#Arşivden | NBA Şampiyonu Bir Türk’ün Yolculuğu Onunla Başladı: Faruk Akagün’den Mehmet Okur ve Fenerbahçe Yılları.

Spor Sergi Sarayı’nın efsanevi atmosferinden NBA’in zirvesine uzanan bir basketbol ömrü… Türk basketbolunun çınarlarından Faruk Akagün; Mehmet Okur’un dünya çapındaki kariyerinde oynadığı ‘kilit’ rolü, Fenerbahçe basketbolunun zorluklarla dolu ama bir o kadar onurlu tarihini ve parkelerdeki unutulmaz hatıralarını tüm detaylarıyla Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan ile paylaştı.

Faruk abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi olarak size çok teşekkür ederim. 1950 yılında İstanbul’da doğduğunuz; İstanbul Üniversitesi ve Atatürk Eğitim Enstitüsü İngilizce bölümlerini bitirdiğiniz, 1963 yılında Modaspor’da basketbola başladığınız ve 1970 yılında basketbolu bıraktığınız yazılı kaynaklarda geçiyor. Bu sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

İstanbul Üniversitesi Muhasebe bölümü ve İngilizce bölümü Atatürk Eğitim Enstitüsü; oradan da İngilizce öğretmenlik diplomam var. Zaman zaman da kısa süre İngilizce öğretmenliği yaptım. Benim çok sevdiğim, idealimde olan bir meslekti. O tarihte hiç olmazsa tadına bakmışım hayatta.
1963 yılında Kadıköyspor’da basketbola başladım. Bizim sokağımızda zaten vardı Kadıköyspor. Kadıköyspor’da çok iyi basketbolcular vardı. Aydan Siyavuş da oyuncuydu genç takımda, daha sonra antrenörlüğe başladı. Benden 3 yaş büyüktü, bize de antrenörlük yaptı yıldız ve genç takımlarda. Ama Kadıköyspor her sene İstanbul, hatta Türkiye şampiyonalarında çok iddialı bir takımdı. Mesela kimse hatırlar mı bilmiyorum, bir de Çobanlı Takım vardı; o Özgürlük Takımı’nda da çok iyi oyuncular vardı. Onlar da İstanbul şampiyonluğunu zorlardı. Fenerbahçe, İTÜ, Beşiktaş hegemonyasını zorlarlardı diyelim o zaman için. Sonra gençlerde oynadım. Genç takımdan sonra tesadüfen antrenörlüğe başladım. Miniklerin basketbol antrenörü istifa etmişti, onlar da öyle boş boş duruyorlardı. İşte Aydan Siyavuş’un ricasıyla, verdiği bir iki gün uğraştan sonra hemen kendimi antrenörlüğün içinde buldum. Buna çok sevindim. İyi bir oyuncu olmamama rağmen tercihim antrenörlükten yana oldu.

Kadıköyspor, Altınyurt, Efes Pilsen, Taçspor, Eczacıbaşı ve Galatasaray gibi, Fenerbahçe haricinde de birçok takımı çalıştırdınız. Bu takımlarda yaşadığınız yıllara dair neler söylersiniz?

Tabii ki şöyledir; orada Anadolu Hisarı, Paşabahçe ve Çukurova takımları da var, onları da eklemek lazım. Kadıköyspor’dan daha sonra alternatif olarak Altınyurt takımı vardı. Altınyurt o zamanlar çok güzel bir kulüptü, hala da çok güzel bir kulüptür. Çok değerli insanlar vardı; voleybolu rahmetli Mehmet Bengü çalıştırıyordu, basketbolda Aydan Siyavuş vardı. Sonra ben altyapıdan aldım. Altınyurt’ta şöyle bir iki sezon falan yaptım.

Sonra 1968 senesinde rahmetli Batur abi (Batur Alp), bir gün onların antrenmanını izlerken dedi ki: “Ya Karaoğlan, gelip bizle çalışmıyorsun, biz gelinceye kadar çalışır mısın?” dedi. Batur abinin teşvikiyle Fenerbahçe altyapısına başladım. Çok güzel bir zamandı. Batur abi A takımı çalıştırıyordu, Güner abi genç takımı çalıştırıyordu; ben de yıldız ve onun altındaki takımları çalıştırıyordum. Sonra Batur abi ayrıldı, istifa etti. Güner abi de ayrıldı; bütün altyapı bana kaldı. Ben de çok büyük bir keyifle Fenerbahçe’nin altyapısını çalıştırmaya başladım.
Sonra diğer takımlar… Efes Pilsen daha ilk kuruluşunda antrenör olarak bana teklif getirdi. Yeni kurulmuş bir takımdı, o sorumluluğu bana verdiler. Efes Pilsen ile 1976’da Mahalli Lig’den 2. Lig’e, oradan da namağlup şampiyon olarak 1. Lig’e çıktık. 1. Lig’de o zaman Eczacıbaşı hegemonyası vardı. Lig’e çıktığımız ilk senede, çıktığımız gibi şampiyon olduk. Ben o zaman 21 yaşındaydım. Yani benden büyük oyuncularım vardı, benim yaşımda oyuncularım vardı. Rahmetli Doğan Hakyemez benim oyuncumdu.

