
Fenerbahçe basketbol tarihinin tozlu sayfalarını araladığımızda, karşımıza sadece bir sporcu değil; kulübün hem parkesinde ter dökmüş hem de taşında, toprağında imzası olan bir isim çıkıyor: Koray Özistek.
1970’li yılların zorlu şartlarında, Spor Sergi Sarayı’nın o meşhur atmosferinde formayı sırtına geçiren Özistek; mühendislik kariyeriyle sporculuğunu harmanlayarak Fenerbahçe’ye sadece oyuncu olarak değil, tesisleşme sürecinde bir inşaat mühendisi olarak da paha biçilemez hizmetlerde bulundu. Dereağzı’ndan Ülker Arena’ya uzanan bu büyük yolculuğun en yakın şahitlerinden biri olan Koray Özistek ile; efsane kaptanlardan unutulmaz maçlara, imkansızlıklar içinde verilen amatör ruhlu mücadelelerden Aziz Yıldırım döneminde yaşanan basketbol devrimine kadar kulübümüz çatısı altında tüm yaşadıklarını ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arlan’a anlattı.
Fenerbahçe basketbolunun DNA’sını, kulüpçülük ruhunu ve “mabet” Spor Sergi’nin kokusunu hissedeceğiniz bu özel röportajla sizi baş başa bırakıyoruz.
Koray abi öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için salontribunu.com ekibi olarak size çok teşekkür ederiz. Çocukluk, gençlik yıllarınızı ve basketbola adım atma sürecinizi bizlere anlatabilir misiniz?
Tabii ki. Evim kulübe ve Dereağzı’na çok yakın olduğu için sporun, özellikle bir de Fenerbahçeli olmam sebebiyle her gelip geçişte basketbol oynayan, basketbola gönül vermiş insanları gördükçe çok başarılı olduğum futbol hayatından basketbola geçmeye karar verdim. Bu arada bu kararıma en büyük etken de o dönemki koçum Faruk Akagün’ün Fenerbahçe’ye koç olacağı ve beni Fenerbahçe’de basketbol oynamaya davet etmesi oldu. 1968 yılının sonlarında kulübe geldim. Bir sene basketbol öğrendikten sonra 70 yılında lisanslı olarak Fenerbahçe’nin ilk takımında basketbola başladım.
Fenerbahçe’mizdeki altyapı yıllarınızı, döneminizi bizlere anlatabilir misiniz?
Tabii ki şöyle diyeyim; basketbol hayatımın en keyifli, en güzel yılları altyapıda geçirdiğim yıllar oldu. Çünkü çok güzel bir ekip oluşması, bu ekibin birlikte yıllar süren maçları, antrenmanları, sosyal hayattaki birliktelikleri ve ayrıca rakip takımların oyuncularıyla hem okullar seviyesinde hem de kulüp bazında maçlardaki dostluk, kardeşlik, arkadaşlık unutulmaz günleri getirdi. Bu arada 70 yılı minik takımı İstanbul şampiyonu oldu. Genç takımımız İstanbul şampiyonu oldu. Ve çok enteresandır; Erman (Kunter) Teknik Üniversite’de oynarken Spor Sergi Sarayı’nda maçımız olduğunda —ki bunlar Cumartesi-Pazar sabah saat 10’da buz gibi bir salonda olurdu— ben Erman’da kalırdım. Halk Eğitim’de, Burhan Felek’te maçlar olduğu zaman da Erman bizde kalırdı. Rakip olmamıza karşın birlikte maça gider, kıran kırana mücadele eder, maç sonunda gene dostane arkadaş olarak salondan ayrılırdık.
Fenerbahçe’mizde altyapıdan A takıma geçiş sürecinizi, bu sürecin nasıl geliştiğini ve kulübümüzün basketbol takımında forma giymenin nasıl bir duygu olduğunu bizlere anlatmanız mümkün müdür?
Anlatayım. Şimdi basketbola başladığınız zaman idealiniz hep A takımda top oynamaktır. O geçen sürede çok çalışırsınız, çok idman yaparsınız. Kalamış’ta denize girildiği dönemlerde yazın iki defa ayağınızı suya sokmadan; sabah, öğlen ve akşam idmanları yaparak A Takım seviyesine ulaşıyorsunuz. Tabii bizler altyapıdan geldiğimiz için hep altyapıya çok önem veren insanlar olduk. Yani transferler gelir geçer ama o forma sevgisi, formaya aşk, forma için mücadele, bila bedel (ücretsiz) mücadele her zaman altyapıdan yetişen çocuklarla oluyor. Altyapıya çok önem veren bir zihniyetin ürünleri olduğumuz için A takıma çıktığımız zaman o minik takımda idol olarak gördüğümüz abilerimizle yan yana top oynamak, o heyecanı yaşamak, onlardan bir şeyler daha kapmak dünyanın en büyük mutluluğu oluyor. O forma üstünüzdeyken, ertesi gün maça çıkmadan evvel gece uykularınız kaçıyor. “Yarın aman nasıl oynayayım, iyi oynayayım, abilerimle birlikte başarı kazanalım” diye… Çok çok güzel bir duygu ve her sporcuya —ki özellikle altyapıya önem veren kulüplerin yetiştirdiği sporcuların— A takımda başarılı olmalarını canı gönülden tercih ediyorum. Ben minik, yıldız, genç ve A takım oyuncusu olduğum için de kendimi çok bahtiyar hissediyorum.
