#Arşivden | Fenerbahçe Erkek Basketbol tarihinden bir Engin Domaniç geçti: “Fenerbahçeliliğin temelinde tevazu, kökünde ise tarih bilinci vardır.”

Fenerbahçe basketbolunun “asî” ama bir o kadar mütevazı ruhunu parkelere yansıtan, 1970’li yılların o unutulmaz Sarı-Lacivertli formasını terinin son damlasına kadar ıslatan Engin Domaniç’i, Eylül 2023’te ebediyete uğurladık.

Bu röportaj, Engin Ağabey ile vefatından yaklaşık iki buçuk yıl önce, “Fenerbahçe Erkek Basketbol tarihi” projemiz başlığı altında Mart 2021’de gerçekleştirilmişti. O günlerde sadece bir “arşiv çalışması” olarak kayda geçen bu sohbet, bugün bizler için bir basketbol efsanesinin camiasına bıraktığı vasiyet niteliği taşıyor.

Spor Sergi’nin maneviyatından Galatasaray derbilerindeki son saniye mucizelerine, profesyonelliğin getirdiği soğukluktan Fenerbahçeliliğin özü olan o büyük tevazuya kadar her şeyi en yalın haliyle ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlatmıştı. Ses kayıtlarındaki her bir duraksamada, Fenerbahçe’ye olan kırgınlığını değil, aksine daha güçlü bir Fenerbahçe için duyduğu o tükenmez arzuyu hissettik.

Salon Tribünü ekibi olarak, Engin Domaniç’in hatırasına ve “Tarihinizi iyi bilin” çağrısına sadık kalarak; o günkü samimiyetiyle hazırladığımız bu tarihi röportajı sizlerle baş başa bırakıyoruz. Mekanı cennet, ruhu şad, toprağı bol olsun.

Röportajımıza hoş geldiniz Engin abi. Öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi adına sizlere teşekkür ederiz. 1955 yılında dünyaya gelen bir basketbolcu olarak çocukluk ve gençlik yıllarınızı hangi şehirde geçirdiniz? Basketbola başlamanız, ne şekilde olmuştur?

Ben de teşekkür ederim Erdi kardeşim gösterdiğin ilgiden dolayı. Annemin ve babamın memurluklarına göre ikisi de öğretmendi. Kendimi bildiğim, ilkokula başladığım yer Adapazarı’dır. Adapazarı Lisesi’nin basketbol ve futbol takımlarına yakın duruyordum küçük çocuk olmama rağmen. Maçlarına götürürlerdi, orada bir aşinalık oldu. Adapazarı’ndan sonra İstanbul’a gittik, Haydarpaşa Lisesi’ne. O zaman eski büyük binadaydık. Her akşam oradan saat üç buçuk dörtte çıkıp Otosan’a doğru bir jogging atardık, bir atletizm koşusu yapardık. Geri dönerdik. Sonra orada o şekilde bir atletizm altyapısı oluştu. Sonra bulunduğum yer Caferağa Mahallesi’nde, orada bir saha vardı. Orada futbola başladık. Futbol oynadım, kaleci durdum. Amatör kümelerde oynadım bir sene kaleci olarak. Okulumda basket takımıyla ilgilendim. Tesadüfen Faruk Akagün vardır; bir sürü insanı yetiştirmiş bir antrenördür. Onunla tanışınca o beni basketbola yönlendirdi ve ilk benim hocalığımı yaptı. Altınyurt’a götürdü. İlk gittiğim kulüp Altınyurt Spor Kulübü’dür. Orada bir iki sene daldıktan sonra, minik takım ve yıldız takımı oynadıktan sonra Altınyurt basketbola değil de daha çok voleybola dönen bir kulüp olunca; fakat orada da yıldız takımına girmeme rağmen yıldızda oynatmadan direkt genç takımına koydular beni. Türkiye şampiyonalarına gittik. İlk gittiğimiz şampiyonada Türkiye üçüncüsü olduk, İzmir’de oldu. Daha sonra devamında yine yaşım yıldıza tutmasına rağmen gençlerde oynadık. İkinci sene Türkiye şampiyonu olduk. 17 yaşındaydım. Galatasaray’la final oynadık, Türkiye şampiyonu. O maçta ciddi bir katkı sunduğum söylenir, şampiyonlukta payım olduğu söylenir. Daha sonra bu Teknik Üniversite’nin “yenilmez armada” takımı Kemal Erdenaylar, Zeki Tosun, Hüseyin Alp, Reşat Güney, Nuri Tan gibi; Cihat İlkbaşaran bu ekip dağıldı. Dağılınca ben 18 yaşında A takımına çıktım. İki sezon orada oynadım, Kemal Erdenay’la birlikte aynı takımda oynadık. Aramızda yaş farkı olmasına rağmen benim için çok ciddi bir şeydi. Nelerden sonra geldiği konusunda ciddi tecrübelerim oldu ve bu benim için ömrüm boyunca kişinin olması gereken tarzı üzerime giymeme sebep oldu bu tecrübeler. Biraz sonra Fenerbahçe beni transfer etti, ondan sonra Fenerbahçe maceram başladı.

