
NBA tekliflerini elinin tersiyle itip, Zeljko Obradovic’in çağrısıyla sarı-lacivertli formayı giyen, sahadaki sert duruşu kadar taraftara olan derin sevgisiyle de iz bırakan Pero Antic, Salontribunu.com’a açıklamalarda bulundu. Kariyerine ve Fenerbahçe’deki “aile” ortamına kadar her şeyi en dobra haliyle ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.
29 Temmuz 1982’de Üsküp’te doğdunuz. Çocukluk yıllarınızdan ve basketbol yolculuğunuzun nasıl başladığından bahseder misiniz? O ilk günlerde sizi sahaya çeken kıvılcım neydi?
Selam dostum. Cevaplamam biraz uzun sürdü ama hadi başlayalım. Çocukluğum; sabahtan okul saatine kadar, okuldan sonra da elimde topla geçen zamanlardı. Futbol da oynasak sokak basketbolu da oynasak, her şeyi yapardık; sürekli yeni oyunlar icat ederdik. Ama genel olarak hep basketbol sahasındaydım. 11 yaşındayken mahalledeki arkadaşlarımın veya benden büyüklerin bir yerlere gittiğini gördüm. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordum. “Rabotnički basketbol kulübüne gidiyoruz, Makedonya’nın en çok kupa kazanan takımı” dediler. Ben de “Tamam, ben de sizinle geliyorum” dedim. Basketbol yolculuğum işte böyle başladı.
Profesyonel kariyeriniz 1999’da Rabotnički ile başladı; AEK, Kızılyıldız, Lukoil Academic, Lokomotiv Kuban ve Spartak St. Petersburg gibi önemli duraklardan geçtiniz. Geriye dönüp baktığınızda, kariyerinizin bu şekillenme yıllarını nasıl tanımlarsınız? Bir Avrupa devine dönüşmeden önce bu farklı basketbol kültürleri size neler öğretti?
Babamın da oynadığı bu kulüpte, Rabotnički’de oynamak bir onurdu. Sonra Dragan Šakota sayesinde AEK’ya gittim, beni daha ilk yılımda EuroLeague’e o çıkardı. En baştan itibaren EuroLeague oynamaya başladım. Çok şey öğrenebileceğiniz birçok ünlü ve iyi oyuncuyla oynamak büyük bir deneyimdi. Kültürler meselesine gelince; dünyayı gezmek harika bir şey, ama bir yere çalışmaya gitmek, birçok yeni insanla tanışmak, bugüne kadar hala görüştüğüm arkadaşlar ve aile dostları edinmek daha da harika. AEK döneminden bugüne kadar süren dostluklarım var. Bu, bir insanın deneyimleyebileceği en büyük şeydir.
EuroBasket 2011’de Makedonya Milli Takımı ile inanılmaz bir tarihi başarı elde ettiniz. Bizi o günlere, özellikle Litvanya’ya karşı oynanan o efsanevi maça götürebilir misiniz? Ev sahibini eleyip tüm basketbol dünyasını şoka uğrattıktan sonra soyunma odasındaki atmosfer nasıldı?
Evet, başardık çünkü biz bir takımdık. Bir aileydik; hatta koca bir aile diyebilirim. Bugün bile hala neredeyse her gün bir araya geliyoruz. İmkanlarımız kısıtlıydı, nasıl bir ülkeden geldiğimizi biliyorduk. Ülkemizi çok seviyoruz ama Federasyonun mali durumu o kadar iyi değildi. Yine de Federasyondaki insanlar ellerinden gelenin en iyisini yaparak bize mümkün olan en iyi koşulları sağladılar. Biz bunu anlayışla karşıladık çünkü daha büyük bir hedefimiz vardı: Ülkemizi mümkün olan en iyi ışıkta temsil etmek veya bir adım yukarı taşımak. Ama biz herkesin beklediğinden çok daha yükseğe çıktık. Litvanya maçına gelince; her şey kaybettiğimiz ilk maçtan sonra başladı aslında. Tüm taraftarlar, o “klavye eleştirmenleri” bize küfretmeye, kötü sözler söylemeye başlamıştı. Bu bizi kamçıladı, bize ekstra yakıt oldu. Kendimiz için oynadık, birbirimizi o kadar iyi tanıyorduk ki birlikte oynamaktan keyif alıyorduk ve tabii ki ülkemiz için oynadık.


