#Arşivden | Fenerbahçe Basketbolunun Zorlu Yıllarından Bugüne: Majak Çakır ile 70’li Yılların Parkesinde Nostalji Yolculuğu

Fenerbahçe basketbol tarihinin en çalkantılı, bir o kadar da onurlu yıllarına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. 1970’li yılların ikinci yarısında, sarı-lacivertli formanın büyük bir aidiyetle taşındığı, paranın değil armanın ön planda olduğu o dönemde; oyun zekası, müdafaadaki sertliği ve asistleriyle iz bırakan bir ismi, Majak Çakır’ı sayfamızda ağırlıyoruz.

Galatasaray kökenli bir aileden gelmesine rağmen Fenerbahçe’de gördüğü sıcaklıkla camianın unutulmazları arasına giren Çakır; Batur Alp’ten Ferhan Baras’a, Spor Sergi Sarayı’nın eksi derecedeki soğuğundan santradan atılan unutulmaz basketlere kadar pek çok anıyı ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı. “Sahada babamı bile tanımazdım” diyen Majak Çakır’ın parkede geçen fırtınalı kariyerini ve Fenerbahçe basketbolunun tarihsel dönemeçlerini bir de onun ağzından dinleyelim.

Salontribunu.com ekibi olarak hazırladığımız bu röportajla, sizleri basketbolumuzun “mabedine”, Spor Sergi’nin tozlu parkelerine götürüyoruz.

Majak abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için salontribunu.com ekibi olarak size çok teşekkür ederiz. Çocukluk, gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi ve altyapı yıllarınızı bizlere anlatabilir misiniz?

Basketbolla 9 yaşında tanıştım. Şöyle; henüz ilkokul çağındayken babam Şişli Spor Kulübü’nün başkanlığını yapıyordu. Tabii yaramaz bir çocuk olmam dolayısıyla cumartesi ve pazar günleri bir meşgale bulması lazımdı benim için. Başkan olduğu kulübün basketbol altyapısında cumartesi ve pazar günleri antrenmanlara başladım. Bu arada spor ve sivil sayenizde maçlara da gitme fırsatım oluyordu babamla birlikte. Bu şekilde başladım. Daha sonra minik takımda sahaya çıktım, oynadım. Şişli yıldız takımdayken çok iyi bir ekip kurduk. Hatta o dönem oynadığım zaman Fenerbahçe’de Batur abi (Batur Alp), Galatasaray’da da bıyıklı meşhur Ahmet abi bana her sene transfer teklifi yapıyorlardı, “Gel bizle oyna” diye. Babam başkan olduğu için öyle bir şeyim yoktu, fırsatım olmadı tabii. İlk basketbol minik-yıldız milli takım seçme kadrosundaydım. İstanbul takımının ’52 ve ’53’lüler olarak iki takım halinde katılmıştık. 10 takımın katılımıyla bir turnuva düzenlendi ve ’52’liler namaglup şampiyon olmuştuk. Ancak ben ilk beş ve bütün maçları da direkt oynamama rağmen seçilememiştim. O bana büyük bir üzüntü vermişti. Bu bende bir hırs yarattı. Fakat belki de bir sene sonra direkt Genç Milli Takım’a davet edilmeme rağmen “nasıl olsa almazlar” diye gitmemiştim. Belki de o büyük bir hataydı benim için. Basketbolda aynı zamanda tabii St. Joseph’te okudum. St. Joseph’te okuduğum için bizim beden eğitimi hocamız Muzaffer Tuncalp, Ateş Hoca, İstanbul basketbol ajanıydı aynı zamanda. Ondan da çok yardım aldım. Bu başlangıç olarak böyle hem okulda hem kulüpte basketbolla haşır neşir oldum.

Fenerbahçe’ye geliş sürecinizi, bu sürecin nasıl geliştiğini ve kulübümüzün basketbol takımında forma giymenin nasıl bir duygu olduğunu bizlere anlatabilir misiniz?

