#Arşivden | Fehmi Sadıkoğlu: 80’li Yılların Zorluklarını Bitmeyen Bir Tutkuyla Aşan Fenerbahçe, Türk Basketbolunu Hak Ettiği Seviyeye Taşıyan Lokomotiftir.

Türk basketbolunun hem sporcu hem de antrenör olarak en önemli tanıklarından biri olan, üç büyük kulübümüzde de iz bırakan duayen isim Fehmi Sadıkoğlu ile geçmişe doğru derin bir yolculuğa çıktık.

Dereağzı’ndaki o eski sahadan, Spor Sergi Sarayı’nın o eşsiz atmosferine; Beşiktaş ve Galatasaray’da yaşadığı tarihi şampiyonluklardan, Fenerbahçe’deki başantrenörlük dönemine kadar her şeyi açık yüreklilikle konuştuk. Fehmi abi, Fenerbahçe’nin 1988-1989 sezonunda yaşadığı büyük talihsizlikleri, efsane oyuncuların sakatlık süreçlerini ve yönetimle yaşadığı o çarpıcı ayrılık hikayesini salontribunu.com ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.

Bugün Euroleague şampiyonu bir dev haline gelen Fenerbahçe’nin, 80’li yıllardaki o “bitmeyen tutkusunu” ve imkansızlıklar içinde verilen mücadelenin nasıl bir “lokomotife” dönüştüğünü birinci ağızdan dinlemeye hazır mısınız?
İşte Türk basketbolunun efsanesi Fehmi Sadıkoğlu ile gerçekleştirdiğimiz, tarih kokan o özel röportaj.

Fehmi abi öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için salontribunu.com ekibi olarak size çok çok teşekkür ederiz abicim. 21 Eylül 1945 tarihinde dünyaya geldiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Önce şöyle anlatayım. Mahallenin en sporcu, okulun en atletik tiplerinden biriydim. Kısa boyluydum. Okulda sınıf takımına bile basketbola seçmediler. Okul takımına bile seçmediler ki. Işıklar Askeri Lisesi zaten basketbolda yok gibiydi. O kadar basketbola boyumdan dolayı kimse, çok sevdiğim basketbola öyle diyeyim, beni düşünmedi. Ben mahallede bir ağaca pota koyup oynayıp, orada bir sürü insan, bir sürü abi beni görmeye falan başladı. Bu arada benim beraber vakit geçirdiğim, aynı çevre içinde bulunduğumuz arkadaşlarımla ki bir tanesi Engin Muratoğlu oldu rahmetli Fenerbahçe’de… O, Batur abi’ye (Mehmet Baturalp) beni çok methetti. “Yani bir Fehmi var, alın bunu işte, belki ne bileyim iyi basketçi olsa Fener’e gidecek” yani.
İşte bir gün beni böyle götürdüler şeye… Dereağzı; o zaman Dereağzı gibi değil. Böyle bir basket sahası var, telle çevrilmiş falan. Hani var ya bu Maltepe’de orada, orada biz böyle iyi basketçiler… Ferhan (Baras) da vardı belki, tam hatırlamıyorum. Böyle aramızda oynardık. Oynarlarmış onlar da beni de bir hafta sonu götürdüler falan. Böyle tellere dayalı biri, kimdir bilmiyorum, ”Gel oğlum, sen nerede oynuyorsun?” dedi. ”Bir yerde oynamıyorum abi” dedim. ”Nasıl sen bir yerde oynamıyorsun?” dedi. Beğenmiş beni. Kartını çıkardı. O zaman portföy böyle arkadan çıkartılır. Kartını verdi. “Beni mutlaka ara” dedi. “Yarın da şuraya gel” dedi. Ee, karta bir baktım; Mehmet Baturalp abi.
O ara Fenerbahçe’de ilk beş oynuyor, milli takım oyuncusu fakat PTT diye bir takım çalıştırıyor. Batur abi beni YMCA, Sultanahmet’e çağırdı. Oraları bilmiyorum. Hayatımda ilk defa böyle anısına gideceğim falan. Çekine çekine gittim. Kapkaranlık bir saha. İşte orada oynadım, şey yaptım. Beni beğendiler. “Yarın Spor Sergi’ye gel” dediler. Orada işte bir Salih abi diye bir idarecileri vardı PTT’nin. Batur abi dedi ki; “Salih, Fehmi’nin lisansını çıkartın hemen.” “Genç takıma mı?” dedi Salih abi. “Ya ne genci, A takım yaşına gelmiş” dedi. 19 yaşındaydım. Basketbol topunu ilk defa elime alacağım… 6 ayda beni Ümit Milli Takımı’na seçtiler. Bir senede Milli oldum. Ama 5 sene gidemedim. O kadar büyük basketbolcular oynuyor ki o ara. Şengün Kaplanoğlu abi uzun yıllar oynadı. Batur abi de koçum oldu Milli Takım’da sonra.
Fakat o sene şimdi PTT ile 3 ay falan 4 ay antrenman yaptım. Türkiye Şampiyonası’na gidildi. İstanbul Ligi var o zaman, Türkiye Ligi yok. Türkiye Şampiyonası’nda ilk maçta 32 sayı attım, ikinci maçta 32 sayı attım. Sonra final maçı var. Beni oynatmadı. Ve dedi ki, “O kadar iyi, neden oynatmadın abi?” dedim Muhafızgücü’yle oynuyoruz. “Ya iyi basketçi olacaksın, senin ezilmeni istemiyorum, çok tecrübesizsin” dedi. Yani Batur abi’nin hayatımda çok yeri var. Hakikaten beni kolladı, tuttu, pamuk içinde büyüttü. Bundan sonra sezonun bitiminde Beşiktaş basketbol takımı kuruluyormuş. Ben Büyükada’dayım yazın. Bir telefon geldi. Saat dört falan. Beşte o zaman bu Vodafone Arena, Dolmabahçe Sarayı isimli ve lisanslar o kulelerde yapılıyor. Orada iki kule vardır denize bakan. Kulenin birinde Sicil Lisans var. “Koş Sicil Lisans’a.” Uçarak geldim. “Abi nasıl yetişeyim Beşiktaş’a?” dedim. “Biz orayı tuttuk” dedi, “Sen gel.” Bir Beşiktaşlı idareci, Ateş Çubukçu, İren İmre ve ben PTT’den; üçümüz de PTT’de oynuyorduk, transfer olduk Beşiktaş’a. Benim basketbol hayatım öyle başladı ve Beşiktaş’a geçtiğimden beri ilk beşte oynattılar. Ben de elimden gelen, ona layık olmak için her şeyi yaptım. 21 yıl o kulüpte kaldım antrenör olarak toplam. Sonra 4 yıl Galatasaray’a geçtim. Devam edeyim buradan istiyorsan lütfen… Ve Fenerbahçe’ye geldim. Bu tabii antrenörlük senelerimde oldu.

