
Fenerbahçe basketbol tarihinin unutulmaz “Double” (Çifte Şampiyonluk) yaptığı 2010/2011 sezonunda, parkede hem zekası hem de yeteneğiyle devleşen bir isim vardı: Darjuš Lavrinovič. Modern uzun tanımının Avrupa’daki en önemli temsilcilerinden biri olan Litvanyalı efsane, Sarı-Lacivertli formayı giydiği o ikonik sezonda taraftarın sevgilisi haline gelmiş; kazanılan kupalarda ve çıkılan zorlu derbilerde kilit rol oynamıştı.
Salon Tribünü ekibi olarak, bugün Litvanya basketbolunun simge isimlerinden biri olan Darjuš Lavrinovič ile bir araya geldik. Mirsad Türkcan ile yaşadığı o meşhur saha içi anısından, şu anki başantrenörümüz ve kadim dostu Šarūnas Jasikevičius’un “general” liderliğine, Fenerbahçe vizyonuna kadar her şeyi tüm içtenliğiyle ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.
Fenerbahçe’nin kalbinde neden her zaman özel bir yeri olduğunu samimiyetle anlatan Lavrinovič’in, hiçbir detayı atlanmamış bu özel röportajı ile sizleri baş başa bırakıyoruz.
Sevgili Darjuš, öncelikle Salon Tribünü ekibinin bu röportaj isteğini kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Başlangıç olarak, basketbol yolculuğunun nasıl başladığını bizimle paylaşabilir misin? Seni parkeye çeken o ilk kıvılcım neydi?
Basketbol oynamaya 13 yaşımda kardeşimle birlikte başladım. Başlangıçta kıvılcımım basketbola değil, genel olarak sporaydı. Kardeşim ve ben 13 yaşımıza kadar karate, yüzme ve atletizm gibi çeşitli sporlara gittik. Ancak çok hızlı büyüdüğümüz için -ki 13 yaşında çoktan 192 cm olmuştuk- basketbolu denemeye karar verdik. 16 yaşımızdayken, basketbol akademimizdeki koçumuz Litvanya’nın en üst ligindeki Alytus takımının başantrenörü olarak sözleşme imzaladı ve bizi de yanında götürdü; kariyerimiz de orada başladı.

Büyürken örnek aldığın, idolün olan isimler kimlerdi? Ayrıca kariyerinin ilk yıllarında oyun tarzın her zaman “çok yönlü uzun” olmaya mı odaklıydı, yoksa sahadaki rolün zamanla mı evrildi?
Büyürken Jordan, Shaquille, Karl Malone gibi oyunculara ve elbette Litvanya basketbol efsaneleri Arvydas Sabonis, Gintaras Einikis, Chomicius, Krapikas, Kurtinaitis ve daha nicelerine hayranlık duyardık. Ben ve kardeşim, pota altı, orta mesafe veya üçlük fark etmeksizin her zaman sayı atmaktan keyif aldık. Gençken koçlardan pota altında yeterince oynamadığımıza dair çok fazla eleştiri alırdık, ancak biz her zaman kalbimizin bize söylediği gibi oynadık; eleştirilmekten asla korkmadık ve bence bu sayede çok yönlü uzun oyuncular haline geldik.
Profesyonel kariyerine 1996 yılında Alita Alytus’ta başladın ve 2003’e kadar orada kaldın. İlk kulübünde yedi yıl geçirmek profesyonel spor dünyasında oldukça uzun bir süre. O yıllar seni bir oyuncu olarak nasıl şekillendirdi ve o dönemden kalan en güzel anıların neler?
Alytus’u Vilnius’tan sonra ikinci evim olarak görüyorum. Oradaki basketbolun temellerini bana öğreten koçlarım Vytautas Poteliunas, Eduardas Kairys ve Kriučkauskas’a çok minnettarım. Ayrıca takım arkadaşlarıma, özellikle de bizi kanatları altına alan ve bizimle ilgilenen Nerijus Varnelis’e çok teşekkür ederim. Ayrıca Alytus kulübü için LKL tarihindeki ilk bronz madalyayı kazandığımız zaman orada çok güzel bir anım var.
2003-2006 yılları arasında Žalgiris Kaunas forması giydin ve her yıl lig şampiyonluğu, 2005’te ise Baltık Ligi şampiyonluğu gibi inanılmaz başarılar yaşadın. O takımın bu denli domine etmesinin sırrı neydi? Ayrıca bir Litvanyalı olarak, ülkenin en ikonik kulübüyle bu zirvelere ulaşmak senin için ne ifade ediyordu?
Evet, bu Žalgiris takımı bir üst seviyeye çıkmama yardımcı oldu. Mükemmel bir takımımız vardı; Arvydas Sabonis, Paulius Jankūnas, Tanoka Beard gibi oyuncularımız vardı. Harika organizasyon ve her oyuncunun güçlü yanlarını nasıl kullanacağını bilen Antanas Sireika, Gintaras Krapikas gibi profesyonel koçlar sayesinde bence domine ettik. Tüm bu şeyler sayesinde başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Her Litvanyalı çocuğun hayali Žalgiris’te oynayabilmektir. Bu yüzden Žalgiris forması giymek benim için büyük bir onurdu.
2006 yılında Žalgiris forması giyerken EuroLeague’in “En İyi İkinci Beşi”ne seçildin. O dönem Avrupa’nın en prestijli ligindeki en iyi oyunculardan biri olarak tescillenmek nasıl bir duyguydu? Geriye dönüp baktığında, bu dönüm noktasının özgüvenine ve kariyerinin geri kalanına etkisi ne oldu?
Başlangıçta, EuroLeague En İyi İkinci Beşi ödülü hakkında çok fazla düşünmemiştim; çünkü bu ödülün sadece benim için değil, tüm takımım için olduğunu düşünüyordum; takım arkadaşlarım ve koçlarım sayesinde bu kadar iyi oynayabilmiştim. Ama şimdi bu ödül için çok minnettarım ve gurur duyuyorum.

