#Arşivden | Fenerbahçe Basketbol Tarihinden Bir İlker Esel Geçti: “Bizim Zamanımızda Amatör Ruh Her Şeyden Önce Gelirdi”

Fenerbahçe basketbolunun tarihini yalnızca istatistikler ve kupalar değil; o formayı asfaltta, buz gibi salonlarda, ama sarsılmaz bir aidiyetle terleten “beyefendi” sporcular inşa etmiştir. 1960’lı ve 70’li yıllarda oyun kurucu zekası, mühendis kimliği ve centilmenliğiyle çubuklu formaya hizmet etmiş olan İlker Esel, bu tarihin en kıymetli taşlarından biridir.

Ağustos 2024’te aramızdan ayrılan İlker Esel ile, Fenerbahçe yıllarını “Fenerbahçe Erkek Basketbol tarihi” projemiz doğrultusunda arşiv röportaj olarak kayıt altına almıştık. Vefatından üç yıl önce, Temmuz 2021’de gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi; sadece bir sporcunun anıları değil, Türk basketboluna tutulmuş bir aynadır. Ankara Koleji’nden yetişen bir gencin Fenerbahçe efsanesine dönüşmesini, namağlup şampiyonlukların perde arkasını ve “rakip takım başkanının tribünden atlayıp sakatlanan Fenerbahçeli sporcuyu tedavi ettiği” o unutulmaz centilmenlik günlerini ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlatmıştı.

Salon Tribünü ekibi olarak; İlker Esel’in vefatından önce bizlere emanet ettiği bu değerli hatıraları, büyük bir özlemle yayınlıyoruz.
Amatör ruhun, sarsılmaz dostlukların ve çubuklu formaya duyulan karşılıksız sevdanın hikayesi…

İlker abi öncelikle hoş geldiniz. Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi adına sizlere çok teşekkür ederiz. İlk olarak hangi yılda doğduğunuzu, hangi şehirde, nasıl bir çocukluk ve gençlik geçirdiğinizi, basketbola hangi kulüpte nasıl başladığınızı bizlere anlatabilir misiniz.

Şimdi 1941’de Ankara’da doğdum, 5 Haziran’da. Memur bir ailenin çocuğuyum. Ankara’da onların… İstanbul’dan Ankara’ya naklettikleri, iş için Ankara’ya naklettiklerinden dolayı ben de Ankara’da doğdum. İlkokulu, Ayşe Abla İlkokulu diye özel bir ilkokulda okudum. Oradan sonra da annemle babamın da gayretiyle Ankara Koleji’ne girdim ortaokula başlarken. İşte o sırada Erdal Poyrazoğlu, Barış Küce, Birol Öngör, Savaş Küce gibi çok değerli dostlarımla orada çocukluk arkadaşlığı yaptık, orada tanıştık. Onlarla birlikte, daha doğrusu onlar benden önce baskete başladılar. Beni zorla, tabii onlar da basket oynadığı için hepsi birden, ben de basketi oynamak durumunda kaldım. Yoksa futbol oynuyordum. Müthiş bir tabii Fenerbahçe sempatizanıydım. Ama bu arada aileden amcamın oğlu çok mühim bir futbolcuydu; Bülent Esel diye Beşiktaşlı. O İtalya’da oynadı. Onun tesiriyle korkudan o sırada Beşiktaş’ı da tutuyordum.
Ama ortaokul ve lise hayatında Ankara Koleji basketbol takımında oynamaya başladım. Ve Ankara Koleji son sınıfa geçtiğimde, ilk defa daha lise talebesiyken Basketbol Milli Takımı’na seçilme şerefine nail oldum. Ankara’da ilk defa böyle bir şey oluyordu, hadise oluyordu. Tabii çok memnun olduk, çok gurur duyduk. Ama o Milli Takım’da oynayamadım çünkü Kolej’e dönüp imtihanlara girmem gerekiyordu. İki aylık bir kamp vardı İstanbul’da, affımı rica ettim Milli Takım’dan. Sonra ondan sonraki senelerde tekrar Milli Takım’a gitmeye başladım. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girdim ben Ankara Koleji bittikten sonra. O sırada yine Kolejlilerde oynuyordum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi 3. sınıftan 4. sınıfa geçtiğim sırada Fenerbahçe iki defa Ankara’ya geldi hazırlık maçları oynamak üzere.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi dördüncü sınıfı, üçten dörde geçtiğim sırada Fenerbahçe takımı iki tane hazırlık maçı yapmak üzere Ankara’ya geldi. Bizim Kolej salonunda, Kolej’i seçmişlerdi. Biz o sırada hani “Kolej basketbolu” dediğimiz daha modern, daha süratli, düzgün basketbol oynuyor kabul ediliyorduk. Biz o iki maçta da kendi salonumuzda Fenerbahçe’yi yenme imkanına kavuştuk. Bu sırada ben de tahmin ediyorum oldukça iyi bir performans göstermiştim. O maçlar bittikten bir süre sonra Fenerbahçe üçüncü defa Ankara’ya gelme niyeti bildirdi. O sırada çünkü deplasmanlı lig yoktu. Mesela Ankara’da takımlar bir lig oynuyorlar, biz şampiyon oluyoruz…