1975-1976 sezonunda yıllardır süren kötü gidişe dur demek için sezon başında basketbol şube başkanlığına Sayın Ali Şen’in getirilmesi takımımızı hareketlendirmişti. Ancak kara bulutlar dağılır gibi olsa da Fenerbahçe taraftarlarını memnun edecek bir performans gösterememiştik. Bu sezonu bize anlatabilir misiniz?
Şimdi şöyle söyleyeyim; Ali Başkan’ın şubeye katılımı, basketbolda bir hamle yapılması palyatif günlük başarılardır. Bizim gibi köklü kulüplerde, özellikle futbol ağırlıklı ismi asırlara erişen kulüplerde basketbol hep ikinci planda, geri planda kalıyor. Ancak atılımın getirdiği yani iyi bir basketbol takımı en az 3-4 sene bir arada oynayan sporcularla oluşur. Yoksa dünyanın en iyi 10 tane oyuncusunu getirseniz, dünyanın en iyi koçunu getirseniz şampiyonluğu yakalamak çok kolay bir olay değil. Türkiye’de de şampiyon olmayan takım her zaman başarısız olarak addediliyor. Oysaki altyapıdan yetişen ve iskelet teşkil edecek 4-5 sporcunun yanına her sene eksik kalan bölümlere yapacağınız transferlerle başarıyı yakalama şansınız daha yüksek oluyor. Bizim atılımımızda basketbolun lokomotifi olan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Teknik Üniversite, Ankara’dan Kolej, ODTÜ, İzmir’den Karşıyaka; sonraları müessese kulüpleri çıktıktan sonra TOFAŞ, Efes Pilsen, Eczacıbaşı gibi kulüpler büyük bedellerle sizin yetiştirdiğiniz altyapıdaki oyuncuları alarak takım oluşturuyorlar ve uzun sürede başarıyı yakalıyorlar. Ben o dönem için yapılan atılımın bana göre yetersiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü yeterli olması için o takımın 3-4 sene daha bir arada oynaması gerekiyordu.
1976-1977 sezonunda ise Sayın Ali Şen’in görevi bıraktığı bir sezonda, basketbol şubemiz içerisinde Yüksel Günay ve Şenez Erzik’in bulunduğu bir komite tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Takımımızdan ayrılan oyuncular nedeniyle sarsılan takımımız önceki sezon 4. bitirdiği ligi 8. sırada tamamlayabilmişti. Bu sezonu bize anlatabilir misiniz?
Şöyle söyleyeyim; mali finans olarak daraldıkça kulüp sevgisini taşıyan daha az maliyetli sporcularla bir takım oluşturuldu. Ancak tabii bu oluşan takım mücadelesi bir yerde küme düşmemek üzerine kurulmuş bir vaziyette oynamaya başladı. Hatta Ferhan Baras’ın, canım kaptanımın finanse ettiği bir şube haline geldi. Ancak tabii ki çok zor bir, kötü bir sezon geçti. Bu sezonda aslında beni çok fazla duygulandıran Aytek (Gürkan) ve Sami (Albayrak) oldu. Kolej’de arkadaşlarım, her zaman birbirimize rakip olarak çok iyi dost olduğumuz arkadaşlarım, son maçta bizimle oynuyorlar. Ankara’dan 3 vagon seyirciyle Altınzade salonuna geliyorlar. Ve kaybettikleri an küme düşecekler. Maalesef ki kaybedip küme düştüklerinde Aytek ve Sami hüngür hüngür ağlayarak soyunma odasına giderken yanlarına gidip onları teselli etmem oldu. Biz kümede kaldık, derecemiz belki 8. idi ama çok başarısız, çok kötü bir sezondu. Fenerbahçe’nin layık olduğu bir yer değildi.
O sezonun en önemli olayı ise Şekerspor maçıydı Koray abi. Son hafta Ankara’da oynanan maçta Şekerspor 37-29 öndeyken normalde çok sakin bir mizaca sahip olan Engin Domaniç akıl almaz hakem hataları yüzünden sinirlenerek hakeme yumruk atmıştı. Hakem de bayılmıştı. Engin abinin hapis cezası aldığı ve sahamızın üç maç kapatıldığı bir süreç olmuştu. O dönem hakemler de ortak tavır takınarak maçlarda takdir haklarını sürekli aleyhimize, rakiplere karşı kullanmışlardı. Bu süreci sizin gibi değerli bir isimden dinlemek çok isteriz.
Şimdi şöyle söyleyeyim. Engin Domaniç, mizaç olarak karınca ezmeyecek kadar yumuşak, korkunç bir insan sevgisini kalbinde taşıyan pırlanta gibi bir arkadaşımız. Sahaya çıktığı zaman onun mücadele azmi, kazanma hırsı, kavgacı yapısı… Sanıyorum bu dönemlerde top oynasa idi Türkiye’nin en iyi 3-4 numarasından biri olurdu. Muhteşem bir fundamentala sahip bir arkadaşımız. Ankara’daki maçta hakemler maalesef Fenerbahçe üzerine özellikle yanlış kararlar vererek sinirsel katsayısı yükselecek arkadaşlarımıza ters etki ettiler. Engin’in hiç alakası olmayan üç tane çalınan faulü, Domaniç’in sinirini kaldırdı ve yaptığı itiraza tekrar çalınan bir teknik faul sonunda sanıyorum Domaniç’in tansiyonu çok yükseldi ve ne yaptığını bilmeden hakeme yumruk attı. Tabii aslında sporcu olarak yapmaması gereken bir şey ama bunu yaptırmak için maçın başından beri korkunç bir provokasyon vardı. O olaydan sonra hakemin yere düşüp kafasını çarpması, bayılması… Allah rızası için eğer bir vefatla netice gelseydi tabii ki çok daha kötü olaylar Engin açısından gelişecekti. Ama eğer ki bir suç varsa bu suçun ancak %10’u Domaniç’e aittir. %90’ı Fenerbahçe’yi o dönemlerde katletmek isteyen Ankara kökenli hakemlerden kaynaklanmaktadır.