1976-1977 sezonunda Tulu Siyavuş yönetimindeki Fenerbahçe Basketbol A takımının kadrosuna dahil oldunuz. Kulübümüze geçiş hikayeniz nasıl gerçekleşti, neler hissetmiştiniz?

Evet kulübümüze geçiş hikayemde ben zaten enteresan bir şekilde Fenerbahçeliydim. Ankara’ya gittiğimizde bir Türkiye şampiyonasında aynı stat otelde Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçeli futbolcular kalıyorlardı. Oradaki Fenerbahçe takımının, Cemil abilerin olduğu kadro; takımın sempatikliği, mütevazılığı, işte bizle ilgilenmeleri beni çok etkiledi ve ben o gün onları görerek Fenerbahçeli oldum. Daha sonra Fenerbahçe’den teklif gelince teklifi kabul ettim. Bana söylenen şuydu: “Yani Fenerbahçe takımına gidiyorsun ama takım zayıf, sıkıntı olmaz mı?” gibilerden. Hiç öyle bir şey düşünmedim. Direkt Fenerbahçe’ye geldim ve çok mutlu zamanlarım oldu. Geldiğim için de memnundum, zaten tuttuğum takıma gelmiş oldum.

Engin Domaniç ayakta soldan üçüncü sırada.

Fenerbahçemizdeki ilk yılınız olan bu sezonda Ferhan Baras, Halil Dağlı, Cengiz Kayatürk gibi isimlerle beraber oynadınız. Saha içi ve saha dışında nasıl bir takım vardı? Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi abi?

Evet o kadroda Majak Çakır da var… Şimdi Ferhan abi ile Halil Dağlı arasında, bizim benim aramda yaş farkı vardı, ciddi bir yaş farkı vardı. Ben; Majak, ben, Cengiz Kayatürk daha genç; diğerleri daha bizden büyük abilerdi. O sezon bize yine başında söyleyeyim, takımımıza yük düşen müşkül anlarıydı ama biz sezonu yedinci olarak kapadık. Tabii sezonun son maçında da çok çok güzel bir sezondu bizim için. Beraber oynamaktan zevk aldım. Şimdi saha içinde zaten Ferhan abinin, Halil abinin basketbolunu biz seyrederek oralara geldik. Majak kardeşim çok özverili ve inanılmaz iyi bir playmaker’dı, ondan da çok faydalandım. Cengiz Kayatürk tabiri caizse hamal diyelim. Hamallıktan kastım kötü manada değil; yani takımın yükünü çeken kişiydi. Ribaundlara girer, onu alır, iter kakar. Yani üç tane koridoru içi de iyi bir şeydi. Hepsiyle birlikte olmaktan zevk aldım. Özellikle Tulu Ağabey de çok iyi bir insandı, çok sevdiğim bir insandı. Hala da kendisiyle haberleşiyorum. (Dipnot: Bu röportaj Mart 2021’de yapıldığından dolayı Tulu Siyavuş hayattaydı) Bu Ankara’daki olay da daha farklı bir şeydi. O dönemde İstanbul-Ankara ciddi bir bölgecilik söz konusuydu. Ben basketbolu bir sokak oyunu gibi düşünürdüm. Yani nasıl ki birdirbir oynarsın işte ne bileyim herhangi bir oyun, basketbol da bana öyle gelirdi. Böyle fazla ciddiye almadığımı söyleyebilirim ama büyük hatalar içindeymişim. Yani bunu bana ikaz eden bir mentor, bir abi, bir büyük olamadı. Sadece mesela bir gün antrenmanı kaytardığımda bir arkadaşım vardı, Umur Peynirci, kulakları çınlasın. Beni zorla antrenmana götürdü. “Sen kabiliyetlisin, basketbol oynuyorsun oğlum, senin ne işin var buralarda?” gibilerden antrenmana götürdü. Antrenmana öyle dönüştü. Asil bir kişiliğim vardı, dolayısıyla haksızlıklara karşı da müthiş bir tepki koyma huyum vardı. Ama yaş da 19-20 olunca yaşadığım olaylarda ne tür tepki koyacağını, nasıl yapacağını gençlikten ötürü beceremiyoruz. Ama o gün yaptıklarımı bugün tasvip ediyor muyum? Hayır, hiç etmiyorum.