Žalgiris’teki başarılı yıllarının ardından UNICS Kazan ve Dynamo Moskova formalarıyla Rusya maceran başladı. O dönem Rusya ligi Avrupa’nın en sert liglerinden biri haline geliyordu. Saha içi ve saha dışı faktörleri düşününce “Rusya maceranı” nasıl tarif edersin? Litvanya’da oynamaya kıyasla yaşadığın en büyük farklar nelerdi?
Bu Rusya yolculuğumu kendim için çok iyi bir deneyim olarak görüyorum; beni hem bir insan hem de bir basketbolcu olarak sertleştirdi. Litvanya’da, Litvanyalı olduğunuzda basketbol kulüplerinde birçok şey affedilir, ancak orada bir yabancı olarak takımlar sizden çok şey bekler ve her bir oyun dakikası için savaşmak zorundasınızdır.
2009/2010 sezonunda dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Real Madrid’de oynadın. Sadece bir sezon olsa da o ikonik beyaz formayı giymek birçok oyuncunun hayalidir. Bugün geriye dönüp baktığında, Madrid günlerinden kalan en özel hatıraların neler? Kulüpteki atmosfer nasıldı?
Her şeyden önce, tek bir takımda bu kadar çok yıldızla oynamak ve böylesine ikonik bir organizasyonun parçası olmak büyük bir onurdu. Real Madrid’den teklif aldığımda çok mutlu olmuştum çünkü her basketbolcu bu kulüpte oynama fırsatına sahip olamaz. İlk kez bu kadar yüksek seviyeli bir organizasyonla karşılaşmıştım. Her ne kadar o sezon EuroLeague açısından planlandığı gibi gitmese de atmosfer mükemmeldi.

2010/2011 sezonunda Fenerbahçe’ye transfer olarak tüm taraftarları heyecanlandıran bir hamle yaptın. Bu transfer süreci nasıl gelişti? Seni o dönem İstanbul’a gelmeye ve Fenerbahçe projesine katılmaya ikna eden temel sebep neydi?
Fenerbahçe ile Real’deki sezon bitmeden önce konuşmaya başlamıştık. Kulübün sahip olduğu yüksek hedefleri ve büyük projeyi gördüm. Fenerbahçe organizasyonu hakkında çok iyi şeyler duymuştum. O zamanki koç Spahija’yı biraz tanıyordum, takımda önemli bir rolüm olacağını biliyordum ve bu kararı vererek hata yapmadığımı düşünüyorum; çünkü organizasyon en üst seviyedeydi, takım arkadaşları kusursuzdu ve ailemle birlikte yaşam koşullarımız kariyerimdeki en iyilerden biriydi.
Fenerbahçe’deki sezonunda hem Türkiye Ligi’ni hem de Türkiye Kupası’nı kazanarak muhteşem bir “Double” (çifte şampiyonluk) başardınız. Bu dominant yürüyüşe dair neler hatırlıyorsun? Özellikle Galatasaray’a karşı oynanan final serisi inanılmaz derecede yoğundu; bu kadar yüksek tansiyonlu bir derbi atmosferinde oynamak nasıldı ve sence şampiyonluğun anahtarı neydi?
Koç Spahija’nın sadece iyi oyunculardan değil, aynı zamanda harika bireylerden ve insanlardan oluşan harika bir takım arkadaşı topluluğu oluşturduğuna inanıyorum. Türkiye finallerini kazanmamızın ana sebebinin Jasikevičius’un mükemmel oyun formu olduğunu düşünüyorum. Takımı mükemmel bir şekilde yönetti ve çok etkili oynadı.