İstanbul-Türkiye şampiyonaları oluyordu. Dolayısıyla üçüncü maça hazırlanırken işte bir gün kapı çalındı. Sevgili rahmetli Doktor Reşat Derman ve Fikret Arıcan vesaire gibi Fenerbahçe’nin çok büyük, çok şöhretli isimlerini kapımda buldum. Dediler ki “Sen Fenerbahçe’ye transfer oluyorsun” falan. Tabii kolay olmadı bu kararı vermek. Tabii ki çok istiyordum, tabii ki çok şeref duyuyordum, çok onurlandım ama Kolej camiasını bırakmak da zordu. Bir ikincisi; bir de Orta Doğu Teknik, mühendislikte devam mecburiyeti olan bir üniversiteydi. Her dakika imtihanlar vardı. Onlara rağmen karar verdik. Haftada bir gün uçakla antrenmana gidip gelme ve hafta sonları maçlara gitmek kaydıyla, öyle karşılıklı birtakım fedakarlıklar yaparak Fenerbahçe’de oynamaya başladım. O sene de tabii çok iyi geçti. Hem İstanbul hem namağlup Türkiye şampiyonu olduk. O kadroda olmak da tabii benim için çok mühimdi. Aynı zamanda Milli Takım’da da devamlı oynar hale gelmiştim. Böyle bir maceramız oldu.

Altıncı kez İstanbul şampiyonu, üçüncü kez namağlup Türkiye şampiyonu olduğumuz 64-65 sezonunda ilk kez Fenerbahçe A takımın kadrosunda yer aldığınızı anlattınız. Kulübe ve A takıma giriş süreciniz nasıl gerçekleşti? Ayrıca bu sezona dair neler söylemek istersiniz?

Şimdi söylediğim gibi böyle gayet enteresan bir şekilde transfer oldum Fenerbahçe’ye. Orta Doğu Teknik’te okurken zor oldu, ilk sene maçlara ve antrenmanlara uçakla gidip geliyordum. Ama buna rağmen Ankara’da çok imkanlarımız vardı. Dolayısıyla ben her gün kendi antrenmanlarımı, idmanlarımı ihmal etmiyordum. Kolej takımıyla da antrenman yapıyordum, kendi başıma da antrenman yapıyordum. Dolayısıyla Fenerbahçe gibi bir takımda oynamaya hazır halde tutabildim kendimi o sene. Zaten o sezondan sonra da İstanbul’a yerleştim, böyle bir problem de kalmadı. Zaten Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden mezun olmuştum. Öyle bir şeydi. Tabii ki çok keyifli bir seneydi, tabii ki çok güzel bir seneydi. Takım arkadaşlarımız işte abilerimiz Mehmet Baturalp, sevgili Tuncer Kobaner, Hüseyin Kozluca, bir ara Ferhan Baras, Güner Yalçıner gibi elemanlarla birlikte oynamak da tabii ki çok keyif vericiydi. Ve o namağlup hem İstanbul hem Türkiye şampiyonu olmak ayrıca bir ayrıcalıktı ve çok keyifli günler geçirdik. Dolayısıyla o seneyi unutmam mümkün değil. Hepsine sevgiler ve selamlar gönderiyorum. O sene benim için ayrıca bir şeysi vardı; bilmiyorum sen öyle bir şey soracak mıydın ama Türkiye şampiyonu olduğumuz İzmir’deki müsabakalar sırasında ben aslında basketbol hayatımın en güzel günlerini yaşıyordum. Neden? Çünkü Fenerbahçe’ye transfer olmama rağmen 2-3 seneden beri Kolej genç takımını çalıştırıyordum abi olarak, antrenör olarak. O genç takımda o zamanın en iyi genç basketbolcularından Barış Küce oynuyordu, Nur Germen oynuyordu. Öyle bir takımımız vardı. Biz de o takımla Ankara şampiyonu olduk aynı sene. Ve İzmir’e geldik, onlar da İzmir’e geldi beraber. Gençler Türkiye Şampiyonası’nda da İstanbul Teknik Üniversitesi’nin o zamanki çok esaslı kadrosunu yenerek aynı gün Ankara Koleji’ni de Türkiye şampiyonu yapabildik hep beraber. Onun da tabii keyfi benim için hani böyle “katmerli” dediğimiz bir hadise oldu. Hem Fenerbahçe hem çalıştırdığım Kolej genç takımının şampiyon olması benim için unutulmaz bir şeydi hayatımda.

