#Arşivden | Efes’e Karşı 2-0’dan Dönüşün Mimarı: Murat Didin ile 90’lı Yıllar

Salon Tribünü ekibi olarak, Türk basketbolunun en deneyimli isimlerinden, Fenerbahçe’mizin 1994-1996 yılları arasındaki başantrenörü Murat Didin ile “Fenerbahçe Erkek basketbol tarihi” projesi kapsamında yaptığımız röportajlar serisi özelinde Nisan 2021’de bir araya gelmiştik.

Efes Pilsen karşısında 2-0 geriden gelerek kazanılan o efsanevi serinin perde arkasından, Abdi İpekçi’nin tüyleri diken diken eden atmosferine; İbrahim Kutluay’ın bir yıldız olarak doğuşundan, kulübümüzün bugünkü “Yellow Legacy” (Sarı Miras) kimliğine kadar her şeyi ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlatmıştı. Murat Hocanın kendine has üslubuyla anlattığı, 90’lı yılların o samimi ve mücadeleci ruhunu iliklerinize kadar hissedeceğiniz bu özel röportajı sakın kaçırmayın.

Murat Hocam, hoş geldiniz. Öncelikle röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi adına size çok teşekkür ederiz. 1955 doğumlu bir basketbol adamısınız. Antrenörlüğe başlamanızın öncesinde oyunculuk kariyeriniz oldu mu? Basketbolla tanışmanız nasıl gerçekleşti?

Başlangıcım Ankara Koleji. Ankara Koleji’ndeyiz; bahçemizde, ortaokulda bir pota vardı. O potada önce orta sonlar oynardı, sonra ortadakiler, en sonunda Orta 1’lere kalırdı. Biz Orta 1’deyken, herhalde tahmin ediyorum ki –şu anda yıllarca Telekom’u ve çeşitli takımları çalıştıran– Ercüment Sunter ile beraberdik. Onun babası bir top almıştı, yurt dışından toplu beraber gelmiştik. Beklerdik ki hava kararırken bizden büyük olanlar, ortaokulda bize göre ağabey olanlar gitsin. Biz de şöyle bir yarım saat orada çamurda, karın içinde kalarak oynardık ve dönerdik. Topla buluşmam böyle bir başlangıç oldu.

27 yaşında Ankara DSİ Spor Kulübü’nde koçluğa başladınız. Antrenörlük kariyerinizin başlangıç hikayesini bizlere anlatabilir misiniz hocam?

Ankara DSİ Spor Kulübü profesyonel hayatımın başlangıcıdır. Ama daha önce baktığımda, Ankara Koleji’nde geleneksel bir anane vardı: Herkes alt takımları çalıştırırdı. Yani A takımda oynayanlar yıldız, genç ve küçük takımları çalıştırırdı. Ben de bir alt takım oyuncusuyken daha önce yıldızları ve minikleri çalıştırdım. Daha sonra o arada bir kardeşimiz transfer oldu ve ortaokul kız takımı bana kaldı. O kız takımında çok şanslıydım; iki tane inanılmaz kız vardı, Figen ve Şebnem. Vallahi onlar büyük bir iş yaptılar; hakikaten erkeklerle basketbol oynayabilecek nitelikte topa hakimlerdi. Onların sayesinde, onlarla beraber koçluğum da çok gelişti. Ortaokulda şampiyon oldum, lisede şampiyon oldum. Daha sonra yıldız takımlar, genç takımlar derken herhalde Kolej’de alınabilecek bütün Türkiye şampiyonluklarını kazandık. Ondan sonra hatırlıyorum, Kolej’den sonra DSİ’nin genç takımını çalıştırıyordum ve DSİ ile de iki defa Türkiye şampiyonu olduk. Gençler Türkiye Şampiyonluğu’nu kazandıktan sonra bir seferde A takımın yolu açıldı. O söylediğin senede, bizim Gençler Türkiye Şampiyonu olan takımımızdan birkaç tane oyuncu; mesela Taner Korucu vardı (Allah rahmet eylesin), Taner Anadolu Efes’e gitti. O zaman Efes Pilsen’di. Lütfü de Efes’e gitti. Onlar Ankara’dan gidince çok genç bir takım kaldı; bir-iki tecrübeli oyuncu vardı. O takımda, o zaman ligde 16 takım vardı ve sezon içinde 30 maç oynanıyordu. 30’da 30 yaparak, benim ilk profesyonel deneyimimde İkinci Lig’den Birinci Lig’e çıktık.