O sezon EuroLeague’de Top 16 aşamasına ilk üç maçı kazanarak harika bir başlangıç yapmıştınız. Ancak sonrasında üst üste gelen üç mağlubiyetle dramatik bir veda yaşandı. Geriye dönüp baktığında o süreçte ters giden neydi? Ritmin kaybolması mı, sakatlıklar mı yoksa o yetenekli kadronun Final Four’a kalmasına engel olan başka bir şey mi vardı?
Şu an neden kaybettiğimizi söylemek zor. Potansiyelimizi çok iyi hatırlıyorum. Kesinlikle oynayabileceğimiz kadar iyi oynamadık. Mağlubiyet aldığımız o dönemde dengemiz bozulmuştu. O zamanlar EuroLeague formatı şimdikinden çok farklıydı ve 1-2 maç kaybetmek bir sonraki aşamaya ve Final Four’a gitme şansınızı durdurabiliyordu.

Fenerbahçe günlerinden, saha içinden veya dışından unutamadığın özel bir anın var mı? Soyunma odasındaki komik bir an, taraftarlarla kurduğun özel bir bağ ya da İstanbul’daki bir hayat tecrübesi… O yılı düşündüğünde aklına gelen ilk hikaye hangisi?
Aklıma gelen ilk an, Beşiktaş’a karşı oynadığımız ilk deplasman maçıydı. Maçı onların sahasında oynarken, top Beşiktaş taraftarlarının en yakın olduğu yerden dışarı çıktı ve ben gidip topu almak istedim, ancak Mirsad Türkcan elimden tuttu, beni durdurdu ve risk almamamı, oraya gitmememi söyledi. İlk başta nedenini merak edip şaşırdım, sonra hakemin topu almaya gittiğini gördüm ve Beşiktaş taraftarları onun üzerine tükürüp bira döktüler. Bu yüzden Mirsad’ın beni o anda kurtardığı için çok minnettarım 😁.
Sen, bir oyun kurucu gibi şut atabilen ve pas verebilen “modern uzun” tipinin öncülerinden biriydin. Bugün bir koç olsan ve takımında genç bir Darjuš Lavrinovič olsa, onun oyununu nasıl yönetirdin? Bugünün basketbolunda, genç Darjuš’a yeteneklerinin hangi kısmına daha fazla odaklanmasını söylerdin?
Bir koç olarak, ben oynarken Avrupa’nın en büyük koçlarının yaptığı şeylerin aynısını yapardım herhalde. Onu savunmada daha fazla oynamaya teşvik ederdim 😁. Hücum konusunda ise bence benim için her şey yolunda gitti.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen gibi rakiplere karşı oynanan maçlar Fenerbahçe camiası için her zaman özel bir ağırlık taşır. Bir profesyonel olarak, bu yüksek tansiyonlu derbilere diğer maçlardan farklı hazırlanıyor muydun? O maç haftalarında soyunma odasındaki enerji nasıldı?
Tüm maçlara aynı şekilde hazırlandım, hangi takıma karşı oynadığım fark etmeksizin her maç için her zaman %100 hazır olmaya çalışıyordum. Benim için sahadan ayrılıp maçı bitirdiğimde, kendimin %100’ünü bıraktığımı bilmek çok önemliydi. Spesifik bir hazırlık yoktu ama her zaman rakibi çok iyi analiz etmeye çalışırdım.
Fenerbahçe’de oynadığın dönemde birçok önemli yetenek ve efsane isimle aynı parkeyi paylaştın. Geriye baktığında, birlikte oynamaktan en çok keyif aldığın takım arkadaşın kimdi? Sahada aranızda bir bağ olduğunu hissettiğin biri var mıydı?
En iyi Šaras Jasikevičius ile anlaşırdım, çünkü birbirimizi çok iyi tanıyorduk; Litvanya Erkek Milli Takımı’nda uzun yıllar birlikte oynadık.