Ondan sonra Hür Guneralp vardı benden büyük, çok sevdiğim… Bunlar benim yaşımdalar. Rahmetli Erdim Öztokat… Çok güzel seneler geçirdik burada. Sonra İsviçre’ye gittim bir sene. Türkiye’deki bu güvenlik mevzuları, o sene darbeye denk geldi, 1980 darbesi falan… Türkiye çok sıkıntılıydı, onun için evlenip İsviçre’ye gittim. Fakat tabii memleket özlemi… Bir sene orada kaldım. Bir senenin sonunda zaten darbe olmuştu, ortalık sükuna kavuşmuştu en azından. Sokaktaki o öldürmeler, cinayetler bitmişti. Tekrardan geri geldim, askerliğimi yaptım dört ay. O sırada Çukurova birinci lige yeni çıkmıştı. Çok mütevazı, hatta gençlerden kalan bir ekibi vardı. Tarsus Amerikan Koleji bazlı bir takımı vardı ama çok genç ve tecrübesizlerdi. Yabancıları yoktu. Bu takımın başına biraz bilmeyerek gittim, daha iyi bir kadro zannediyordum ama üstümde kaldı. “Düşecek” diye en başta gösterilen takımı düşme çizgisinden kurtardık. Hatta altımıza da 4 takım aldık, 4 takım düştü o sene. Çukurova’yı çalıştırdım, sonra İstanbul’a döndüm. Paşabahçe takımında 2 sene çalıştım. Taçspor’un ilk Gençler Türkiye Şampiyonluğu’nu kazandık 1984’te. O sırada Aydın Örs, Efes Pilsen genç takımı çalıştırıyordu. Çok iyi takımlar vardı Karşıyaka gibi, Oyak Renault gibi… Oyak Renault takımları çok iyiydi. Onların elinden bizim Taçsporlu gençler Türkiye birincisi oldular. Bu da benim için önemli bir Türkiye şampiyonluğudur.
Sonra Taçspor’dan sonra Eczacıbaşı’na geçtim. 2 sene Eczacıbaşı’nda çalıştım. Orada da güzel senelerimiz geçti. Hatta bu Orhunlar, Serdarlar (Orhun Ene, Serdar Apaydın) hepsi ilk benim altyapıdan çıkarttığım oyunculardır. Sonra da rahmetli Batur abiyle 2 sene Türkiye Şampiyonluğu aldılar arka arkaya, hemen benim bıraktığım sene. Oradan Fenerbahçe’ye geçtim. Maalesef Fenerbahçe’nin tarihinde finansal sıkıntılar yaşadığı sezonlardan biriydi. Ona sonra değineceğiz. Eczacıbaşı’ndan sonra hemen Fenerbahçe var, 86-87 sezonu. Ondan sonra Fenerbahçe’nden ayrıldım, sonra Paşabahçe’ye geçtim. Paşabahçe o zaman küme düşmekten son anda kurtulmuş vaziyetteydi Birinci Lig’de. Paşabahçe ile çok güzel, onurlu bir sezon yaşadık. Play-off’a kaldık. Play-off’ta ilk turda Çukurova Grubu vardı Ankara’da. Efes Pilsen’e bir sayıyla elendik ama Türkiye’nin en iyi basketbolcularıyla bir “krim” yaptık yani. Hatta o finalde Paşabahçe-Galatasaray maçını oynarken, Galatasaray o sırada antrenör sıkıntısı çekiyordu. Onlar da bir yabancı antrenör getirmişlerdi, “izlesin de takımı öğrensin, gelecekte onu getiririz” diyorlardı. Antrenör Faruk Süren’le beraber otururken demiş ki: “Ya bana ne gerek var? Kolej takımı gibi bir takım var, antrenörü de var; onu niye almıyorsunuz?” diyerek beni işaret etmiş.
Dolayısıyla o yaz Faruk Süren Bey bana transfer teklif etti. Ben daha ziyade Fenerbahçe camiasından olduğum için Galatasaray’a pek sıcak bakmadım ama Faruk Süren bana çok güvendi ve o anda onun desteğiyle o sene çok kötü giden Galatasaray takımını tekrardan Birinci Lig şampiyonu yaptık. Zor bir sene gerçekten. Bir Amerikalıyla herkesin başladığı bir sezondu. Galatasaray’da sonra yönetim kurulu değişti, Faruk Bey ayrıldı. Başka bir yönetim kurulu geldi maalesef. Basketbola olan maddi manevi destek çekildi. O sene pek iyi bir sezon olmadı yani, zaten ayrıldım Galatasaray’dan. Sonra Oyak Renault takımı bana teklif etti. Oyak Renault’da 4.5 sene çalıştım Bursa’da. Çok güzel yıllardı. Bu arada bana 1-2 tane çok üst takımdan teklif oldu ama Renault benim zamanımda yine Türkiye şampiyonu oldu altyapıda. Yani ben A takım teknik direktörüydüm ama bütün takımlar benim denetimimde, benim desteğimde, benim istediğim basketbolu oynuyorlardı. Çok güzel bir uyum vardı. O sene A takım play-off yaptı, genç takım üçüncü oldu, bir de Ümitler Ligi vardı; orada da Türkiye ikincisi olduk. Sonra Renault’dan sonra bir sene ara verdim, İstanbul’a döndüm. Derken ondan sonra da işte bu NBA görevi geldi.

