
8 yaşında kapısından girdiği kulübün tozunu yutan, Kadıköy’ün sokaklarından Fenerbahçe’nin zirvesine uzanan gerçek bir camia çocuğu: Altan Çetinkaya. Fenerbahçe basketbolunun düşük bütçelerle savaştığı yıllardan, Abdi İpekçi’deki o unutulmaz Final Four coşkusuna; Damir Mrsić’in el yakan şutlarından, Türk basketbolunun mimarı Aydın Örs’ün sarsılmaz disiplinine kadar her şeyi en yalın haliyle ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.
‘Aydın Hoca gelince herkes saygıdan çekindi’ diyen Çetinkaya; sarı-lacivertli formanın kokusunu almanın, paranın çok ötesindeki o eşsiz aidiyet duygusunu anlatarak bizleri o günlere geri götürdü.
Altan abi ilk olarak hoş geldiniz. Salon Tribünü ekibi adına röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için sizlere çok teşekkür ederiz. 17 Mart 1982 tarihinde doğdunuz ve basketbola Fenerbahçe’nin altyapısında adım attınız. Çocukluk, gençlik yıllarınız ve bu spora başlama hikayeniz nasıldı?
Evet ben Fenerbahçe’de doğdum. Fenerbahçe’de doğdum zaten, Kadıköylüyüm yani. Bizim evimizin karşı tarafı Dereağzı Tesisleri’ydi. 7-8 yaşlarında sokakta oynarken, yazlarıydı, annem dedi ki “Boyun normalden uzun gidiyor, gel seni spor okuluna yazdıralım.” Daha çok futbola meraklıydım ama Fenerbahçe’nin spor okuluna yazdırmaya karar verdiler beni. 8 yaşında Fenerbahçe’nin spor okuluna girdim. Ama hemen arkasından boyum da uzun gittiği için beni altyapıya Murat Polat isimli bir antrenör var, çok severim, o altyapıya aldı ve ben küçük takımda Fenerbahçe altyapısına katıldım.
Sonrasında küçük takımdan sonra tabii ki Yıldız Takım, Yıldız B, sonra Genç B, sonra Genç A, sonra Ümit takım… Sonra da demek ki bir şeyler görmüşler ki A takıma çıktım 1999 yılında Halil Üner’le beraber. Sonra Nihat İziç ile devam ettim.
Forma şansı bulamadığınız, takımın Lig’e ve Koraç Kupası’na çeyrek finalde veda ettiği 2001 sezonu ile birlikte Fenerbahçemizde A takım kadrosunda yer almaya başladınız Altan abi. Takımla birlikte idman yapmak ve sahaya çıkmak nasıl bir duyguydu?
Normalde zaten Fenerbahçe altyapısından A takıma çıkan çok az oyuncu oluyor genelde. Çünkü herkes transferle geliyorlar. A takım şeyim yoktu açıkçası çok. Başka bir takıma transfer olacağım diye düşünüyordum yani; İkinci Lig’e ya da Fenerbahçe’den daha alt klasmanlarda oynayan bir takıma diye düşünüyordum. Ama 99 yılında aslında, 2000 yılında değil, 99 yılında ilk Halil Üner beni A takım aday kadrosuna aldı. Ben kampa gittim falan. Sonra 99’da zaten sözleşme imzaladım Fenerbahçe ile. 2000’de de Nihat İziç’le işte profesyonel olarak adım attım 2000 yılında. Sonrasında da zaten uzun yıllar A takımda kaldım.
Murat Özgül yönetiminde düşük bütçeli kadrolar kuran Fenerbahçemiz, 2001-2002 sezonunu ligin Play-off çeyrek finalinde Efes Pilsen’e veda ederek kapatmış; 2002-2003 sezonunda ise ezeli rakibimiz Galatasaray’a yine çeyrek finalde elenmişti. Bu sezonlara ve takımımızın verdiği mücadeleye dair neler söylemek istersiniz? Ayrıca bu maçta Emre Ekim’in anlattığı bir tribün anısı; maçta taraftarların koridorlarda bekleyip sonrası hepsinin aynı anda içeri girdiği bir anı var abi. Buna dair neler anlatmak istersiniz?