2010/2011 sezonu, Fenerbahçe taraftarının Sinan Erdem Spor Salonu’nu bir kaleye dönüştürdüğü dönemdi. O günlerde yarattıkları atmosferi nasıl tarif edersin? Sahadaki bir oyuncu olarak o inanılmaz gürültü ve tutku seni ne kadar motive ediyordu? Bu durum rakipleri nasıl etkiliyordu?
Bence böyle inanılmaz bir taraftar desteği gören her basketbolcu, sahada kendisinin maksimumunu vermek için çok daha motive olurdu. Fenerbahçe taraftarları inanılmaz ve harikaydı.

Fenerbahçe son 20 yılda muazzam bir sıçrama yaparak Türkiye’deki gücünü Avrupa devliğine taşıdı; 2017 ve 2025’te EuroLeague şampiyonu oldu. Bu yolculuğun erken aşamalarında kilit rol oynamış biri olarak bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsun? Sence Fenerbahçe’nin Avrupa basketbolunun zirvesindeki bu kalıcı başarısının en önemli faktörü nedir?
Öncelikle ne yaptığını anlayan, Avrupa’nın en iyi koçlarını ve harika oyuncuları getirebilen, oyuncular ve koçlar için mükemmel bir çalışma altyapısı oluşturan organizasyonu alkışlamak istiyorum. Fenerbahçe her şeye sahip; harika bir salon, kusursuz taraftarlar ve en önemlisi en iyisi olma motivasyonu ve hırsı.
İstanbul macerandan sonra kariyerin seni CSKA Moskova, Žalgiris, Budivelnik, Reggio Emilia ve Lietkabelis gibi birçok saygın kulübe götürdü. Avrupa’nın çok farklı basketbol kültürlerini deneyimledin. Geriye baktığında, bu duraklardan seni en çok şaşırtanı hangisiydi ve bu kadar farklı ortamlarda yüksek performansını korumayı nasıl başardın?
Her ülkede farklı bir basketbol kültürü vardır ancak ben çok farklı yerlerde oynadığım için yeni bir ülkeye gidip yeni bir kültür deneyimlemek benim için yeni bir şey değildi. İşime profesyonelce bakarak ve kulüp organizasyonuna karşı sorumluluğumu koruyarak yüksek performansımı sürdürdüm.
Litvanya’da basketbol bir spordan çok daha fazlası, bir yaşam biçimi. Uzun yıllar milli takımın temel taşlarından biriydin; 2007’de bronz, 2013’te gümüş madalya kazandın. O milli formayı giydiğinde hissettiklerin kulüp basketbolundan nasıl ayrılıyor? Ayrıca o iki madalyadan hangisi, takımca geçtiğiniz süreci düşününce senin için daha özel?
Evet, basketbol Litvanya’da bir spordan daha fazlasıdır, milli takım formasını giymek büyük bir onurdur. Her iki madalya da benim için çok önemliydi ancak 2013’teki gümüş madalya benim için daha özeldi çünkü EuroBasket’e ritim bulamadan başladık ve zorluk yaşadık, ancak daha sonra takım olarak kenetlendik ve finale kadar yükseldik, bu yüzden onun daha özel olduğunu söyleyebilirim.

Šarūnas Jasikevičius ile dostluğunuz milli takımdan Fenerbahçe’deki günlerinize kadar uzanıyor. Şimdi o Fenerbahçe’nin başantrenörü. Onunla olan bağını nasıl tarif edersin? Takım arkadaşıyken bile onun Avrupa’nın en büyük koçlarından biri olma potansiyelini görüyor muydun? Bugünlerde ne sıklıkla görüşüyorsunuz?
Šaras ile bugün bile hala iletişim halindeyiz. Birlikte oynadığımızda o zaten bizim için bir general ve koç gibiydi, bu yüzden şüphesiz onun Avrupa’nın en iyi koçlarından biri olacağına dair potansiyeli görmüştüm. Šaras basketbolu seviyor ve ona tapıyor, bu yüzden de harika sonuçlar alıyor.

Fenerbahçe basketbolu senin için tam olarak ne ifade ediyor? Senin gözünde, bu kulübü dünyadaki diğer tüm takımlardan ayıran benzersiz özellikler nelerdir?
Fenerbahçe her zaman kalbimde kalacak. Bence bu kulübü diğer takımlardan ayıran şey net bir vizyona, büyük hedeflere ve taraftarlarıyla harika bir ilişkiye sahip olması. Fenerbahçe taraftarlarına mümkün olduğunca çok pozitif duygu ve şampiyonluklar diliyorum; 2011’de olduğunuz gibi birlik içinde ve kulübünüze aşık kalmaya devam edin. Ve bir gün bir EuroLeague finali görmeyi gerçekten çok isterim: Fenerbahçe vs. Žalgiris. 💙💛-💚💚