2011/2012 sezonunun başında Olympiacos’a transfer oldunuz ve hemen EuroLeague şampiyonluğunu kazandınız. Siena’ya karşı oynanan o zorlu Play-off serisini ve tabii ki finalde CSKA’ya karşı kazanılan o unutulmaz geri dönüşü anlatır mısınız?
Evet, Olympiacos’a gittim ve soruda kulağa geldiği kadar kolay bir şekilde hemen EuroLeague’i kazandık. O zamanki EuroLeague, tüm o efsanelerin oynadığı en güçlü dönemlerden biriydi. Benim için EuroLeague’e geri dönmek yeni bir deneyimdi ve o yıldan kariyerimin sonuna kadar EuroLeague’de oynadığım her seferinde Final Four’da final oynadım. Siena serisi çok zordu; Bo McCalebb, David Andersen ve daha birçok inanılmaz oyuncu, efsane oradaydı. Sezon başında kimse bizim Final Four’a gitmemizi beklemiyordu, “underdog” (zayıf halka) gibiydik ama herkesin canına okuduk dostum, asla pes etmedik. Bu noktada akıl hocam olan merhum Dušan Ivković’e teşekkür etmeliyim, huzur içinde uyusun.


Bir sonraki sezon (2012/2013) ‘Back-to-Back’ şampiyonluk başarısını gösterdiniz. Anadolu Efes’e karşı oynanan yoğun Play-off serisini ve Real Madrid’e karşı baskın final performansını nasıl hatırlıyorsunuz? O Olympiacos takımının “asla pes etme” DNA’sının ardındaki sır neydi?
EuroLeague’deki her maç yoğundur, sadece Anadolu Efes veya Real Madrid’e karşı olanlar değil. İkinci yıl şampiyon olduk çünkü herkes ilkini şans eseri kazandığımızı söylüyordu. Herkese bir şeyler kanıtlamak istedik; özellikle CSKA o dönemde çok fazla “trash talk” (atışma) yapıyordu. İlk maçı onlara verdik ama ikinci maçta o kadar farktan geri gelip farkla kazanmak o aile DNA’sıydı. Gate 7 taraftarları harikaydı, iyi günde kötü günde bizi desteklediler. Çok güzeldi.

2013’te Atlanta Hawks’a giderek NBA’e büyük bir adım attınız ve her iki yılda da Play-off’lara ulaştınız. Bu deneyim sizin için nasıldı? Kariyerinizin o noktasında kendinizi dünyanın en büyük sahnesinde kanıtlamak nasıl bir duyguydu?
Tüm bunlar 2011 yılında Miško Ražnatović ile tanışmamla oldu. Onunla tanıştıktan sonra sadece onu dinleyerek kariyerim yükselişe geçti. Bu yüzden o dünyanın en iyi menajeridir. Bana Atlanta’ya gitme meydan okumasını o sundu. Koç beni EuroBasket’te izlemiş ve orada görmek istemişti. “Gitsem mi gitmesem mi?” diye düşünüyordum ama ileride yaşlandığımda “Şansım vardı ama bu meydan okumayı kabul etmedim” diyen oyunculardan biri olmak istemedim. Meydan okumayı kabul ettim ve çok güzeldi. Her iki yılda da Play-off yaptık. Beni “Yükselen Yıldız” (Rising Star) seçtiler. Büyük bir deneyimdi.

