#Arşivden | Şadi Olcay: “Fenerbahçe Camiasına Dahil Olmadan Bu Sevgiyi Anlamak Çok Zor”

1980’li yıllarda pota altındaki savaşçı kimliği ve beyefendi kişiliğiyle iz bırakan, Ay-Yıldızlı formayı 101 kez terletmiş milli gururumuz Şadi Olcay ile buluştuk. Karşıyaka’da başlayan, Fenerbahçe’de zirveye ulaşan kariyerini; Spor Sergi’nin unutulmaz atmosferini, Erman Kunter’in sayı rekoru kırdığı o tarihi geceyi ve sarı-lacivertli renklerin sınırları aşan gücünü ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a tüm içtenligi ile anlattı. Fenerbahçe basketbol tarihine tanıklık edeceğiniz bu özel röportaj şimdi sizlerle.

Şadi Olcay ayakta en sağda.
Kaynak: Fenerbahçe Tarihi Org

Şadi abi, ilk olarak hoş geldiniz. Röportaj talebimizi kabul etmeniz ve bizleri konuk etmenizden dolayı Salon Tribünü ekibi adına sizlere çok teşekkür ederiz. 29 Haziran 1957 tarihinde İzmir’de doğdunuz ve basketbola Ege Üniversitesi’nde başladınız. Çocukluk, gençlik yıllarınız ve basketbola başlama hikayeniz nasıldı?

Şimdi benim zamanımda tabii hem bu kadar basketbola yoğun bir ilgi yoktu, hem de uzun boylu insan sayısı, averajı bu kadar fazla değildi. Ortaokul yıllarında her nedense içten gelen bir şey… Zaten futboldan daha çok böyle bir basketbola karşı içimden gelen bir şey vardı, bir sevgi, bir yöneliş vardı. Ondan sonra mahalle arasında böyle minyatür kale futbol oynarken, Ege Üniversitesi’nin bir idarecisi geçiyor sokağımızdan. Bana basketbol oynayıp oynamayacağımı soruyor ve Ege Üniversitesi’ne davet ediyor. Ben de kabul ediyorum onu. Allah’tan çok şükür, çok demokratik bir annem babam olmasının da tabii burada çok büyük bir faktör etkisi var. Ege Üniversitesi’nde başlıyorum bu şekilde. Bir sezon bitmeden Karşıyaka tarafından bir teklif geliyor. Tabii ki o zamanlar Ege Üniversitesi’nde bir başarım yok, bir grafiğim falan yok. Ama boyum sayesinde Karşıyaka’ya davet ediliyorum. Ben de buna hayır diyemiyorum ve Karşıyaka’da ilk başlamam, Ege Üniversitesi’nde başlamamdan 7 ay sonraya denk geliyor. Ondan sonra bir 10 sene kadar, hatta 15 sene kadar bir Karşıyaka sürecim oluşuyor.

Ege Üniversitesi’nin ardından 1974 yılında Karşıyaka’ya transfer oldunuz ve tam 10 sezon boyunca Yeşil-Kırmızılı kulüpte oynadınız. Efsanelerinden birisi olduğunuz Karşıyaka’daki yıllarınıza dair neler söylemek istersiniz?

Tabii böyle seyircisi olan bir camiada basketbol oynamak, büyük bir seyirci potansiyeli olan camiada oynamak hakikaten çok zevkli bir şey. Çok zevkli bir şey; adrenalin seviyesini insanın anormal bir şekilde yükselten bir olgu. Çok güzel günlerim geçti. Elim top tutmaya başladığı andan itibaren çok hızlı bir yükseliş gösterdim. Sırasıyla minik takım, yıldız takım, genç takım, A takım… Bunlar hemen hemen iki senede oldu. Benim zamanımda bir üst kategoride oynadığın takdirde bir altta oynayamıyordun bir daha. Ben çocukluğumu yaşayamadım açıkçası küçükken. Daha yıldız yaşım tutmadan, minik yaşım tutarken yıldıza alındım. Yıldız yaşım tutarken gence alındım, yıldızda oynayamadım. Gençte oynarken A takımına alındım 18 yaşında ve gençte oynayamadım. Çok hızlı bir yükselme gösterdim ve dönemin en iyi antrenörleriyle çalışmak tabii benim için çok büyük bir kazanç oldu. Sırasıyla Atakan Karakaplan ve rahmetli Aydan Siyavuş; nur içinde yatsın. Efe Aydan’la birlikte sabahları beni birlikte alıp “personal training” gibi bir idman şekline tabi tutuyordu. Efe’yle ve Aydan abiyle yapmış olduğum o bir iki sezonluk çalışma beni çok yukarılara taşıdı.