Gençlik hataları diyelim abi biz ona.

Benim o gün yaptığımı bugün bir başkası yapsa ona karşı müthiş cephe alırım. İstediği kadar haklı olsun, istediği kadar anlatsın. Nedir? Odur, şudur, budur ama yani yapılan hareket yanlış. Muhatap olunan hareket de yanlış.

Ama bunu dillendirmek, burada dile getirmek kimseye bir kazanç sağlamaz. Bunun için Türk spor kamuoyunun oturup bu hakem olayları, işte bölgecilik, hakkı olan insanların hakkının yenmesi… Bu günümüzde de çok fena halde, son raddelerine gelmiş durumda. Bunların oturup konuşulması lazım. Dolayısıyla ben bunun orta bir yerinden girip de “olay şöyle oldu böyle oldu” diyecek halim yok. Sadece söyleyeceğim şu: Çok tatsız bir olay yaşadım son Şekerspor maçında ve o maçtan sonra gözaltına alındım. 37 gün Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde hapis yattım. Formayla girdim. Daha sonra o olaydan beraat ettim. Yani yattığım gün içinde Çocuk Esirgeme Kurumu’na, yanlış hatırlamıyorsam bağışta bulundum. Çünkü komik, bir gün yanlış yaptım diye günlük bir para şey yaptım, onu da altına imzaladım, Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağışlamıştım. Fakat bu beni çok kırdı. Basketboldan da uzaklaşmaya başladım. Dolayısıyla bu beni daha basketbola verebileceklerimin %1’i olamadan maalesef basketbola birazcık soğukluk girdi aramıza.

1979-1980 sezonunda Fenerbahçemize geri dönmüştünüz. Takımdan ayrılma sebebiniz neydi? Aradaki iki senelik süreci nasıl geçirmiştiniz Engin abi?

Şimdi tabii bu demin söylediğim tartışma olayının akabinde bir ceza olayı söz konusu oldu. Bu cezayı uzun süreli verme yoluna gittiler. Biz de itirazda bulunduk. Neticede mahkeme kararı, evrak vesaire… Yaşanan olayın fazla büyütüldüğü, gerçekte bu kadar olmadığı; “takım da Fenerbahçe olmasaydı belki başka türlü, hiç bunlar olmadan bile geçiştirilebilecekti” gibi yorumlar oldu. Doğrudur, yanlıştır o konuda bir yorum yapmayacağım. Bunun üzerine federasyon benim cezamda indirim yapma noktasına geldi ve ben de o sırada, o boşlukta “askere gideyim” dedim, askere gittim. 78-79 senelerinde önce Tuzla Eğitim Karargahı, Tuzla’dan Antalya’ya, Antalya’dan da bir sene kala askerliğimin bitimine Muhafızgücü takımına geldim, basketbol takımına geldim. O dönem federasyon benim yasağımı kaldırmış olmasına rağmen hakemler maçıma çıkmamaya başladı. Onun üzerine Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın bir subayı olduğum için hakemlerin bu davranışı birazcık antipatik oldu ve bu konuda kendileriyle görüşme yapıldı ve hakemler ikna olup maçlarıma çıkmaya başladılar. Ama açıkçası tat almamaya başladım. Neyse.

Mehmet Baturalp’in koçluğunda ligi 11. sırada bitirdiğimiz 1979-1980 ve 1980-1981 sezonları takım ve sizin için nasıl geçmişti? 1981 yılında takımdan ayrılarak kulüpteki ikinci döneminizi sonlandırmanızın sebebi neydi?