1977-1978 sezonu başında takımınızdan ayrılmışsınız. Sizi bu ayrılığa iten süreç neydi?
Şöyle söyleyeyim. Ben inşaat mühendisiyim. Çok ağır bir eğitim döneminden geçiyorduk. Proje dersleri, zor dersler… Özellikle dersi takip etme imkanımız olmadığı zaman çok zorluyordu. Hatta bir İzmir deplasmanında; sabah gittiğimiz İzmir’den maç dönüşü döneceğiz, gece sisten dolayı uçak kalkmadı ve ertesi sabah geç geldiğimiz için ben iki tane önemli dersi kaçırdım ve inanın o iki tane ders yüzünden 6 aylık bir süreçte o notları algılamak için yoğun çaba sarf ettim. Artık öyle bir noktaya geldi ki olay; “eğitim mi, spor mu?” dediğiniz zaman eğitimin daha ağırlıklı bastığı… Çünkü sporcunun hiçbir sosyal güvencesi yok. Hatırlarsınız, Aytek milli takım gardı, Çeneş (Güneş) Turnuvası’nda bir sakatlandı, basketbol hayatı bitti. Güvencesi, her şeyi bir anda yok oldu. Onları da görünce gayri ihtiyari okula ağırlık verdik. O yüzden ayrılıp hayatımıza devam ettik.
Olması gereken aslında Koray abi. Yani sonuçta o dönemde basketbolda paralar da pek böyle dönmüyordu herhalde.
Biz, şöyle söyleyeyim, o formanın bedeli yoktu. Fenerbahçeli olduğumuz için o formayı giymek bugünün trilyonlarına bedel bir rakamdı. Yuvanın çocuğuyuz. Bazı insanlar para için profesyonelce oynarken biz her zaman —ki benim diğer görev aldığım bölümlerde de— hep amatör ruhla hareket ettik. Ama yaşamda meslek… Ki o meslek öyle bir zaman geldi; Fenerbahçe Stadı’nın yapımına, Ankara Tesisleri’nin yapımına, Todori’nin yapımına, Ömerli Kürek Şubesi’nin yapımına kadar devam etti. Demek ki o gün doğru tercih yapmışız.
1978-1979 sezonunda Fenerbahçe’ye tekrardan geri döndünüz ama takımımız güçlü müessese takımları gibi bütçe maalesef ayıramamıştı. Kötü gidiş tüm hızıyla sürüyordu. Ezeli rakibimiz Galatasaray’da da durum farklı değildi. Sezon boyunca ligin dibinden ayrılamayan Fenerbahçe ve Galatasaray, küme düşmenin bu sezon kaldırılması sayesinde ikinci lige düşmekten son anda kurtulmuştu. Bize bu sezonu ve yaşananları anlatabilmeniz mümkün müdür?
Tabii şöyle; müessese kulüplerinin gelmesiyle ve müessese kulüplerinin spora harcadıkları parayı vergiden düşmeleri neticesinde daha büyük bütçelerle size rakip oldular. Fenerbahçe ve Galatasaray bütçesinin %95’ini futbola ayırırken diğer amatör sporlara %5 gibi bir rakam kalmaktaydı ve o %5 rakamı da Fenerbahçe’nin 10 tane amatör branşına böldüğünüz zaman %0,5 gibi bir bütçe hasıl oluyor. Kaldı ki böyle olunca mücadele etmek zor. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş; bunlar lokomotif branşlar olduğu için onlarsız bir lig söz konusu olamayacaktı. Ve o yüzden düşmenin kalktığı bir dönemde yeni yasalara gebe olan bir basketbol Türkiye’de gündeme geldi ve bugün sponsorluklar olsun vesaire olsun, hiçbir zaman aklınızın ucuna gelmeyen grupların önüne sponsor firmaların adları yazılmaya başlandı. Gerçi dünyada bu böyleydi. Ben çok iyi hatırlarım; Mobilgirgi diye bir İtalyan takımı vardı. O İtalyan takımı 6 tane isim değiştirerek hala bugünlerde basketbolun içinde. Bugün baktığınız zaman bütün takımların bir sponsor firmalarının olmasının ana nedeni de bu. Ama bu neyi getiriyor? Altyapı yatırımlarının yok olmasını getiriyor. Bütçeniz varsa, paranız varsa oyuncu alarak şampiyonluğa oynuyorsunuz. Ama insanlar şunu bir türlü kavrayamadı Türkiye’de: 16-18 takımın olduğu yerde bir takım şampiyon oluyor, diğer takımlar olamıyor. Dolayısıyla 17 takım başarısız kabul ediliyor. Oysa dünyada bir koçun, bir sporcunun backgrounduna baktığınız zaman; yani bir tane şampiyonluğu vardır da, yedi tane ikinciliği vardır da, üç tane üçüncülüğü vardır da… Mesela o koç tercih edilir. Ama bizde on tane şampiyonluğu olacak, on tane başarısı olacak… Bir Obradoviç’i düşündüğünüz zaman onun Türkiye’ye ve dünyaya kattığı en büyük olay onun başarısı. Şimdi bakıyorsunuz kaç tane Obradoviç var? Dolayısıyla arkasında bir şey bırakmıyorsunuz.