Zeki Tosun ve Battal Durusel’in Karşıyakalı Efe Aydan ve Şadi Olcay’la mücadelesi / 1974. Kaynak: x.com/retrobesiktas

1984-1985 ve 1985-1986 sezonlarında Hilalspor forması giymenizin ardından 1987 yazında Tahsin Kaya başkanlığındaki Fenerbahçemize transfer oldunuz. Fenerbahçemiz ile sözleşme imzalamanız nasıl gerçekleşti?

Şimdi tabii o zamanlar böyle menajerlik sistemi falan daha gelişmemişti. Direkt olarak cep telefonları yoktu. Direkt olarak eve telefon açılır, “Biz de oynamanı istiyoruz, kabul ediyor musun? Gel görüşelim” diye uçak bileti yollanır. Valla bu 17-18’li yaşlarda gelmeye başlamasına rağmen fazla üstünde durmadım bu transfer tekliflerinin ama yaş 30 olunca artık dedim herhalde bundan sonra 40 yaşında transfer olacak halim yok, ben bu teklifi değerlendireyim. Eşime dahi söylemeden geldim İstanbul’da imzayı attım. O zamanlar menajer olarak Halil Dağlı vardı. Antrenörümüz Çetin Yılmaz ve Rıza Erverdi’ydi. Çok da güzel bir sezon geçirdik. Hiçbir pişmanlık duymadım. Pardon bir de Doğan abimiz vardı (Doğan Hakyemez), rahmetli nurlarda yatsın. Tabii hep daha evvelden, daha öncesinden tanışıklığım olan insanlar. Çok güzel, başarılı bir sezon geçirdik. Hiçbirimizi kırmadan, üzmeden, keyifli, güzel bir sene geçti.

1987-1988 sezonunda Galatasaray’ı mağlup ederek Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Kupası’nı kazanan Fenerbahçemiz, Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı Eczacıbaşı’na 89-87 yenilerek kıl payı kaçırmıştı. Bu maçlara dair aklınızda kalanlar nelerdi ?

Valla Galatasaray maçında çok iyi oynadığımızı hatırlıyorum. Zaten bu derbi maçlarda, bunu herkes bilir, sporcu olan olmayan… Sporcular daha bir insanüstü çabayla ve daha bir motive çıkarlar bu maçlara. O maçta hakikaten şahlandığımızı hatırlıyorum ama Eczacıbaşı da çok genç, çok diri ve birbiriyle çok iyi anlaşan ve çok süper bir antrenör eşliğinde, sahadalardı o kadronun gençliğine, enerjisine dayanamadık, karşı koyamadık az bir farkla da olsa. O maçı kaybettik. Tabii o günkü… Hepimiz insanız. Maçın oynandığı günkü insanın ruh hali, ne yediği, ne içtiği, kimlerle görüştüğü, nasıl bir moralle çıktığı da çok önemli maça. Yani hep bunlar etken bir sporcunun hayatında.

Ligde normal sezonun son haftasında puan tablosunun son sırasında yer alan Hilalspor ile karşılaşan Fenerbahçemiz, Erman Kunter’in rekor niteliğindeki 153 sayısıyla maçı 175-101 kazanmıştı Şadi abi. Biz internette bunu bulamadık, o maçta sahada mıydınız? Karşılaşmaya dair neler söylemek istersiniz?