Yani normalde Nihat İziç’ten sonra 2001 yılında Murat Özgül geldi. 3 yıl çalışma fırsatı buldum ben Murat abiyle. Zaten orada birazcık daha kendimi buldum. Çünkü en çok beni aslında oynatan da Murat abiydi. Altyapıdan çıkmış olmamda rağmen yani bir 20-25 maçta ilk 5 oynamışlığım falan da vardır yani. Bayağı oynattı çünkü Murat abi, sağ olsun. Orada birazcık kendimi gösterme şeyi oldu. Ama bizim tabii ki de Efes Pilsen, Ülker… O zamanlar Ülker vardı, o kadar ciddi bir bütçemiz yoktu. Ama yine de kötü bir takım değildik. Efes Pilsen’e elendik o çeyrek finalde hatırlıyorum.
Ve Galatasaray için de şöyle söyleyeyim; bizim Galatasaray maçları çok stresli geçiyordu. Çünkü zaten biz gittiğimizde Abdi İpekçi’de oynadığımız maçlar zaten 5-6 saat süreceğini biliyorduk. Çünkü genelde o zaman iki taraftar da alınıyordu sahaya ve genelde tribünler birazcık karışıyordu ve seyirci boşaltılıyordu. O yüzden o anıyla ilgili de seyirciler tabii ayran atıyordu, bir sürü şey atıyorlar tabii gerginlikten dolayı. Biz hep beraber soyunma odasına geçip sonra bekliyorduk, sadece basın tribünü kalıyordu. Yani bu olaylar o kadar çok Galatasaray’da yaşandığı için ve ben çok Galatasaray maçı gördüğüm için tabii ki bunları normal karşılıyorum. Emre Ekim’in anlattığı olayı çok hatırlamadım çünkü o kadar çok ona benzeyen olay var ki… Yani en stresli ve en önemli maçlar tabii ki bizim için Galatasaray maçlarıydı.
2004-2005 sezonu takım için nasıl bir sezon olmuştu?
Yani Murat abiden, Aydın Örs’ün gelmesinden sonra daha da yapılanmaya gittik tabii ki de. Baktığımızda Ülker’le birleştik ve bütçeler artınca çok daha iyi oyuncular da gelmeye başladı haliyle. İşte Ömer Onan geldi, Semih Erden geldi, Hakan Demirel geldi. Bayağı bir güçlü bir kadro olduk. Ve o sene EuroCup’ta biz Abdi İpekçi’de Final Four oynadığımızı hatırlıyorum. Ama yarı finalde elendik. Ukrayna takımıydı yanlışım yoksa, Kiev’e elendik, evet aynen. Ve inanılmaz bir seyirci vardı Abdi İpekçi’de. O maçta beni çok hayal kırıklığına uğrattı çünkü fark da yedik, 15-20 sayı da fark yedik hatırlıyorum. Tabii ki de yine bu kadrolarla gelmek, Fenerbahçe’nin şu anki bu dönemdeki bütçesiyle baktığımızda çok ciddi bir başarı bence diye düşünüyorum. Yani benim zaten ulaştığım en büyük şey o Final Four oynamaktı yani bir şekilde Avrupa’da.
Kiev’i biz o sezonda iki maçta, içeride dışarıda yendik. Güzel bir oyunla yenmiştik. Maalesef Final Four’da kaybetmiştik. Sizce o maçı kaybetmenizin sebepleri nelerdi?