Ama bütün hadiseler neden kaynaklanıyor? Ben şöyle hatırlıyorum: Aziz Başkan 98 yılında geldiğinde Fenerbahçe Kulübü’nün bütçesi, Galatasaray Kulübü’nün bütçesi… Mali Kongre’de hiç unutmuyorum; 1 milyon 500 bin lira Galatasaray’ın idi, ertesi gün bizim kongrede 1 milyon 575 milyar olunca salonda korkunç bir şey oldu. Bugün 200, 300, 400 milyonlardan bahsediyoruz. Yani 20 senelik bir süreçte finans bu kadar büyük olunca spor sanayini nasıl artık addetmek lazım bilemiyorum.
Ferhan Baras’ın o dönem takımımız için yaptığı fedakarlıkları es geçemeyiz Koray abi. Popovic ve Knizevic transferlerindeki katkıları, ayrıca deplasmana gidecek taraftarlar için de otobüs kaldırdığını araştırdık ve öğrendik. Kendisini bizlere anlatabilir misiniz?
Ferhan abim, kaptanım; dünya iyisi, dünya güzeli, harikulade bir insandır. O dev, devasa yapısının içinde pamuk gibi bir kalbe sahip; mütevazı, yardımsever ve çok çok iyi basketbol oynayan kaptanım, abimdir. Onun kulübe yaptığı, özellikle basketbola yaptığı katkılar asla unutulamaz. Yeri gelmişken; iyi ki varmış, iyi ki bizim kaptanımızmış, iyi ki de abimizmiş.

Kaynak: Ayaktakiler oturanlar
Spor Sergi Sarayı’nın atmosferini bizlere anlatabilir misiniz?
Vallahi seve seve anlatırım. Çünkü Sergi Sarayı şekil değiştirdiği zaman eğer ilk üzülen ilk on insan varsa bir tanesi de benimdir. Minik takımda üst kattan altta oynayan abilerimizi seyredip o ambiyansı yakalayıp daha sonra o salonda top oynamak bambaşka bir olay. Türk basketbolunun mabedi derim. Özellikle o dönemlerde günde iki tane maç olur; işte Fener-Teknik, Galatasaray-Beşiktaş… Salon dolduğu kadar salondan Taksim’e kadar kuyruk oluşuyordu. Her kulübün tribünü vardı. O coşku, o keyif muhteşemdi. Yalnız bizim altyapı maçlarımız olduğu zaman sabah saatlerinde; yani kutuplarda oynasak daha iyiydi. Maç başlar biter, daha vücudumuz ısınamazdı. Çok soğuk, ısıtma sistemi çok zayıf ama müthiş bir salondu. Orada Türk basketbolunun çok büyük başarıları, çok güzel günleri yatar. Bence orası basketbol müzesi olsaydı, inanın Türk basketbolunun tarihini öğrenmek isteyenler o müzeyi gezip dolaşıp çıksa en azından bilgi sahibi olurdu. Şöyle diyeyim. Yani Türk seyircisinin, özellikle kulüp seyircilerinin farklı bir yaklaşımı var. Yani şimdi bir futbolla bir basketbolu ayırdığınız zaman; Sergi Sarayı’nın en büyük özelliği futboldan çok basketbol seyircisini karşılıyordu ve basketbola hitap ediyordu. İşte bir sosyete tribünü vardı, basketbolu bilenlerin geldiği, oturduğu yerler vardı. Sonra sonra futbol seyircisi basketbola geldikten sonra o güzel ambiyans biraz yok oldu ama orada dediğim gibi iki tane maç olduğu zaman, hıncahınç üst katlar dahil dolduğu zaman… O tezahüratın ve sesin akustik olarak içeriye yansıdığı zamanki haliyle bugün bir arenadaki ambiyansı mukayese edemezsin. Neden edemezsin? Bir tanesi kapasite olarak iki misli olmasına karşın tezahüratla rakip takımı boğacak ambiyans yok, akustik yok. Ama Sergi Sarayı öyle değildi. Sergi Sarayı’ndaki coşku… Yani Sergi Sarayı’nın soyunma odaları, bugünkü arenalarla mukayese ettiğin zaman yüzde yetmiş daha kötüydü. Bir kalorifer peteğine elini koyarak ısındığın, büyük abilerimiz duştan çıktığı zaman soğuk suyla duş yaptığı… Oradan öyle bir noktaya gelindi ki bugün spor yapanların eskiyi bilmeleri açısından ve bugün sahip oldukları lüksü yaşamaları açısından o Sergi Sarayı’nda muhakkak bir maça çıkıp maç sonunu yaşamaları lazım. Ama dünya geliştikçe, ülkeler geliştikçe, bilim teknoloji arttıkça tabii ki çok daha güzel salonlar Türkiye’ye gerekiyor. Ancak şu an baktığınız zaman o eski rekabet, eski ambiyans maalesef kalmadı. O günleri ben çok çok arıyorum.


Fenerbahçe’den ayrıldıktan kariyerinizi nasıl sürdürdünüz Koray abi?