Evet şimdi burada rahmetle analım, Mehmet Baturalp… Hakikaten Türk basketbolunun çok önemli bir üyesiydi. Bizimle aramda geçen özel bir durum vardı. O özel durum benim maçta kondisyonumun azlığına yakındı. Beni hatta elimden tutup doktora bile götürmüştü; akciğer röntgenleri vs. gibi. Yani bir babam gibi bana davranmıştı. Fakat bir türlü Mehmet abiyle, Batur abiyle bir şey olamadık. Yani onun istediği kalıba giremedim bir türlü. O da bana kızıyordu: “Yahu bu kadar kabiliyetin var, bir şey vermiyorsun. Niye vermiyorsun?” noktasında kızıyordu. Hatta beni cezalandırmak için sezonun yarısında genç takımdan antrenmana çıkarıp, A takımla da maçlara çıkarıyordu. Bu konuda ona hiçbir zaman gönül koymadım. Haklıydı ama bende beceremediğim bir şey var, beceremiyorum yani. Onun dediğini yapayım ama benim yapıma aykırı. Yani böyledir, işte asilik diyorum ya o senelerde. Zaten basketbolda yaşadığım olaylar beni demotive etti. Ancak Batur abinin isteklerini yerine getirme gayreti içerisine girdim. O zaman takım içinde elimden gelen gayreti gösterdim ama hissettiğim şuydu: İlk sezon Fenerbahçe’de verdiğim şeyi, hizmeti, ortaya koyduğum oyunu ve faydayı maalesef veremiyordum, koyamıyordum. Yapamıyordum. Onun sebebini bilmiyorum. Ama bir kırgınlık, motivasyon eksikliği insanı spordan da soğutuyor ama elimden gelen gayreti gösterdim. Ondan sonraki sezon, Batur abiden sonraki sezon kulüpten ayrıldığım sezondur. O sezon Önder Seden geldi bize koç olarak. Önder Seden geldiğinde takımın fundamental’ının zayıf olduğu söylendi, antrenör olarak çağırdılar. Nikolic benim oynadığım takımda benim üyemdi, aynı takımda oynadık adamla. Nikolic geldiğinde zaten şunu konuştuk; “Ya A takım oyuncuları topu dribbling yapmayı bilmiyor, şut atmayı bilmiyor, nasıl A takım oyuncuları bunlar?” gibilerden konuşuyor. Hatta o dönem ciddi olarak altyapı nasıl olmalı? Çünkü bu isim o zaman dağılmayan Yugoslavya’nın oyuncusuydu. Bu konuda ciddi araştırmalar yapılmış. Yugoslavya’nın; bugün Hırvatistan, Sırbistan’ın başarıları tahmin ediyorum bizim o günkü sohbetlerimizde ipuçları vardı. Neler yapılması gerekir, nasıl olması gerekir konusunda, altyapılar konusunda ciddi birikimi vardı ve biz bunu devamlı konuşuyorduk Nikolic’le. Bunları elbette ben Türk basketbolunun hizmetine vermek isterdim ama bir nebze asi çocuk, fazla da olayı kurcalamadım açıkçası.

Yalnız burada bir şeyi belirtmem lazım. Takımdan ayrılış sebebim; ben ilk sezonun haricindeki bütün sezonlarda parasız oynadım, bilabedel oynadım. Son sezonda ise takıma transferler yapıldı ve ciddi paralar verilmeye başladı. Ben para talep ettim o zaman yani. Talep ettiğim para da masrafım yani; “Aylık şu olsun, bu olsun” gibilerden. O bir talep değil. “Bana bunu verin” demedim. Benim yaklaşımım şuydu: Takımda belli bir ayarın olması için herkese belli oranlarda ne düşünüyorsanız uygulamanızda fayda var dedik. Para istemek bizim canımızda yok, öyle bir tabiatımızda yok.

Biz öyle büyüdük çünkü. Dolayısıyla bu talepte bulunmadık ama yani fazla ciddiye alınmamak, oynatılmamak gibi birtakım sıkıntılar olunca ben zaten kırgındım. O zaman… Ben Boğaziçi Üniversitesi mezunuyum. Sporla devam edeceğime iş hayatına atılmaya karar verdim ve ayrıldım oradan. 25 yaşında ayrıldım. Yani basketbolu 25 yaşında bıraktım.

Ayrılmanızdan günümüze dek geçen sürede basketbol ve iş yaşamanızı nasıl sürdürdünüz Engin abi?