1965-66 sezonunda ise son kez düzenlenen İstanbul Ligi’ni yedinci kez kazanmıştık. Türkiye Basketbol Şampiyonası ise basketbol tarihimizin en çekişmeli sezonlarından biriydi. Takımımız İstanbul Teknik Üniversitesi ile oynadığı son maçı kazanarak rakibini şampiyonluktan etmiş, şampiyonluk Galatasaray’a gitmişti. Kaptanımız rahmetli Mehmet Baturalp ise “Sarı-lacivertli forma asla satın alınmaz” sözleriyle ilkeli duruşu vurgulamıştı. Bu olayı anlatmanız mümkün müdür?

E valla tabii mümkün. Sevgili Batur abimiz; o bizim hem kaptanımızdı, hem antrenörümüzdü, hem abimizdi, her şeyimizdi. Onunla beraber de oynadık zaten. Batur abi bir Fenerbahçe aşığıydı, çok koyu bir Fenerbahçeliydi. Ve o sırada herkes bizim Teknik Üniversite’yi yenilip Galatasaray’ı şampiyon yapmayacağımızı, yapmamak için elimizden geleni yapacağımızı düşünüyorlardı falan filan. Ama biz işte o gün ne gerekiyorsa onu yaparak da maçımızı kazandık. Tabii ki bizim için üzücüydü çünkü biz şampiyon olmak istiyorduk. Maalesef ondan evvelki bir kayıp dolayısıyla onu beceremedik. Ama Fenerbahçe basketbol takımının ağırlığını ve duruşunu orada zannederim bütün basketbol camiasına ispat etmiş olduk.

Hiçbir zaman zaten Fenerbahçe böyle hesap kitap işlerine girmemiştir. Maçına çıkar, oyuncu böyledir zaten. Futbolda da böyledir, basketbolda da.

Oynar, kazanabilirse kazanır. Kazanamıyorsa da kendi karakterine uygun olarak kaybeder. Yapacak başka bir şey yok, spor her şeyden önce geliyor. Bunun böyle olmasının da kendine has bir güzelliği var. Bizler hepimiz tabii ki Fenerbahçeliyiz, tabii ki şeref duyuyoruz, onur duyuyoruz. Ama şunu da kabul etmemiz lazım ki çok yakın dostlarımız, beraber derin arkadaşlık yaptığımız arkadaşlarımızın birçoğu da Galatasaraylı veya Beşiktaşlı. Onların da duruşuna, onların da sporuna saygı duymak görevimiz.

Önce sporcu olacağız. Birbirimize saygı duyacağız. Bu spor onun için yapılıyor her şeyden evvel. Dolayısıyla zaman zaman profesyonel hayata geçişin bazı arızaları olmasına rağmen, özellikle bizim zamanımızdaki amatör ruh her şeyden önce gelirdi.

Tabii ki İlker abi. Döneminizde beraber oynadığınız takım arkadaşlarınız ile de konuştuğumuzda hep rakipteki oyuncularla centilmenlikten ve saygıdan bahsetmişlerdi.