1994 yılına kadar Ankara DSİ, Güney Sanayi, Hortaş Yenişehir, Beslen ve TED Kolejliler takımlarında çalıştınız. Genç bir koç olarak bu süreçte neler yaşadınız, nasıl zorluklar çektiniz?

Zorluklar oyunun kendisinde var herhalde. Zaten o zorlukları yenebilenler… Baktığında tabii ki her sene senin için bir rekabet ortamıydı. Bu saydığın yerlerin hepsinde; gerek Beslen’de, gerek Yenişehir Hortaş’ta (ki öncesi Yenişehir İstanbul Bankası’ydı) hep ligin zirvelerine çıktık. Hatırlıyorum, Beslen’le Kupa Finali oynadık, ligde son dörde kaldık. Aynı şey TED Ankara Kolejliler ile oldu. TED’e gittiğimde, ikinci defa İkinci Lig’den Birinci Lig’e çıkan bir takımla o beraberliği yaşadım. Çok önemli bir takımdı; Aytek Gürkan vardı mesela, o zamanın kahramanı. Çok önemli oyuncular vardı, onlarla Birinci Lig’e çıktık. Daha sonra Birinci Lig’de çok iyi işler yaptık. Bunların hepsini keyif olarak hatırlıyorum; hafızamı check etme şansı veriyorsun bana. Biz onları zorluk olarak yaşamadık, hepsi birer keyifti.

1994 yazında Fenerbahçe’mizde Faruk Kulenovic’ten boşalan başantrenörlük koltuğuna geçtiniz. Fenerbahçe’mizle anlaşmanız ve takımlarla kaynaşmanız nasıl gerçekleşti kıymetli hocam? Göreve başladığınızda kulübümüzde nasıl bir ortam vardı. Bununla beraber 1994-1995 sezonuna Efes Pilsen’i yenerek kazandığımız Cumhurbaşkanlığı Kupası ile başlamıştık. Play-off yarı finalinde ise Efes’i 2-0 geriden gelip elemiştiniz. Finalde Ülker’e kaybetsek de o süreci bir de sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.

Ben geldiğimde İbrahim Kutluay değerli bir oyuncuydu ama bir sene önce Faruk döneminde maç başına 3-4 dakika ancak oynamıştı. Esas en değerli oyuncu Harun Erdenay’dı. Ama Harun o sene ben geldiğimde Fenerbahçe ile ayrılıp Ülker ile imzalamak üzereydi ve hakikaten Ülker’e gitti. O boşalan yeri İbrahim çok düzgün doldurdu. Tabii ki en büyük şans, Mitch Smith gibi inanılmaz bir atıcı vardı. Hakan Yörükoğlu benimle beraber Ankara serüveninden geldi. Kendi bildiğim genç oyuncularla geldim. Hakan da eğer devam edebilseydi basketbola, tam Magic Johnson versiyonu, 1.98-1.99’luk bir point guard’dı. Normalde o boydaki oyuncular pivota girerdi ama o point guard olarak başladı.
Kadroda Cenk Renda vardı, iki tane Cenk… Cenk Gürsoy ile beraber ikisi de acayip boğuşkan, mücadeleciydi. Biri dışarıda nefes aldırmıyor, Cenk Renda da içeride topu rahat rahat kimseye aldırmıyordu. Arkalarında Paolo Bozzicchi diye bir uzun oyuncumuz daha vardı. Mesela hiç kimsenin o çıkışı beklemediği Güray Kanan vardı. Fena başlamıştı ama ışık kullanmıyordu; bir an ışık kullandı, muazzam bir ritim yakaladı, iki metreden ribaundlar aldı. O takım birbirini öyle bir tamamladı ki ligde hiç kimsenin beklemediği işi yaptı. 2-0 geriden gelerek Efes Pilsen’i eledik ve finale çıktık. Ama finalde Ülker’de tabii 12 tane oyuncu vardı; Serdar Apaydın, Haluk Yıldırım, Orhun Ene… hepsi oynuyordu. Neredeyse bir takım Ülker’deydi. Buna rağmen seri 2-2’ye geldi. Hatta 3. maç öncesinde hatırladığım bir sohbet vardır: “Bu maçı kazanan şampiyonluğu kazanacak” demiştim. Çünkü iki takım da o kadar yoruldu ki… Belki biz ruhen daha dingindik çünkü arkamızda müthiş bir taraftar vardı. Efes’i 3-2 ile elerken inanmış bir taraftar vardı. Ama rakiplerin de kalitesi çok yüksekti. O gün öyle yazılmış; Serdar, Harun ve Orhun zannediyorum %80’e yakın üçlük attılar. Antrenmanda bile 10’da 7 zor girer ama o gün girdi. Ondan sonra da seriyi çevirmek fiziksel olarak bizim için çok zor olmuştu.

Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda Efes çok büyük bir yüzdeyle favoriydi. Çünkü daha önce oynanan 9 maçın 9’unda Efes kazanmıştı. Bir takıma karşı hiç galibiyetiniz yoksa, kupa finalinde yenmek için önce inanç lazımdı. O inanç da takımdan, çoğunlukla Bolu’daki kamptan gelirdi. Bolu’da o kadar inandık ki; bir sene önce savunmanın iyi yapılmadığını görüp, ancak savunma yaparak bunun kazanılabileceğine dair savunma şiddetimizi ve yardımlaşmamızı maksimize ettik.
Skor olarak İbrahim bir sene önce düşük sürelerde kalmışken, o sene müthiş bir patlama yaptı. Mitch Smith atıyor, İbrahim atıyor, Hüsnü Çakırgil zaten anadan doğma atıcı… Herkesin yanına bir maç Güray katıldı, bir maç Cenk katıldı. Pota altı oyuncumuz Mitch Smith bile dışarıdan atmaya başladı. Sezon sonuna doğru Kevin Rankin zaten Amerika’dan geldi, o da bir atıcıydı. Belki bugünün büyük bütçeli takımlarına göre daha az bilinen isimlerdi ama birbirine kaynaştığı anda çok yetenekli, “azgın” bir takım oldu. O 4-2’lik seriyi 2-2’den sonra kazanabilseydik muazzam olurdu ama olanla mutlu olmak gerekiyor. O bütçelerle o dönemde oralara gelmek bile büyük bir başarıydı.

Murat Didin en sağda.
Fenerbahçe Tarihi Org arşivi

Aynı sezonda FIBA Avrupa Kupası’nda deplasmanlarda zorlandığımız bir grafik çizmiştik. Avrupa karşılaşmalarına dair neler söylemek istersiniz?

Zannediyorum Stefanel Milano vardı, Estudiantes vardı; çok değerli takımlardı. Deplasmanda Tau Ceramica vardı (ki kupayı onlar kazandı). O zaman İtalyan ve İspanyol takımları çok daha fazla yatırım yapan ekiplerdi, onlarla baş etmek kolay değildi. Hatırlıyorum, Pablo Laso, Tau Ceramica’nın point guard’ıydı. Öyle kadrolara karşı oynadık, bayağı uğraştık. Şey gibi düşünün: Siz 70 küsur kilo bir boksörsünüz, orada 90 kiloluklarla boğuşuyorsunuz; Türkiye Ligi’ne geldiğinizde 80 kilolara daha rahat hükmedebiliyorsunuz. Avrupa Ligi o zaman çok zordu ama bize müthiş deneyim kazandırdı.

Kaynak: Instagram.com/basket8090

İkinci yılınız olan 1995-1996 sezonunun ortasında görevden ayrılmıştınız ve yerinize yardımcınız Murat Özgül geçmişti. Takımdan ayrılmanıza yol açan sebepler nelerdi?