Şimdi şöyle diyeyim; Fenerbahçe’den ben hiçbir zaman ayrılmadım. Yani belki mesleki olarak değişik yerlerde, değişik işler yaptım. İstanbul’dan uzaklaştım, gittim, geldim ama hayatım hep Fenerbahçe ile birlikte devam ediyor. Şu an bile hala devam eder. Mesleki hizmetlerim… Artı, yani basketbol oyunculuğunun dışında bayan takım koçluğu yaptım; İstanbul 2., Türkiye 3. olduk. 2. olsak deplasmanlı lige 81 yılında çıkacaktık. Altyapı idareciliği yaptım. Evim Dereağzı’na 100 metre mesafede; 50 senelik dostlarımla haftanın en az 3-4 günü yine birlikte olduk. Onun dışında Kapadokya’da 96 yılında Peri Tower Oteli yaptım, uluslararası Aga Khan mimarlık ödülü kazandı. Biliyorsunuz Ankara İncek Tesisi’ni yaptım; topraktan aldığım için insanlar girene kadar başında durdum. Sonra geldim Fenerium Tribünü’nü yaptım, alttaki Fenerium mağazasını yaptım. Todori Fenerbahçe’ye geldiğinde onun tadilat, dekorasyon, restorasyon işlerini yaptım, kulübümüze sunduk. Ömerli’de kayıkhane kamp tesislerini yaptım. Şöyle diyeyim; Fenerbahçe ile hiçbir zaman kopmadım. Hep Fenerbahçe ile birlikte yaşadım ve yaşamaya da devam ediyorum.
Fenerbahçemizde saha içinde ve saha dışında yaşadığınız, unutamadığınız bir an olmuş muydu?
Vallahi şöyle söyleyeyim; tabii bu soru beni çok geçmişe götüren bir soru oluyor. O kadar çok anım var ama basketbola yeni başlayıp minik liginde İstanbul şampiyonluğuna oynuyoruz… O zaman Kadıköy Spor’un açık sahası, sonra İETT’nin açık sahası; Moda’da Teknik Üniversite, Fenerbahçe ve Beşiktaş finale kaldık. İlk gün Teknik Üniversite ile oynuyoruz. Bir sayı mağlubuz, iki saniye kala faul yapıldı ki o dönemde de maçtan evvel bütün oyuncular beşer tane faul atar. Takımın faul yüzdesi en yüksek oyuncusu olduğum halde; o iki faulü atacağım ama bençten potanın altına giden bütün sporcular eşofmanı sallıyorlar. Hakemler hiç itiraz etmiyor. Ben iki tane faulü kaçırdım ve biz bir sayı farkla kaybettik. Ertesi gün Beşiktaş’la oynayacağız. Beşiktaş’ı altı sayı farkla yenersek gene İstanbul şampiyonu oluyoruz. Tabii onun üzüntüsünden bırak uyku uyumayı, ertesi günkü maçı anormal bekliyorum. Neyse, ertesi gün biz Beşiktaş’ı yedi sayı farkla yenip İstanbul şampiyonu olduk. Fakat mesela hayatımda hiç unutamadığım bir olaydır: O olaydan sonra her idmandan sonra yüz tane sağ elimle ve sol elimle faul atardım. Arka bahçemizde o zamanlar Coca-Cola mini basket potası veriyordu ve bizim Dereağzı’nda onların yeri vardı. Bana bir tane hediye ettiler, arka bahçede inanın en az 200 tane faul atardım. O maçtan sonra hayatımda ikide iki faulde bir tane kaçırmışlığım yoktur. Unutamadığım en büyük saha içi olayım odur. Saha dışı olaylarında da bizim altyapı zamanı Sergi Sarayı’ndaki Galatasaray olsun, Beşiktaş olsun, Teknik Üniversite maçlarından sonra çok sevgili dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerimle maç bittikten sonra Çiçek Pasajı’na gidip midye tava-bira… O olayımızı hiç unutamam. Çok keyifli günlerdi ama şimdi bakıyorum sporcuların birbirleriyle olan dostluklarını göremiyorum. Ona çok üzülüyorum. Hep bir rekabet, hep bir kazanma hırsının getirdiği ayrılıklar var. Bizde hep dostluklar vardı yani. Maç içinde Cengiz Değerli vardı Beşiktaş’ta; bana çelme takardı, yere düşürürdü, “ne yaptın” derdim, “baba” derdi “maçtan sonra özür dilerim”. Yani bunlar güzel şeylerdi. Basketbol aslında yapılması gereken bence en güzel spor. Bir kere takım oyunu, arkadaşlık var. Bir de belki mevki itibariyle bir numara, iki numara oynamak; takım içinde koçluk gibi koordinasyonu sağlamak, bir antrenörlük gibi… O yetenek, yeti… 81-100 arkadaşımızın 50-60’ı askerlik arkadaşım; bir arada senede iki defa toplantımıza, üniversite arkadaşlarımın her gittiğim yerde ziyaretleri, kimin evli kaç çocuğu olduğuna kadar bilmem sanıyorum playmaker olmanın özelliklerinden kaynaklanıyor.
Koray abi, Fenerbahçe’mizde forma giydiğiniz süreçte birçok değerli isimle sahada birlikte ter döktünüz. Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi?
Şöyle diyeyim; yani en büyük keyiflerden biri Halil Dağlı abiyle oynamaktı. Halil abinin basketbol bilgisi ve basketbolun espri kitabını yazacak anılarla dolu olması inanılmaz güzel bir olaydı. Yani bir turnikenin üstüne şut atarsınız, sokarsınız; geriye dönerken “aferin oğlum”u beklerken “baba, dipten bomboş geliyordum, indirseydin” demesi bile onunla oynamanın keyfiydi. Halil abiyle oynamayı çok severdim ve çok da keyif alırdım. Ferhan abi hakeza. Engin Domaniç’in hırsı, kazanma azmi… Cengiz’in (Kayatürk) pamuk elli oluşu… Yani takım içinde çok çok önem addeden Halil abiyle oynamak; artık onun nereye baktığı zaman nereye pas atacağını bilirdiniz. Bir de Allah rahmet eylesin Batur (Abiye) abimiz. Batur abimiz bizim basketbola yönelmemizdeki en büyük etkenlerden… Babamız gibi, basketbolun babası gibi bizlere çok büyük emek vermesinden… Mesela yazın olsun, açık sahalarda olsun, turnuvalar olsun; Burnaz sosyal tesisine gidersin, çıkarız karşısında basketbol oynarız. Batur abiyle de top oynamaktan çok büyük keyif alırdım ve onun çok güzel fırçalarından nasibini alanlardan biriyim. Bizim Dereağzı açık sahada bir gün top oynuyoruz. Artık böyle depar atmaktan ayağımızda güç kalmadı. O topu öne atar, onu yakalayıp turnike atman lazım. Bir tane topu attı, yetişemedik tabii. Aa nasıl kızıyor, bağırıyor… Ne yapacaksın işte, biz de o zaman yeni yeni yetişiyoruz. Onun kızmasını engellemek için, “Batur abi ben evlenirsem benim nikah şahidim olur musun?” dedim. Orada film koptu. Onun üstünden yirmi küsur sene geçti ve hakikaten benim nikah şahidim oldu. Onu hiç unutmadım. Yani en büyük esprilerden biri de odur.