Basketbolculuk döneminizde 1967-68 sezonundan 1978-79 sezonuna kadar Beşiktaş’ta oynadınız. Beşiktaş’ın altın çağında Battal Durusel, Hurşit Baytok, Abdullah İnce, Tom Davis, Ateş Çubukçu ve Erman Kunter gibi önemli basketbolcularla birlikte takımın formasını giydiniz. Bu sezonları bizlere anlatabilir misiniz?

Şöyle anlatayım. Şimdi benim oynadığım yıllarda son sene Türkiye şampiyonu olduk işte biz 1974-75’te. Artık takımı güçlendirelim gibi o seneyi tam hatırlamıyorum da galiba 80 senesi. Yani 1978-1979 sezonunun son maçında sakatlandık. Ve biz o ara, çok istiyordum, babası Beşiktaşlıydı Erman Kunter’in, “Ya bu çocuğu alın” falan… Teknik Üniversite’den Erman’ı aldık. Fenerbahçe gençten Hasan Arat ve Vedat Pembecioğlu alındı. Ve takım gençleştirildi. Fakat bana nasip olmadı. Dizim döndüğü için -ve o zamanlar MR falan yok- çapraz bağlar kopmuş. “Sen kuvvetlisin oynarsın” diye bütün yaz beni çalıştırdılar. Ayağımı alçıya aldım çıkardım filan. Son işte bir Romanya maçı oynayacağız, ki benim oynamam gerekiyor çünkü Hurşitler çok genç daha… Oynayamadım. O hafta yedi kere dizim döndü. Her gün dizim dönüyor. Böylece spor hayatım bitti.
O saydığınız gruba antrenör oldum. Yani Erman oyuncum, takım arkadaşım olacakken oyuncum oldu. Battal zaten takım arkadaşımdı, oyuncum oldu. Apo (Abdullah İnce) oyuncum oldu. Tom Davis Amerika’ya gitti ama takım arkadaşımdı. Çok enteresan bir takım. Beşiktaş müdafaası için Cavit Altunay diye bir antrenöre çok şey borçluyuz. Beşiktaş müdafaasını yarattım önce benim üstümden. Ben de genç takımdan işte Faruk Çağan, Hurşit Baytok’a yatırım yaparak, en azından psikolojik yaparak ama Hurşit’e ilk antrenmanlarını ben veriyordum zaten. Onun için gidiyordum genç takım idmanlarına gidiyordum Hurşit’i yetiştireyim diye. Iıh! O arada da Beşiktaş bana dedi ki; “Ya İstanbul Ligi olmuyor. Senin kızların varmış Büyükada’da çalıştırıyorsun. Ya getir dördüncü takımı kur, o da İstanbul Ligi olsun.” Apar topar onu da yaptık. Küçücük 13-14 yaşındaki kızlarla lige girdik. Ondan sonra lig sonuncusu olduk ilk dörtte. Ertesi sene de lig ikincisi. Bir daha da aşağı inemedik. Hayatımızda hep şampiyon olduk. İşte bu arkadaşlarıma 8 yıl antrenörlük yaptım Beşiktaş’ta. Oradan Galatasaray’a, oradan Fener’e gittim.

1960’lı yıllar Beşiktaş Basketbol takımı. Kaynak: Cem Akdağ Arşivi

1978-79 sezonunda basketbolu bıraktıktan sonra Beşiktaş’ın başına antrenör olarak geçmiştiniz Fehmi abicim. 1979-80 sezonundan 84-85 sezonu sonuna kadar takımın antrenörlüğünü yapmıştınız. 1967-68 sezonunda Vala Somalı’nın çabalarıyla tekrar kurulan Beşiktaş kadın basketbol takımının koçluğunu da daha önce oyuncu olduğunuz dönemden başlayarak yapmıştınız. Beşiktaş kadın takımının 1984-85 sezonunda şampiyon olan kadrosunun antrenörüsünüz. Ayrıca Beşiktaş yıldız ve genç takımlarıyla da şampiyonluklar yaşamıştınız abi. Bu süreci bizlerle paylaşabilir misiniz? Ne kadar Fenerbahçe endeksli bir sayfa olsak da bunları dinlemek isteriz.