Şöyle söyleyeyim: O sezon da aslında kötü gitmiyorduk. Ben Mitch Smith gibi oyuncuların kalmasını arzu ediyordum ama yönetimde değişiklikler oldu. Onlar Avrupa’da o sene isim yapmış Henry Turner, Dallas Comegys gibi oyuncuları, özellikle Henry Turner’ı almak istiyorlardı. Henry ile yıllar sonra ben İtalya’da çalışırken tekrar karşılaştık, orada Capo d’Orlando’nun yıldızıydı. Henry o zaman da aynı Henry’ydi; her topu alıp atmak isteyen…
Bir önceki seneki cefakar, yardımlaşan takım yerine, daha çok yıldızlara dönük bir kadro kurma arzusu oluştu. “Madem bu parayla bunları yapıyoruz, bütçeyi artırırsak daha iyisini yaparız” dendi ama o bütçe takımın kimyasına uygun kullanılmadı. Bugün de geri dönüp baksam, bir koçun çok arzu etmeyeceği ama yönetimle beraber oluşan bir takıma sahip olduk. Ayrıca yan yapılanmada zorluklar vardı. Kitabımı yavaş yavaş yazıyorum; orada bir takımın iç dinamiklerinin “tek ajandalı” çalışmasının önemini anlatacağım. Hayatta sıkıntıları yaratan hep ikinci ajandalardır. Arkadan başka hesaplar varsa o grubu, o takımı çok zorlar. Öyle zorlandığımız bir sezondu.

İki sezon boyunca İbrahim Kutluay, Hüsnü Çakırgil, Henry Turner, Dallas Comegys gibi isimlerle çalıştınız. Beraber çalışmaktan en keyif aldığınız ve en zorlandığınız isimler kimlerdi?

İbrahim Kutluay’ın muazzam bir çıkışı vardı. Pivotlar olarak Dallas Comegys, Mitch Smith müthiş karakterlerdi; herkesin çalışma şansına erişmesi gereken insanlardı. Cenk Renda’yı, ilk sene takımın hemen hepsini buna koyabilirim. İkinci sene daha zordu. En büyük hata o takımı bozmaktı. Bunun hata olduğunu biliyordum ama genç bir koç olarak gücünüz bazen her şeye yetmeyebiliyor. En zorlandığım oyuncu, her şeyin kendi etrafında dönmesini arzu ettiği için Henry Turner diyebilirim.

Fenerbahçe’nin başında çıktığınız en iyi ve en kötü maçlarınız hangileriydi?

En iyi maç olarak Efes serisini değil de, Benetton Treviso maçını söyleyeceğim. O zaman Kupa 2’deydik. Benetton efsane bir kadro kurmuştu, başlarında Mike D’Antoni vardı ve Naumoski gibi bir önderleri vardı. O maç Ankara’da oynandı. Kimse bizim Benetton’u yeneceğimizi beklemiyordu. TRT’den (Fahri İkiler, nur içinde yatsın) Rai Uno’dan bir kaset getirdik. Kaset de değil, 18 mm’lik kocaman bir makara film! Onu izleyip çalıştık ve kazandık.
En kötü maça gelirsek; Ülker’e kaybettiğimiz final serisi değil, şampiyonluktan olduğumuz Kayseri Meysu maçıydı. Benetton maçının yorgunluğunu ve konsantrasyonunu dengeleyemedik, Ankara’dan direkt Kayseri’ye geçmiştik. Takım o yorgunlukla oradan çıkamadı. O maç gerçekten çok üzüldüğüm bir maçtı.

Kulübümüzde çalıştığınız süre zarfında saha dışında yaşadığınız en ilginç ve unutulmaz olay neydi?

O kadar çok olay var ki… Fenerbahçe en büyük basketbol taraftarını topluyor. Her maç sonunda bir şeyler yaşayabiliyorsunuz. Ama herhalde en unutulmazı, Efes’e karşı 2-0 gerideyken yaşadığımdır. Boğaziçi Köprüsü’nde trafik var, üzerimde sarı bir lakos… Yandaki araçtan bir taraftar camdan yarısına kadar çıktı; “Hocam atma, at!” dedi. Köprüden aşağı atlamamı kastediyor herhalde üzüntüden. Ben elimle “iki” işareti yaptım (seriyi eşitleyeceğiz anlamında). Adam “Gözünü yiyeyim senin, bu üçü alacağız biz!” diye bağırdı. Hakikaten de aldık.

