90’lı Yıllarda İdareci Gözünden Fenerbahçe Basketbolu: Mert Yanıkoğlu Anlatıyor.

Fenerbahçe basketbol tarihinin en renkli ve zorlu dönemlerinden biri olan 1990’lı yılları, o dönemin mutfağındaki isimden dinliyoruz. Mert Yanıkoğlu, idareci gözüyle 90’lı yılların basketbol dünyasını, yıldızlarla dolu ‘Dream Team’ sezonunu ve Fenerbahçe’nin bugün dünya devi olmasını sağlayan o ilk tohumları Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.

Mert abi, her büyük hikâye bir tutkuyla başlar. Sizin basketbol sevdanızın köklerine insek; bu oyunun hayatınıza girişini ve bu büyük tutkunun sizi Fenerbahçe’nin kapısından içeri sokan o ilk serüvenini bizlere anlatabilir misiniz?

Erdi öncelikle bu güzel davet için teşekkür ederim. Basketbol tutkum önce sokakta, sonrasında Kadıköy Anadolu Lisesi orta ikinci sınıftayken başladı. O dönemin Fenerbahçe Başantrenörü olan Fehmi Sadıkoğlu’nun okulumuzda yaptığı taramalar ile kurduğu okul takımına girmem buna vesile oldu. Fenerbahçe’ye gelişim ise genç takımın son senesinde gerçekleşti. Paşabahçe Kulübü’nde oynarken, o dönem takımın antrenörü olan sevgili Aydın (Uğuz) Abinin beni takımında istemesiyle Fenerbahçe sporcusu oldum. Bu arada ağabeyim Yiğit Yanıkoğlu da o dönemde Fenerbahçe basketbol şubesinde antrenörlük yapıyordu.

1993 yılında Kadın Basketbol takımımızla yollarınız kesişti. O dönem ezeli rakibimizin “altın çağına” denk gelmesine rağmen, Fenerbahçe çok dirençli ve yerli iskeleti güçlü bir yapılanma kurmaya çalışıyordu. O yılların kısıtlı imkânları içinde, şampiyonluk yolunda verilen o amansız ve “inatçı” mücadeleyi bugün nasıl hatırlıyorsunuz?

Üniversite eğitimim nedeniyle sporculuk hayatım erken bitince; özellikle Murat Özgül’ün tavsiyeleri ve ağabeyimin ısrarı ile şubenin basketbol okulunda eğitmenlik yapmaya başladım. Sonrasında basketbol okulunda koordinatörlüğe kadar yükseldim. Bu süreçte Kadın Basketbol Takımımız teknik kadro (staff) konusunda şimdiki gibi bir bollukta değildi. Çok değerli Göksel Zeren ve ağabeyim Yiğit Yanıkoğlu hem A takım hem de altyapı ile ilgileniyorlardı. Bu sebeple onlara destek olmak için teknik ekibe dahil oldum.
Dönemin en güçlü takımı ezeli rakibimiz Galatasaray’dı. A takım seviyesinde birkaç final oynandı ama kısıtlı bütçeler ile o dönemki Galatasaray’ı yenmek imkansız gibiydi. Fakat biz asıl mücadeleyi altyapılarda verdik. Bu süreçte gençlerde ve yıldızlarda Türkiye şampiyonlukları elde ettik. Bu takımlardaki çoğu sporcumuz sonrasında A takıma çıkıp şanlı formamızı terlettiler.

1994-1996 yılları arası, kulüp tarihinde Avrupa’da ilk kez tur atladığımız, vizyonun genişlediği bir dönemdi. Kadın basketbolunun bugünkü “Avrupa Devliği” yolculuğunun ilk tohumlarını o günlerin zorlu şartlarında nasıl attınız?

Açıkçası o dönemlerde takımlarımızın Avrupa’da galibiyet alması bile çok büyük başarıydı. Fenerbahçe olarak Avrupa kupalarına katıldığımız yıllarda; hem düşük bütçenin getirdiği kısıtlı yabancı oyuncu varlığı hem de o yabancıların kalitesinin şimdiki döneme göre düşük olması, yerli oyuncularımızın ve özellikle altyapıdan yetişen sporcularımızın erkenden tecrübe edinmelerine vesile olmuştur.