2015’te Fenerbahçe’ye katıldınız. Türkiye Ligi ve Kupa şampiyonluklarıyla büyük bir yerel başarı sezonuydu ama CSKA Moskova’ya karşı kaybedilen o kalp kırıcı EuroLeague finalini de hatırlıyoruz. İstanbul’daki o ilk yılınıza baktığınızda, o sezonun yolculuğunu ve bıraktığı “yarım kalmış hikayeyi” nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, 2015… Željko Obradović ile küçük bir görüşmeden sonra katıldım. Miško benim için en iyi yeri seçti, çünkü Željko tarafından çalıştırılmak istediğimi biliyordu. 2+1 yıllık bir sözleşme imzalamıştım. Sözleşmede şöyle bir madde vardı: Eğer üçüncü yıl beni istemezlerse 250.000 Euro ödeyeceklerdi. Dedim ki “Bunu silin, yerine şunu koyun: Eğer ilk iki yılda EuroLeague’i kazanırsam üçüncü yıl garanti olsun.” Takıma EuroLeague hedefiyle geldim. Ayrıca o zamanki başkan yardımcımız, sevgili dostum Ozan Balaban’a da bunun sözünü vermiştim. CSKA finali hakkında konuşmak istemiyorum; basketbol detaylardan ibarettir, bir box-out yaparsın ya da belki çok daha erken daha iyi oynayabilirsin… Ama bu geçmişte kaldı. Ondan ders aldık.
2015-2016 sezonu demişken, Real Madrid’e karşı oynanan Play-off serisi en unutulmaz anlardan biri. O seriyi ve özellikle İstanbul’daki ilk iki maçta tribünlerdeki o elektrikli atmosferi anlatabilir misiniz? Taraftarlardan gelen o “yenilmezlik” enerjisini hissetmiş miydiniz?
Harika bir atmosferdi, özellikle bizim salonumuzda, o “cehennemde”. Taraftarlar inanılmazdı, her zamanki gibi muazzam bir atmosfer yarattılar. Onlara büyük bir teşekkür borçluyuz.

EuroLeague kupasını kaldırdığımız ve Türkiye Ligi’ni kazandığımız o tarihi 2016-2017 sezonu geldi. Avrupa’nın zirvesine çıkan bu yolculuğa baktığınızda sahada asla unutamayacağınız özel anlar var mı?
En kritik adımlardan biri tabii ki Panathinaikos serisiydi. Ayrıca ben Olympiacos’ta oynamıştım, birbirlerinden nefret ediyorlar, bana neler dendiğini tahmin edebilirsiniz. Yunanca da bildiğim için her şeyi duyuyordum ama bu beni ateşledi. O seri takım ruhuyla kazanıldı. Ama Bogdan Bogdanović, bizim takımın lokomotifiydi diyebilirim. Herkes rolünü biliyordu. Bogdan o ara “alev almıştı”, biz sadece onu besledik ve o da bizi gitmemiz gereken yere götürdü. Bu yüzden NBA’de zaten adamım. OAKA’daki o meşhur hareketim; o sadece “sakin olun” demek değildi, geri sayım (countdown) hiç değildi, anlamı farklıydı… Söylemek istemiyorum ama Olympiacos ile finallerden gelen çok uzun bir geçmişimiz var. Her neyse, onlar da harika bir atmosfer yaratıyorlar ama her zaman ikinci olacaklar, bunu biliyorsunuz! Final Four atmosferine gelince; Real Madrid maçında inanılmazdı, tamamen bizim seyircimiz vardı. Finalde Olympiacos’a karşı oynarken salonun yarısı Olympiacos, yarısı Fenerbahçe’ydi. Her iki taraf da beni alkışladı, benim için duygusal olarak çok yüklü ve ağır bir andı. Ama ben bir profesyonelim ve işimi yaptım. Bununla beraber İlk EuroLeague kupamı İstanbul’da (Olympiacos ile) kazanmıştım, üçüncüsünü de yine İstanbul’da, aynı arenada kazandım. Atmosfer harikaydı. Savunmamız 10 üzerinden 10’du, hatta daha fazlasıydı. Tüm sezon arkamızdaydılar.