Dereağzı Tesisleri.
Hüsnü Çakırgil Arşivi

Abdi İpekçi Spor Salonu’ndaki atmosfere, tribünlere ve taraftar desteğine dair neler anlatmak istersiniz?

Beşinci maç için salona gidiyoruz, Pamukspor’da kamptayız. Menajerimiz “Seyirci ancak girer, maç başlar seyirci dışarıda kalır” diyordu. Salona bir geldik ki, kapılar çoktan kapanmış! Bizim dışarıda gördüğümüz binlerce insan, içeri giremeyenlermiş. Soyunma odasına koridordan değil, sahanın içinden geçerek gittik. O atmosferi görünce zaten maç kafada bitti. 2-0’dan 2-2 yapmışsın, 7-8 bin kişilik salon tamamen senin taraftarın… O duygular içinde maçı oynamak inanılmaz bir şeydi.

Fenerbahçe’den sonra Konya, Karşıyaka, Ülkerspor ve Beşiktaş’ın yanı sıra Avrupa’da Rimini, Frankfurt Skyliners ve Düsseldorf kulüplerinde çalıştınız. Avrupa yılları size neler kattı?

Eğer kendine güveniyorsan, bir zaman sonra oralar da evin gibi oluyor. Almanya başka bir kültür, İtalya bize çok benzeyen bir kültür. Frankfurt Almanya’nın finans merkezi, Düsseldorf ise sanat merkezi. Almanlar Düsseldorf için “Almanya’nın salonu” derler. Tatil deseler Rimini dersin… Çok şanslıyım çünkü bunları yaşantım içinde ailemle, takımlarımla ve taraftarlarla paylaşabildim.

2000’li yıllarda basketboldaki yatırımlarını arttıran Fenerbahçe, bunun karşılığını 2017’deki EuroLeague şampiyonluğu ile aldı. Bu süreci ve takımımızın şu anki durumunu ve geleceğini nasıl yorumlarsınız?

Dipnot: Bu röpörtaj Nisan 2021’de yapıldığı için Murat Didin o dönemki takımın durumuna göre yorum yapmıştı)

Fenerbahçe’nin son 20 senedeki atılımı ise uzun vadeli bir projedir. Avrupa’nın futbol devleri arasındasın ve her sene Final Four adayıyın. Bu sene (2020-21) bir değişim senesiydi; Obradovic’ten sonra Igor Kokoskov’un gelmesi büyük bir cesaret işiydi. Igor da üstün bir karakter. Sakatlıklar olmasaydı CSKA serisi daha farklı olabilirdi ama bu takımın “Yellow Legacy” (Sarı Miras) olduğu bir gerçek.

Son olarak bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir ?

Taraftar olmak güzel bir şey. Sloganda olduğu gibi; “İyi günde, kötü günde…” Avrupa’da da yaşadım; İtalya heyecanlıdır ama Almanya’da Frankfurt’ta salon hep full dolar. Kaybettikleri günün ertesi yine 55 bin kişi maça gider. Türkiye’de taraftarlık biraz nüfus kağıdına eklenmiş durumda; “Dini: İslam, Takımı: Fenerbahçe” gibi… Bu aidiyeti dingin bir taraftarlıkla, takımın bir parçası olarak yaşamak lazım. Forma almak nasıl bir katkıysa, doğru düşünmek ve desteklemek de öyle büyük bir katkıdır.

Murat Hocam, bu röportajı yaptığımız süre içerisinde bize ve takipçilerimize bir çok şey anlattığınız için size çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Burada beraber sporun, hayatın ve basketbolun güzelliklerini konuştuk. Nice keyif alacağınız yıllar ve sezonlar dilerim. Sağlıcakla kalın.

Yorum bırakın