Yani sonuçta bizim takımda hatırladığım kadarıyla öyle bir Final Four tecrübesi olan çok oyuncu yoktu o zamanlar. Biz zaten o Final Four’a da Beşiktaş’ı eleyerek geldik. Yani 2-1, çok da önemli bir seriydi o seri. El-Amin ile Damir Mrsiç inanılmaz oynamıştı o maçlarda çünkü. O da Abdi İpekçi’deydi ve inanılmaz seyirci olmuştu. Zaten o Beşiktaş’ı geçmemiz bizim Final Four’a çıkmamız için bir avantaj oldu. Yabancı takım gelseydi… Bu devirde artık tecrübe böyle büyük maçlarda çok öne çıkıyor. O tecrübeye sahip yabancı oyuncularımız da açıkçası çok yoktu. O zaman işte Mark Salyers falan vardı, öyle hatırlıyorum yani. Ama tabii ki bizim için de çok büyük başarı Final Four’a çıkmak. Çünkü inanılmaz bir sükse yapmıştı diye hatırlıyorum. Tabii Aydın Örs’ün de böyle bir tecrübesi olduğu için ama genelde büyük ihtimalle oyuncularla ilgili ve maçın stresinden dolayı böyle bir fark yedik. Çünkü o zamana kadar iki maçta da çok başarılı olmuştuk Kiev’e karşı. En azından herkes için bir tecrübe oldu baktığınızda. Orada çünkü en tecrübeli, bunları yaşamış Ömer Onan’dan başka çok bildiğim, hatırladığım bir oyuncu yok gibiydi. Damir’in bile ilk Final Four’uydu yani.
Aydın hocamız size neler kattı? Kendisinden öğrendiğiniz özellikleri nelerdi?
Yani şöyle; benim tabii çalıştığım bu zamana kadar en kariyerli koç Aydın Örs tabii ki de. Zaten Aydın Örs antrenör olunca herkes bir böyle çekindi. Çekindi derken saygıdan dolayı. Diğer antrenörlere karşı da tabii ki çok saygı herkes duyuyor ama Aydın Örs’ün tabii ki de şampiyon olması, Koraç Kupası’nı almış bir antrenör olarak takımın başına gelmesi bizi çok onore etmiş durumdaydı tabii. İnanılmaz saygı duyuyorduk ki benim hala çok saygı duyduğum, arada konuştuğum ve çok sevdiğim bir antrenör. Ve dışarıda da çok rahat konuşabildiğim, her şeyi paylaşabildiğim birisi Aydın abi.
Aydın Örs’ün gelmesinden sonra tabii işler çok daha fazla değişti çünkü popülaritesi Fenerbahçe Basketbolu’nun çok daha fazla arttı. O da inanılmaz işine bağlı, inanılmaz saygı gösteren, işini çok seven bir antrenör olduğu için bizden önce antrenmana geldiğini, bizden önce işte Belgrad Ormanı’ndaki koşulara bizden önce geldiğini… Onları gördükçe zaten sizin de ister istemez saygınız çok daha fazla artıyor. Ben Aydın Örs’le 3 yıl geçirdim ve çok ciddi şeyler kattığına inanıyorum. Çünkü Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra da diğer koçlarla çalıştığımda Aydın abiyle çalışmanın tecrübesi bana çok daha fazla şeyler kattı. Yani şu ana kadar çalıştığım en iyi antrenör tabii ki Aydın Örs diyebilirim yani. Ona da çok selam söylüyorum buradan.

EuroCup Challenge’da oynanan ve Damir Mrsiç’in unutulmaz performanslarına sahne olan çeyrek final serisi ile Abdi İpekçi’de oynanan Final Four taraftarların her zaman aklında kalmıştır. Bir oyuncu olarak nasıl bir atmosfer yaşamıştınız?