Tabii, çok doğru söylüyorlar. Bir de mesela bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı biterdi; biz ondan sonra Galatasaray’dan 3-4 kişi, bizden 3-4 kişi hep beraber toplanır aynı yere, aynı lokantaya yemek yemeye giderdik. Gidebiliyorsak oradan bir diskoteğe, yine aynı diskoteğe giderdik. Sahanın dışında da aramızda büyük rekabete rağmen çok da büyük bir dostluk vardı.

Yakın zamanda maalesef bu olayları göremiyoruz, hem tribünde olsun hem sahada olsun. Ben sana bir macera anlatayım. Bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı oynuyoruz. Galatasaray’ın en mühim oyuncularından bir tanesi, her zaman takdir ettiğim, Milli Takımımızın da çok iyi oyuncularından Şengün Kaplanoğlu’nu tutmak benim görevimdi. Şengün abi benim canım ciğerim, dostum. Elimden geldiği kadar büyük bir gayretle onu tutmaya, daha az sayı atar hale getirmeye çalışırken ben sakatlandım, düştüm bir pozisyonda. Ve benim tekrar o sakatlığı atlatıp oyuna girmem Fenerbahçe’nin çok büyük lehine bir hadiseydi. Belki de ben o maça giremeseydim o maçın ne olacağı belli değildi. O sırada ben yerde yatarken başımı kaldırdım, aa baktım sevgili hepimizin babası, abimiz, canımız başkanımız dediğimiz Doktor Ali Uras tribünden atlamış geldi, beni tedavi edip oyuna soktu. Şimdi bu kadar güzel bir hadise keşke bugün de olsa, keşke bütün gençlerimize de bu ruh aşılanabilse diye düşünüyorum.

Keşke ve inşallah bu tarz spor yapmaya kavuşabilsek hep beraber. Özellikle yeni yetişen gençlerimiz bu terbiyeyle yetişebilseler Türk sporu çok daha çabuk ileriye gidecek.

Bir de şu var; biz spor yaparken de aramızda çok büyük bir rekabet vardı. Sahiden müthiş bir rekabet içerisindeydik ama dediğim gibi saha içinde… Aynı zamanda çok yakın dosttuk. Saha içinde dişe diş, kora kor mücadelemizi yapardık. O maç bittikten sonra yine normal hayatımıza, dostluğumuza, arkadaşlığımıza dönerdik.

1966-1967 sezonunda ise takımımızın kadrosunda yer almamıştınız. Benzer bir ayrılığı ise 1968-69 ve 1969-1970 sezonlarında da yaşamıştınız. Fenerbahçe’den ayrılıp daha sonra kulübe geri döndüğünüz bu periyotların sebebi neydi İlker abi?

O da şuydu: Basketbol benim için hiçbir zaman para kazanacağım bir şey değildi. O zaman birçoğumuz için öyleydi. Basketbol bir kere o zaman profesyonel değildi. Basketboldan kazanılan parayla, alınan cep harçlığıyla bir hayat kurmak, yaşamak imkansızdı. Dolayısıyla ben de Orta Doğu Teknik’i bitirmiş, iş hayatına düzgün bir şekilde atılmak isteyen birisi olarak ve tahsilimi daha ileriye götürmek için master yapabilmek ümidiyle İngiltere’ye yerleştim izin alıp. (O sırada yanlarına gelen birine) Ne güzel efendim, ne güzel… Ben de Fenerbahçe’nin kardeşlerine röportaj yapıyorum burada. Evet, onlar da bizim kulübün şeysi.
Diyeceğim; kariyerime daha iyi bir başlangıç yapabilmek için o sırada elime geçen bir fırsatı değerlendirerek İngiltere’ye master yapmaya ve kendimi daha geliştirmeye gittiğim için Fenerbahçe’den uzak kaldım. Ben başka herhangi bir takıma transfer olmadım. Hatta bir ara Altınordu kulübü İzmir’de çok büyük bir atılım yapmıştı ve onlara sağ olsunlar uygun görmüşler, bana bayağı güzel, maddi yanı da düzgün bir teklif yaptılar. Buna rağmen o teklifi de ben istemedim. Fenerbahçe’den ayrılmak için bana verilecek bir para çok mühim değildi. İstikbalimi daha ciddi bir hale getirebilmek için eğitime gittiğimden o sırada iki sene gibi bir süreyle Fenerbahçe’den uzak kaldım.