Tabii ki. Şöyle… Şişli genç takımda çok güçlü bir kadromuz vardı. İstanbul dördüncüsü olmuştuk. Bizim bir uzun oyuncumuz vardı, Karni. Onu Modaspor transfer etti. Yani gençlerde ikinci yılımızı oynamadan takım dağıldı gibi oldu. Biz de Şişli’nin A takımında oynadık genç yaştayken. Genç yaşım bitmeden Cavit Altunay Hoca, Galatasaray A Takım antrenörü, bana Galatasaray’a gitmemi teklif etti. Çok genç yaştaydım ve tabii Galatasaraylıydım. Babam Galatasaray Lisesi’nde hoca, Galatasaray Spor Kulübü’nde divan üyesi, Satranç Federasyon Başkanı ve Şişli Kulüp Başkanlığı yapmıştı. Benim için büyük bir sevinçti. Galatasaray’a transfer oldum. Önümde A takımda oynayan dört tane gard vardı. Bunlar Muzaffer, Fuat, Doğan ve Küçük Nur. Doğan ve Küçük Nur’a rahmet diliyorum buradan. Ve Cavit Hoca beni her maçta oynatmaya gayret ediyordu o meşhur oyuncuların arkasından. Kısa bir ara verdim ve vatani görevim için Karagücü’nde oynadım. Dönüşümde Galatasaray’da bir sezon daha oynadım. Fakat hoca değişmişti, Özer Salnur’du koçumuz. Benim görüşüm direkt oynayacağım bir seneydi ama bana bir şans vermedi. Ben de ayrılmak istedim. İkinci lige gittim. İkinci ligde bir sene oynadım Şişli’de. Çok iyi oynadığımı hatırlıyorum o zamanlar. Ve Fenerbahçe transferin son günü Hüseyin Kozluca ve Uğur Akat abimiz… Hakikaten son gün geldiler, buldular. Bana diyorlar “Majak ne istersin?”. Ben bir şey istedim: Şişli Kulübü’nden şu kadar bir rakam aldım, onu verin, ben seve seve oynarım. İlk Dereağzı tesislerine geldiğimi hatırlıyorum. Çok sıcak bir karşılama oldu. Tabii burada Hüseyin abinin hakkını yiyemem. Hüseyin Kozluca, evet. O zaten tamamen o ısrar etmiş. Beni bir Türkiye Kupası maçında, Şişli – Eczacıbaşı maçında seyretmiş; 31 sayı atmıştım Eczacıbaşı’na. O maçı seyretmiş, “Bu çocuğu muhakkak almak lazım” demiş. Kafasına takmış. Arkadaşlar benim Galatasaraylı olduğumu biliyordu ama ben Fenerbahçe’de oynadığım süre içinde belki de Galatasaray’da hiç görmediğim sıcaklığı, arkadaşlığı yani desteklerini gördüm. Ve Fenerbahçe’de gerçekten forma için oynadık. Bir para için oynamadık. Ama bana her fırsatta maddi ve manevi hiçbir şekilde beni mağdur etmedi Fenerbahçe oynadığım sürece. Ben de hakkımı verdiğimi çok iyi düşünüyorum yani.

Hüseyin abiyi biraz anlatabilir misiniz?

Yani Hüseyin abi, biz daha küçükken tabii o da Galatasaray ve Fenerbahçe’de oynamıştır. Fenerbahçe’de oynadığı yıllarda bütün maçlarını takip etmiştim. Kendine has bir oyuncuydu yani. Faul atışında bile, müdafaada bile… Yani şutu, ribaundu, müdafaası, takıma katkı sağlaması oyun içindeyken çok müthişti. Ve biraz asabiydi. Allah korusun birisini takmasın kafaya; yani deliydi o anlamda. Yani oyunculuğu muhteşem diyeceğim. Arkadaşlığı da muhteşem. Ama antrenör olarak o kadar iyi bir kariyeri olmadı diyebilirim. Ama çok seviyorum kendisini yani.

Takımımıza katıldığınız 1976-1977 sezonu Sayın Ali Şen’in görevi bıraktığı bir sezondu ve basketbol şubemiz içerisinde Yüksel Günay ve Şenez Erzik’in bulunduğu bir komite tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Takımımızdan ayrılan oyuncular nedeniyle sarsılan takımımız, önceki sezon 4. bitirdiği ligi ancak 8. olarak tamamlayabilmişti. Bu sezonu bizlere anlatabilir misiniz?

Yani evet, son gün beni transfer ettiklerinden anlaşılacağı gibi kadroda bayağı dökülmeler oldu. Çünkü muazzam bir finans eksikliği meydana gelmişti. Ali Şen desteğini çekince durum böyle oldu. Fakat bizim kurduğumuz takım, yani o sene kurulan takım; Uğur abinin, Yüksel Günay’ın, Şenez Erzik’in ve daha doğrusu kaptanımız Ferhan Baras’ın büyük mali destek verdiği şube… Şöyle söyleyeyim: Halil Hoca (Halil Dağlı), Ferhan Baras, Engin Domaniç, Cengiz Kayatürk, Majak Çakır. Yani biz bu beşle inanılmaz işler yaptık. İnanılmaz galibiyetler aldık. Bugünkü sistemde play-off’taydık yani onu söyleyebilirim. Hiç kimsenin beklemediği bir başarı elde ettik. Antrenörümüz Tuluğ Siyavuş, Aydan Siyavuş’un abisi. Basketbolu çok iyi bilen bir hocamızdı. Ama elindeki malzemeler buydu yani. Belki bugünkü Amerikalılardan bir iki pivot olsaydı yani daha yukarıda oynardık, öyle düşünüyorum. Çok iyi bir sezon geçirdiğimizi zannediyorum o sene. Fakat Ali Şen her ne kadar şubeyi bıraktıysa da, o sene bir gazeteci vardı onun vasıtasıyla galip geldiğimiz her maçtan sonra bize beyaz zarflarla primler gelirdi Ali Şen tarafından. Yani Ali Şen gerçek bir Fenerbahçeli. Şubeyi bıraktı, ilgilenmiyordu ama kenarda durmadı. Her galip geldiğimiz maçtan sonra bize beyaz zarfla primler gelirdi.