Yani Final Four, İstanbul’daki Final Four gerçekten bu zamana kadar gördüğüm en iyi atmosferdi. Çünkü genelde Galatasaray-Fenerbahçe maçları inanılmaz büyük bir atmosfer oluyor ama o zaman tabii Galatasaray taraftarı da olduğu için çok kendi aralarında çatışma olarak geçiyor birazcık haliyle. Ama burada sadece Fenerbahçe taraftarı olduğundan ve 13-14 bin kişi Abdi İpekçi’yi doldurduğu için inanılmaz etkileyici bir atmosfer vardı. Herkese bizim formalarımızı, formalarımızın isimleri yazan tişörtlerden dağıtmışlardı takım olarak. Bütün seyirciler sarı tişörtler giymişti, Fenerbahçe tişörtleri.

İlk Sarı Tribün orada başladı diyebilir miyiz?🙂
Evet, evet. Hepsinin arkasında her oyuncudan… İşte on üç bin kişi gelecekse herkesten ikişer bin kişi, herkesin ismini taşıyan tişörtler dağıtmışlar. Zaten maçtan sonra ben de üç dört kişiden aldım o tişörtlerden, kendi ismim yazıyor diye.
Onun haricinde Damir olayına geleyim; Damir de Murat Özgül ile Fenerbahçe’ye geldi. Gerçekten gördüğüm en iyi şutörlerden bir tanesidir ve işine inanılmaz özen gösterip, inanılmaz saygı duyan, kendine çok iyi bakan bir oyuncu Damir Mrsiç haliyle. Genelde Aydın Örs’ün tek oyuncu odaklı kadrolarda çok çalıştığını düşünmediğim bir antrenördü aslında, çok Damir’e dönersek… Mesela ben Damir’e çok inisiyatif verildiğini, oyun sıkıştığı zaman çok başarılı olan, o cesareti hakim olan bir oyuncu olduğu için El-Amin’le çok iyi bir yarışa girdiler bence. Ama tabii ki Damir’in o kırk sayı attığı maç, o zamanki performansı var, onunla zaten biz Final Four’a kaldık. Yani çok iyi atmosfer ve çok iyi bir maçtı. O seri çok iyi seriydi. Keza Beşiktaş’ın sahasında oynadığımız, Beşiktaş’ın seyircisiyle oynadığımız maçlar da inanılmazdı. Orada da El-Amin çok iyi oynadı tabii. Böyle tabii, Final Four’da da finale çıkmak isterdik ama kısmet değilmiş tabii.
Fenerbahçe’deki son sezonunuz olan 2005-2006 sezonunda ise takımımız önceki sezona göre daha başarısız bir performans göstermiş ve ligin Play-off çeyrek finalinde Efes Pilsen’e elenmişti. Siz ve takım adına nasıl bir sezondur?
Yani ben o sezonun yarısına yetiştim çünkü çok sakatlık yaşadığım için. O senede bel fıtığı ameliyatı olmuştum, sezon başında yakalandım ona. O sezon benim için çok iyi geçmedi tabii ki. Ama zaten o sene çok sakatlıklar oldu, bütçelerde sıkıntı oldu, Amerikalılarda problem oldu, öyle hatırlıyorum. Zaten o zamanlar Efes Pilsen çok güçlüydü. Yani çok daha ciddi bütçelerle EuroLeague oynayan, çok iyi kadrolar kurduğu bir seneydi. Ve biz çeyrek finalde Efes Pilsen’e denk gelmemiz tabii kötü oldu. Çünkü ligi aşağılarda tamamladığımız için çapraz eşleşmede Efes’le eşleştik çeyrek finalde. O yüzden yarı finali çok göremediğimizi düşünüyorum yani.
Fenerbahçe’nin Ülker ile büyük bir anlaşma imzalayarak güçlerini birleştirdiği 2006 yılı ise altyapısından yetiştiğiniz kulübümüze veda ettiğiniz dönem olmuştu. Fenerbahçemizden ayrılacağınız sürecinize ve kariyerinizin devamına dair neler anlatmak istersiniz bizlere?