2016/2017 sezonunun sonunda Fenerbahçe ile yollarınız ayrıldı. Bu ayrılık süreci sizin için nasıldı? Avrupa’nın zirvesine birlikte çıktıktan sonra veda etmek zor oldu mu?
Ayrılmak çok zordu dostum. Detaylara girmek istemiyorum ama bazı kısımları benim için de sürpriz oldu. Koçla ve herkesle, hem takım hem de benim için en iyisinin ne olduğu üzerine konuşuldu. Koçun farklı düşündüğü bir yerde sadece kalmak için kalmam, asla kötü bir şey yapmam. Bu, takımın ve benim iyiliğim için verilmiş karşılıklı bir karardı; çünkü takım biraz yapılanmaya gidiyordu. Her şey mükemmeldi. Bu yüzden hala oraya gitmek istiyorum. “Bu benim son yılım olacak” dediğimde biraz pişmanlık duydum çünkü eminim ki 5-6 yıl daha oynayabilirdim.
2017/2018 sezonu için Kızılyıldız’a döndünüz. O yılı bize anlatır mısınız? Avrupa ve NBA’deki başarılı yıllarınızın ardından yeniden Kızılyıldız formasını giymek sizin için ne ifade ediyordu?
Kızılyıldız (Red Star) benim çocukluğumdan beri tuttuğum takımdı, “Delije” (taraftar grubu)… Genç bir takımdı; Mathias Lessort ve birçok Sırp genç vardı. Ben tecrübemle onlara olabildiğince yardım etmek, onlara rehberlik etmek için oradayım. Sevdiğim ve gelişimine hayran olduğum Koç Alimpijević ile anlaştık. Elimden gelenin %150’sini verdim çünkü daha azı benim için asla yeterli olmazdı.
Kızılyıldız’da oynarken Fenerbahçe’ye rakip oldunuz. O maçlardaki duygularınız nelerdi? Farklı bir formayla o sahaya adım atmak ve bir zamanlar sizi alkışlayan taraftarlardan o inanılmaz karşılamayı görmek nasıl hissettirdi?
Evet, Kızılyıldız ile İstanbul’a geldik ve taraftarlar “Pero Baba is Back” (Pero Baba Geri Döndü) pankartı açtılar. Sadece o zaman değil, şimdi bile ne zaman gitsem benim için çok özel bir an oluyor. Salona girmek, çalışanları görmek… Büyük bir aile olduğunuzda, bir yerde iyi vakit geçirdiğinizde sonuç gelir ve ömür boyu dost kalırsınız. En önemli şey bu.
Basketbolu bıraktıktan sonra Kuzey Makedonya Basketbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptınız. Bu görev sureci nasıl geçti ve neler yaşadınız?
Basketbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptım. Hedefim önceliğin gençler olmasıydı. Gençlik şampiyonaları düzenleme konusunda dünyada bir numaraydık. İki yıl önce gümüş, bir yıl önce altın madalya kazandık. Bundan dolayı oldukça mutluyum. Çok daha fazla şey yapabilirdik ama sahip olduğumuz koşullar, mali destek, kulüplerin harcamaları, ligin durumu gibi konularda gerçekçi olmalısınız. Ama harika bir ekibim vardı ve bunun üzerinde çalışıyorduk. Yeni başkana başarılar dilerim, ben artık farklı bir yöne bakıyorum.
Peki, bize Željko Obradović’i anlatır mısınız? Bir koç olmanın ötesinde, hayatınızda ve oyun anlayışınızda nasıl bir etkisi oldu?
O günün 2 saati boyunca sizin generalinizdir, geri kalan 22 saatte ise onu her zaman arayabilirsiniz. Tavsiyeleriyle, anlayışıyla, yardımıyla her zaman yanınızdadır. Kariyerimin ilk yıllarında hep ona karşı oynamıştım. Kariyerim boyunca Duda (Ivković), Željko ve Alimpijević gibi iyi koçlarla çalışmak benim için bir onurdu. Ama Željko çok özeldir.
NBA’de geçirdiğiniz zaman karakterinize ve yeteneklerinize ne kattı? Sizce NBA ve Avrupa basketbolu arasındaki en temel farklar nelerdir?