1967-1968 sezonunda ise Türkiye Ligi şampiyonluğunu kıl payı kaçırmıştık İlker abi. Ülkemizi temsil eden ilk takım olarak çıktığımız Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda ise Fransız ASVEL’e elenmiştik. Diğer oyuncularımız da bu maçı üzülerek anlatır ama çok güzel anıları da olmuş orada. Keza Hüseyin abi de anlatmıştı. Bu dönemde röportaj yaptığımız tüm isimler Fransa seyahatine ve verilen yemeklere dair anılarını anlattılar. Siz neler söylemek istersiniz?

Valla şöyle söyleyeyim; bir kere her şeyden evvel benim o sırada 68 senesinde Ordular Arası Dünya Şampiyonası dolayısıyla askere aldılar. Ordu Milli Takımı’na katılmamı istediler. E tabii emir büyük yerden geldi; Dünya Şampiyonası hem de askeriye… Dolayısıyla ben o sezon Fenerbahçe’nin son Türkiye şampiyonluğunu kaçırdım, bir-iki maçında oynayamadım. Onun üzüntüsü hala içimdedir. Hatta bir ara bana kızdılar “Sen niye oynamıyorsun, oyna” diye. Oynayacak halim yoktu, “emir demiri keser” misali askere alınınca Ordu Milli Takım kampına beni götürdüler. O sene de çok güzel oyunlar oynadık, Dünya üçüncüsü olduk ordular arası. Yunanistan’ı, Fransa’yı birçok ülkeyi yendik. O bakımdan o imkanı bulamadım. Evet, ASVEL maçında birtakım şeyler de oldu; kötü tribün tezahüratları vesaire… Öyle bir hatırayı hiç düşünmek de istemiyorum. Sevgili Hüseyin Kozluca’nın anlattıkları tamamdır, ona da katılıyorum.

Mehmet Baturalp yönetimindeki 1970-1971 sezonunda ligi ikinci tamamlamış; ligin ortasında Altan Dinçer ve ekibinin göreve geldiği 1971-72 sezonunda ise zayıflamış bir kadroyla beşinci sırayı almıştık. Siz ve takım açısından bu sezonlar nasıl geçti?

Şimdi o sezonlar iyi geçmedi. Benim de zaten basketi artık bırakmayı düşündüğüm sezonlardı bunlar. Çünkü çok ağır bir yük vardı; büyük bir müessesede işe girmiştim, aynı zamanda basketbol oynuyordum. Girdiğim iş de mesuliyet gerektiren bir işti. Artı Mehmet Baturalp’in, sevgili abimizin ayrılması beni çok üzdü. Oynamak bile istemedim, ben de bırakmak istedim. Çünkü tabii bunun şimdi lafını etmek belki kolay ama o zamanki yönetimden verilen bir karar gibiydi bu. Daha genç bir kadroyla savaşıyorduk. Yani gene tabii Tuncerler falan vardı ama genç arkadaşlarımız da katılmıştı. O benim için çok üzüntülü bir sezondur maalesef. Hep böyle moralimiz bozuldu Batur abinin bırakması dolayısıyla. Ben de dediğim gibi bırakmayı düşündüm, o geldi bana dedi ki “Katiyen bırakmayacaksın, oynayacaksın.” Onun talimatıyla devam ettim. Ama hiç hoşlanmadığım, zaten iş hayatımdan dolayı bunalmış bir vaziyette oynadığım bir sezondu. Hatırlamak bile istemiyorum.

1971-1972 sezonunda düzenlenen Türkiye Kupası’nın yarı finalinde Beşiktaş’a karşı oynadığımız maç olaylara sahne olmuştu. Takımımızın, dört faulü olan Beşiktaşlı Abdullah Ataman’a faul çalınmamasına itirazı sonucu hakemler sahadan çekilmiş, takımımız maalesef hükmen yenik ilan edilmişti. Siz ve Hüseyin abi ise Ceza Kurulu’na sevk edilmiştiniz. Bu olayla ilgili neler söylemek istersiniz?