1978-1979 sezonunda Efes Pilsen’i, 89-90 sezonunda da Galatasaray’ı şampiyon yaptınız. Ne kadar Fenerbahçe odaklı bir sayfa olsak da bu başarılarınızı es geçemeyiz. Yaşadığınız bu başarıları anlatabilir misiniz?

Şöyle söyleyeyim; tabii insanın kalbindeki takımla, bağlı olduğu camiayla, profesyonel olarak çalıştığı takımlar iki farklı konsept oluyor. Bu işi yaparken tabii ki hissiyatınızı, taraftar eğiliminizi kapatmak mecburiyetindesiniz. Onun için ben Efes Pilsen’deyken de çok keyif aldım, çok güzel yıllar yaşadık. Orada da her şeyi altyapıdan baştan yaptık. Arkasından çok şanslı bir şampiyonluğumuz geldi. Galatasaray da öyle ama kalbiniz ne olursa olsun, profesyonel işinizi yapmak ve kariyerinize doğru başarılar koymak mecburiyetindesiniz. İkisini birbirinden ayırıyorum.

Detroit Pistons takımında scoutluk yaptığınızı da biliyoruz. O dönemlere dair neler anlatmak istersiniz?

Bu scout olayı tesadüfen oldu. Mehmet Okur, benim üzerimde çok emeğim olduğu bir oyuncuydu. Menajeri rica etti, dedi ki: “Ya abi benim işlerim var, siz Amerika’da eşlik eder misiniz Mehmet’e?” dedi. Ben de onu kırmadım. Mehmet’le beraber Amerika’ya gittik, 7-8 tane değişik takımla antrenmanlara (try-out) çıktık. En son Detroit Pistons’la konuşurken başkan Joe Dumars’la uzun uzun sohbetlerimiz oldu, kendisi çok etkilenmiş. Sonra İstanbul’a geldiler 2001 şampiyonasını (EuroBasket) izlemeye, Mehmet’i izlemeye geldiler. O arada kendisiyle beraberdik, şampiyonayı seyrettik. Dönüşte dedi ki: “Bizimle beraber çalışır mısın? Biz seni çok beğendik. Bilgi olarak, kişilik olarak bize yakışan bir scout olursun.” Ben de hoşuma gitti. Zaten Joe Dumars oyunculuğundan beri çok saygı duyduğum bir isimdi, çok iyi bir kaptandı. Detroit Pistons da bir NBA ekolü. En azından bir NBA’e yakın olmak istedim, o dünyayı görmek istedim.
Onlarla beraber 9 yıl çalıştım, 2013 yılına kadar. 2003 yılında da kendilerinden ayrıldım, bir kere daha antrenörlük denemek istedim. Bu 9 sene zarfında NBA tabii çok farklı bir organizasyondu. Joe Dumars varken Detroit’te kardeşliğin, ilişkilerin çok yoğun olduğu bir güzellik vardı. Bir de bu arada tabii 2004 yılında NBA şampiyonluğu gelince şampiyonluk yüzüğüm oldu. Tabii bu da çok nadir bir olay. Çok büyük bir anı, çok büyük bir hatıra. Onu hayatımız boyunca saklıyoruz; üzerimizde ismimiz kazılı bir şampiyonluk yüzüğümüz var. Bu yıllar gerçekten güzel yıllardı ama her şeyin bir hayırlı zamanı varmış. Ben bıraktıktan bir sene sonra sanırım Joe Dumars ayrıldı, işler kötü gitmeye başladı. Ben de dedim ki iyi ki tam zamanında, en tatlı zamanda bırakmışım.

Mehmet Okur gibi Türk basketbolu için çok değerli bir ismi keşfeden isim olarak biliniyorsunuz. Mehmet Okur’u bizlere anlatabilir miyiz?