Çok az kişi kız basketboluyla uğraşıyordu. Benim girmemin sebebi hakikaten Vala Somalı’ydı. Ressamdı ve Tercüman gazetesinde çizerdi karikatürler. Başıboş ve kimsenin ilgilenmediğini veya çok az kimsenin ilgilendiğini… İstanbul Üniversitesi’ne Özcan Kutluata çok emek veriyordu. Derken işte ben elimdeki fazla oyuncularla İstanbulspor’a destek verdim. Sonra oyuncularımı geri aldım tekrar. Çünkü İstanbulspor da müthiş oldu. Yani bu 1968-69 yılında yokluklar içindeki basketbolda ben şöyle düşünüyorum: Eğer bir ülkede kadın basketbolu yoksa erkek basketbolu da olmayacaktır. Çünkü ailenin en büyük parçası eksik kalacaktır. Hep öyle düşündüm, hayallerimi kurdum. 22 yıl hayal kurdum. 22 yıl uğramadığım, yazı yazmadığım, milli takım kurulsun diye federasyon kapısından çıkmadığım; yani gitmediğim, uğramadığım, konuşmadığım gün olmadı. Nihayet işte 17 Nisan 1987’de milli takım kuruldu. Önce A takımı kurduk, sonra Genç’i, sonra Yıldız’ı. Biz tersten gittik.
Beşiktaş da öyleydi mesela. Çünkü Yıldız-Genç ligi yoktu kızların. Benim zamanımda kuruldu. Ve o ligde tabii çok kuvvetliydi Beşiktaş. Hem Türkiye şampiyonu hem İstanbul şampiyonu oluyordu. Ondan sonra Galatasaray dönemi var.

1985-86 sezonunda Galatasaray’a geçtiniz ve ilk sezonunuzda takımı Türkiye Basketbol Ligi şampiyonu yapmıştınız. 1986-87 sezonunda Galatasaray kadın basketbol takımı ile şampiyonluk yaşamıştınız. Ayrıca Galatasaray yıldız ve genç takımlarıyla da şampiyonluklarınız var. Bu sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Tabii. Şöyle… Beşiktaş’ta parası ödenmiyor oyuncuların. Zaten aslında üç büyük kulübümüzün en büyük derdiydi o zamanlar. Yani başkanlar futbolun peşinde olduğu için basketbol biraz farklıydı bir dönemde. Bana geldiler işte, Yalçın Granit’le Faruk Süren. Bir gün evime geldiler ama şöyle; benim iki kız kuzenim var, biri Yalçın Granit’le evli, biri Faruk Süren’le evli. Dedi ki Yalçın abi; “Family business (aile işi) yapacağız. Seni Galatasaray’a istiyoruz. Sen bu Running Game diye bir oyun oynatıyorsun. Biz bunu beğendik hırslı olduğun için. Bunu gel bizle paylaş.” Benim takım, bizim takım zaten ben şube başındayım, her sene şampiyon oluyor. O ara iki kere şampiyonluk almış galiba. Geldim, nasip oldu. Tempolu, güzel, kısa fakat çok enerjik ve çok üst düzey oyunculara rastladım. Oraya da geldiğimde Galatasaray Liseli çocukları kazanmak lazım dedim. Ben onlara çok şans verdim. Paul Dawkins, Michael Scearce… İki oyuncu vardı ki orada herkes başarılı olabilirdi yani. Çok çok çok iyi oyuncu vardı. Zaten Yalçın abinin o usta düşünceleri ve yol gösterişleri, Faruk Süren’in inanılmaz idareciliği… Gak diyoruz su, guk diyoruz ekmek, her şey bol. Yani o ortamda başarılı olmamak imkansızdı.
Ertesi sene 1985-86’da veya 86-87’yi unuttum şimdi… Ben girişte şöyle bir şey oldu, imzayı atacağım, bana bir böyle kağıt getirdiler, kontrat yazacaklar, not alıyorlar falan. Ben dedim ki; “Benim birinci maddem para değil, kız basketbolu kurulacak.” “Hadi ya” dedi, birbirlerine baktılar. Faruk Süren “Kurduk ya” dedi. “O zaman gerisini siz doldurun” dedim, “Siz nasılsa bana değer vermişsiniz, değerimi bilirsiniz” dedim. Böyle başladık. Kız basketbolu kuruldu. İlk sene İstanbul şampiyonu olduk ve Türkiye Ligi’ne girmeye hak kazandık. Hemen Türkiye Ligi şampiyonlukları başladı zaten. Yenilmez Armada oldu. Çok enteresan bir konu… Ben Beşiktaş’ın altyapı antrenörüyken Galatasaray Lisesi’ni de çalıştırıyorum. Galatasaray Lisesi’nde iki değerli arkadaşım vardı: Murat Tümer (şu anda federasyonda ligler komitesinde bir şey) ve Savaş Gökbayrak. Onların Galatasaray Lisesi’nde çalışmaları var. Onlar da benden Beşiktaş’ta çalışıyor. Galatasaray Lisesi’ni Beşiktaş’la yapmıştık. Ben Galatasaray’a gidince Faruk Süren ödeme yaparak onların bonservisini Beşiktaş’tan aldı. Her yerde konuşuldu, “Fehmi Beşiktaş’tan oyuncu çalıp da Galatasaray’a gitti” falan diye. Halbuki onlar Galatasaray’ın kendi oyuncularıydı. Hatta Hürriyet Gazetesi’ne de böyle yazı gelmişti. Ben şahsen Beşiktaş’tan hiçbir oyuncu almadım ama yetiştirdiğim oyunculardan iki tanesini aldım. O da yani hala resimlerini saklıyorum, biri sorar da inanmazsa… Lassa’da oynuyordu ikisi. Onları Tülin ile Lassa’dan aldım. Beşiktaş’tan ayrılmışlardı. Ama Beşiktaşlı o oyuncuyu getirdiler. Kendi oyuncumu nasıl almayayım? Böyle bir süreç yaşadım.
Beşiktaş ve Galatasaray’ın altyapılarında toplam 26 şampiyonluk almış oldum. Ama iyi de oldu çünkü biz Türkiye’ye de örnek olduk. Çünkü Ankara basketbolu domine ediyordu o zaman Türkiye’yi. Biz tamamıyla öne geçtik hatta. Onlarda da geri çekilmelerden sonra tekrar bir canlanma oldu kız basketbolu altyapısında. Ve başka şehirler de girdi. Artık federasyon mecbur kaldı milli takımı kurmaya. Kenan Evren’e çıkıp dedik ki: “Her yerin milli takımı var, kızların yok.” Çağırdı işte yanındaki yaverini… “Yaz oğlum” dedi falan. Ve kurdular. İlk Suriye maçı oynattılar bize heyecan gitsin diye. Sonra Akdeniz Oyunları’na katıldık ve ilk senemizde gümüş madalya aldık.