Şöyle söyleyeyim; Beşiktaş’ın tabii lige daha yeni yeni girdiği senelerden başlıyoruz. Maçı bizim çok rahat kazanmamız lazımdı. Fakat maalesef o sıradaki hakem arkadaşlar Beşiktaş seyircisinden bir miktar çekindikleri için birkaç tane yanlış karar verdiler. Bu kararları verirken… Topu kullanan benim, topu kullandırmaya çalıştığım Hüseyin Kozluca. Arkasında bahsettiğin kardeşimiz duruyor, Beşiktaşlı. Onu bir an evvel beş faulle dışarıya çıkartalım, rahat maçı kazanalım diye ona verdiğim paslarda, beni tutan arkadaşımızın dönüp Hüseyin’e faul yapmasını hakemler görmeyince veya faul vermeyince maalesef fevkalade sinirli bir hava oldu. O sinirli havanın neticesinde ben de Hüseyin Kozluca da maalesef hakemlere ciddi bir şekilde itiraz ettik. Maç durdu, birtakım rahatsızlıklar oldu ve dolayısıyla ikimiz de maalesef ceza aldık. Ama şimdi düşününce insan bunun böyle olmaması gerektiğini düşünüyor. Ama gençliğin verdiği, o sıradaki müsabakanın verdiği stres vesaire ile kazanmamız gereken bir maçı böyle ufak tefek birkaç hatayla kaybedebilecek olmamızdan çıkan hadiselerden dolayı şimdi bile üzgünüm. Keşke olmasaydı.

Ligi 7. bitirdiğimiz ve duraklama dönemine girdiğimiz 72-73 sezonu ise Fenerbahçe’deki son yılınızdı. Bu sezondan sonra basketbol kariyerinizi ve hayatınızı nasıl sürdürdünüz?

Ondan sonra basketbol hayatımı zaten bıraktım. Milli Takım’ı da 74 senesi Avrupa elemelerinden sonra bıraktım. Ankara’da yapılan elemeleri kazanmıştık, o elemelerden sonra bırakmak durumunda kaldım. Zaten hem yaşım ilerlemeye başlamıştı hem de çok ağır iş yüküm vardı, çok zaman ayırmam mümkün olmuyordu basketbola artık. Bu arada da Fenerbahçe’den başka bir yerde oynamayı düşünmedim. Kulüpteki havadan dolayı Fenerbahçe’nin antrenörlüğünü yapmak gibi bir düşüncem de olmadı. Ben aynı zamanda Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Kulübü üyesiydim, çok tenisçiyimdir. Oradan bana bir teklif yaptılar; para konuşmadan, amatör olarak onlara bir abi olarak 1-2 sene yardımcı olmuştum. Onun dışında maalesef bir şey olmadı. Zaten Kolej genç takımı Türkiye şampiyonluğundan sonra başka takım çalıştırmamıştım.

Fenerbahçemizde geçirdiğiniz 6 sezon boyunca Mehmet Baturalp, Hüseyin Kozluca, Tuncer Kobaner ve Halil Dağlı gibi isimlerle aynı takımda oynadınız. Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi?

Şöyle söyleyeyim; hepsi birer değerdir, hepsi değerli dostlar ve hepsi de zamanın en iyi basketbolcuları. Dolayısıyla gerek Hüseyin Kozluca, gerek “Baba” Tuncer, gerek Halil Dağlı, Erdal Poyrazoğlu, Güner Yalçıner, Mehmet Baturalp, Ferhan Baras… Hepimiz çok iyi dosttuk. Ömer abi tabii, Ömer Urkon, bizden biraz evvel başladı, bıraktı ama o da mükemmel bir basketbolcuydu. Bunların hepsiyle ayrı ayrı oynamanın keyfi vardı. Onlara pas verebilmek benim için bir ayrıcalıktı. Çünkü ben “playmaker” oynadığım için bir tek o sıralarda üzüldüğüm şey; hep üçlük atıyordum ama hep iki sayıyorlardı! Üçlük yerinden atıp iki saydırıyorduk o sırada. O kural öbür türlü olsaydı daha da skorer bir playmaker olarak basketbol tarihine geçebilirdik.

Kaynak: Fenerleaks

Fenerbahçe forması altında oynadığınız en unutulmaz maça ve saha dışında yaşadığınız en ilginç olaylara değinmeniz mümkün mü?