Ben Oyak Renault’ya geldiğimde Mehmet Okur yıldız takımındaydı. Böyle ince, uzun, atletik yetenekleri olan ama tam basketbolun sertliğini almamış, biraz da çıtkırıldım bir çocuktu. Fakat çok yetenekli, çok yumuşak bir oyuncuydu. Biz A takıma ve genç takıma onu dahil ettik. Ben A takımındayken kadromuzda iki tane çok yetenekli pivot oyuncumuz vardı; biri Kuqo. Mehmet’i de onların arasına kattık ama Mehmet’in dış şut özelliği yüzünden onu “forward-center” oynatıyordum. Zaman zaman 3 numara gibi koşup fast break sonunda üçlük atıyordu, zaman zaman da arkası dönük oynuyordu. Arkası dönük pivot gibi oynamasını istememizin nedeni basketbolun sertliğine alışması lazımdı. Çünkü o bazı yerlerde dışarıdan şut atmayı tercih ediyordu herkes gibi. O ne kadar sevmese de, istemese de o pivot oynaması ona çok faydalı oldu. Özellikle Kuqo gibi çok çalışkan, savaşçı oyuncular olduğu için Mehmet onlardan çok etkilendi; itmesini, kakmasını öğrendi. O sene güzel bir sene geçirdi. Ertesi sene de yine oynayarak devam etti. Mehmet Okur artık çok dikkat çekmeye başlamıştı, çok transfer teklifi alıyordu. Oyak Renault’nun kendisine verdiği paralar çok mütevazıydı.
Dolayısıyla yönetim kuruluna bir toplantı yaptık. Benim fikrim ortadaydı. Dedim ki: “Bana bu kadar çok aşırı maddi teklif yapsalar ama oynadığım kulüpte bu kadar az bir paraya oynuyorsam, benim aklım oralarda kalır. Konsantrasyonum ve motivasyonum hiçbir zaman tam olmaz. Çünkü insanların hayalleri vardır; ailesini daha iyi geçindirmek, bir araba almak, ev almak… Bu kendisine teklif ediliyor ama gidemiyor. Ben kalmasının artık mutlu edeceğini sanmıyorum” diye söylemiştim. Ondan sonra yönetim kurulu da karar vermiş. Sonradan gerçi “hep hoca gönderdi” dediler ama maalesef bu öyle değil yani, gerçek hatıralarımdan söylüyorum. Mehmet Efes Pilsen’e gitti, bence de doğrusu oldu. Çünkü artık onun merdivenleri çıkması lazımdı; Oyak Renault gibi mütevazı bir takımda kalmasının ona çok fazla faydası olmayacaktı. Efes Pilsen’de zaten NBA yolu açıldı. O bakımdan doğrusunu yaptık.
Mehmet çok antrenmancıydı. Zaman geliyordu günde 4 antrenman yaptırıyordum kendisine. Hatta kondisyonerimiz başta dedi ki: “Hocam bu insan anatomisine aykırı, 4 tane antrenman olur mu?” Ben de dedim ki: “2 senede bir adam NBA’e hazırlanıyorsa demek ki oluyormuş.” Çünkü çok eksikleri vardı. Ama o antrenmanların hepsini yaptı. Ağrılardan sızılardan şikayet ettiği zaman da: “Bak bunlar sana bir gün geri dönecek. Hızlanman, güçlenmen hepsi iyi olacak” diyordum. Kendisinin de şansı varmış, kabiliyeti varmış, doğru yerlere gitti. Hatta All-Star’a dahil olmak üzere büyük başarılar kazandı.

Kaynak: Getty Images

1986-1987 sezonunda Fenerbahçe’ye geldiniz ve Galatasaray yenilgisiyle başladığımız bu sezona iyi devam edemedik maalesef. Uzun süre küme düşme korkusu yaşadık. Daha sonra toparlanır gibi olsak da ligi 9. sırada tamamladık ve 81-82 sezonundan beri oynanan play-off’a ilk kez katılamadık. Bu sezonu bizlere anlatabilir misiniz ?