Takımımızdaki ikinci sezonunuz olan 1977-1978 sezonunda transfer yapamayan ve ligin diri takımları karşısında tutunamayan takımımız, 7 galibiyete karşılık 15 mağlubiyet aldığı ligi maalesef 9. sırada tamamlamıştı. Bu sezonu bizlere anlatabilir misiniz?

O sezon… Şimdi nasıl anlatayım, evet transfer yapamıyorduk. Hatta Cengiz’i (Kayatürk) de kaybettik galiba o sene, Efes’e gitti. Öyle hatırlıyorum, yanlış hatırlıyor olabilirim. Abdullah Ataman geldi. Teknik’ten Habib Yannier geldi. İsmet Badem geldi; evet, mekânı cennet olsun. Güçlü bir kadro kuramadık. Kümede kalışımız… Eğer o Taçspor, Galatasaray, Fenerbahçe olayını hatırlatıyorsanız, hani biz düşmemişti; yani bir sene küme düşme kaldırıldı, Galatasaray ve Fenerbahçe ligde kaldı. Aslında biz düşmedik. Çünkü Taçspor maçında Taçspor usulsüz bir şey yapmıştı, biz itiraz etmiştik. Hükmen mağlup olacaktı Taçspor. Fakat ligden düşme kaldırılınca hiç bozmadılar. Halbuki biz bir üst sırada bitirmiştik. Yoksa o bir sene sonra mıydı, hatırlamıyorum. Bir karışıklık olmuştu. O sezon evet biraz zor bir sezon oldu, 77-78 sezonu. Gene hocamız Tuluğ Siyavuş’tu ama yapılacak fazla bir şey yoktu yani.

1978-1979 sezonunda takımımız güçlü müessese takımları gibi bütçe ayıramamıştı. Kötü gidiş tüm hızıyla sürüyordu, ezeli rakibimiz Galatasaray’da da durum farklı değildi. Sezon boyunca ligin dibinden ayrılamayan Fenerbahçe ve Galatasaray gibi Türk basketbolunun iki lokomotifi, küme düşmenin bu sezon kaldırılması sayesinde ikinci lige düşmekten son anda kurtulmuştu. Bize bu sezonu ve yaşananları anlatabilir misiniz?

Gözüken o ama hiçbir şey gözüktüğü gibi değil. Çünkü biz son iki takımdan biri olmamıştık. Sonuncu Galatasaray olmuştu. Onun üstünde Taçspor vardı esasında. Taçspor evet hükmen mağlup olması gerektiği maçta federasyon küme düşmeyi kaldırınca o şeyi de öyle bıraktılar. Biz sondan ikinci olduk. Aslında biz… Öyle bir şeyimiz yoktu. Orada o ligdeki en önemli maçımız Galatasaray’la oynadığımız son kümede kalma mücadelesiydi ki orada herhalde Engin Domaniç anlatmıştır o maçı; son saniyede attığı bir basket var santradan. O maçta da benim tabii güzel ve kötü anılarım var. Gerçekten çok iyi oynuyordum. Dört faulüm vardı ve Fuat (Tahsin), Halil Hoca’ya çelme atacaktı, o şekilde gidiyordu. Ben de daha o davranmadan gittim vurdum yani Fuat’a. Hakem teknik faul verdi, beş faulle çıktım. Beş faulle çıkarken Batur abi de bana bir tokat attı. Fakat Fuat molaya girmiş, Batur abiye demiş ki “Majak bir şey söylüyor, anama küfür ediyor” demiş. Hayatta ben öyle bir küfür falan etmemiştim, sadece Halil Hoca’ya vuracaktı, ben ondan önce davrandım. Ben çıktıktan sonra Kadir oyuna girdi. O kader pasını da Engin Domaniç’e Kadir vermişti santradan. İnanılmaz bir basketti ve maçı kazandık. Tabii hepimiz birbirimize sarılmıştık.

Kadri Gürkan’dan bahsediyorsunuz değil mi?

Kadri Gürkan’dan bahsediyorum evet. O da hırslı bir, genç takımdan, altyapıdan gelen bir oyuncumuzdu. Güzel bir kadroyduk. Ama yani o sene Knezevic’i almıştık biz. Çok müthiş bir oyuncuydu. Fakat Ferhan abiyle Knezevic anlaşamadılar. Halil abi ne kadar şey yaptıysa da Knezevic geri gönderildi ve Popovic transfer edildi. Popovic geldi fakat çok büyük bir şanssızlık; ilk idmanda Ziya vardı bizim, daha sonra hakemlik yapan Ziya Nur Sezen yanılmıyorsam, ribaundda Popovic’in altına girdi ve Popovic’in eli döndü. O vaziyette oynadı o maçta yani ve çok güzel oynadı. İyi oyuncuydu fakat bir Knezevic gibi bir oyuncu bizim takıma gelmemişti. Yani harika bir oyuncuydu. Her attığım topu değerlendirebilen bir uzundu. Ben oyun kurucu olduğum için kimden ekmek çıkacaksa oraya pas atardım.

1979-1980 sezonunda taraftarlarımız karanlık yılların bitmesini dört gözle beklerken tünelin ucunda en küçük ışık dahi görünmüyordu. Ekonomik zorluklardan başını kaldıramayan Fenerbahçe bu sezonda küme düşme korkusu yaşamadı ama ligi 11. sırada tamamlayabildi. Bu sezonda neler yaşandı, bizlere anlatmanız mümkün müdür?