Evet yani basketbolu takip ettim. Zaman zaman isim vermek doğru değil ama NBA’de dahi oynayan takımların temasında olan kişilere fikir vermeye çalıştım. Ligde olacak, olabilecek çocukları tespit edip kulübümün içinde dillendirdim; “Bak şu iyidir, şunu almakta fayda vardır” gibilerden. Bugüne kadar da başarılı olduğunu düşünüyorum. Hatta şunu da çok net söyleyeyim: Bugün CSKA takımının Avrupa şampiyonluğunda büyük payı olan Clyburn’un Fenerbahçe’ye alınmasını istediğimde “Yahu çok ucuz adam, 350 bin dolarlık adam” dediler. Yani sporun içinden gelmeyen insanın parayla, pulla, yani kim olursa o… Para sahibi, maddi imkan sahibi olan kişiler “Ben nasıl olsa bunu öğrenirim” noktasında söylüyor. Bunu bütün başkanlar yapıyor. Bu hata. Batı’da böyle bir şey bulamazsınız. Para sahibi olmak konuyu bilme anlamına gelmez.

Bir kulübün büyüklüğü de geçmişindedir. Ben Madrid’e gittiğimde Real Madrid’in bana gösterdiği tek şey, stat yapmış, stadı gezdiriyor size ve o statta eski oynayan oyuncuları gösteriyor. Eski oynayan abiler, oyuncular o kadar değerli ki yani “Bu olmamış” dediği noktada kimse “Ne diyorsun?” demiyor, adamın dediğini hemen yerine getiriyorlar. Büyük kulüp böyle olunur. Ben ne dedim demin? “Cemil abileri gördüm de ben Fenerbahçeli oldum.” Bizi de görüp Fenerbahçeli olmaya çalışmış veya olmuş bir sürü insan da olabilir. Bunları biz göz ardı edemeyiz. Bugün şimdi kulübümüzde iyi niyetli arkadaşlar bir plaket dağıtma, resim şeklinde dağıtma gibi bir şey peşindeler. Çok güzel. Fakat “Pandemi nedeniyle 1980 öncekileri getiremiyoruz, veremiyoruz” gibi bir yorum var. Bu esasında garip bir konu, yani ben ciddiye alamıyorum maalesef. Şöyle algılıyorum bunu: “Ya dur şimdi biz yakındakilere verelim.” Bakın, bu kulübe hizmet vermiş, terini akıtmış, kulübü için kafa yormuş insanların değeri olmadığı müddetçe bu kulüpler başarılı olamazlar. 24 futbolcu da alırsın, 66 tane adam alırsın, dünyanın en iyilerini getirirsin ama başarılı olamazsın. Çünkü bunun altında spor… Spor bir müspet ilimdir, sporda müspet ilimin tecrübesi olmazsa olmaz. Tecrübesi o saha içinde olandan olur. Örnek vereyim: Biz sahada antrenmana başladığımız zaman iç bölümde koşardık. Yanımıza basketbola yeni başlamış genç oyuncu alırdık. Neden? O turda bir metre fazla koşuyordu onun için. Ben bir metre avantajlı koşuyordum. Bunu hiçbir şey bilmeyen başkan bilmez. Örnek bu. Dolayısıyla bu tür konularda tecrübe istediği kadar 30 sene de geçse, bu yaşananlar o parkeye çıkmadan, o yeşil sahaya çıkmadan bu yorumları yapamazsınız. Onun için para değil de daha çok tecrübe ve bilgi önemli.

Fenerbahçemizde oynamış olduğunuz en unutulmaz karşılaşma neydi? 16 Aralık 1979 tarihinde oynanan ve sizin son saniyedeki basketinizle 67-66 kazandığınız bir Galatasaray derbisi var. Bu maçı bizlere anlatmanız mümkün müdür?