Ülkerle birleştikten sonra yabancı sınırlaması da geçtikten sonra tabii ki ben altyapıdan çıktım. Altyapıdan çıktığım için zaten sözleşmem o sene bitiyordu ve sakatlık, işte bel fıtığı sakatlığından sonra zaten Ülker’le birleşince tabii ki benden çok daha iyi oyuncular, daha çok saygı duyduğum oyuncular ve Fenerbahçe’nin yatırım yapmaya karar vermesinden sonra ben de il dışında başka bir takımla anlaştım. Ama o takımda da bir sakatlık yaşadığımdan sonra Aydın abi bana dedi ki “Altan gel, antrenmanlara burada devam et, tekrar bizle sözleşme imzala.” İbrahim Kutluay’lar, Willie Solomon’lar vardı, Mirsad Türkcan falan vardı. Ben o sene tekrardan Fenerbahçe’ye geri döndüm aslında. Ve o seneyi yine orada geçirdim. O senenin ortasında Fenerbahçe’den kiralık başka bir takıma geçtim. Haliyle aslında o şampiyon olan sezonda ben yine Fenerbahçe’nin oyuncusuydum işin aslına bakarsanız. Ama tabii ki de yani sonuçta o sene şampiyon olan kadroda tabii ki sahaya çıkmış değilim ama ben sonuçta 20 yıl Fenerbahçe’ye hizmet ettiğim için tabii ki şampiyon olması beni çok mutlu etti.

Altyapımızdan yetişen bir oyuncu olarak takımımızda geçirdiğiniz süre zarfında ne yazık ki fazla forma şansı bulamamıştınız. Bugün dönüp baktığınızda o yılları nasıl özetlemek istersiniz? Ayrıca Damir Mrsiç, Zaza Enden, Ömer Onan gibi isimlerin yanında Kaptan Zeki Gülay ile aynı takımda bulundunuz. Beraber oynamaktan ve takım arkadaşlığı yapmaktan en keyif aldığınız isim kimdi?
Yani şu anda zaten benim seçim yapmamdaki olay şu; tabii ki bizim zamanımızda dört yabancı kısıtlaması vardı. Şu an, güncel şu andaki ve son yıllarda zaten takımlarda, hele büyük takımlarda çok Türk oyuncu maalesef ki yok. O yüzden bana tabii ki final maçında oynarken birkaç yerden teklif geldi; “Altan daha fazla oynayabileceğin takıma git, önünde bak Ömer Onan var, işte başka bir sürü bilindik oyuncu var, bunlarda az süre alacaksın ama gel başka takımlarda oyna kendini göster” demelerine rağmen… Belki de benim tercih etmeme sebebim Fenerbahçeli olduğum için, Fenerbahçe’de başladığım için ve parayı çok önemsemediğim için açıkçası. Ben Fenerbahçe’de kalmaktan çok mutluyum ki iyi ki kalmışım.
Şu anda zaten Fenerbahçe’de kalmak için, oynamak için “hiç oynamayayım da kenarda oturayım” diyebilecek binlerce kişiyi sayarım yani baktığınızda. Çünkü şu an Fenerbahçe’nin kadrosunda Türk oyuncusu… Hani yoldan geçen birine sorsanız Melih Mahmutoğlu’ndan başka Türk oyuncu yok ki. Keza o da Efes Pilsen altyapısından yetişip de Fener’e gelmiş ve Fener’in kaptanlığını yapan bir oyuncu ki çok severim Melih’i de bu arada. Onun haricinde zaten büyük takımlarda böyle EuroLeague oynayan takımlarda maalesef ki çok Türk oyuncuyla karşılaşmamız mümkün değil. İşte Efes’in kaptanı Doğuş, bizle beraber Fenerbahçe altyapısından çıkan Doğuş, A takımı tercih etmeyip Amerika’ya gitti. Sonra Amerika’dan sonra döndü ve Efes’in kaptanlığıyla hala devam ediyor. Yani şu zamanda, şu dönemde zaten Fenerbahçe ya da Efes Pilsen’de