Şimdi gerçekten çok enteresan bir maçtı o, çok enteresan bir anı. Bizden bir gün önce Teknik Üniversite’nin (İTÜ) maçı vardı. Levent Topsakal o maçta sanırım 80 civarı bir sayı attı ve biz maça çıkarken dedik ki; bu konuşuluyor işte, “Ya bravo işte böyle böyle güzel bir performans sergilemiş” ama “Bizden niye çıkmasın” dedik bu Türkiye rekoru. Ve hepimiz bir araya geldik. Dedik ki; biz Erman’ı Türkiye’nin en skorer oyuncusu, bir maçta en fazla skor yapmış oyuncusu yapacağız. Bizden çıkacak bu rekor. Maç başladı… Allah’ım, biz ribaunt alıyoruz, üçlüğe çıkartıyoruz. Ne bileyim, kimse atmıyor, penetre ediyor, pası Erman’a veriyor, Erman atıyor. Yalnız şöyle bir şey var, bu küçümsenecek bir şey değil. Erman’ın da eli o gün zaten Allah vergisi bir şut yeteneği olan bir insan, üstün bir yetenek. Öyle eli tuttu ki; 3, 6, 9, 12, 15 böyle gitti. Ve her şey bizden yana olunca bu rekor da bizden çıktı. Bu da unutamadığım anılardan biridir.

Kaynak: Instagram.com/ggunlerden

Normal sezonu lider tamamlayan Fenerbahçemiz, Play-off yarı finalinde Larry Springs’in imkansız sayılabilecek son saniye üçlüğü ile elenmiştik. O anda neler yaşanmıştı? Takım olarak neler hissetmiştiniz? Şahsi olarak neler hissetmiştiniz?

Ya tabii bu Larry Springs çok güçlü bir oyuncuydu, hem fizikman hem teknik olarak. Bu tahmin ediyorum Los Angeles Lakers’ın 6. adamı filandı bir ara. Oralardan gelen bir oyuncu. E tabii ister istemez rakip takımda bir şey yaratıyor yani bir tedirginlik oluşturuyor böyle bir isim. Maçta kafa kafaya giden bir maçtı hatırladığım kadarıyla. Bu arkadaşı, bu oyuncuyu, siyahi oyuncuyu durduramadık maalesef. Ne yaptıysak durduramadık. Formda bir günündeydi, eli tutan bir günündeydi. Ve mağlubiyetin ayak sesleri duyulmuş oldu maçın başında ve ortasında. Ondan sonra da yenilmek kaçınılmaz oldu. Yani tam hatırlayamıyorum ama böyle bir şey.

Fenerbahçemizde geçirdiğiniz tek sezonda Ali Rıza Limoncuoğlu, Erman Kunter, Pete Williams, Necdet Ronabar ve diğer önemli isimlerle beraber oynadınız. O sezonki Fenerbahçe takımında sizin aklınızda çok kalan ve en iyi anlastığınız isimler kimlerdi?

Ya gerçekten o sene güçlü bir kadromuz vardı. Türkiye’nin en iyi gardlarından Ali Limoncuoğlu… Türkiye’nin en iyi şutörlerinden Fatih (Özal)… Çok iyi bir Amerikalı, o sene gelen Pete Williams; diye hatta “Spiderman” diye lakabı vardı, isim takmışlardı. Örümcek gibi bir adam. Anormal, zıp zıp, faydalı, iyi niyetli ve skorer biriydi. Hızlı, çabuk ve skorer bir oyuncuydu. Ferhat (Oktay) hatırladığım kadarıyla; selam olsun kendisine. Evet, Necdet Baba (Necdet Ronabar)… İşte ben. Birkaç tane genç oyuncu vardı. Ben İzmir’den gelirken Ankara’dan gelen Murat (Özyer) diye bir kardeşimiz vardı. Yani iyi, birbiriyle iyi anlaşan, takımda uyumsuzluğu olmayan oyunculardan mürekkep bir takımdık. Tabii başarının en önemli şeylerinden, faktörlerinden biri de bence oyuncuların kendi arasında husumeti olmayışı, birbirleriyle iyi anlaşması tamamen bu sezon sonundaki neticeye yansıyan bir unsur oluyor.

Kulübümüzde bulunduğunuz süre zarfında oynadığınız en unutulmaz maç ve saha dışında yaşadığınız en ilginç ve unutulmaz olaylar nelerdi ?