Bu maç tahmin ediyorum bu derbilerin heyecanı ve merakından olsa gerek Galatasaray olduğundan ötürü çok önemli bir yere ait oldu. Halbuki bu tür son saniye basketlerim birkaç tane var. Bir Şekerspor’adır hemen hatırladığım. Bir tane daha vardır o zaman üniversite takımında oynarken vardı. Yani böyle birkaç tane yapmıştım ama Galatasaray maçı başka türlü bir şeydi. Örnek; Galatasaray o sene şampiyonluğa oynuyordu ve biz kesinlikle… Galatasaraylılar “20-30 sayı fark atarız” diye konuşuyordu. Maç başladı, maçın sonuna kadar kafa kafaya geldik. En son (tabii benim oynadığım dönemde üç sayı atışı yoktu, nereden atarsan at iki sayıydı) top hücum ediyoruz, bir sayı ile mağlubuz. Hakem düdüğü çaldığında skorborda baktığımızda bir saniye kalmış, bir saniye yazıyordu. Ve bizim Ömer Dulak var, ona faul yapılmıştı. İki atış yapacaktı. Ben ona dedim ki “Yani ilkini at, ikinciyi kaçır, ribaund alma peşine düşelim” dedim. Ama herhalde o atmosferin getirdiği şeyden benim dediğimi duymamış bile. İkide iki atıverdi, biz bir sayı öne geçtik. Dedim ki “Bak ikinciyi soktun, bir saniye var, biz bu topu ne zaman alacağız?” demeye kalmadı, rakip baktı… Potanın ortasından daha saftirik bir kardeşim topu öbür tarafa attı. O da bir heyecan yani, o ortamın heyecanı. Top öbür taraftan dışarı çıkıyor. Böyle çıkınca bir saniye duruyor, top bize geçti. Bu sefer çocuğa bağırdılar “Ne yapıyorsunuz?” diye, herkes pota altına toplandı. Ben de pota altındaydım, bu sefer baktım pota altı çok kalabalık, yarı sahaya doğru bir hareket yaptım. Topu da bizim Kadri Gürkan vardı, kulakları çınlasın, o çıkarıyordu. Benden daha önde Forty Murat (Yosmaoğlu) vardı. Şimdi Kadri ona doğru pası attı fakat Murat’a ben “Bırak!” diye bağırdım, aldım, fırlattım. Top havadayken maç bitti. Girdiğinde hakikaten çok enteresan, unutulmaz bir olaydı. Ortalık karıştı, yine bizi omuza aldılar falan. Orada birileri birbirine girdi falan. Sonra da onu rekorlar kitabına, Milliyet’in çıkardığı bir rekorlar kitabı vardı (yani Türkiye’nin yerel rekorlar kitabı), “İşte son saniyede gelen galibiyet” diye onu yazmışlardı. Evet yani üç sayı atışı yok, bir saniyede galibiyet gelmesi bir rekor olarak kayda geçti. Ben de onun Fenerbahçeli olarak muhatabı olduğum için çok mutluyum. Yani çok sevinmişti o gün taraftar. Dolayısıyla onları memnun etmek beni de memnun etti.

Kulübümüzde bulunduğunuz süre zarfında saha dışında yaşadığınız en ilginç, unutulmaz olayı hatırlıyor musunuz Engin abi?

Valla kulüpte bulunduğum dönemlerde benim Yüksel Günay’la (Allah rahmet eylesin başkanımız) yaşadığım olaylar hep unutulmazlar arasındadır. Çok olayımız var onunla, hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Ama olay olarak anlatmak şuydu, yani aklıma gelen iyi olmayan bir olay anlatayım: Biz yine toplu halde Yüksel Abinin başkanlığında Ankara’ya maça gittik, Ankaragücü maçını seyretmeye. O gün çok müthiş eğlendik. Akşam birlikte yemek yedik, otele geçtik. Otelde bizim çok sevdiğimiz bir abimiz kalp krizi geçirdi. Oraya suni teneffüs yaparken elimde kaybettik. Kulübün içinde, camiamızın değerli bir abisiydi, Hulusi abimiz. Allah rahmet eylesin onun için de, nur içinde yatsın. Eczacı Hulusi abimiz. Onu kaybettik. Komik değil ama üzücü bir olaydı ama aklıma gelen bir olaydı. Elimde gitti adamcağız. Çok üzüldük tabii ki.

Döneminizde Galatasaray ile oynanan derbilerin takım ve taraftar için önemi neydi?

Bu soruda ben gayet içtenlikle cevap vereyim, hiç düşünmeden cevap vereceğim. Şöyle anlatayım: Bizim sahaya çıktığımız zaman sporcu olarak karşımızda gördüğümüz bir rakiptir. O rakip bizim arkadaşımız da olabilir. Nitekim biz burada bir Kolej maçı oynadık. Ben Kolej takımındaki oyuncuların çoğuyla milli takımdan arkadaşım ve küme düşme noktasındalar. Ama biz gereğini yaptık, oyunumuzu oynadık, Kolej küme düştü. Zaten Ankara’da başımıza gelen bu tatsız olayın başlangıcı oydu, Kolej’in küme düşmesiydi. “Kolej niye küme düşürüldü, sen sebep oldun” noktasında bir muhabbet döndü. Tabii böyle dendi, diyen kişi şudur diyemem, belki de dedikodudur bir şey diyemem. Ne bileyim Beşiktaşlı arkadaşım, benim çok samimi olduğum arkadaşlarım var, karşı karşıya oynadım. Erman Kunter’le aynı takımda oynadık İTÜ’de, Erman gitti Beşiktaş’a, ben Fenerbahçe’ye gittim. Karşısında rakip oldum. Şimdi saha içinde sporcular ancak birbirlerine kötü bir şey yapıldığında böyle kızma hareketi yaparlar ama o içten değildir, kalpten değildir, o andır.

