edilemez bir atmosferdi.

Fenerbahçe’nin son 20 yıldaki yatırımını ve EuroLeague şampiyonluklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok değerli buluyorum ama ben başka bir gözlükle bakıyorum: Bu başarı Türkiye’ye prestij kazandırdı. Avrupalı bir İtalyan, Türkiye’ye farklı bakmaya başladı. Fenerbahçe ve Efes’in çabaları ülkenin imajını geliştirdi. Bir Türk vatandaşı olarak bu iki kulübe şükran borçluyuz.

Basketbolun yanında bir sosyologsunuz. Bu birikimi basketbola harmanlamak size ne kattı?

İş dünyasıyla basketbol arasında fark yok. Bir banka şubesi, bir askeri birlik veya bir basketbol takımı… Hepsinin birbiriyle uyumlu, yardımlaşarak, öz eleştiri yaparak çalışması lazım. Sosyoloji bilgimle bunları harmanlayınca şirketlere verdiğim seminerler ilgi çekiyor.

TÜBAD ve Federasyon eğitim kurulundaki görevlerinizden ve Türk basketbolunun gelişimi için gerekenlerden bahsedebilir misiniz?

Aydın abiyle görevleri paylaştık, beraber genç antrenörlere tecrübe aktarıyoruz. Türk basketbolunu yönetenlerin bir karar vermesi lazım: Türk basketbolu deyince Milli Takım mı akla geliyor yoksa kulüpler mi? Eğer Milli Takım ise yabancı sayısını radikal şekilde düşürmeleri lazım. Ben başkan olsam 3’e indiririm. Şu an 16-17 tane yabancıyı görünce televizyonda maçı izlemek içimden gelmiyor. Dürüstçe söylüyorum, kıvırtmayı bilmem. Fenerbahçe dahil hepsinde yabancı sayısı çok fazla. Sahada 9 Amerikalı varken benim içim elvermiyor.

Hürriyet gazetesi arşivi.

Son olarak bu röportajı okuyan Fenerbahçelilere mesajınız nedir?

Kendinizle övünebilirsiniz, çünkü çok değerli bir kulübün taraftarısınız. Bu herkese nasip olmaz. Arada şampiyonluklar kaçacak, hakkınız yenecek, bazen başarısız olacaksınız; bu sporun güzelliği. Keyfini çıkartın. Centilmenliği elden bırakmayın. Fenerbahçe seyircisi basketbolu bilen, bilinçli bir seyircidir. Bizlere ve Türk Basketboluna hizmet etmeye devam edin.

Yorum bırakın