“Unutulmaz maç” diye tek bir maçı ayırmıyorum ama sana demin bahsettiğim gibi; Galatasaray-Fenerbahçe maçında benim sakatlanmam ve rakip takımın oyuncusu Doktor Ali Uras’ın tribünden gelip beni tedavi ederek oyuna sokması benim için unutamayacağım güzel bir anı olarak kalmıştır. Bir de tabii o 64-65 sezonunda namağlup Türkiye şampiyonu olduğumuz sırada, aynı gün Kolej genç takımını da antrenör olarak şampiyon yapabilmek benim için basketbol hayatımın en güzel, en şeref duyduğum anımdı.

Takımınızda bulunduğunuz süre zarfında bir Türkiye şampiyonluğu ve iki İstanbul şampiyonluğu yaşamıştınız. Bu başarıların sizin için anlamı nedir?

Bunlar tabii çok mühim şeylerdi. O dönemlerde Galatasaray da çok kuvvetli bir takımdı. Hatta bir ara Modaspor diye müthiş bir takım vardı Turhan Tezol abilerimizle vesaire. Galatasaray, Darüşşafaka, Teknik Üniversite vardı… Onların arasından sıyrılıp Türkiye şampiyonu olabilmek, üstelik yabancı oyuncu olmadan, bana göre çok mühim başarılardır.

Bir de o dönemlerde müessese kulüpleri de azdı, kulüp takımları her zaman daha ön plandaydı.

Bizim basket hayatımızın sonuna doğru Eczacıbaşı gibi müessese takımları yavaş yavaş basketbola girmeye, büyük paralar harcamaya, yabancı oyuncu transfer etmeye başladıklarından itibaren dengeler değişti. Ama gelişen dünyanın şartlarından vazgeçmek mümkün değil. Bugün işte 10 tane yabancı, iki tane Türk oyuncuyla takım sahaya çıkıyor. Bana soruyorsun “Seyrediyor musun?” diye; seyretmiyorum. Niye? Zevk almıyorum. Ben onun yerine NBA seyrediyorum, orada da oyuncular yabancı ama hiç olmazsa en iyilerini seyrediyorum.

Yerli oyuncularla gelen bu başarılar sizin döneminizde daha kıymetliydi sanki abi.

Şöyle söyleyeyim sana; biz Ankara Koleji’nde yetiştik. Kolej lisesinde, ortaokulunda okumayan kimse takımda oynamazdı. Çok sene sonra dışarıdan bir-iki Türk oyuncu alınmasına bile camia tepki gösterdi. Türk sporunun gelişmesi benim için çok mühim. Yabancılarla bir EuroLeague şampiyonu olmak isim olarak güzel ama keşke 12 tane Türk oyuncuyla o kupa alınabilseydi. Şimdi profesyonel lige geldiğinde Türk çocuğunun basketbol hayatı bitiyor. Bence Amerika’daki gibi profesyonel lig ile üniversite ligini ayırmak gerekiyor. Koç Grubu bugün istediğini yapacak güçte bir gruptur; dört tane NBA’in en iyi oyuncusunu alıp getirse kim yenebilir Fenerbahçe’yi? Kimse yenemez. Ama bu Türk basketboluna ne kadar yardım eder, onu bilmiyorum. Altyapı takımları, Fenerbahçe Lisesi, Fenerbahçe Üniversitesi dahil müthiş ligler kurulması lazım. Basketbol takımına en fazla iki, futbol takımına en fazla üç-dört yabancı almak lazım. Türk futbolu ilerlemiyor diye sonra oturup kızıyoruz. Şenol Güneş’in elinde 100 tane dehşet Türk futbolcu olsaydı onların arasından seçip götürseydi keşke. İnşallah biz bu dünyadan göç etmeden böyle güzel şeyler görürüz.

Çubuklu forma altında Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı çıktığınız derbiler nasıl bir havada oynanıyordu?

Bu karşılaşmalar çok özeldi. En büyük rakiplerimizdi, özellikle Galatasaray. Fenerbahçe için orada canımızı dişimize takıyorduk. Karşıdaki arkadaşlarımız dostumuz olmasına rağmen onları yenebilmek bizim için mühimdi. O çubuklu formanın hakkını vermek gerekiyordu. Diğer müsabakalarda karşıda seyircisi olmayan takımlarla oynamak o kadar heyecan vermezdi ama bir Galatasaray maçına çok daha ciddi hazırlanırdık. Bak, Ankara Koleji takımı gibi, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi ekol takımlar kayboldu. Bunlar mühim oyuncu yetiştiren yerlerdi. İnşallah değişecek.