Tabii şöyle anlatayım; az önce de değindiğim gibi Fenerbahçe’nin mali sıkıntı çektiği nadir yıllardan bir tanesiydi. Direkt olarak bir basketbol şubesi muhatabı yoktu; dört kişilik bir basketbol grubu vardı bu işlere bakan ama iş paraya geldiği vakit maalesef kimse o sorunları çözmüyordu. Ben oyuncularıma verdiğim sözlere çok dikkat eden, özellikle yabancı oyuncular benim ismimle geldiği için onlara verilen sözlerin tutulmasını isteyen bir insanım. Maalesef sezon başından beri maaşlar 4-5 ay birikti. Hatta evlerin kiraları bile verilmedi. Ev sahipleri bile bir gün kulübe gelip bağırdılar, çağırdılar; çok küçüldük. Maalesef bu durum takımı etkiliyor. Oyuncular maaş alamıyor, doğru düzgün antrenman salonu yok. Göztepe’deki eğitim fakültesinin salonunda yapmaya çalışıyoruz o şartlarda. Arkada bulunacak kimse yok. Bir de en önemlisi manevi olarak bir “abi”, kol kanat gerecek bir menajer lazımdı. Halil Dağlı vardı, tabii ki çok iyi bir insan, menajerlik yapmaya çalışıyor ama o da para konusunda güçsüz kaldığı için yapacağı şeyler kısıtlandı.
Çok sahipsiz kaldık. Şöyle bir anımı anlatayım: Cory Blackwell diye bir oyuncu vardı, sezon ortasında menajerle sorun yaşadı. Gece 3’ünde beni aradılar, Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne götürdük. Düşünün, takımın menajeri benim, ben götürüyorum. Bir de Fenerbahçe’yi çok seven bir amigo çocuk vardı, onlarla beraber götürdük. Ertesi gün yine ilgisizlikten dolayı -ben bu tarafı Fenerbahçe kulübüne mal etmiyorum, o zamanki yetkili insanlara mal ediyorum, kulübün ismi bunlarla lekelenmez- o beyefendilerin ilgisizliği yüzünden Galatasaraylı Ali Uras’ın devreye girmesiyle, onun katkılarıyla Cevdet Paşa Hastanesi’ne kaldırdık. Adamın enerjisi bitti, ülkesine döndü. Bunları yetkililerin düşündüğünü, yaptıklarının kötü olduğunu hatırladıklarını sanmıyorum.
Hatta ben istifa ettim. Daha fazla dayanılacak gibi değildi. Sonunu görmüyordum. Çünkü her hafta üstüne bir şey koyamıyorsun, dertler artıyor, borçlar artıyor. Amerikalı oyuncu “para almadan maça çıkmam” demiş, parasını maçtan evvel zorla vermişler, adam kabul etmemiş, paraları çorabına sokup öyle oynamış. Tekrar tekrar söylüyorum; bunlar Fenerbahçe kulübünün değil, o tarihte görevde olan insanların kusurlarındandır. Madem röportaj yapıyoruz, doğru konuşalım; işin aslı buydu. Ben o şartlarda hiçbir kulüple çalışamam. Profesyonelsiniz, verdiğiniz sözleri yerine getireceksiniz. Getirmediğiniz vakit bir sürü ailesine bakan, hayatını buna adayan sporcunun kafasında soru işaretleri oluyor, öyle maça çıkıyorlar. Bu mümkün değil. O sezon maalesef öyle geçti.

Sezon içerisinde bir olay daha var; kaybettiğimiz Galatasaray maçının ardından Federasyon ile Fenerbahçe arasında gerginlikler oldu. Bu gerginliğe dair aklınızda kalanlar var mıdır?

Vallahi o gerginlikle ilgili çok fazla şey hatırlamıyorum ancak Galatasaray’da o tarihte yabancı statüsünde bir durum vardı, Nihat İziç’i yabancı olarak dahil etmişlerdi, 3 yabancı ile oynuyorlardı. Bazı kulüpler bunu kabul etmedi ama federasyon sessiz kaldı. Fenerbahçe-Galatasaray maçını hatırlıyorum; çok hakem hatası oldu bizim aleyhimize. Bir pozisyonu unutmuyorum: Hakan Artış turnikeye çıkarken Nihat İziç onu iki eliyle itti ve potanın altındaki o tahta tribüne yapıştırdı. Ona rağmen hiçbir şey çalınmayınca ben de sahaya girdim. Çünkü dayanılacak gibi değildi. Teknik faul aldım. Alper Mütevellioğlu vardı rahmetli; o jenerasyonla olan ilişkiler gerilmiş olabilir. Ama dediğim gibi, federasyona kafa tutacak bir yönetimimiz de olmadığı için o ilişkilerden bir sonuç çıkmadı.

Araştırmalarımıza göre 1986-87 sezonunda Aralık ayında takımdan ayrıldınız. Bu süreci bizlere anlatabilir misiniz.