Son senemdi benim. Batur abi antrenör olmuştu. Bir ara Hüseyin Kozluca geldi olmadı, Batur abi üstlendi. Yani Batur abi; benim çalıştığım, hayran olduğum… Yani bir antrenör bu kadar mı oyuncusunu maça motive edebilir? Muhteşem bir insan, çok seviyorum. Küçüklüğümden beri Batur abinin hayranıyım. Gördüğüm antrenörlerin içinde Batur abiyi söyleyebilirim, Cavit Altunay’ı söyleyebilirim, bir de benim altyapıda antrenörlüğümü yapan şu anda Kanada’da olan Aret abi var, onu da söyleyebilirim. Takımımız güçlü değildi ama çok hırslıydık. Ömer Dolak gelmişti, transfer olmuştu o sene. Kavun Osman, Teknik’ten Uzun Osman Gündüz gelmişti. Yine iyi bir kadromuz vardı. Kaybettiğimiz maçlarda bile başabaş oynayıp kaybediyorduk. Fark yiyeceğimiz maç yoktu. Ama kadro derinliği yoktu. Fazla rotasyon olayı yoktu oynadığımız senelerde. Batur abiyle aramızda çok ilginç diyaloglar vardı. Mesela setler yapıyoruz; bir numaralı oyun, iki numaralı oyun, üç numaralı oyun, dört numaralı oyun… Batur abi bir gün dedi ki: “Ya Majak yeter! Bir diyorsun sen atıyorsun, iki diyorsun sen atıyorsun, üç diyorsun sen atıyorsun. Ne oluyor ya? Takımı oynatsana!” diyordu bana. Aslında takımı oynatıyordum. Hatta bir maç kazanmıştık, inanılmaz bir maçtı; Şekerspor maçıydı galiba, Behçet (Üner) oynuyordu. Batur abi o gün dedi ki: “Sen Behçet’i tutacaksın, sayı atmayacak.” Gerçekten hiç sayı attırmadım Behçet’e, en son sayı bir faulden attı. Sonra soyunma odasında dedi ki: “Majak, sen çok şımardın, kadro dışısın.” Ya Batur abi ne yapayım… Kadro dışı kaldım. Ama antrenmanlara gidiyorum o hafta. Antrenmana gidiyorum, kenarda oturuyorum. Ondan sonra o hafta da bir maçımız var. Fakat maçtan evvel Efes Pilsen ile antrenman maçı aldık. Halkevi salonunda oynuyoruz. Takım oynuyor ama hiçbir şey yapamıyorlar. Topu götüremiyorlar, santrayı geçemiyorlar. Son 10 dakika “Gir lan oyuna!” dedi bana Batur abi, aynen böyle, onun tarzını bilirsin zaten. Girdim oynadım, şahane oynadım, toparladım takımı. Dedi: “Sizin Allah hepinizin cezasını versin. Bu adama ceza vermek istiyorum, veremiyorum. Hepinizden iyi oynuyor bu çocuk!” dedi. Beni affettiğini söyledi. Kısa bir kadro dışı kalmıştım, bir kere de ilk beşten kesmişti öyle. Ama Fenerbahçe’de çok iyi dört yılım geçti. Fenerbahçe’den ayrılmam herhangi bir şeye dayanmıyordu. O zaman tabii biliyorsunuz basketboldan maddi gelir o kadar iyi değildi. İkinci bir iş olarak yapıyorduk. Benim bir fabrika ortaklığım vardı ambalaj sanayinde. Altı ortaktık, dört ortak ayrılınca; sabah idman, öğleden sonra idman, günde iki idman yahut her gün idman gibi şeyleri kaldıramayacaktım iki ortak kalınca. Dedim ki: “Ben kaldıramayacağım, oyunculuğu bırakıyorum.” Ondan sonra ayrıldım, Pertevniyal’e gittim. Pertevniyal’e gittik, Pertevniyal’i şampiyon yaptık, ikinci lige çıkardık. Basketbol hayatıma orada devam ettirdim. Pertevniyal de benim basketbol hayatımda müthiş bir yer tutuyor. Orada da hep genç idareciler, genç hocalar, iyi bir kadro vardı. Onlarla ilişkim hala devam ediyor.

Diğer sorulara müsaadenizle geçeyim. Ferhan Baras’ın takımımız için yaptığı fedakarlıkları es geçemeyiz. Popovic ve Knezevic transferlerindeki katkıları, ayrıca deplasmana gidecek taraftarlar için otobüs kaldırdığını öğrendik ve biliyoruz. Kendisini bizlere anlatabilir misiniz Majak abi?