oynamak için Türk olup da ekstra ekstra yeteneğe ihtiyacınız var. Bu da zaten böyle bir yeteneğe sahipseniz de zaten NBA yolu açılıyor; işte Cedi Osman, Furkan Korkmaz gibi. Haliyle iyi ki de Fenerbahçe’de kalmışım. Çünkü Fenerbahçe’de kalmak çok daha ayrı bir şey. Gidip de başka bir takımda kendimi göstermektense Fenerbahçe havasını koklamak çok iyi. Onun haricinde tabii ki de en yakın arkadaşımız Zeki Gülay. Çünkü zaten hep onunla aynı odada kaldık. Ama baktığınızda bir sürü isim var; işte Semih Erden var, Ömer Onan var, Barış Güney var, Erdal Bibo var… Onlarla da… Çünkü çok Türk olduğu için haliyle kendi dilini konuştuğun bir takımda oynuyorsun Fenerbahçe’de olsa da. Şu anda Fenerbahçe A takımda çok Türkçe konuşulduğunu düşünmüyorum açıkçası. Zaten iki tane Türk ya da üç tane Türk var baktığımızda, antrenörler dahil yabancı. Haliyle o arkadaşlıklarımız bizim uzun yıllardır gidiyor ve gitmekte yani

Fenerbahçemizde geçirdiğiniz yıllarda sahaya çıktığınız en unutulmaz maç ve saha dışında yaşadığınız en ilginç anı neydi? Ayrıca geçen hafta röportaj yaptığımız Emre abi, Emre Ekim… Yaptığımız röportajda bizlere anlattığı bir hikayesi var; arabanızı sakladığı bir olay. Bu tebessüm ettiren konu hakkında ne demek istersiniz, neler anlatmak istersiniz? Eğer özel değilse tabi.🙂
Yani Emre’yle çok şakalaştığımız için biz her zaman… Tabii takımın içinde çok değişik bir hava vardı. Şu an tabii ki Fenerbahçe’nin içinde nasıl bir hava var bilmiyorum ama bizde böyle bir çömezlik olayları çok vardı bizim zamanımızda. Haliyle takımın büyükleri, takımın gençlerine çömezlik yani çaylaklık yaptırıyorlardı. İşte atıyorum buz kutularını taşıma, buz torbalarını taşıma, deplasmanlarda çantaları taşıma, antrenmandan sonra soğuk duşa girme gibi… Emre de bir gün yeni aldığım arabayı otoparktan çalıp başka bir sokağa götürmüş. Çıkınca arabayı göremeyince çalındığını sanıp —ki Zeki de bu işin içine dahil tabii— polisi aradım “arabam çalındı” diye. Meğer onlar ben antrenmandayken anahtarı alıp arabanın yerini değiştirmişler. Ki böyle çok daha fazla hikaye var baktığınızda yani. Takımın tabii en eğlencelilerinden biri olduğum söylendiği için haliyle hep de benim başıma gelirdi böyle şeyler. Allah’tan Zeki abi beni hep böyle arkamda koruduğu için ona çok sırtımı dayamışlığım vardır yani.
Sizin döneminizdeki Galatasaray, Beşiktaş ve Efes maçlarının takımımız ve taraftarımız için önemi neydi?
Şöyle, normalde bizim için en önemli şey tabii ki de Fenerbahçe forması taşıdığın için ona layık olma ve onun karşılığını verme sorumluluğunu alabilmek. Çünkü ben öyle yetiştim. 8 yaşından beri Fenerbahçe’de olduğum için haliyle en çok şey olan Fenerbahçe forması taşımanın çok önemli olduğuydu. Haliyle o takımda benim kadar eski kimse yoktu. Tabii ki Zeki abi gelmiş, başka takımlara gitmiş tekrar gelmiş ama ben altyapıdan, 8 yaşından beri orada olmamdan dolayı 20 yıl neredeyse Fenerbahçe forması giydim baktığınızda toplamda. Haliyle buna aslında en çok sahip olandım.