1988-1989 sezonunda Fenerbahçe’mizde baş antrenörlük görevine getirildiniz. Bu sezonda şöyle ilginç bir olay olmuş abi, tuhaf da bir olay. Basketbol Federasyonu’nun Galatasaray’a ayrıcalıklı davrandığını öne süren kulüpler sezon öncesi biraz kazan kaldırmış abi ve durumun devam etmesi halinde milli takıma oyuncu vermeyeceklerini duyurmuş. Gergin başlayan sezonun başından itibaren sakatlıklarla boğuşan Fenerbahçe, Play-off çeyrek finalinde veda etti. Bu sezonu bizlere anlatabilir misiniz?

Yani hakikaten Fenerbahçe aslında büyük şanssızlıktı. Şampiyon takımı Doğan Hakyemez önceden kurmuş. Hakikaten çok yetenekli, Allah rahmet eylesin. Yatan, basketboldan kalkan bir adam. Ama idari olarak çok başarılı olduğumuzu söyleyemem o sezon. Çünkü bu büyük takımı rahatlatacak, sahada performans gösterecek bir idari destek göremediğimi söyleyebilirim. Çünkü oyuncular paralarını almadığından şikayet ediyordu, şöyle böyle bir sürü olaylar oluyordu. Yani biz de, antrenörler de dahil bu işe. Fakat hiçbir şey önemli değildi. Ben bir tek alınmasına, yani beni de oraya alınmamı isteyen Erman Kunter’miş. O sene Erman Kunter oraya geçiyor.
Ankara’dayım Milli Takım kampında. Sokağa çıktık, yürüyüş yapıyoruz. Biz hep spor yazarlarına uğrarız. Böyle sporcuların gittiği yer… Birdenbire ayağa Doğan Hakyemez kalktı. “İşte antrenörümüz karşıdan geliyor” dedi. Ben de arkama baktım. Kim? Hangi? Doğan’ı görünce hani ne bileyim, DSİ’nin antrenörü mü geliyor falan… “Ya sen” dedi, “bitirdik seni, Fenerli oldun” dedi. “Nasıl ya” dedim falan. Tanıştırdı; Fazıl Tokatlı dedi yanındaki adama. “Yarın Fazıl Bey ile tanış, yarın bir otelin kral dairesini almışlar, basın önünde kontrat yapacağız” dedi. “Ya bir oturalım konuşalım” dedim. “Milli Takım’dayım, Galatasaray’dan ayrıldım” dedim. Biraz da aslında sürtüşerek Galatasaray’dan ayrılmıştım. O dedi ki; “Hayır, biliyoruz, sen para falan ne istiyorsan orada verirler.” Gittim oraya, basın ordusu karşımızda. Beni bekliyorlar. Oturttular masaya. Şeker Bayramı ertesi gün… Ramazan Bayramı yani. Gazeteciler şöyle bir başlık çıkarttı kocaman: “Fenerbahçe’ye Şeker Bayramı hediyesi: Fehmi Sadıkoğlu.”
Tabii bir sene evvel Galatasaray şampiyonuyum.

Neyse beni aldılar. Hakikaten inanılmaz seyirciyle anlaşıyordum. Basketbolu bu kadar seven bir seyirci dünyada az. Bunun şimdi yenisi daha iyi, bana soruyorsan Avrupa’nın en iyi seyircisi. Bunda da mutlaka Obradovic’in ve o Aziz Yıldırım’ın çok rolü olmuştur, katkısı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ortamda başladık. Seyircimiz full ama daha yaz sezonu hazırlanıyoruz. Karşıyaka’dan Cihangir Başaran’ı aldık. Sayı Kralı Erman Kunter bende, 8 sene Beşiktaş’ta bende oynadı, Erman’ı almışız. Bir sürü… James Johnson, Pete Williams; ki tartışmasız en iyi Amerikalıydı. Necdet Ronabar, Ali Limoncuoğlu, Aytek Gürkan, Hakan Artış… Muhteşem bir kadro. İsmini hatırlamadıklarım beni affetsin. Ama altyapıdan gelen çocuklar, hatta İbrahim (Kutluay) bizde çalışıyor. Çok kuvvetliyiz.
Dünyada çok çok beğendiğim ve takdir ettiğim bir antrenör, neden liglerden çekildiğini hala kafamda düşündüğüm Murat Özgül’ü benim yardımcıma vermişlerdi. Çok gençti o zaman, zaten sonra çok başarılı oldu. Şimdi MVP’nin başında. Böyle bir kadro… Cihangir’in arka adalesi koptu, basketbolu bırakıyordu. Çünkü Cihangir bizden gizli sabah kalkarmış 5 buçukta, 10-12 kilometre koşar gelir bizle halter yapar, sonra akşam gizli idman yapar… Böyle ekstra saçma sapan program harici çalışarak kendini yıprattı o halde gitti. Yani ben şahsen öyle kurguluyorum. Tabii Cihangir’in anlatması daha doğru olabilir ama çok çalıştığını biliyorum. Derken daha bir gün bir maç falan oynadık belki, Erman’ın çapraz bağları gitti. Schumacher de o ara çapraz bağları gitmişti futbolda. Bunlar Schumacher ile beraber Belçika’daki doktora gittiler. Orada bir ay kaldılar veya iki hafta kaldılar buraya geldiler. Bir daha Erman yok takıma girmeye. Yani bir türlü toparlayamadı çocuk. Ondan sonra tek sağlam Cihangir kaldı elimde.
Şöyle anlatayım: Aytek daha önce ameliyat olmuştu dizinden, çivisi çıktı basketi bıraktı. Bir gardım gitti. Tek Aliço kaldı, kaburgası kırıldı, o da bitti. Son maçlara çıktık… Pete Williams’ı sakat sakat oynatıyor herkes. Alçıyla bir şey yap, bandaj yap… “Ya eli kırık, ben oynatmam” dedim. Hatta yani doktorlar oynat dese de oynatmam dedim. Çünkü Pete Williams ile konuştum. Ama nasıl yaptılarsa onu bilemiyorum; hani parasını almak için çocuk oynama kararı aldı ve oynadı. Tabii oynayamadı. Ben de yoktum o maçta, elendik. Aslında ligin başındaki hani sorudaki işte “kulüpler başkaldırdı” falan filan evet öyle şeyler vardı ama bizim başımıza gelen pişmiş tavuğun başına gelmezdi. Benim de yani hala basketbolun içindeyim, 58. yılım; bir kadrodan böyle yedi kişinin yok olduğunu insan düşünemiyor. Çünkü mesela Cihangir’in sakatlığı bir antrenman hatası sakatlığı, ben bahane gösterebilirim benden değil kendi çalıştı falan filan ama Erman sakat geldi. Aliço şanssızlık, dirsek yedi, kaburgası kırıldı. Yani bizim teknik ekibin hatası olmayan şeyler. Aytek’in çivisi çıktı; zaten çiviyle oynuyordu, yerinden oynadı veya işte tabii şişiyor bir şey, oynayamıyor. Yani istesen böyle bir şey olmaz ve aynı haftaya geliyor hepsi. 15 gün içinde oluyor bütün bunlar.