Oynadığımız rakiplerden birinin her maç 40 sayı atan ve sayı krallığında birinci sırada olan bir oyuncusu vardı. Güçlü, kuvvetli. Bu adamı, tahmin ediyorum o maç her maç 40 sayı averajla oynayan adamı, 10-12 sayı bandında tutmayı başardım diye hatırlıyorum. Ama tabii bunun içinde tekme, tokat her şey var. E tabii bu arada da Türk hakemler şey yapıyor, göz yumuyor; görüyor bir şey demiyor itmeler kakmalar… Artık maçın sonu geldi, maçı kaybettiler, kaybetmek üzereler yani saniyeler var. Ben gene top dışarı çıkarken bu adam uzanmak isteyince adamı şöyle bir ittirdim arkadan. Artık bıçak kemiğe dayandı herhalde, döndü bana bir yumruk salladı, ben ona bir yumruk salladım, ortalık karıştı bir anda. Ortalık karıştı. Ondan sonra maçın sonu olduğu için ne o ceza gördü ne ben ceza gördüm. Yalnız ertesi gün bir baktım benim göz mosmor! Behçet (Üner) anlatıyor çok iyi hatırlıyorum; Behçet’in takım arkadaşıydı, Behçet’in takımına karşı oynadığımız bir maçtı. “Ya” diyor, “Bizim adam da mor gözle dolaştı bir hafta ama o zenci olduğu için onu gören olmadı” diye böyle bir ifade kullanıyor, çok gülmüştük orada. Bununla beraber müdafamla, gücümle, kuvvetimle yapmış olduğum müdafamla o sene takıma daha çok fayda sağladığıma inanıyorum. Mesela bir Hilalspor maçı oynadık İstanbul’da. O zaman daha takım dağılmamıştı Hilalspor takımı. Tony Lee diye bir oyuncuları vardı, durduramadık onu. Son galiba 10-12 dakika ben girdim oyuna ve Rıza Erverdi “Bunu tut” dedi, “Buna sayı attırtma” dedi. Yine ben vatan-millet-Sakarya; kavga, dövüş, vurma, kırma bu adamı tuttum ve o sayı musluğunu kestim ve o sayede birkaç sayı farkla sanıyorum o maçı almış olduk. Böyle birkaç maç daha var; yaptığım müdafaayla takıma katkı sağlayıp galibiyette pay sahibi olduğum birkaç galibiyetimiz daha var.

Fenerbahçemizi diğer kulüplerden ayıran özellikler sizce nelerdi?

Gerçekten Fenerbahçe camiasında yer almadan, içine dahil olmadan, karışmadan bunu anlamak gerçekten çok zor. Bunu Fenerbahçe’ye geldiğimde anladım. Korkunç bir sevgi, korkunç bir bağlılık Fenerbahçe’ye. Tabii bu bağlılığı getiren nedenlerden biri de başarı. Ne kadar başarılı olursan insanlar o kadar o renklere aşık oluyor, bağlanıyor, taraftarı oluyor. Valla şöyle bir anım var; yani hakikaten gerçekten bir ayrılık… Fenerbahçe’de oynamak bir ayrıcalık. Basketbolu bıraktım, jübilemi yaptım. Ondan sonra amatör kümede bir takım beni istedi İzmir bölgesel ligde. Burada birinci olduk. Birinci olduktan sonra Amasya’ya maça gittik terfi-tenzillere. Ve 15 yılım Karşıyaka’da geçmesine rağmen beni “Hoş geldin Fenerbahçeli Şadi” diye karşıladılar pankartlarla. Yani Fenerbahçe’nin hakikaten Türkiye çapında, hatta sınırlarının ötesine taşmış bir şeyi olduğunu, şöhreti olduğunu, bir ismi olduğunu o gün anladım. Çok keyifli bir camia, heyecan dolu bir camia. Her zaman başarılı olmak zorundasın. O sana ayrı bir heyecan getiriyor, ayrı bir yaşama sevinci getiriyor. Bunlar tabii hep Fenerbahçe’nin artıları bir oyuncu ve bir taraftar için diye düşünüyorum.

Ayaktakiler: Asistan Koç Çetin Yılmaz, Necdet Ronabar, Ferhat Oktay, Koç Rıza Erverdi, Pete Williams, Murat Şen, Erman Kunter, Menajer Doğan Hakyemez.
Oturanlar: Ömer Lakay, Ali Limoncuoğlu, Fatih Özal, Hakan Artış, Şadi Olcay.
Kaynak: ayaktakileroturanlar.com

Takımımız sizin döneminizde maçlarını Türk basketbolunun mabedi sayılabilecek Spor ve Sergi Sarayı’nda oynuyordu. Karşıyaka formasıyla bu salonda defalarca deplasman maçı oynayan ve Fenerbahçe formasıyla ev sahibi olarak da sahaya çıkmış bir basketbolcu olarak Spor Sergi’deki atmosferin sizin için anlamı nedir?