1997 yılında Erkek Basketbol takımı menajerliği görevine getirildiniz. Özellikle 97-98 sezonunda normal sezonu başarıyla geçip, play-off yarı finalinde Ülkerspor ile unutulmaz bir seri oynamıştık. Ardından Tofaş rekabetinin zirve yaptığı 98-99 sezonu idari açıdan oldukça yoğundu. Bir yönetici gözüyle, o iki sezonun perde arkasındaki stratejileri ve saha dışındaki mücadeleyi sizden dinleyebilir miyiz?

97 sezonu başlarken, bir önceki sezon başarılı bir Avrupa dönemi yaşamış olan takıma Levent Topsakal ve Serdar Apaydın eklemeleri yapılmıştı. Unutmadan hatırlatmakta fayda var; 96 sezonu Koraç Kupası sahibi, eski adıyla Efes Pilsen’i çeyrek finalde bayağı strese sokmuştuk. Hedef Avrupa’da yine çeyrek final, Türkiye Ligi’nde ise önce yarı finaldi. Avrupa maçlarında özellikle sakatlıklardan dolayı istediğimiz sonuca varamadık ama Türkiye Ligi’nde sezon sonunda forma giren takımımız, yarı final eşleşmesinde Ülker serisinde öne geçti. Ne yazık ki yine şanssızlık sonucu Levent Topsakal’ın sakatlanmasıyla elenmek zorunda kaldık.
98 sezonuna başlarken aslında kağıt üstünde çok iyi bir kadro kurulmuştu. Ama şunu belirtmem gerekiyor; Murat Özgül ve ekibinin hazırlamış olduğu transfer listesine tam riayet gösterilmedi. Özellikle Mahmoud Abdul-Rauf ve Zan Tabak eklemeleri, ilk kez Euroleague oynayacağımız sezonda bu ligin tecrübesinden uzak transferlerdi. Uyum süreci gerekecekti ama üst üste alınan yenilgiler yönetimin Murat Özgül’ü görevden almasına neden oldu. Bence sabır gösterilmesi gerekiyordu. Sonrasında göreve gelen Halil Üner de ilk başta çözüm olmadı fakat tecrübesiyle takımı Türkiye Kupası’nda finale, ligde de yarı finale taşıdı. Her iki kulvarda da o sezonun flaş takımı Tofaş SAS’a sonuna kadar zorlasak da yenilmekten kurtulamadık. Avrupa’da ise evimizde tek yenilgimizi, son 16’da elendiğimiz Real Madrid’e karşı aldık.

1998-1999 sezonuna ayrı bir parantez açmamız şart… NBA patentli yıldızlarla dolu, “Rüya Kadro” olarak anılan ve EuroLeague’de son 16 başarısı yakalayan o efsanevi yıl. Real Madrid kapısından dönülen o sancılı süreçte; Mahmoud Abdul-Rauf, Marko Miliç, Conrad McRae gibi dev isimleri yönetmenin hem zorlukları hem de keyfi neydi?