Evet, o tarihlerdeydi, kışındı. Başka bir sıkıntı yoktu ama yapılacak bir şey de yoktu. Para yok, sözler tutulmuyor… Söz tutulmadığı gibi, hani paran olmaz da biri çıkar der ki: “Arkadaş iki ay sabredin, ben kefilim.” Öyle bir insan da yok, herkes kaçıyor. Düşünün, hastanedeki Cory Blackwell’e gidip “geçmiş olsun” diyen kimse yok. Fenerbahçe’nin oyuncusunu Galatasaray’ın eski başkanı hastaneye yatırıyor… Can Bartu abi vardı kulüpte, oturuyordu o gün. “Faruk niye moralin bozuk?” dedi. Anlattım durumu. Can abi Ali Uras’ı kendisi bizzat aradı onun vasıtasıyla halloldu. Şimdi böyle bir ortamda nasıl çalışabilirsiniz. Tekrar ediyorum; Fenerbahçe kulübü değil, onu o dönem yönetenler maalesef çok zayıf, ilgisiz ve yeteneksizdi. Bedelini biz ödedik. Ben o takımın patronuydum, lideriydim ama o takımı o vaziyette savaşa sürükleyemezdim. Savaşacak halleri yoktu insanların, madden ve manen yoktu. Bir oyuncu gidiyor, diğeri “paramı alamıyorum, gideceğim” diye şikayet ediyor. “Beni sen getirdin koç” diyorlar, ben utanıyorum. Bu durumda devam etmenin hiçbir zevki yok. Onun için dedim ki başka birisi alsın, nereye kadar götürebiliyorlarsa götürsünler. İşte klasik “kan değişikliği” dediler ama pek bir fark olmadı.

Altyapıda da görev aldınız, o yıllarınızı anlatabilir misiniz?

Altyapı yılları benim şerefimdir, benimsediğim en büyük temeldir ve Efes Pilsen kulübüne profesyonel olarak davet edilmemin en büyük nedenidir; oradaki başarımız ve dik duruşumuz. 1968 senesinde, Fenerbahçe’nin o günkü şartlarında Batur abi sahasını yaptırmıştı, açık hava sahasını kendi emekleriyle yaptırmıştı. Biz de oraya gidip antrenman seyrederken beni gördü: “Karaoğlan sen gelsene, bizde çalışsana” dedi. Batur abiyle çalışmaya başladık. O zaman da para yoksunluğu vardı ama eninde sonunda çözülüyordu. Antrenman sahası olarak Kadıköy Halk Eğitim’de A takım çalışıyor; onlar bittikten sonra yıldızlar, gençler hep beraber çalışıyorlardı. Doğru düzgün bir sistem yoktu. Batur abi istifa edince Fenerbahçe’nin ayrı bir genç, ayrı bir yıldız takıma sahip olması için Haydarpaşa ve Marmara Koleji takımlarını çalıştırdım. Okulların salonları vardı. Ben onların okul takımını çalıştırdığım için karşılık olarak benim Fenerbahçe yıldız ve genç takımlarım orada çalışıyordu. Yani Fenerbahçe’de her kategorinin ayrı ayrı antrenman yaptığı sahaları ilk benim zamanımda, büyük zorluklarla kurduk. Fikri Ersöyler ve rahmetli Şahin Atak da buna dahildir, onlar benim yardımcı idarecilerimdi.

1973-74 sezonunun Türkiye ve İstanbul şampiyonu Fenerbahçe Yıldız Takımı’nın antrenmanlarından bir görünüm.

Koç Faruk Akagün, takımı Doğu Bloğu ülkelerine götürerek tecrübe kazandırmak istediklerini söylüyor.

#FenerbahçeBasketbolMirası
#YellowLegacy
📸: Hakan Baran Arşivi

​Sonra öyle bir altyapı kurduk ki minik ve küçük takımları da dahil ettik. Günde 8 saat antrenman yaptırıyordum. Oyuncu taramalarını çok iyi yaptık. Okullara gidiyor, kapılarda bekleyip duyurular dağıtıyorduk. Bütün uzun oyuncuları oradan topluyorduk. Eczacıbaşı, İTÜ, Beşiktaş, Galatasaray ve Kurtuluş arasından biz sivrildik ve 1974’te Türkiye Şampiyonu olduk. Fenerbahçe yıldız takımı Balıkesir’de, Aydan Siyavuş’un Karşıyaka’sını ve diğer iyi takımları yenerek şampiyon oldu. Gönül isterdi ki o şampiyon takımın bir fotoğrafı salonda asılsın; çünkü Fenerbahçe’nin basketboldaki ilk Türkiye şampiyonluğudur ama maalesef o vefayı göremedik.

Bununla beraber Murat Yosmaoğlu’nun abisi Turgut Yosmaoğlu’nu da 1953’lüdür, Altınyurt’ta ilk ben çalıştırdım. Sonra Murat’ı daha minicikken aldık… Hepsiyle beraber büyüdük. Fenerbahçe’nin ilkidir o altyapı şampiyonluğu, orada olması gerekir o resmin. Gerçekler inkar edilmez, o insanların hakkıdır orada olmak. O dönemden sonra Fenerbahçe hep İstanbul Ligi’nde ilk ikiye giren, Türkiye Ligi’nde ilk dörde giren, rakiplerin çekindiği bir takım oldu. Oraya büyük savaşlarla ikinci bir basketbol sahası yaptık ve ışıklandırdık. Işıklandırdığımız o ilk geceyi unutamam. Velilerimizin katkılarıyla yaptık. Sonra 1986’da ben A takıma geldiğimde burada spor salonu yapıldı. Rahmetli Semih abi (Semih Bayülken) “Ulan nereden buldunuz bu parayı?” diye fırça bile atmıştı bize.