Anlık reaksiyon.

“Ne yapıyorsun ya?” falan derler. “Konuşma!” der. Tamam ama bu unutulur. Buradaki sıkıntı şu; demin dediğim gibi işin içinden gelmeyen insanların spor kültürünün tecrübeyle yani zamanla oluşamayacağı. Şimdi bizim spor kültürümüz şöyledir: Sahadan gelen sporcu kültürüne sahip kişinin spor kültürü şöyledir; rakip her zaman dosttur, maç içinde de ciddi ezişilen rakiptir. Bu kadardır. Bu dışarıya çıkmaz. Şimdi dışarıya bakıyoruz, X takımın teknik direktörü bir laf ediyor… Peki bu lafı eden kişinin haddini bildirecek, ona cezayı verecek kişi kim? Federasyon olması lazım. Ama adam o kadar haksız cezalar veriyor ki her konuşana ceza verdiğin zaman, o zaman verdiğin cezanın bir manası kalmıyor. Dolayısıyla öyle ceza verme kardeşim. Adam camiası adına konuşacak, bir başkan çıkıp diyecek ki “Evet rakip böyle böyle diyor ama niye benim transfer edeceğim oyuncuya karışıyor ki, ona ne?” Vay! Sportmenliği hakkında şey verdim, ağzına geleni söyledim… Olmaz. Yani bunun neticesi yine federasyona dayanıyor. Ama buradan bu örneği verirken işte mesela ben bir olay yaşadım burada: Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Galatasaray geldi bizim sahamıza, berabere kalındı. Yenselerdi şampiyon olacaklardı, berabere kalındı, Galatasaray şampiyon olamadı. Biz o gün gaz yedik. Ben orada kalp krizi geçiren bir adamı koluma aldım, locaya soktum, Efes Pilsen’in sahibi Tuncay abinin locasına soktum. Adamı orada nefeslendirip dışarıya çıktık. O listeler arasına geçmeseydik bir daha… Şimdi bunu yaptığın zaman, sen o sahaya gelip olayı provoke edip bunları yaptığın zaman taraftar buna içerliyor. Dolayısıyla buradaki olay şu: Düşmanlığı yaratan kişiler var. Camialar arası düşmanlığı yaratan kişiler var. Bu kişilere gerekli cezayı veya gerekli yaptırımı federasyon verecek. Ama buradan da durumdan vazife çıkarıp birtakım gazeteciler televizyonlara çıkıp, medyaya çıkıp kendilerini parlatmak adına bu olayları kullanıyorlar. Kimi zeki, kimi daha az, kimi daha fazla… Dolayısıyla öyle büyük konuşmalar yapıyorlar ki olay başka yerlere gidiyor. Ve bugün geldiğimiz noktada Fenerbahçe-Galatasaray düşman haline gelmiş durumda. Mesela bir olay daha söyleyeyim: Çok geçmiş zamanda Galatasaray’ın taraftarlarından bir grup gelip Fenerbahçe’nin maçından sonra kapının önünde adam kurşunladılar. Bu olay kapatıldı. Bizim otobüsümüze kurşun sıkıldı, bu olay kapatıldı. Arkadaşlar bunları ortaya çıkartmanız lazım. Çıkarmadığınız zaman bu sefer herkesin kafasında kendine göre birtakım yorumlar olmaya başlıyor; “Bize bunu şu yaptı, bundan ötürü oldu” gibi. Halbuki bugün… Dolayısıyla bunun olabilmesi için evvela Galatasaray’ın da Beşiktaş’ın da Fenerbahçe’nin de herkesin birlik olması icap eder. Sen birlik olmayacaksın, birbirine her türlü savaşı açacaksın… Dolayısıyla bunları doğru bulmuyorum. Bunları yaratan insanları da yine kınıyorum. Mesela rahmetli Özhan Canaydın’ın örneği çok önemlidir. Adam gelip burada yediği Fenerbahçe’nin attığı golden sonra alkışlaması esasında yüzyılın fair-play’idir bana göre. Ha, dönüp adama laf ettiler, “Yok öyleymiş de böyleymiş…” Hayır, bu adamın yaptığı tamamen… Çünkü adamın kökeninde basketbol da vardı. Bu adam tamamen sporcu kimliğiyle o alkışlamayı yaptı. Ha, Galatasaray’da yendiğin zaman sen de alkışlayacaksın ama bu seviyede olacaksın. Bu çok derinleştirilmiş bir konu. Çoğu insan buradan para kazanıyor. Maddeye dönüştürülmüş bir düşmanlık var. Dolayısıyla bunun altından kalkılması federasyonun tamamen bağımsız olup herkesi tatmin edici cezalar veya yaptırımlarla davranması sonucu olur. Başka türlü olmaz. Bir de şunu söyleyeyim: Benim Nikoliç’le konuştuğum altyapı konularında hiçbir kulüpte (bir tek Galatasaray’da görüyorum, bunun da sebebi Fatih Terim’in Almanya’yla olan bağlantısıdır), oradaki 17-18 yaşındaki çocukların Almanya bağlantısı… Erdal Keser kanalıyla buna bildiriyor ve bu adam Avrupa’da kim nerede ne oynuyor bu haberi alıyor. Tabii scout’u var Almanya’da. Bizde böyle bir şey yok. Çok değerli insanlar var bizde ama o insanlar bir türlü devreye alınamıyor. İşte Ahmet geliyor Mehmet gidiyor, isim geliyor gidiyor. Sistem olmadığı için bizde başarı olmaz, mümkün değil. Bunu bana herhangi bir yönetim kurulu üyesi gelsin, desin ki “Arkadaş bunu bana anlat”, sabahtan akşama kadar anlatırım, ikna da ederim. Soru dahi soramaz. Ama işte böyle bir şey olmadığı için, yaklaşım olmadığı için bizde sadece üzülmekle kalıyoruz.