Ferhan abi Türk basketboluna gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan bir tanesidir. Bir efsanedir. Aslında Ferhan abi de Beşiktaşlıdır esasen ama Fenerbahçe’nin efsaneleşmiş oyuncularından bir tanesidir. Perşembe Pazarı’nın sayılı tüccarlarındandı ve kendisi basketbol şubesini doğrudan destekleyen kişiydi. Yani kendisi direkt bize para vermezdi ama maaşlar zamanında ödenmediğinde kendisinin böyle kompanse ettiğini çok çok iyi biliyoruz. Knezevic transferini Ferhan Baras yapmıştı. Fakat daha sonra sezon içinde aralarında bir sürtüşmeden dolayı onu yolladı ve Popovic’i transfer etti. Hatta basında belki duymuşsunuzdur, Popovic’i kaçırdılar; Bursa’da Hüseyin Kozluca, gazeteciler, kelepçe taktılar falan, resimler çekildi vesaire. İkisi de çok iyi oyunculardı. Keşke ikisi de aynı anda olsaydı takımda, şampiyonluğa oynayabilirdik yani. Tabii ama bu para meselesi. Ferhan Baras’ın deplasmanlarda otel masraflarını, yol masraflarını, taraftarların gidip gelmesine verdiği katkıları… Taraftarlara belki de primler veriyordu, gözle görmüyorduk ama biliyorduk yani. Yaptığı her şeyi biliyorduk. Menajerimiz de vardı, onun vasıtasıyla da yardımları yapıyordu. Yani düşünün; takım kaptanısınız, kendinizi maça vereceksiniz, maça hazırlayacaksınız ama onun yanında o kadar çok olay var ki hepsi direkt size bağlı. Yani basketbolunuzu bile etkileyecek bir durumda. Ama Ferhan abiye bütün bunlara rağmen takımda maşallahı vardı yani.

Ferhan Baras

Engin Domanic’in Şekerspor maçında hakemle yaşadığı bir olay var. Bu maçı bize anlatabilir misiniz? O maçta neler yaşandı?

Hiç hoş olmayan bir olay. Antrenörümüz Tuluğ abi (Siyavuş)… Şekerspor maçı çok kritik bir maçtı. Biz bir gün evvel Kolej’i yenmiştik, eğer yanılmıyorsam ikinci maçımız Şekerspor’laydı ve bu düşmeyle ilgili, kümede kalmayla ilgili kritik sezonlardan bir tanesiydi. İlk maçı İstanbul’da oynamıştık yanılmıyorsam, rövanş gibi böyle acayip elektrikli bir havada başlayan bir maçtı. Hakem Gökhan abimiz (Gökhan Günalp), çok severiz kendisini ancak çok yanlı bir yönetim gösteriyordu. Engin de asabi bir oyuncu ama müthiş bir oyuncu. Yani forvet olarak, 4 numara-3 numara tutulması güç bir oyuncuydu. O kadar elektrikli ki maç… Önce Ferhan abi zaten çok sinirlenmişti. Tuluğ abi olayı anladı, bir şey olacağını sezdi ve Ferhan abiyi ve beni oyundan aldı. Biz daha bench’e gitmeden, tam santra çizgisindeyken Engin, Timur’un topunu kesti. Muhteşem bir kesişti ama hakem faul çaldı. Hakem verdiği faulden sonra ben Gökhan abinin yere paralel düştüğünü gördüm. Bize bıçakla saldırdılar tribünden. İki saat soyunma odasından çıkamadık. Ne kadar ısrar, ne kadar baskı… Herhalde oradan buradan aranmalar oldu. Fakat Engin’i bırakmadılar. İki saat sonra biz havaalanına gittik, onu emniyete götürdüler. Ondan sonra bir müddet cezaevinde kaldı ve sonunda çıktı. Gökhan abi için tabii ki hepimiz çok korktuk çünkü o da bayağı uzun süre bir komada kaldığını öğrendik. Tatsız bir olay. Engin de istemezdi böyle bir şeyi ama dürüst yönetim olsa bunlar da olmayacaktı bence. Bu kadar söylüyorum.

Engin Domaniç

Spor Sergi’yi bizlere anlatabilir misiniz? O salonda yaşadıklarınızı, o salonun unutulmaz anlarını…