O takım ve sezon ile ilgili anılarım çok. Benim için genç yaşta böyle bir kadroda görev almak hem heyecan verici hem de stresliydi. Özellikle yabancı oyuncuların tüm işleriyle bizzat ilgileniyordum.
Zan Tabak: Eşi ikinci çocuklarına hamileydi. Doğuma kadar olan süreçte ilginç şeyler yaşadık. Oğlu Luka İstanbul’da doğdu. Hatta ne zaman Zan ile karşılaşsak bana “Vaftiz babası sensin” der. (Gülüyor) Ayrıca Zan’ın kronik bel rahatsızlığı nedeniyle çok sıkıntılı günlerimiz olmuştu.
Conrad McRae: Bu onun ikinci Fenerbahçe macerasıydı. Işıklar içinde uyusun, muhteşem bir insandı. Bu gelişinde Avrupa yakasında kalmak istedi ve Mercedes arabasını Amerika’dan getirtmeyi seçti. Aracın gümrük süreci çok uzun sürdü. Hatta henüz izin alınmadığı bir dönemde aracıyla antrenmana giderken polis çevirmesini görünce, aracı yol ortasında bırakıp yayan kaçmıştı!
Marko Miliç: Aslında piyangodan çıktı. NBA’de lokavt (grev) çıkınca son anda takıma dahil oldu. Avrupa lisansını son anda yetiştirmiştim. Bu konuda dönemin yöneticisinden bizzat telefonla teşekkür almam, kariyerimdeki nadir takdir olaylarından biridir. Lisansı çıktıktan 3 gün sonra Kaunas maçına çıkıp galibiyetin mimarlarından olmuştu ama sezon ortasında NBA’e geri döndü.
Mahmoud Abdul-Rauf: En önemli kişiyi sona bıraktım çünkü onunla yaşadıklarımdan 8 bölümlük Netflix dizisi çıkar! Neredeyse günün her saati beraberdik. Çok oyuncu gördüm ama böylesini görmemiştim. Şu anki gençlerin Curry sevdasını anlıyorum ama Mahmoud bambaşka bir gezegenden gelmişti sanki. Müslüman olduktan sonra Amerika’da yaşadıkları onu çok koyu bir şekilde dine yöneltmişti. Bir de kronik rahatsızlığı eklenince performansının altında kaldı. Ama odaklandığı zaman tutulması imkansız bir oyuncuydu.

Mert Yanıkoğlu 1998-99 sezonu Türkiye Kupası finali sonrası İbrahim Kutluay ve Cenk Renda ile.

1999-2000 sezonunda tekrar Kadın Basketbol takımına döndüğünüzde, üst üste gelen kupalarla dolu bir dönem başladı. Erkek ve kadın basketbol şubeleri arasında mekik dokuyan bir idareci olarak; bu iki farklı dünyayı yönetmek profesyonel anlamda size neler kattı?

Aslında 98-99 sezonunda da kısmen kadın takımına destek olmuştum. Özellikle ilk şampiyonluğumuzun önemli aktörlerinden olan, o dönem kapanan ABL liginden transfer ettiğimiz Clarissa Davis ve Andrea Nagy’nin lisans sürecindeki gizli kahraman bendim. Açıkçası tüm şubeye hizmet etmek benim için her zaman önemliydi. Ama en gurur duyduğum konu; her iki takımın da (Erkek ve Kadın) tarihlerindeki “ilk” Euroleague sezonlarında takım menajeri olmaktı. Şimdilerde her iki takımımızın da Euroleague’in devleri (Powerhouse) olmasından dolayı ayrıca çok gururluyum.

Abdi İpekçi’nin heybeti ve Caferağa’nın o meşhur, rakibi boğan baskısı… Bizler bugün o günleri hep birer efsane gibi dinliyoruz. Siz bu iki farklı “mabedi” ve Fenerbahçe taraftarının o günlerdeki tribün kültürünü, sahadaki takıma etkisi üzerinden nasıl tarif edersiniz?

1989 yılında Abdi İpekçi Spor Salonu’nun açılış maçında tribünde o heyecanı yaşamış birisi olarak, yöneticilik yaptığım dönemde de maçlarımızın seyircimiz tarafından hınca hınç doldurulması beni hep gururlandırmıştır. Tek sıkıntımız, o dönemdeki tribün düzeninin oyun sahasından uzak olmasıydı. Caferağa ise günümüz arenalarının aksine çok kısıtlı kapasitesi nedeniyle büyük maçlarda tercih edilmedi ama sıcaklığı ve Kadıköy’ün merkezinde olmasıyla kulübümüzle özdeşleşmiş bir yapı oldu.

Değerli Murat Özgül ağabeyimiz daha önceki bir röportajımızda “Dereağzı Fenerbahçeliliğin okuludur” demişti. Yıllarını bu kulübe, bu topraklara adamış bir isim olarak siz “Dereağzı Ruhu”nu nasıl tanımlarsınız?