Galatasaray ve Beşiktaş maçları Fenerbahçe camiası için her zaman çok önemlidir; basketbolda dahi. Bu maçlara nasıl hazırlanıyordunuz? Ve Fenerbahçe’de oynadığınız dönemde takım için bu maçların önemini bir sporcu gözüyle sizden dinlemek isteriz.
Şöyle anlatabilirim. Benim en büyük şansım, altyapı döneminde Galatasaray’a hiç kaybetmemek. Bir defa rahmetli Aydan Siyavuş, Galatasaray Yıldız takımı koçuyken Sergi Sarayı’nda 50-50 berabere kaldık. Onun dışında her maçta Galatasaray’ı yendik. Şimdi Galatasaray olmazsa Fenerbahçe olmaz, Fenerbahçe olmazsa Galatasaray olmaz. Tabii bu ezeli rekabetin yanında ebedi de bir dostluk var esasında. Yani o dostluktan kaynaklanan bir rekabet var. Her maçtan çok daha farklı hazırlanırdık Galatasaray maçlarına. Ve yendiğimiz zaman… Ki biz spordan gelen insanlar; galibiyet, mağlubiyet… Bizim dönemimizde beraberlikler falan da vardı çok doğal karşılanan. Yenemediğin bileği gerektiğinde öptüğünü bildiğin için kazanmayı tercih ettik ve kazandık. Ama öyle bir dünya oluştu ki; “Galatasaray küme düşsün”… Sporda böyle bir şey yok. Bu sadece fanatik tribün kişilerinin işi ki ben onları da çok tavsiye etmiyorum. Sporda başarı Galatasaray ve Beşiktaş’ı yenmekten değil; sporda başarı güzel bir ekolü oluşturup kazandığın şampiyonlukları sürekli tekrarlamaktan olur. Tabii ki medyaya en büyük malzeme Galatasaray-Fenerbahçe, sonra Fenerbahçe-Beşiktaş maçları gelir. Medya oradan kendisine pay çıkartmak için hiç olmayan şeyleri gündeme taşır. Buna en yakın bir örnek vereyim; dün Aziz Başkan’ın doğum günüydü, doğum günü partisi veriyor. Tabii eski dostlarını çağırıyor. Aykut (Kocaman) ile birlikte çalıştıkları, birlikte güzel bir kahkaha resmini bir gazete sanki Aykut Fener’e gelecek, başkan yönetimi değiştirecek gibi… (Dipnot: Bu röportaj Kasım 2021’de yapıldığı için Koray Özistek o zamanki yaşanan gündeme dair böyle bir yorumda bulunmuştur) Yani böyle gündem yaratmak çok basit, çok avamlaştı ve aklı başındaki insanlar bunlara rağbet etmiyor. Gerçeğin ne olduğu iki dakika sonra çıkıyor ama onlar insanları bölmekten, ortamı karıştırmaktan reyting yapıyorlar. Reyting uğruna bu ülke bitiyor. Ben her zaman şunu söylerim: Tabii ki basketbolda da futbol gibi çok büyük rekabet vardı ve biz bu türlü maçlara özel hazırlanıyorduk. Özel derken; gece 11:30’da yatacağına 10’da yatıyordun, kahvaltını düzenli yapıyordun, maça hazırlanıyordun, daha motive oluyordun. Çünkü yenmek ayrı bir keyif. Sen yendiğin zaman taraftarının rakiplerini kızdırması bambaşka bir keyif olan bir ülkede yaşıyoruz. Güzel günler, güzel mücadeleler. Ama Türk halkını spor adına birbirine kırdırmak maalesef hiç güzel değil.
Koray abi sizin döneminizle ve şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi. Amatörlük ve profesyonellik anlamında o dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?