Bizim için orası bir mabetti, bir tapınaktı, her şeydi. Benim mesleğimi icra ettiğim yer, profesyonelliğimi kanıtladığım yer yani ikinci evim gibiydi benim. Oraya girdik mi elimiz ayağımız önce titremeye başlardı heyecandan. Her ne kadar bugünkü tesisler kadar dört dörtlük bir yer olmasa da, bir tesis olmasa da öyle bir atmosferi vardı ki… O atmosfere girdiğiniz zaman zaten kapıdan içeri girer girmez “Hadi bir an evvel maç başlasın da şurada sahaya çıkayım” diye düşünmeye başlardık. Çok soğuktu, hele kışları… Yani orada ısınmak için bile maçlardan önce bir saat, bir buçuk saat geçmesi gerekiyordu ki maça hazır hale gelelim. Bençten oyuna girmek bir ölümdü; çünkü buz damı gibi bir salondu. Ama dediğim gibi bizim için bir mabetti, bir tapınaktı; sanatımızı, mesleğimizi icra ettiğimiz en önemli mekandı.

Kaynak: Paşalı Birol Arşivi

Sizin döneminizdeki Fenerbahçe forması altında Galatasaray, Beşiktaş ve Efes maçlarının takım ve taraftar açısından önemi nelerdi ve nasıldı?

Tabii maddi imkanların da bolluğunu hesaba katarsak Türkiye’de en fazla yatırım yapan kulüpler, her branş için geçerli bu; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş… Basketbol için geçerli olan Efes Pilsen, Eczacıbaşı bunlardı. Yani tabii bunların her biri bizim için bir derbi maçtı. Her bir maça çıkarken aynı heyecanı, aynı tatlı gerginliği duyardık. Ama bir Galatasaray maçına çıkarken bunu isimlendiremiyorum, buna bir şey bulamıyorum ya, izah bulamıyorum. Gerçekten çok çok farklı bir atmosfer olurdu, çok gergin bir atmosfer. Mutlaka itiş kakışların, yani bir takım gerginliklerin, sözel saldırıların muhatap olmaların gerçekleştiği, var olduğu maçlar olurdu. Yani dediğim gibi bunu isimlendiremiyorum ama bu Galatasaray maçlarındaki atmosfer ve mutlaka galip gelme duygusu ve şartlandırılmamız çok daha farklı olurdu. Gerçekten böyle.

Fenerbahçemizin ardından Sümerbank Beykoz’da oynadınız ve 1991 yılında Karşıyaka’da aktif sporculuğu bıraktınız. 101 kez milli formayı giyen ve Ay-Yıldızlı formayla birçok başarı yaşayan bir isim olarak basketbol yaşantınızı bizlere nasıl özetlersiniz?

Ya geriye baktığımda gerçekten muhteşem, çok güzel, başarılarla dolu, parlak bir geçmiş görüyorum. Tabii bu oynarken bunu hissedemiyorsunuz ama yıllar geçtikçe daha bir vakıf oluyorsunuz. Ve bunların hakikaten kolay ulaşılamayacak değerler olduğunu anlıyorsunuz. Hem 101 kere milli oldum, herkesin hakikaten kolay kolay ulaşamayacağı bir rakam, bir sayı. Aynı zamanda kendi Karşıyaka yetiştiğim kulüpte bir ilke sahip olmakla da çok büyük gurur duyuyorum; Karşıyaka formasıyla tarihinde en fazla milli olan oyuncu olma özelliğine sahibim. O benim için ayrı bir gurur kaynağı.

Ayaktakiler: Şadi Olcay, Cevat Soydaş, Mehmet Döğüşken, Erman Kunter, Antrenör Önder Seden, Efe Aydan, Antrenör Atakan Karakaplan, Celal Arısan, Melih Erçin.
Oturanlar: Doğan Hakyemez, Necati Güler, Serdar Koçyiğit, Behçet Üner, Aytek Gürkan, Masör Kubilay Erginbaş. Kaynak: x.com/ultrabasketbal

2000’li yıllarda basketbolda atağa geçen Fenerbahçemiz özellikle Aydın Örs’ün antrenör olarak başımıza geçtikten sonra çeşitli lig şampiyonluklarının yanı sıra 2017’de EuroLeague Kupası’nı müzemize götürdü. Ayrıca Karşıyaka’nın 2015’te bir lig şampiyonluğu ve çeşitli Avrupa başarıları var. İki kulübümüzün son yıllardaki gidişatını nasıl yorumlarsınız Şadi abi?