Efes Pilsen çok değil… Efes Pilsen basketbolda inanılmaz yatırım yapan, Koraç Kupası alan bir takım olmasına rağmen bizim için tabii ki de —futbol endeksli demeyeyim ama— sonuçta kulüp bazında Galatasaray-Beşiktaş maçları çok önemliydi haliyle. Ama diğer maçlardan çok ayırmıyorduk ama tabii ki onun atmosferini ve izleneceğini bildiğimiz için haliyle ekstra bir konsantre olma durumu tabii ki de oluyordu maçlardan önce. Bu maçlardan önce özellikle kampa giriyorduk ve genelde çoğu zaman Galatasaray-Beşiktaş maçlarından benim dönemimde galip çıktığımızı çok hatırlıyorum tabii ki de. Şu an tabii çok daha fazla bir ezici üstünlüğü oldu Fenerbahçe’nin Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı, çok ciddi yatırımlar yaptığı için basketbolda. Ama bizim dönemimizde de yine onlara karşı bir tık da olsa bir üstünlük kurduğumuzu düşünüyorum açıkçası. Tabii o maçların atmosferi çok daha farklıydı çünkü inanılmaz bir seyirci oluyordu. Ki keza hala öyle ama bu sefer iki taraftar da olduğu için çok daha yoğun ve inanılmaz bir atmosfer oluyordu. O yüzden o keyfi yaşamak bambaşka. Ben çok defalarca yaşadım tabii yıllardır bunu. Zaman geçtikçe zaten buna alışıyorsun. Bu kadar.
Takımımız sizin döneminizde maçlarını Abdi İpekçi Spor Salonu’nda ve Ümraniye’deki Haldun Alagaş Spor Salonu’nda oynuyordu. Bu salonlardaki atmosfere, taraftarın size olan desteğine dair neler anlatmak istersiniz
Yani tabii ki de Haldun Alagaş çok çok ters bir yerdeydi. Sonuçta bizim kulübün salonu değildi. Abdi İpekçi çok çok daha ters bir yerdeydi. Genelde Fenerbahçe taraftarı Anadolu yakasında olmasından dolayı bir Ülker Arena gibi bir yoğunluk tabii ki de Abdi İpekçi’de Galatasaray-Fener maçları haricinde ya da Beşiktaş rakiplerimiz haricinde inanılmaz olmuyordu. Biz de zorlanıyorduk tabii ki. Abdi İpekçi maçlarından önce biz Abdi İpekçi’ye yakın bir otelde bir gün önceden kampa giriyorduk, o yol sıkıntısını, İstanbul trafiğini çekmeyelim diye. Ama tabii ki şimdi Fenerbahçe çok daha rahat ve kendi salonu olduğu için çok daha tabii başarıya ulaşıyor ve taraftarıyla çok daha rahat buluşabiliyor. Zaten böyle çok da ciddi taraftarı olan… Efes Pilsen’i de saymıyorum, Fenerbahçe’den başka bir takım olduğunu düşünmüyorum yani şu an.

Fenerbahçe özellikle 2017’de müzesine götürdüğü EuroLeague Kupası ile son yıllarda Avrupa Basketbolu’nun en büyük takımlarından birisi haline geldi.Bu süreci formamızı terketmiş bir sporcu olarak nasıl görüyorsunuz?
Yani çok tabii Obradoviç’le bu olay… Tabii ilk başlangıç, Fenerbahçe’nin basketbol yatırımı bence Aydın Örs ile olmuştur benim yıllarımda. Çünkü o zaman da çok efsane oyuncular vardı. İşte Solomonlar, Kambalalar, Mirsad Türkcanlar, İbrahim Kutluaylar, Damir Mrsiçler, Ömer Onanlar… Bunlar Türkiye’de çok bilindik oyuncular ki hala biliniyor. Yani şu an Z kuşağı dediğimiz insanlar bile bu isimleri bir şekilde hatırlıyorlar baktığınızda; 2000-2010 yılı arasındaki senelerde. Hatta 2011-2012 de diyebiliriz.