Tabii basketbol dönem dönem çağ atladı diyelim. Yani çağ atlamasının ana nedeni; biz basketbol oynarken hakemlerin 8mm filmleri gelir, onları seyredip “kim ne yapıyor, ne ediyor, fundamentali nasıl gelişmiş, nasıl defans yapıyor” diye düşünürken, şimdi yıllardır NBA maçlarını canlı seyredebiliyorsun. Oradaki salonları görüyorsun. Oradan işte bir EuroLeague, Avrupa’da küçük bir NBA ayarına gelmeye çalışıyor. Amatörlükten profesyonellik çok farklı bir olay. Amatör ruhla kazanacağın başarı, profesyonel ruhla kazanacağın başarıdan bin kat daha kıymetli, değerli. Çok gelişim var. Eskiden basketbol neredeyse durarak oynanan bir spordu. Şimdi hücumda bile topu almak için korkunç bir enerji sarf ediyorsun. Dolayısıyla kondisyon ön sıralara çıkıyor. Top tekniği, koç bilgisi, rakip oyuncular… Haftada üç gün idman yapan takımlar varken, şimdi sabah akşam idman yapılıyor. Ve bir meslek. Ama şöyle düşün; bir fabrikatörün bir senede kazanamadığı parayı bir sporcu çok rahatlıkla kazanabiliyor. Ve artık onu meslek olarak seçtiği için de onda Allah tabii ki sakatlık vermesin, problem olmasın. Hak eden her zaman kazansın diyorum. Parasını da kazansın, saygınlığı da kazansın, tribünleri de kazansın. Ama amatör ruhla bir kulübün oyuncusu olmakla profesyonel ruh farklı… Türkiye’de sahaya çıkana bakıyorsun; bir tane Türk var, gerisi yabancı. Sen Türk arıyorsun, sonra milli takım seviyesine bakıyorsun. Milli takım bana göre hiçbir zaman başarılı olamıyor. O bir Ermanların, Efelerin, rahmetli Doğan abilerin (Hakyemez), ondan daha önceki dönem Kozluların, Ferhan abilerin, Şengün abilerin (Kaplanoğlu), İlker abilerin (Egin) oynadığı dönemlerdeki milli takımlara bakıyorum; oradaki oyuncular sanki daha “baba”. Şimdi bakıyorsun daha genç, daha “yavru” tecrübe olarak. Bakıyorsun işte “bilmem ne” diyor, “kırk defa milli olmuş”. Eski kırk defa milli oyuncuya bakıyorsun, o abi! O vatan için farklı oynuyor, kulübü için farklı oynuyor. Öbürü galibiyet primi varsa daha aktif oynuyor. Bir de durarak hareket eden… Şimdi rotasyon on iki oyuncu. Yani ben mesela kabul edemediğim bazı olaylar var. Yani bir elif (oyuncu) var diyelim, 10’da 10 şut sokuyor. Ben o, kaçırana kadar oynasın abi! 30 dakika oynasın, 40 dakika oynasın. O adam o gün sokuyor. Adamı bir alıyorsun kenara, 5 dakika oturtuyorsun; sonra soktuğun zaman kaçırıyor, soğuyor. Bu kadar çok değişimli oynamak tabii bu kadar fazla hareketli olmanın da neticesi. Ama amaç kazanmaksa, hele EuroLeague’de kazanmaksa o çok daha farklı. Bizim şampiyonluğumuza bakıyorum, şampiyonluktaki kadroya bakıyorum, kadronun kaç senedir bir arada oynadığına bakıyorum… Mesela çok değerli bir şampiyonluk. Şimdi bazen bakıyorsun bir oyuncu geliyor ve ne bileyim, bakıyorum “ya diyorum bunun Fener’de ne işi var” diyorum. E koç onu kırk dakika oynatıyor neredeyse, otuz dakika oynatıyor ve adam on tane hata yapıyor. Alacağın maçları veriyorsun. Ya bu sene bakıyorum, iki sayı bir sayı ile kaybettin dört tane maçı. Yani kazanacağın maçlar diyorum. Ya bırak herif atarken atsın! Ha çok yoruldu, çok şey yaptı… Yani beş dakika böyle nabız yüzde otuz atacak kadar koşan bir adam, kenarda 5 dakika oturmakla 80’e inip tekrar 130’a çıkamaz. O yüzden amatörlük daha güzel yani. Yani bir işi para için yapmak ayrı bir şey ama forma aşkı için yapmak apayrı bir şey.
Sizin de bildiğiniz gibi Fenerbahçe’miz son 20 yılda özellikle büyük bir atılım yaparak Euroleague Kupası’nı müzemize taşıdı ve Avrupa’nın devlerinden birisi haline geldi. Takımımızın bu sezonki sürecini, durumunu ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?
Şöyle söyleyeyim. Aziz Başkan’ın Fenerbahçe Başkanı olup… Ben 68’den beri Dereağzı’nda olduğum için, yani kulübün içinde de olduğum için kulübü nereden nereye getirdiğini söylemem çok abesle iştigal olur. Görünen bir gerçek var. Ve ben çoğu yerde, sohbetlerimde Aziz Yıldırım için “Fenerbahçe’nin Atatürk’ü” derim. Yani devrimler yaptı. Stadı, radyosu, televizyonu, şu Dereağzı kompleksi… Eskiden kimin girip kimin çıktığı belli olmayan bir yerdi. Ankara Tesisleri, Bolu… O kadar güzel yatırımlarla kulübe çağ atlattı. Çağ atlatırken Türk sporuna da çağ atlattırdı. Aziz Yıldırım voleybol bayan, basketbol erkek-bayan… Yani futbol başarısızlığını bir tarafa koyuyorum, ben basketbol penceresinden baktığım için… Aziz Yıldırım bu yatırımları yapmasaydı, bu takımları kurmasaydı bugün biz hala Edirne’nin dışına çıkamazdık. Voleybolda Avrupa şampiyonluğu, dünya şampiyonluğu, basketbolda EuroLeague şampiyonluğu falan