İlker abi, döneminizde maçlarınızı oynadığınız Spor ve Sergi Sarayı’nı bizlere anlatabilir misin?

Fenerbahçe seyircisi her yerde vefakardır, bizi müthiş desteklerlerdi. Ama dürüst olmak gerekirse Spor Sergi Sarayı fiziki olarak çok kötü şartlarda bir salondu. Parkesiz asfaltın üzerinde lig oynadığımızı hatırlıyorum. Tuvaletlerinden koridorlarına kadar tabiri caizse gecekondu gibiydi. Ama tek büyük salon olduğu için mabet kabul ediliyordu. Buz gibi bir salondu, ısınmak yarım saat sürerdi. Bir anımı anlatayım; 66 sezonu civarı biz Spor Sergi’de idman yaparken rahmetli Can Bartu geldi. Can Bartu benim fevkalade takdir ettiğim, Türk basketbolunun ve futbolunun en büyük oyuncularından biridir… 

O imkansızlıklarına rağmen o çubuklu formayı giyip oraya çıkmak bir ayrıcalıktı, orası mukaddes bir arena olarak düşünülüyordu. Onu restore edip basketbolu orada devam ettirebilirlerdi. Bir yer yıkıldığı zaman sadece bina gitmiyor, hatıralar da beraber kayboluyor. O küçücük soyunma odasındaki, o duştaki hatıraları geri getirmek mümkün olmuyor. Eskiyi yıkmak kolay, ona sahip çıkmak mühim.

2000’li yıllarda basketboldaki yatırımlarını arttıran Fenerbahçe, bunun karşılığını 2017’deki EuroLeague şampiyonluğu ile aldı. Bu süreci ve takımımızın şu anki durumunu ve geleceğini nasıl yorumlarsınız?

(Dipnot: Bu röportaj Temmuz 2021’de yapıldığından dolayı İlker Esel o günkü duruma göre yorum getirmiştir.)

Obradovic devri çok güzel bir devirdi. Ama antrenörler de yorulur, koçlar da yorulur. O bir ekol kurdu ve o sayede kupa geldi. Ama o zamanki basketbolcular bugünkilerden çok daha iyiydi. Şimdi kadro çok değişiyor, profesyonellik ön planda olduğu için ciddi bir ekol kurulamadı. Ben zaten bu tarz profesyonel sistemleri sevmiyorum. İkinci-üçüncü sınıf Amerikalıların gelip boy gösterdiği bir lig haline geldi EuroLeague. Bizim Ankara Koleji’nde Arman Asena diye çok değerli bir antrenörümüz vardı, bu işi bir sistem haline getirmişti. Şimdiki profesyonellikle o sistemler maalesef bitti. Sevgili Ali Koç; dünyanın en beyefendi insanlarından biri, büyük bir iş adamı ama bir takımı toparlamak ne kadar sürüyor, görüyorsunuz. Bu iş kaliteli müzik dinlemeye benzer; hoparlörü, amfisi, iğnesi, plağı hepsi iyi olacak. Birdenbire üç oyuncu alıp şampiyon olunmuyor.
Bir de şu var: Bizim kuşağımızdan çok az insan kulübe hizmet için geri döndü. Kendi işimize gücümüze baktık. Ama kulüp de eski sporcularına çok sahip çıkmıyor, fikirlerinden faydalanmıyor. Senede bir defa çalıştay yapılsa, eskilerin fikirleri alınsa Türk sporu için çok daha iyi olur.

Son olarak bu röportajı okuyacak olan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Taraftarlara bir şey söylemek haddim değil ama lütfen fanatik olmasınlar. Spor olarak baksınlar, daha yapıcı tezahürat yapsınlar. Küfürle, tehditle bu iş olmuyor. Ne kadar kaliteli seyirci olursa o kadar kaliteli spor yapılır.

Röportajımıza katıldığınız için Salon Tribünü ekibi adına çok teşekkür ederiz İlker abi. Var olun.

Rica ederim Erdi’cim. İnşallah Fenerbahçeliler bu okuduklarından bir şeyler çıkarır da işler daha düzgün hale gelir. Çok teşekkür ederim.

Yorum bırakın