Ve hakikaten çok üzüldüm. Ne yapabilirim diye bütün gençleri, zaten benim hayalim “bana gençleri ver”… Genç takımdan aldığım oyuncular çok da faydalı oldular bana. Devam etmek de isterdim ama malum hani Fener yönetiminden birisiyle münakaşa ettim. Ben agresif bir adamım. Yani bana bir laf söylendiği zaman karşılığını veren bir insanımdır. Ve münakaşa ettim. Neyse aşağıdan birileri geldi bizi ayırdı falan.

Kimseyi beklemeden gizlice tasımı tarağımı toplayıp gittim. Ertesi gün onlar da yazı yazmışlar “görevinize son verildi” diye. Çünkü bir yönetim kurulundan birisine, yani tanımadığım birisine mülakat sırasında münakaşa etmişim bilmeyerek. Ondan dolayı ayrılık. Evet yani kötü oldu ama ben o zamanları bilirim. Mesela Murat bana yazmış; işte bir maçta haksızlık yaptılar. Ankara’da hazırlık turnuvası yapıyoruz. Sahanın ortasına girip rakibin fast break’ini durdurdum. Yani topu elimizle vurup alıyorlar, Ankara takımına karşı oynuyoruz falan, vurdu kırdı yapıyorlar. Yani müthiş bütünleşmiştim. Kenar yönetiminin istediği gibi koştum yani. Doğruya doğru. Ondan sonra böyle çok güzel zamanlarımız oldu kamplarda. Halil Hoca (Halil Dağlı) bizim idarecimizdi. Doğan Hakyemez’den ama son sözü şöyle söyleyeyim.

Doğan takımdan ayrılınca, istifa edince -onu da ettirttiler galiba bilemiyorum- Doğan ayrılınca ben Halil Hoca’ya da söylemiştim “yürütemeyiz” diye. Maaşlar verilmiyor, bu işi yürütemezsek hesap soruluyor. Moralsiz bir kadroyu daha yukarı kaldırıp sakatlıklara rağmen tecrübeli adamı yok. Necdet’in büyük gayreti, Aliço’nun çırpınmasıyla kaburgası gitsin… Toparlayamadık. Hakan Artış, Allah’ı var, müthiş arada maçlar oynadı. Ama o da boynu tutuluyordu, ertesi gün bir hafta üç gün zorlanıyordu. Herkes zaten yaş sınırına da gelmişti. O güzelim kadro, o güzelim arkadaşlık… Müthiş bir arkadaşlık. Ama bir araya gelmeyince de bence benim hayatımın en başarısız yılı olmuş oldu.

Dönemin yöneticisi ile tartıştım, vıdı vıdı vıdı vıdı ediyorlar. Takımın kapasitesi belli. Yani kaç kişi saydım. Aytek, Aliço, Pete Williams, Erman, Cihangir… 5 kişi bu, gitti. Geriye kaldı hani en çok oynadığımız oyuncular: Hakan Artış, Necdet, Can. 3 kişi. Öbürü 2 kişi de gençten geliyordu galiba, tam hatırlamıyorum ama Ömer’di bir tanesi. O da çocuk hiç bir numara oynamamış. Takımda bir numara (oyun kurucu) yok bir kere. O genç deyip iki numara oynayan çocuğu gard yapmak durumunda kaldık. Tabii çok zorlandı. Lig ağır. Eczacıbaşı da Fener’in o kadrosunu bir daha yakalayamazdı. Biz hepsi sağlam olsa yenerdik onları. Ama şey yapamadık. Spor bu, oluyor sonuçta.

Fehmi abi, Fenerbahçe’mizde saha içinde ve dışında unutamadığınız an veya anlar olmuş muydu?

İşte bir tanesi sana Murat’ın anlatışını söylemeye çalışayım. 88-89 senesinde meşhur maç. Uluslararası Ankara turnuvasını oynuyoruz. Fenerbahçe – Yugoslavia KK Sibenka maçında biz 89-78 kazanmışız. Karşıyaka’yı 105-91 yeniyoruz. Yani takım çok iyi. Eczacıbaşı’na kaybediyoruz orada. Panathinaikos – Fenerbahçe maçını Fenerbahçe alıyor, çok kuvvetli. Biz daha ilk turnuvamızdaydık. Fakat bu maç yarıda kalıyor. Hakemin kararına itiraz eden Fehmi Sadıkoğlu, Doğan Hakyemez’in tek bir faulde itiraz sürdürmesi ve ihraç edilmesi üzerine Fenerbahçe 33. dakikada sahadan çekiliyor. Beslenspor olması lazım, evet evet. Çünkü turnuvada da iddialı durumdayız. O maçı alsak final oynanacak falan. Fakat Beslen de işte büyük yatırım yapmış, Ankara’da öyle. Ama kadrosu bizle başa çıkacak durumda değil yani o gün. Doğan da çok itiraz etti. Doğan’a teknik faul verirken ben de sahanın ortasına gittim. Bağırdıysa benim böyle fevri davranışlarım vardı. Bir onu unutamıyorum.