NBA dönemi karakterime ne kattı derseniz; dürüst olmak gerekirse hiçbir şey, sadece beni rahatlattı. Çünkü NBA’de Avrupa’daki gibi antrenmanlar veya temel (fundamental) eğitimi yok. Ben her şeyi Avrupa’da öğrendim. Aradaki fark şu; orası bir iş (business), burada ise kalbimizle oynuyoruz. Eğer NBA’de kalsaydım… Aslında NBA’den de teklif vardı Fenerbahçe’den de. NBA’de daha çok para olmasına rağmen ben “Fener” olduğu için Fenerbahçe’yi seçtim.
Eğer Pero Antić bugün kendisinin koçu olsaydı, genç Pero’ya oyununa neyi eklemesini veya neyi değiştirmesini söylerdi? “Koç Pero” sahada nasıl bir oyuncu görmek isterdi?
Değiştirecek çok şey olduğunu söyleyemem dostum. Pero eğer bir şeyleri değiştirseydi o yoldan gider miydi bilemeyiz. Birine koçluk yaparak veya onunla birlikte büyüyerek oyuncuyu her gün tanırsınız, o zaman karar verebilirsiniz. Şu an bu soruyu cevaplamak benim için zor.
Fenerbahçe’de birçok efsane isimle aynı sahayı paylaştınız. En çok birlikte oynamaktan keyif aldığınız takım arkadaşınız kimdi?
Çok kişiyle paylaştım. Bogdan oda arkadaşımdı, çok vakit geçirirdik. Ama asıl en yakınlarım iki kişiydi: Bobby Dixon ve Luigi Datome. Luigi, saçını kestikten sonra görüyorsun şimdi Federasyonda büyük adam oldu.🙂

Fenerbahçe basketbolu sizin için gerçekten ne ifade ediyor? Sizin gözünüzde bu kulübü dünyadaki diğer tüm takımlardan ayıran benzersiz özellikler nelerdir?
Çok şey ifade ediyor. İnanılmaz bir organizasyon. Her şeyden önce taraftar… 12 numara, sahadaki taraftarın numarasıdır. Milyonlarca taraftar var ve seviye çok yüksek. Benim için bir aile gibi. Üç takım benim için “aile” demektir; oynadığım tüm takımlara saygı duyuyorum ama Kızılyıldız, Olympiacos ve Fenerbahçe bende dövmeleri de olan üç takımdır.
Fenerbahçe Beko’nun bu sezonki yolculuğunu ve şu ana kadarki genel performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kulübün bir efsanesi olarak, takımın mevcut enerjisini ve potansiyelini nasıl görüyorsunuz?
İyi gidiyorlar. Benim açımdan Fenerbahçe harika iş çıkarıyor. Šaras (Šarūnas Jasikevičius) orada, inanılmaz bir koç. Rakipken ondan nefret ederdim ama ona karşı oynamayı severdim çünkü o bir oyun kurucu olsa da ben uzun bir oyuncu olarak ondan çok şey öğrenebiliyordum. Tüm noktaları doğru yerlere koyuyor. Önümüzdeki aylarda çok olumlu şeyler olmasını bekliyorum.
Ve son olarak, bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına özel mesajınız nedir?
Fenerbahçe taraftarlarına onları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Maçın içinde, dışında, saha dışında bize verdikleri her saniye, her pozitif enerji için onlara teşekkür ediyorum. Onları ölesiye seviyorum. Ve bu sevgi ben mezara girene kadar devam edecek. Onlara şunu söyleyeceğim: “Fenerbahçe Sen Çok Yaşa!”
Bizlere zaman ayırıp sarı lacivertli anıları tazelediğin için sana çok teşekkür ederiz Pero Antic. Parkedeki duruşun ve bize kattıkların asla unutulmayacak. Seni çok seviyoruz, kalbimiz her zaman seninle.
Her şeyin en iyisi senin olsun kardeşim. Kendine iyi bak. 🙂