Murat Abiye yürekten katılıyorum. Antrenmanlar ve toplantılardan arta kalan vakitlerde Dereağzı ruhunu iliklerimize kadar hissedeceğimiz aktiviteler yapıyorduk. Hala var olan yemekhane ve lokalde eski sporcu ve antrenör abilerimiz ile yapılan eşsiz sohbetler, voleybol ve kürek şubesi çalışanları ile yaptığımız halı saha maçları bunlardan sadece bazılarıydı.

Sizin döneminizdeki “kulüpçülük” ve formaya duyulan o saf aidiyet duygusu ile bugünün ultra-profesyonel dünyası arasındaki temel farklar nelerdir? Bugünün genç nesli, o dönemin romantizmini ve ruhunu nasıl anlamalı?

Her iki dönemin dinamikleri farklı. Şu an bütçeler çok yükseldi. Yabancı oyuncu sayısının fazlalığı takım aidiyeti konusunda bir dezavantaj gibi duruyor ama Ülker Arena gibi bir mabet, hem seyircimizin coşkusu hem de oyuncuların motivasyonu açısından paha biçilemez bir katkı sağlıyor.

Sizin dönemlerinizde atılan temellerin üzerine bugün Fenerbahçe bir “Avrupa Basketbol Evi” inşa etti. Bu muazzam dönüşümü ve EuroLeague şampiyonluğuna kadar uzanan bu vizyon yolculuğunu bir profesyonel gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası 1990 senesinde aldığımız şampiyonluktan öncesi ve sonrasında en az 5-6 tane daha lig şampiyonluğumuz olması gerekirdi. Aziz Yıldırım başkanlığı döneminde tekrardan filizlenen şube; doğru yapılanma ve artan bütçelerle Avrupa’da rekabetçi konuma geldi. Özellikle Ülker Arena’nın açılması ve Obradovic gibi bir ustanın getirilmesi devrim niteliğinde aksiyonlardı. Günümüze kadar gelen süreçte destek veren tüm başkanlarımıza, sponsorlarımıza ve şube emekçilerine gönülden teşekkür ediyorum.

Kulüpte geçirdiğiniz onca yıl içinde; saha içinde veya dışında yaşadığınız, “Hâlâ hatırladığımda gülümserim” veya “Bunu hiç unutamam” dediğiniz, saklı kalmış özel bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

98-99 “Dream Team” sezonunda ilk iki maçta Zalgiris Kaunas ve Baskonia’yı farklı yendikten sonra Pau Orthez deplasmanına gittik. Havalimanına indiğimizde 20 kişilik bir basın ordusuyla karşılaşınca çok şaşırmıştık; ertesi günkü gazeteler bizden “Avrupa’nın yeni büyük gücü” diye bahsediyordu. Tabii bu şaşkınlığı maçta üzerimizden atamadık ve yenildik. Maç sonunda Serdar (Apaydın) Abi rakip takımın ortasında kaldı ve Gadou kardeşlerin büyüğü Thierry ile gerginlik yaşadı. İstanbul’daki rövanşta Serdar Abi o maçın hırsıyla hem harika oynadı hem de maç biter bitmez salonun ortasında durup, tüm Pau Orthez takımı tünele girene kadar onlara el sallayarak eşlik etti! (Gülüyor)

Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak; başarılarda ve en zor günlerde her zaman yanınızda olan o ‘eşsiz’ Fenerbahçe taraftarına Salon Tribünü aracılığıyla bir mesajınız var mı?

Sporun içinde inişler ve çıkışlar olabileceğini, yeni kurulan takımların uyum sürecine ihtiyaç duyacağını bilerek sabırlı olmalarını istiyorum. Özellikle rakip takımların negatif etkileneceği o eşsiz atmosferi yaratma konusunda daha duyarlı olmalarını rica ediyorum. İyi ki varlar, iyi ki Fenerbahçeliyiz!

Yorum bırakın