Spor ve Sergi Sarayı ikinci evimiz, öyle anlatabiliriz. Olmazsa olmaz basketbol için. Yani düşünün ki şimdi bütün kulüplerin bir salonu var, maçlarını kendi sahalarında oynuyorlar. Fakat o zaman öyle değildi. Sabahtan başlardı; Yıldız, Genç, 2. Lig, sonra 1. Lig maçları oynanırdı. Herkes birbirini orada görürdü, orada buluşurlardı. Sosyete tribünü, teknik tribünü, Beşiktaş tribünü, Galatasaray tribünü, Fenerbahçe tribünü… Bunların hepsi ayrıydı yani. O kadar çok hatıram var ki orada. Daha çok küçükken böyle büyük abilerimizin jübileleri olurdu, biz orada saklanacak yer arardık ki kalalım da maçı seyredelim diye. Ben çok iyi hatırlıyorum; eksi 1-2 derecede antrenman yapardık Sergi Sarayı’nda. Eşofman fazla giymezdim, bakma şimdi eşofmanlıyım, şort-atletle o soğuk havada idman yapardık. Toprağı bol olsun Rıza abi vardı oradaki görevli, daha sonra Muzaffer diye bir arkadaş vardı. Oradaki maçlarda görev alan emniyetteki sivil polislerden tutup hepsiyle dosttuk yani, birbirimizle iç içeydik. Benim Sergi Sarayı’ndaki unutulmaz maçlarımdan bir tanesi de Galatasaray maçımızdır. İlk sezon 1 sayı farkla mağlup olmuştuk. Küçük Nur’la karşı karşıyaydık. Küçük Nur’a orada bir harekette bulundum, hakem teknik faul verdi. Son 5-10 saniye mi ne vardı? O ara tribünler yıkıldı. Belki de o basından takip ettiğiniz yahut arşivlerde olan o olay var. Eczacıbaşı’na attığım bir son saniye basketi var; bir potadan öbür potaya! Benim için güzel anlar, çok müthiş anlarımız var tabii. Bir de Ziraat Fakültesi’ni yendiğimiz bir maç var ki televizyonlarda kare kare göstermişlerdi; Knezevic’in attığı son basket vardı. Hakem “Harlem” Hikmet’ti (Hikmet Işık). Ziraat çok çok güçlü bir takımdı. Bir sayı öne geçiyoruz, bir sayı onlar öne geçiyor. Son saniyelerde bir hengame oldu. Biz artık Harlem Hikmet’e yalvarıyorduk “Hocam bir düdük çal!” diye. Fakat en son Knezevic ribaundu aldı, potaya atışı Halil yaptı galiba ve kazandık o maçı da. O da müthiş bir maçtı. Her Galatasaray-Fenerbahçe maçı zaten bir unutulmaz maç olmuştur.

Her Galatasaray-Fenerbahçe maçı unutulmazdı. Yalnız Sergi Sarayı’nda değil, Anadolu turundaki maçlarımız da unutulmazdı. Muhakkak vardır arşivinizde; bir Tofaş maçımız var, devreye 20 sayı mağlup girdiğimiz maçı yenmiştik. O zaman şampiyonluğa oynuyordu Tofaş. O da müthiş bir hatıra.

Başka şöyle bir soru sorayım o zaman Majak abi size. Fenerbahçe’de forma giydiğiniz yıllarda birçok değerli isimle sahada birlikte ter döktünüz. Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi?

Evet, karşılıklı oynadığım isimlerden Necati’den (Güler) çok keyif alırdım. Behçet, Necati, Karşıyakalı Osman, Piç Yavuz… Ondan sonra Murat Didin’le oynadık. Ama en çok beraber oynadığım isimler Engin Domaniç, Cengiz Kayatürk… Tabii forvet olarak Ferhan abi; yani biz o pozisyonu hazırlayıp şutu attırıyorduk. Halil Hoca’yla da (Halil Dağlı)… Halil Hoca şimdi inkar edemez, en iyi pasları benden aldı, söylerim.

(Dipnot: Bu röportaj Kasım 2021’de yapıldığında Halil Dağlı, hayattaydi ve Majak Çakır bu yorumu Halil Dağlı hayatta iken yapmıştır)

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçları Fenerbahçe camiası için geçmişten bugüne her zaman çok önemlidir. Bu maçlara nasıl hazırlanıyordunuz ve Fenerbahçe’de oynadığınız dönemde bu maçların önemini bir sporcu gözüyle sizden dinlemek isteriz. Tabii bir de rakip oyuncu gözüyle Fenerbahçe’yi karşıladığınız maçları…

Mesela Beşiktaş’a karşı oynadık tabii; Beşiktaş’ta Fehmi abiye (Sadıkoğlu) karşı oynadım, Hurşit’le (Baytok) karşılıklı oynadım. Hurşit’le dışarıda kardeş gibiyiz ama sahada birbirimizi yer bitirirdik. Müthiş bir kavgamız, mücadelemiz vardı ta genç takım maçlarından itibaren. Ateş abi vardı Beşiktaş’ta, Faruk vardı. Galatasaray ise bütün bunların dışında; Beşiktaş, Efes Pilsen, Eczacıbaşı… Ama Galatasaray maçları çok farklıdır. Galatasaray’da oynarken de Fenerbahçe maçları farklıdır, Fenerbahçe’deyken de Galatasaray maçları. Beşiktaş maçları da öyledir ama basketbol tarihimizin geçmişine bakacak olursanız Galatasaray ve Fenerbahçe’nin her zaman ağırlığını görürsünüz. Beşiktaş sanki daha sonra basketbola tam katıldı gibi oldu ama tabii şampiyonluğu da var. Efes Pilsen, Kadıköyspor’u satın alıp geldi biliyorsunuz ve senelerce şampiyon oldu. Fenerbahçe’den de oyuncular gitti oraya, diğer takımlardan da gitti. Aydan Siyavuş çok iyi bir kadro kurdu, daha sonra altyapıya çok önem verdiler ve iyi oyuncular yetiştirdiler. Tabii her şey paraya dayanıyor. Bizim Galatasaray’ın da Fenerbahçe’nin de Beşiktaş’ın da böyle büyük bütçeleri olmadığı için onlarla yarışırken biraz geri kalıyorduk. Efes Pilsen’i yendiğimiz bir maçı pek hatırlamıyorum ama Beşiktaş’ı yendiğimiz, Galatasaray’ı yendiğimiz maçları hatırlıyorum. Hepsi çok değerli maçlar, çok değerli rekabetler yani. Bugün de Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın var olması basketbol için bir kazançtır. Fakat nasıl söyleyeyim; evet seyrediyorum ligdeki maçları ama bizim o zamanki basketbol sanki daha zevkliymiş gibi geliyor bana.