Bir de bizim çok matrak bir şeyimiz vardı. Ya Doğan dedi ki kampta; Halil Hoca (Halil Dağlı) müthiş horlardı. Allah uzun ömür versin, çok sevdiğimiz biri. Ondan sonra geldi bende de kamera var, işte başları çekiyorum, onu oynatıyorum, çocuklarla toplantı yaptım. Toplantı sonrasında hemen sızıyor, öyle giderdi tık sızmış. Abi onun filmini çektik falan. Konuşuyoruz, işte dokunuyoruz “hıh” falan yapıyor. Bunu çektik, takımla haliyle çok güldük, çok eğlendik. Bir tanesi buydu mesela; şimdi belki şu anda anlatırken kimsenin hoşuna gitmez ama bizim takım öyleydi. Halil Hoca’yı kızdırıp, üzerimize koşardı biz de gülerdik işte çünkü seviyorduk onu. Müthiş bir yakın arkadaşlık vardı.
Yani ben Fener’de en çok onu söyleyeceğim mesela; Pete’le benim çalışmalarım. Ben üç yaz Amerika’ya gittim, öğrendiğim yeni şeyleri Pete’e öğretiyordum ve Pete onları yapıyordu. İşte ilk defa “spin move” diye bir hareketi ve “drop step” diye bir hareketi çalışıyorduk. Çok “coachable” (eğitilebilir) bir adamdı yani. Hep üzerine koyabiliyordu. Böyle şeyleri hatırlıyorum. Ben çok işime odaklı birisiydim ve takım ruhuna çok inanıyordum. Bir de Fener’de ilk ağırlık çalışmalarını Türkiye’ye getiren benim zaten, Galatasaray’da da başlamıştım. Fener’de de çok ciddi şekilde, o zaman zaten Shaquille O’Neal’lar falan iri pivotlar gerekiyor 5 numarada, biz de o ekole takılıyoruz. Böyle çalışırken bizim kondisyonerin çok hızlı bir Japon motoru var. İşte bitti antrenman çıkıyoruz, bu bize hava atıyor, “rur rur rur” yaparken motor bir kalktı karşıda duran kamyona mı bilmem neye çarptı. “Bu öldü” dedim, beş metreden yere düştü. Fakat öyle güçlü bir vücudu vardı ki yaşadı bu çocuk, çenesi menesi kırıldı. O günü de kötü anı olarak hatırlıyorum çünkü hepimiz bir bütündük. Yani kondisyonerimiz olsun, masörümüz olsun takımdaki her bir birey, ekip, yardımcılarımız… Biz çok iyi başlamıştık sezona. Demek nasipliymiş yani.

Fenerbahçe’mizde hocalık yaptığınız süreçte birçok değerli isimle çalıştınız. Beraber çalışmaktan en keyif aldığınız isimler kimlerdi abi?

Başta Pete Williams ve James Johnson. Hem antrenman ciddiyeti ve antrenman devamlılığı bakımından… O sene yani hoşuma gidiyordu ama dostum olarak da Hakan Artış; Fener’in temel taşları Hakan Artış, Aliço ve Necdet Ronabar, baba Necdet. Onlarla da büyük zevk alıyordum. Bir de işte dediğim gibi idari olarak da çok dostluk vardı. Doğan Hakyemez, Halil Hoca ve ben yani aynı ekolün oyuncularıyız. Beraber karşılıklı formalar giymişiz. Ama nasip olmadı; Doğan’ın ayrılmasıyla zincirin bir parçası koptu.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçları Fenerbahçe camiası için her zaman çok önemlidir. Bu maçlara nasıl hazırlanıyordunuz? Fenerbahçe’de çalıştığınız dönemde takım için önemini bir hoca gözüyle sizden dinlemek isteriz.

Şimdi bir kere şu dikkatimi çekmişti: Ben bir Beşiktaşlı oyuncu olarak işte Galatasaray’a gittiğimde “Fener’i yenemeyen Galatasaraylı sayılmaz” demişlerdi. Fener’e geldim aynı şeyi söylediler tam tersi: “Galatasaray’ı yenemeyen Fenerli sayılamaz.” Biz çok şükür onu becermiştik bir Antalya maçında falan veya ligde. Galatasaray zayıftı galiba o zaman. Onu unutamıyorum çünkü hazırlıklar ayrı oluyor. Herkes motive oluyor o maça ve büyük maçlarda kampa giriliyordu; yani 3 gün 2 gece, 1 gece duruma göre kampa girip hazırlanırdık. Rakibi çok incelerdik. O zaman yeni yeni VHS videolar, çekimler yapılıyor. Teoman Güray diye bir gazeteci vardı eski, bütün maçların videolarını alıyorsun sana veriyor. Fener’in oynadığı bütün maçları rakip alıyor, bende de Galatasaray’ın oynadığı bütün maçlar… Yani herkes herkesi çok inceliyordu ve hazırlıklarımızı ona göre yapıyorduk. Hakikaten devrine göre bence mükemmel hazırlıklar yapıyorduk. Bugün bile yaptığımız hazırlıklar takdire şayandır diye düşünüyorum. Çünkü mesela atıyorum en iyi oyuncunun sola “drive”ının (süratli dalış) analizi… Ne yapıyor? Yüz adet soldan geçerse ne yapıyor? Sağdan geçerse ne yapıyor? “Traffic shot” nasıl atıyor? Bunların en aşağı 30-40 çekimini yapıp oyuncuya okutuyorduk, beynine sokuyorduk yani onun savunmasını. Ben biraz da savunmacı bir tipim. Yani çok ciddi hazırlanmalar oluyordu. Zaten takım çok akıllıydı. Koçun sadece motive etmesi lazımdı onları, çok iyi bir takımdı.