Valla şimdi tek tek şey yapmayacağım; yani “Karşıyaka şöyle, şundan başarılı oldu; Fenerbahçe şundan şöyle işte gelişti falan” diye bir sınıflama yapmayacağım ama hakikaten her ikisinin başına da çok çok değerli hocaların gelişi tabii bu başarıların gelmesinde en büyük pay sahibi oldu. Aydın Örs… Karşıyaka’da Ufuk Sarıca’nın bir müddet, uzun bir süre görev alması… Bu işin içinden gelen bilinçli bir insan, akıllı bir insan olarak bu kulüpte yer alması, görev alması tabii bu kulüpleri basamaklarca yukarıya taşıyan nedenler oldu. Şimdi tabii şartlar çok değişik; konjonktür diyeyim, bizim zamanımızdan çok farklı. Bizim zamanımızda bir Amerikalı vardı ve o bir Amerikalı ile dört yanında Türk oyuncu ile birlikte o liglerde bütün takımlar boy gösterirdi, mücadele ederdi. Bu arada tabii altyapıdan gelen oyuncuların takımlarda onca sene emek verdikten sonra yer almaları bence çok olumlu, ileriye dönük milli takım düzeyindeki maçlar için çok büyük şeydi. Yani olumlu gelişmelerdi ama ondan sonra bir Amerikalı bir Türk, ondan sonra iki Amerikalı bir Türk bilmem ne derken dört yabancılı sistem geldi. Şimdi bence artık bu sistemde… He tabii soracak olursanız seyircinin çok daha fazla geldiğini maçlara, çok daha fazla reyting aldığını şu anda günümüzde inkar etmemiz mümkün değil. Ama bu ne oldu? Bence Türk basketboluna bir zedeleme oldu, bir baltalama oldu. Önüne konulan bir tıraş oldu. Altyapıdan gelen çocuklar genç takım seviyesine geldikten sonra A takım düzeyinde şans bulamayınca şevkleri gitti, iştahları gitti. Artık eskisi gibi oyuncu yetişmemeye başladı. Çünkü bir oyuncunun başarılı olabilmesi için yetenek ve iyi çalışmanın yanında bir de mutlaka ve mutlaka takımın bünyesinde yer alarak tecrübe kazanması çok önemli. Çok çok önemli. Bu gerçekleşmeyince tabii bu başarısızlıklar milli takım düzeyine, milli takımımıza kadar yansıdı. Şu anda kim iyi Amerikalı’yı bulursa -bu biraz da şans işi- kim faydalı Amerikalı’yı getirebilirse, oyuncu moyuncu yetiştirmesine gerek kalmadan camianın bu ligde söz sahibi oluyor, şampiyon oluyor, Avrupa’da boy gösterip orada derece yapabiliyor.

Son olarak bu röportajı okuyan Fenerbahçelilere ve basketbol severlere mesajınız nedir?

Bence bu takım ruhu, seyircilerdeki fanatizme kaçmadan yapmış oldukları tezahürat, bağlılık, takip etme güzel bir olay. Yani insanın iş hayatına da evlilik hayatına da aile hayatına da yansıyacak çok güzel bir ruh ıslahı olur diyebilirim ama bu fanatizme kaçtığı takdirde ve seviyesizliğe düştüğü takdirde faydasından çok zararı olur. Fenerbahçe’nin taraftarının ben çok düzeyli olduğuna inanıyorum, gerçekten çok düzeyli bir kitle olduğuna inanıyorum. Ama tabii ki bunu çok ileri safhalara götürdüğü zaman bir insan, artık o hem kendine de zarar veriyor çevresine de zarar veriyor. Bence dolaylı olarak kitlelere bu bulaştığı, sirayet ettiği takdirde takımlara bile zarar veriyor.

Röportajımıza katıldığınızdan dolayı çok teşekkür ederim kendi adıma. Ağzınıza sağlık, var olun.

Rica ederim Erdi kardeşim. Ben teşekkür ederim bana bu imkanı sağladığın için. Sağ olun abicim, var olun.

Yorum bırakın