Ne kadar Fenerbahçe ağırlıklı, Fenerbahçe taraftarı bir sayfa olsak da Galatasaray döneminizi de bizlere anlatmanız mümkün müdür?

Galatasaray döneminde söylediğim gibi çok genç yaşta transfer oldum. Beşinci gard olarak girdim ve geniş bir kadroya sahiptik. Her hafta iki genç oyuncu değişerek sahaya çıkıyorduk. Oradaki çok çok önemli bir maçı anlatabilirim: Şampiyon olan İTÜ’ydü (Teknik Üniversite). O maçta sahaya çıkmıştım, maçın bitmesine 19 saniye vardı ve Küçük Nur 5 faul almıştı. Cavit Hoca kenara baktı, “Majak gir oyuna” dedi. Skor 66-66. Oyuna girdim, 19 saniye var. Teknik faul atıyor İTÜ, kaçırdı “Büyük” Nur (Germen). Kaptan ribaundu alıp bana verdi. O topu aldım götürdüm, basket attım. 4 saniye kala da bir asist yaptım ve 70-66 kazandık. Yani 19 saniye kala oyuna girdim ve o maçın kazanılmasına katkıda bulundum. Yani bu ne demek oluyor? Bir oyuncu kenarda yedek olsa bile, 19 saniye kala oyuna girdiğinde böyle bir katkı sağlıyorsa demek ki maçı kenarda da olsa yaşıyor. Kendimi bildim bileli hangi takımda oynadıysam yüreğimle oynamışımdır. Sahada herkes bilir; Majak babasını tanımaz! Gerçekten en büyük özelliğim müdafaamdır. Ben hala bugün oynadığım zaman bile müdafaayla kendimi motive ederim. Müdafaa yapmam ve verdiğim asistlerin sayı olması benim oyunumu yükseltir. Asistlerimi kaçırdıkları zaman ben de onlarla beraber düşerim. Çok hırslıyım. Gerçekten derler ki basketbol tarihinde en iyi müdafaacılardan bir tanesi Necmi Ton’dur; doğrudur, ben de Necmi Ton’dan sonra gelirim.

Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi? Amatörlük ve profesyonellik anlamında. O dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı? Hem Galatasaray’da hem de Fenerbahçe’de oynamış bir sporcu olarak bunu sizden dinlemek isteriz.

Evet, ben bir Galatasaraylıyım. Şu anda Galatasaray Divan Kurulu üyesiyim. 3 sene Galatasaray’da basketbol oynadım, 4 sene Fenerbahçe’de oynadım. Galatasaraylılık farklıdır, eğer objektif bir cevap vermek gerekiyorsa… Galatasaray’da görüyorsunuz bir hiyerarşi var; sporcunun abilerine, büyüklerine olan saygısını… Kaptan geldiğinde ayağa kalkıyorsun; idareci, antrenör geldiğinde ayağa kalkıyorsun. Onlar oturmadan sen oturmuyorsun. Böyle bir eğitim de görüyorsun aynı zamanda. Fakat oynayan oyuncunun hakkını verdiklerini burada söyleyemem. Ben kendimden örnek veriyorum; Galatasaray’dan hayatta ayrılmazdım eğer benim hakkımı verselerdi. Ben oynadığım o kadar iyi oyunun karşılığını sahada süre alarak görmedim. Galatasaray’ın o zamanlar terfi-tenzil maçları vardı, ben o sene son iki maça gitmedim. Özer Hoca beni aradı “Majak gel, oynatacağım” dedi, gitmedim. Ondan sonra İzmit Seka fabrikası takım kurmuştu, lige çıkmak istiyordu. Dört maç için bana 20 bin lira teklif ettiler. Antrenmanlara gittim ama Galatasaray bonservisimi vermedi. Takım öyle bir haldeydi ki… Ankara’da Muhafızgücü ile oynuyoruz deplasmanda. Devre arasında Özer abi bütün takıma fırça attı, bağırdı çağırdı. Takım kaptanı Fuat’tı. “Majak’ı niye oynatmıyorsun?” dedi. Ona rağmen beni hiç oynatmadı. Bonservisim verilmediği için gidip o dört maçı da oynayamadım. Ertesi yıl ikinci lige gittim, Şişli’ye. Muhteşem bir sezon oynadım, üçüncü olduk ve Fenerbahçe’ye transfer oldum. Fenerbahçe’ye geldim… İdareciler; Uğur abi, Dişçi Kazım… Muhteşem yani, her an yanımızdaydı. Başka bir idareci de Şahin vardı. Tuluğ abi, Ferhan abi, Halil abi… Kulübün havası, sen oynadıkça seni takdir etmeleri, seni ön plana çıkarmaları muhteşemdi. Ben Fenerbahçe’de gördüğüm ilgiyi, sıcaklığı Galatasaray’da görseydim herhalde Fenerbahçe formasını giymemiş olurdum. Ama her şey kısmettir. Ben her iki camiada bulunduğum için de çok memnunum. Finansal şeye gelince; her iki takım da maalesef aynı süreçten geçiyordu. Futbol takımı ne zaman maç kazansa, ne zaman hasılat gelse maaşını o zaman alıyordun. Evet, basketbol amatör sporumuzdu ama kendine göre de bir profesyonelliği vardı. Tabii şimdiyle kıyaslayınca kesinlikle fark var. Şimdi tamamen profesyonelliğe dönmüştür, menajerlerle yürütülüyor. Bütçeye bakılıyor, kontratlar var. Ben şu anda bile ligde oynayabilecek o hırsı görüyorum kendimde. Hele tamamen kendimi basketbola verseydim çok daha fazla randıman verebilirdim. Ama o zamanki basketbolu da özlemiyor değilim yani; o zamanki arkadaşlık, dostluk… Biz rakiple sahada savaş yapardık, ondan sonra çıkardık Moda’ya giderdik, diskoya giderdik. Hepimiz arkadaştık yani.