Tabii son yıllarda Obradoviç ile inanılmaz bir çıkış yakaladı Fenerbahçe. Tabii bütçeler de çok arttı. Tabii bu bütçelerle birazcık absürt olabilir ama bu bütçelerle zaten bu takımın buralara gelmesini çok anormal karşılamıyorum açıkçası. Çünkü elinizde Obradoviç gibi bir yetenek var, inanılmaz bir antrenör var ve o bir şekilde sizi organize ediyor, kontrol altında tutuyor ve haliyle bütçe de bu kadar yüksekken… Ve Obradoviç ile bütün Avrupa’daki oyuncular çalışmak istediği için herhangi bir oyuncuya teklif götürdüğünüzde zaten “Kim antrenör? Obradoviç. Ben hemen geleyim, parası çok önemli değil” diyen bir sürü oyuncu var. Haliyle böylelikle o markaya, Obradoviç markasıyla çalışmak için en ulaşılmaz oyuncuya bile ulaşabiliyorsunuz. O yüzden de Fenerbahçe’nin son yıllarda çok başarılı olduğunu, korkulan takım olduğunu düşünüyorum. (Dipnot: Bu röpörtaj Eylül 2021’de yapıldığı için Altan Cetinkaya o dönemki takımın durumuna göre yorum yapmıştı) Ama son iki yıldır çok iyi gitmiyor tabii haliyle Obradoviç ayrıldıktan sonra; yani şu son dönemde, bu Kokoşkov döneminde. Açıkçası çok başarılı olduğunu düşünmüyorum Fenerbahçe’nin. Yanlış transfer mi diyeyim, sakatlıklar mı diyeyim? Bakalım bu sene Djordjeviç ile belki değişiklik olabilir. Ama tabii ki her şey yabancı endeksli. Buna biraz üzülüyorum çünkü hakikaten Fenerbahçe’de oynamış olan bir Türk oyuncu olarak şu anda hiçbir Türk’ü rahat rahat izlemiyor olmak beni üzen taraflardan biri. Çünkü sadece yabancı oyuncularla ilerliyoruz Fenerbahçe’de. Tabii ki Fenerbahçe bir marka, Avrupa’da çok duyuldu, herkes ismini biliyor artık. Ama oradan bir de bizi sırtlayabilecek bir Türk oyuncu, hatta altyapıdan çok zor ama altyapıdan gelen bir oyuncu olması çok daha beni mutlu ederdi. İnşallah o da olur.
Son olarak bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?
Şöyle, ben de bir Fenerbahçe taraftarıyım. Zaten hala Fenerbahçe Stadı’nın karşısında oturuyorum baktığınızda. Ama şöyle; tabii ki Fenerbahçe taraftarı kulübüne çok bağlı, her zaman kulübün arkasında duran ama birazcık sabırsız olduğunu düşünüyorum ki ben de böyle sabırsızım. Başarı bekleyen bir taraftar, ki bence böyle de olmalı. Yani sonuçta Fenerbahçe gibi bir takımda oyuncu, başkan, antrenör, altyapı antrenörü ne olursa olsun çok zamana ihtiyacınız yok; zamanı kullanma lüksünüz olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Fenerbahçe taraftarı gerçekten hep başarıyla yükselen, başarıyla daha çok takımına bağlanan bir taraftar. Haliyle o yüzden gelen oyuncunun, gelen antrenörün ya da gelen başkanın bir şekilde zaman istemesi, zamanla bu işleri çözmesi birazcık ona dezavantaj oluyor. Çünkü taraftar çok hızlı bir şekilde başarı istiyor. Çok sabır yok yani, çok sabırlı olan bir taraftarımız yok. Keza bütün takımlarda böyle. O yüzden inşallah her şey Fenerbahçe için çok iyi olur. Ben de her zaman, ömrüm boyunca destekçisiyim Fenerbahçe’nin.