Altyapıdaki başarılarım sayesinde Efes Pilsen’in dikkatini çektim. Bana antrenörlük teklif ettiler. Ben Fenerbahçe’den çok üzülerek ayrıldım. İkna etmelerinin tek sebebi şuydu: “Sen genç takıma kadar oyuncu yetiştiriyorsun ama A takımda oynatmıyorlar; sen teknik direktör olursan bu oyuncuları A takımda oynatma gücü sende olacak” dediler. Ancak şart koştum: “Efes Pilsen’de çalışsam da, Fenerbahçe altyapısının başında duracağım, siz kendi altyapınızı kurana kadar” dedim. Saygı gösterdiler, 2 sene daha Fenerbahçe altyapısının başında durdum. Yani hem Efes Pilsen hem Fenerbahçe beraber yürüdü. Onların sadece antrenörü değil; abisi, babası, velisiydim. O sırada öğretmenlik de yapıyorum, kendi sınıflarıma alıyordum çocukları sınıf geçsinler diye. O seneleri unutmak mümkün değil, hayatımızın en güzel seneleriydi. Türkiye şampiyonluğunu kazandığımız anın zevki hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Fenerbahçe’de hocalık yaptığınız süreçte birçok değerli isimle çalıştınız. Beraber çalışmaktan en çok keyif aldığınız isimler kimlerdi?

Benim zamanımda kadroda kısıtlı ama iyi oyuncular vardı. Mesela Efe Aydan o sene yoktu galiba. İyi bir pivotumuz yoktu, yabancılarla takviye ediyorduk. Necdet Ronabar, Ali Limoncuoğlu, Fatih Özal vardı… Fatih Özal çok saha dışında da özel bir insandır, saha içinde de çok iyi bir oyuncudur. Karakterini ve yeteneğini en çok sevdiğim isimlerden biridir Fatih.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçları camia için hep önemlidir. Bu maçlara takımı nasıl hazırlardınız?

O maçların motivasyonu farklıdır. Şampiyon olsanız bile Galatasaray’ı yenemezseniz o şampiyonluk camia gözünde çok değerli olmaz. Kötü gitseniz bile Galatasaray’ı yendiğinizde her şey unutulur. Öyle bir ortamda sporcuyu motive etmeye gerek yoktur; taraftar, formanın ağırlığı ve eski abiler zaten motive eder. Antrenörün buradaki görevi, derbi maçlardaki o aşırı gerilimi oyuncunun üzerinden alıp sakinleşmelerini sağlamaktır. Bazı oyuncular o baskıyı kaldırır, bazıları kaldıramaz. Yabancılar ilk geldiklerinde şaşırıyorlar ama sonra alışıyorlar.

Spor Sergi Sarayı’nı ve orada yaratılan o atmosferi bizlere anlatabilir misiniz?

Biz Spor Sergi’nin çok farklı zamanlarını yaşadık. Önce betondu zemin. Sonra tuhaf, parça parça tahtalardan oluşan bir parke yapıldı ama birer metrekarelik parçalar vidayla tutturuluyordu. Top o köşelere gelince dengesi bozulurdu. Sonra parke oldu. Tribünlerin sahaya yakınlığından dolayı bir nezaket, bir kalite vardı. “Modaspor tribünü” denilen bir yer vardı; oraya son derece seçkin insanlar, kadınlı-erkekli bir topluluk gelirdi. Sağ tarafta Teknik Üniversite tribünü vardı, başlarında da Mehmet Ali diye bir liderleri vardı. Amigo bile diyemem, beyefendi bir liderdi. Şeref tribününe girmek için ceket giyilirdi. Çok sıcak bir havası vardı, orada maç kazanmak çok keyifliydi. Sonra Abdi İpekçi’ye geçince ben kendimi evimde hissetmedim. Sergi Sarayı’nın konumu da çok sağlamdı; Hilton’un yanında, Taksim’e yakındı. Maçtan çıkıp sinemaya, eğlenceye giderdik. Sergi Sarayı bambaşka bir kavramdı.

Rakip olarak da Fenerbahçe’ye karşı birçok maça çıktınız. Fenerbahçe’ye karşı rakip olmak nasıl bir duyguydu?