Türk Basketbolunun mabedi olan Spor Sergi Sarayı’nı ve o atmosferi bizlere anlatabilir misiniz hocam?

Bu soruyu kime sorsan tüyleri diken diken olur. Her şeyimiz. Mabedimiz. Aynı kelime: Mabedimiz. Oraya gidip kendimizi buluyorduk. Oraya gidince evimize girmiş gibi oluyorduk. Yuvamızdan daha sıcaktı. Rakibim bile bana sıcaktı, onlarla da iç içeydik. Oyuncular müthiş kardeşlik içinde… O devir bir daha gelmeyecektir. Bu profesyonellik ve egoizm arttıkça, başarıyı elde etmek için insanları ezerek geçmek de mübah ise bizim o arkadaşlığımız orada Spor Sergi’yle beraber tarih olup kaldı. Umarım öyle bir yer yaratır federasyonlar. Türk basketbolunun en büyük eksiğidir öyle bir yer; gençlerin gelip her dakika maçların oynanması, ulaşımın kapının dibine kadar yakın olduğu bir yer olması. O devirde mesela şimdi Spor Sergi Sarayı’na 20 dakikalık bir yürüme mesafesiyle motorlarla Kadıköy’den geliyorsun. Veya Galatasaray için ne bileyim Taksim’den, Şişli’den, Nişantaşı’ndan yürüyerek geliyor. Yani çok merkezi bir yerdeydi. Boğa’mız da oradaydı; sonra Boğa’yı kaçırdık Kadıköy’e, şimdi yakaladık. Sembolümüz olduğu için söyledim.

Kaynak: Pinterest.com

Rakip olarak da Fenerbahçe’ye karşı birçok kez hocalık yaptınız hocam. Sporcu olarak da tabii Fenerbahçe’ye rakip oldunuz. Fenerbahçe’ye karşı oynamak hem oyuncu hem de hoca olarak nasıl bir duyguydu?

Çok heyecanlanıyorsun. Türkiye’nin en büyük takımlarından birisine karşı oynuyorsun. İyi bir şekilde hazırlanmaya çalışıyorduk. Seyircili maçlar olduğu için mahcup olmamaya, az hata yapmaya çalışmak için defalarca antrenmanlarda rakiplerimize ne yapacağımızı düşündüm. Kimi tutacaksam onu evimde hayal ediyordum geceleri. Bugünkü terimle meditasyon yapıyordum. “Onun atışlarını ona şöyle yapacağım, şöyle yaparsa böyle yapacağım” diye… Hakikaten bir başka hazırlanan olduk. Yani Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş; üçünde de hocalık yapan, ikisinde şampiyon olan bir koç olarak… Fener’de Allah nasip etmedi. Mustafa Denizli rekorun sahibi, devam ediyor; yoksa belki ben de elde edecektim.

Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi? Amatörlük ve profesyonellik anlamında özellikle, o dönemki kulüplülük ruhu nasıldı?

Şimdi şöyle… Red Auerbach’ın, Boston Celtics’in meşhur menajeri ve koçunun bir lafı var: “Basketbol hiç değişmedi. Aynı oynanıyor.” Pick and roll, hand-off, cut, rebound, defense, switch; hiçbir şey değişmiyor. Sadece oyuncuların gücü ve size’ları (boyutları) değişti. Güç ve size değiştiği zaman oyun temposu arttı. Reboundlar daha çabuk alınıp pas veriliyor. Fast break veya hızlı hücumların daha çok rahat olduğu bir döneme geldik. Yani daha hızlı oynanıyor oyun, giderek daha hızlanıyor. Artık setler de çabuk oynanıyor. Yani ne bileyim, 7 paslı bir seti kimse oynamıyor. En fazla çok yorgunsan 5 pas yaparsın çünkü koç öyle ister dinlendirmek için takımını eğer oyuncu değiştirmiyorsa. Şimdi bir de şöyle; mesela büyük takımlar Barcelona, Real Madrid 4 dakikada bir bench’ini oyuna sokup değiştiriyor çünkü çok güçlü bench’leri var. Dolayısıyla sen cevap veremezsen yıpranıyorsun. Bugünkü basketbolda teknik olarak söyleyeceğimiz en büyük şey; size’lar, güç ve oyun temposu yükseldi.

Amatör ve profesyonel olarak baktığında, bence en iyi profesyoneller amatörlerdir bir kere. Yani işini en çok sevenler ileride en iyi profesyonel olmuşlardır, hak etmişlerdir o parayı. Ben ikisini böyle ayırmam. Çünkü bir sürü amatör sporcu, amatör diye geçiyor, dünyanın parasını kazanıyor. Mesela Avrupa basketbolu amatör mü? Nasıl olur yani, milyon dolarlar alıyorlar. Buradaki şey amatör kelimesi; eğer sen iyi bir amatör değilsen iyi bir profesyonel olamazsın. Çünkü o yüreğini ortaya koyup terini; kan, ter, gözyaşı… “Blood, Sweat and Tears” diye bir grup vardı, ondan esinlenip çocuklarıma da öyle konuşuyordum. “Bu işin hamurunda kan, ter, gözyaşı var şampiyonluğun hamurunda” diye düşünüyordum. Onun için amatörlük ve profesyonellik birbirinin içinde.

Fenerbahçe basketbolu hem sizin için ne ifade ediyor hem de Türk basketbolu için anlamı nedir? Diğer takımlara göre farklılıkları nelerdir?