yaşamak sadece böyle bir hayal gibi gelirdi. Yani bir taraftan müessese kulüplerinle mücadele ediyorsun. Hani Efes Pilsen de Avrupa şampiyonu oldu, onları da tebrik ederim ama Efes Pilsen’in bir futbol şubesi yok, futbol yatırımı yok. Ama Fenerbahçe’nin 10 tane, 11 tane amatör branşının yanında çok büyük potansiyele sahip olan bir de futbol şeyi var. Aziz Başkan basketbolu çok severdi. Basketbol’a çok değer veriyordu. Ve hep en iyisini, en güzelini yapmak için… Mesela bir Obradoviç’in gelmesi… Aziz Başkan bugün istese Obradoviç, Partizan’daki Obradoviç geri gelir Fenerbahçe’ye. Dünyanın başka hiçbir kulübünün yapamayacağını Aziz Yıldırım yapar. Futbol, basket maçlarına kulüpten birlikte gidiyorduk. Biz mesela ilk Final Four’u Zalgiris Kaunas maçında (2010/11 Euroleague sezonunu kastediyor) kaybettik. O gün fauller yapıldı, hakem çalmadı. Ukic sakatlandı (çatlak vardı), oynayamadı. O gün galip gelseydik ilk Final Four’umuz büyük ihtimal olabilirdi. Ve biz 4-5 kere Final Four’a giderken iki tane şampiyonluğu körü körüne, yani şans eseri kaybettik. Ve en sonunda öyle bir ekip, öyle bir takım kuruldu ki artık o takımın şampiyon olması gerekiyordu ve oldu. Ben o şampiyonlukta insan mizacı olarak yüz ifadesi, yüz okumaya baktığım zaman o Aziz Yıldırım’ın mutluluğunu, o gözünden çıkan parıltıları hayatım boyunca unutamam. Yani o gün dünyanın en mutlu insanı o şampiyon oyunculardan çok Aziz Yıldırım oldu. Bir emeğin karşılığı gerçekleşti. Bu arada Yüksel abinin (Günay) Murat Ülker’le ilişkisi vesairesi, arenanın yapılması… Yani böyle bir salon Türkiye’de yok. Ve o salonu hiç unutmuyorum; “Avrupa’da hiç dolmadığı kadar dolacak, dışarıda insan kalacak” demişti. O da oldu. Ve büyük bir keyifle seyrediyorsun. Büyük bir keyifle galibiyeti kutluyorsun, coşkuyu kutluyorsun. Yani o başarıların temelini Aziz Başkan yaptı. Ali Başkan devam etmek istedi ama basketbol çok enteresan bir spor. Bir; Türkiye’yi tanıyacaksın. Obradoviç 5-6 senede Türkiye’yi tanıdı iyice. Geçen seneki koç, bu seneki koç bana göre daha tanıma sürecinde. Bir de bu pandemi, seyircisiz oynanan maçlar; antrenman maçı gibi keyifsiz. Yavaş yavaş dolanacak deney yapıyor. Şu anki takım kötü takım değil, iş yapacak bir takım. O şanssızlıklarla kaybettiği maçları almış olsa zirvede olacak. Ama yani ilk sekiz, Final Four vs… Biz her CSKA’ya gittiğimiz zaman yendik. Onu yendik, bunu yendik. Gene yenebiliriz. Ama bir uyum süreci var. Şu an takım uyum süreci içinde. Bir de erken form tutmak bu uzun maratonda pek cazip olmuyor. Daha geç form tutup son dönemde formda olunca başarı daha rahat kazanılıyor. Bir de her şeyden evvel Fenerbahçemizin en güzel tarafı her zaman bir vizyon; basketbolda, EuroLeague’de, Avrupa’da bir isim, marka oluşuyor. Fenerbahçe ile oynayan bütün takımların kendilerini ezik hissedip maç yapmaları… Bunlar çok önemli değerler. Eskiden futbol takımı giderdi 6-8 yerdi, basketbol takımı giderdi 30-40 yerdi. Şimdi yeniyorsun, kafa kafaya oynuyorsun. Gelen korkarak çıkıyor. Bunlar çok keyifli. Bir de harikulade bir salonumuz var, o da çok çok önemli. İnanıyorum ki bu yıl bu takım Final Four oynayacak. Yeter ki bir şanssızlık sürecinin sonuna gelelim. O son toplarla biz kazanalım. Ona hiç gerek kalmadan 10-15 sayılık galibiyetlerle geçelim gidelim. Bu çok çok keyifli bir olay olur.

(Dipnot: Bu röportaj Kasım 2021’de yapıldığı için Koray Ozistek o günkü döneme göre yorum yapmıştır.)
Son olarak Koray abi, biz Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?
Fenerbahçe taraftarı hiçbir zaman “başkan taraftarı” olmaz. Fenerbahçe taraftarı her zaman kulüp taraftarı olmalı. Başarılı olan başkanlar alkışlanmalı; başarısız olan başkanları başarılı olmak için teşvik etmeli, yapıcı eleştiriler yapmalı. Yani bir seyircinin bir başkanı getirip götürmesinin olmadığı; kulüp kongre üyelerinin, seçimlerinin daha başarıya götürecek ekipleri seçmeleri… Ve kulüplerinin o renklerine sevdalı herkesin kulübünün yanında olması… Kulübüne destek ama her zaman yapıcı destek, asla yıkıcı olmadan tribünleri doldurup coşkuyla taraftarlık vazifelerini yapmaları ve kulübü başarıya götürmelerini diliyorum. Seyircisiz Fenerbahçe olmaz. Seyircinin de kulübünü çok sevmesi, kulübe zarar vermesi anlamına gelmemeli. O sevginin getireceği zarar kulüp için iyi değil. O sevgiyi kulübün hayrına kullanmalı.
Röportajımıza katıldığınız için size tekrardan çok teşekkür ederim.
Rica ederim Erdi kardeşim. Çok keyifli, çok güzel bir gün oldu. Ben teşekkür ediyorum. İyi günler diliyorum.