1980’lere kadar Fenerbahçe maçına çıkmakla, 90’lardan sonra çıkmak farklıydı. Profesyonelleşme arttıkça o eski manevi değerler biraz azaldı. Eskiden babanıza, ailenize karşı oynuyormuşsunuz gibi bir his olurdu. Karşı camiada çok tanıdığınız, emeğiniz geçmiş insanlar olurdu. Ben Fenerbahçeli olduğum için başım dik giderdim ama o manevi kalıntılar profesyonel hayatta bazen ağır geliyordu. Yine de işinizi yapıp kazanmaya çalışıyorsunuz ama o eski camia ruhu başkaydı.

Hocam sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdir? Amatörlük ve profesyonellik anlamında o dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?

Bir kere hiçbir şey bu kadar çok “para” değildi. Eskiden Fenerbahçeli oyuncular Fenerbahçeli kalırdı. Ahmet, Mehmet neyse öyle anılırdı. Sonra değişim başladı; Fenerliler Galatasaray’a, Galatasaraylılar Fener’e gitmeye başladı. En çok karşı olduğum şey “ara transfer”. Senenin ortasında bir oyuncuyla “hadi karşı takımı ezelim” diyorsunuz, iki ay sonra ara transferle oraya gidiyor, aynı şeyi sizin için söylüyor. Şimdi böyle bir ruh kaldı mı? Maalesef. Eski amatör özverileri vardı. Şimdi herkesin menajeri var. Eskiden oyuncuya “paranı 3 ay sonra vereceğim” dediğinde “tamam abi” derdi. Şimdi menajer diyor ki “kontratı var, bir hafta vermezsen oyuncu serbest kalır”. Oyuncuyu korumak için yapılmış kurallar bunlar ama işin maneviyatı biterse oyunun tadı kaçar. Menajerlerin biraz bu tarafı düşünmesi lazım. Amatörlükle profesyonelliğin ortasında onurlu bir çizgi bulunmalı.

Fenerbahçe basketbolu sizin için ne ifade ediyor?

Fenerbahçeli olmak tabii ki çok farklı. Kulübün kurulduğu yer olan Kalamış’tan başlar bu gurur. Çok iyi sporcular gelmiş; ben mesela Lefter var diye Fenerbahçeli oldum. Futboldaki o “Mehmetçik” Basrilerin, Şereflerin hikayeleriyle büyüdük. O çubuklu forma… Şimdi 50 tane desen çıkarıyorlar ama asıl olan o çubukludur. Fenerbahçe’nin tarihi, arkadaşlığı, Kadıköy’ü bambaşka bir şarkıdır. Klasik bir sanat gibi; Beethoven veya Çaykovski’nin eserleri nasıl bozulmamalıysa, Fenerbahçe’nin klasik ruhu da öyle korunmalı.

Son yıllarda Fenerbahçe basketbolda büyük bir atılım yaptı, EuroLeague kupasını kazandı. Takımımızın bu sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Dipnot: Bu röportajımız Ocak 2022’de “Fenerbahçe erkek basketbol tarihi” projemiz kapsamında arşiv roportaj olarak yapıldığı için Faruk Akagün bu soruya o günkü döneme göre yorum yapmıştır)

Aziz Yıldırım’ın o bütçeyi ayırma cesaretini göstermesi ve iyi hocanın arkasında durması çok önemliydi. Hemen “ne oluyor” diye hocayı göndermediler. Tabii Obradoviç gibi bir faktör var; zor bir koçtu ama taşları yerine oturtmayı bildi. Obradoviç zeki bir insandı, işin artık yürümeyeceğini görünce bıraktı. Arkasından gelen İgor Kokoşkov benim Detroit’ten arkadaşımdı, çok iyi bir insandır ama Obradoviç sonrası gelmek zordu. Kokoşkov’un başarılı olamayacağını o zaman söylemiştim çünkü Avrupa basketbolunun tam içinde değildi o ara, NBA’deydi. Şimdiki kadroyu ve koçu beğeniyorum, verilen para karşılığında fena işler yapmıyorlar. İleride daha iyi olabilirler.

Son olarak Fenerbahçe taraftarına mesajınız nedir?

Fenerbahçe taraftarı her zaman takımına destek veren bir taraftar. Takımına sadık kalmalarını isterim; sadece skora göre değil, sevgiyle bağlı kalsınlar. Basketbolu sadece maç günü değil, maç dışında da takip etsinler ki sorunları bilip ona göre eleştirsinler. Amerika’da kolejlerde seyirci koçla, oyuncuyla buluşur, bilinçli bir destek verir. Fenerbahçe seyircisini her zaman şükranla anıyorum.

Bu keyifli röportaj için, emeğinize ve Fenerbahçe’ye katkılarınız için çok teşekkür ederiz Faruk hocam.

Ben teşekkür ederim, o geçmişe beni götürdüğünüz için ben şeref duydum.

Yorum bırakın