Şimdi şöyle diyelim; üç büyüklerin hakkı yenilemez. Üçünde de çalıştığım için biliyorum. Hatta Fener’i çok istedim, bir spor adamı olacaksam Fenerbahçe ile de bir ilişki yaşamam lazımdı. Demin farklı anlatmaya çalıştım. Üç büyükler hiç kopmadı. Herkesin döküldüğü yıllar oldu ama üç büyükler hiç kopmadı. Bir de çok yokluklar içinde buraya getirdik. Bu Euroleague’e boş yere girmedi bu takımlar. Ama Fener’in son hamlesini üç büyüklerde bir tek Fener’de görebildik. Yani Euroleague’i hak eden ve şampiyonluğunu almış bir takım olarak… Onun için yadsınamaz bu başarı. Tarihimizin başından beri getiren Galatasaray’ı da unutmamak lazım. Beşiktaş’ın, bu iki takımın çok gerilerde olduğu dönemdeki o Spor Sergi Saraylarını doldurduğu -ki benim oynadığım ve antrenör olduğum dönemlerdi- o da unutulmaz.

Çünkü orada benim dönemimde Eczacıbaşı ve Efes öne çıkmıştı. Sağ olsunlar onlar da bayrağı o dönemde taşıdılar, hala taşıyorlar. Ama Fenerbahçe’nin bu Euroleague başarısı basketbolu hakiki seviyesine ve ekonomik olarak da oyuncuların basketbol oynayacak bir sebep, gençliğe bir cazibe gösterebileceğimiz bir seviyeye getirdi. Bunu Fener yaptı. Benim için Fener’in Türk basketbolundaki şu andaki yeri onun için çok önemli. Sende o Ülker Arena varken bu iş bitmez. Ama ben Eczacıbaşı zamanında da söylüyordum; yapmazlar, bunlar reklam için geldiler, salon yapmayacaklar. Bak Efes de aynı şeye gidiyor, üzülüyorum yani. Mesela Efes’in de bir arena yapması lazım. Yap, eser bırak. Çekil, kapan… Sen koca holdingsin, ne olacak? Bir salon hediye et Türkiye’ye, hem de daha kalıcı olursun. Basketbol konuştuğumuzda Beslen var, Eczacı var, Efes var, şimdi unuttum 2-3 Ankara takımı daha vardı… Nerede salon? Hep başkalarının salonlarında, yani devletin gücünü arkalarına alarak oynuyorlar. Biraz da devlete yardım etmeniz lazım diye düşünüyorum. Onun için Fener başka türlü bir aşama yapmıştır. Benim için başka yerde duruyor yani.

Fehmi abi, bildiğiniz gibi Fenerbahçe son 20 yılda özellikle büyük bir atılım yaparak Euroleague kupasını müzesine taşıdı ve Avrupa’nın dev kulüplerinden biri haline geldi. Takımımızın bu sezonki sürecini, durumunu ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?

(Dipnot: Bu röportaj Ocak 2022’de yapıldığı için Fehmi Sadıkoğlu o döneme göre bu soruya yorum getirmiştir)

Ya dereyi geçerken at değiştirdiler. Bir mantalite değişikliği oldu yani Ali Koç’un gelmesinden sonra. Yüksek ücretler falan filan… Obradovic bence kırıldı. Yani Obradovic gibi bir antrenörün ötesinde, kurduğu o ekolü bozmamak lazımdı. Çok değiştirdiler. Igor Kokoskov takımı çok değiştirdi. Sen ne bekleyeceksin? Beklemeden NBA’e gitti adam. O kötü koç değil ama bir Obradovic değil. Bazı insanlar ekibini iyi kurar, takım oyunu olması için ekip de bir takımdır. Bence kuramadı.

Mesela şimdi de aynı şekilde; ilk senesinde bir sürü aksaklıklar var (Sasha Djordjevic’den bahsediyor). Onlar kalıcı olursa düzeltir bu adam. Gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan bir tanesi. Her iyi oyuncu iyi antrenör mü? Vallahi yakındır iyi antrenöre. İyi oyuncu boşta kalmıyor, o da bir takım oyununu biliyor. Yani arkasında, yanında durulduğu zaman başarılı olacaktır. Şu anda en büyük sıkıntı seçilen oyuncular. Denemediğin, iyi bilmediğin oyuncuları alıyorsun. Ben tamamıyla onu vurguluyorum. Yani koç ne yapabilir yani? Onları motive ediyor ama verim alamıyor. Ama sabredilirse onları kendi basketboluna adapte edecektir.

Son olarak biz Fenerbahçe taraftarlarına ve basketbolseverlere mesajınız nedir?

(Dipnot: Bu röportaj Ocak 2022’de yapıldığı için Fehmi Sadıkoğlu o döneme göre bu soruya yorum getirmiştir)

Basketbol olduğu için Fenerbahçe taraftarlarına; bir kere çok şanslısınız önce. Çünkü böyle bir arenada basketbolun Avrupa dahil, Türkiye’yi aştınız; en iyi basketbol anını saniye saniye yaşıyorsunuz ve sahada hem oyuncuyu hem hakemi hem rakibi, herkesi etkiliyorsunuz. Onun için keşke bu devirde Fenerbahçe kadrosu içinde olabilseydim. Onlara sonsuz başarılar diliyorum. Çok iyi yoldalar. Sabretsinler. Yukarıya çıktığınız gibi bir gün aşağılara da ineceksiniz, birileri daha yatırım yapacak, bence çıta yükseliyor demek bu. Fener o çıtayı anında yakalayacaktır. Bir Euroleague takımıdır Fener, unutulmasın. Fenerbahçe’ye açıkça başarılar diliyorum, Final Four’da da görürüz diye düşünüyorum.

Röportajımıza katıldığınız için size çok teşekkür ederim. Fenerbahçe’ye ve özellikle Türk basketboluna verdiğiniz katkılar için..

Bana bu fırsatı sundugun için de ben sana teşekkür ederim Erdi kardeşim.

Yorum bırakın