Sizin de bildiğiniz gibi Fenerbahçe son 20 yılda basketbolda büyük bir atılım yaparak EuroLeague kupasını müzemize taşıdı ve Avrupa’nın devlerinden biri haline geldi. Fenerbahçemizin son yıllardaki durumunu ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?

Obradovic’le birlikte muazzam bir başarı elde ettiler. Fakat biliyorsunuz bir kan değişimi gerekiyor. Fenerbahçe’nin bence en büyük hatası Ekpe Udoh’u NBA’e yollamak oldu. O, Avrupa’da sayılı pivotlardan biriydi, takımın gerçekten direğiydi Vesely ile beraber. Ama NBA’de o kadar süre alamayacağı belliydi. Keşke kalsaydı, bu başarı bir iki sene daha devam edebilirdi. Çünkü onun yerine gelen diğer uzunlar onun kadar başarılı olamadılar. Ve biliyorsunuz Obradovic ile kupayı aldıktan sonra bir rahatlama, bir gevşeme oldu. Obradovic’in maçları yönetirken de görüyorduk; artık daha fazla konuşma vesaire yapıyordu. Oyuncuların da antrenörüne güvenmesi lazım. Bu kan değişimi lazımdı. Ama Obradovic’in yerine gelenler onun yerini hiç tutamadılar bence. Şimdi kimseyi tenkit edecek halim yok ama oyuncu rotasyonlarını, oyuncuları iyi kullanamıyorlar diye görüyorum. Hatalar yapılıyor. Oysa kadromuz çok iyi. De Colo gibi direkt oynayacak oyuncular var, onlara yardımcı olacak oyuncuları iyi oynatmak lazım.

(Dipnot: Bu röportaj Kasım 2021’de yapıldığı için Majak Çakır o günkü döneme göre yorum yapmıştır.)

Son olarak Fenerbahçe taraftarlarına ve basketbolseverlere mesajınız nedir?

Fenerbahçe… Ali Koç diyeyim. Aziz Başkan zamanında, Aziz Başkan basketbola gerçekten çok değer veriyordu. Ali Koç’un da basketbolu çok sevdiğini biliyorum. Dışarıdan devamlı oyuncu getirmekle… Bak şimdi şöyle söyleyeyim; Fenerbahçe altyapısını, genç takımını seyrediyorum, bazı oyuncular şimdi başka takımlarda gayet iyi oynuyorlar. Evet, Avrupa’da başarı istiyoruz, artık bir marka oldu Fenerbahçe, EuroLeague almış. Onun için de bütçeyi her zaman yüksek tutmak zorundasınız. Bunu başarabilecek misiniz? Bu ekonomik şartlarda çok zor. İyi bir oyuncun gidiyor, onun yerine getirdiğin oyuncu aynı verimi vermiyor. Sponsorlar ne kadar destek verecek? Devamlı gelir elde edeceğin bir kaynağın olması lazım. Ve altyapı… Altyapıya daha çok önem vermelerini istiyorum.

Size çok teşekkür ederiz röportajımıza katıldığınız için.

Ben size çok teşekkür ederim beni o günlere geri götürdüğünüz için. Çünkü o kadar çok şey var ki… Mesela bir şey söyleyeyim: Fenerbahçe’de oynuyorum, bir tane gazeteci var çok seviyorum kendisini, Teoman Güray. Sarılırız, öpüşürüz. Haftanın oyuncusu seçiliyorum, Teoman Güray bir yıldız veriyor. Haftanın karmasına seçiliyorum, Teoman Güray yine bir yıldız veriyor! Bana iki yıldız verdiği hiçbir maç yok! Ona da alınıyordum ama bir şey demiyordum, arkadaşız yani. Evet, ben de teşekkür ediyorum.

Son olarak şunu da eklemek istiyorum. Galatasaray-Fenerbahçe dosttur, rakiptirler ama düşman değiller. Her iki camiaya da devamlılık diliyorum. Bu rekabet olması lazım ki bu güzellikler olsun.

Yorum bırakın