Spor ve Sergi Sarayı ülkemizde Fenerbahçe basketbolu için, taraftarlar için hep basketbolun mabediydi. Spor Sergi’ye dair neler söylemek istersiniz?

Oynanan maçlar… Örnek; Fenerbahçe-Kadıköyspor, Galatasaray-Modaspor, Beşiktaş-İTÜ (veya Kolej). Üç maç arka arkaya. Enteresandır, enteresandır… Beşiktaş’ın, Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin, Modaspor’un bütün taraftarı salon içinde arada polis bile yok, yan yana otururlardı. Bunun kadar güzel 60-70-80 dedik. Demin konuştuğumuz konudaydı. Bu işi özellikle kurcalayan, kaşıyan insanlar düşmanlığı orta yere getirdiler. Bu düşmanlık neticesinde artık herhangi bir şekilde mesela Galatasaray’ın bir maçına Fenerbahçeli biri gidemiyor veya rakip takımdan biri gelemiyor. Bu çok üzücü, spor adına çok üzücü. Yani sporda başarı isterseniz bugün dünyada ağzınızla kuş tutun, bu olmadığı zaman… Dolayısıyla Spor Sergi bir mabetti. Bu konuda çok güzel bir şey vardı ve bizim Spor Sergi bizim evimiz gibiydi, oradaki çalışanlar da dahil olmak üzere.

Başka tür bir havası vardı Spor Sergi’nin. Mesela asıl soyunma odaları sıcaktır, duşu her zaman kaynar falan. Biraz yukarı çıkarsın soğuk. Antrenmana gidersiniz böyle içinizden rüzgar geçer, kapılardan nereden geldiği bilinmeyen.

Aslında burada esasında vurguladığınızın sosyolojik açılımını söyleyeyim: O zamanın maneviyatını vurguluyorsunuz. Oraların eşittir maneviyat; oranın o zamanki taraftarlığı, o zamanki takımın, yöneticilerin davranışları… O bir bütündür, bugünkü kavga ortamı değil. Dolayısıyla o salonları onunla anıyoruz.

Şimdi oraya şöyle bir saptama yapayım: Şimdi bugün eğer sen Avrupa’da bu seviyelere geldiysen ciddi bütçelerle geliyorsun. Bu bütçelerin karşılığını da bir şekilde alman lazım. Dolayısıyla kulüp olarak eğer hedeflenen bu bütçeleri karşılayabilmekse o zaman kombine satman lazım. Ülker Sports Arena’da ciddi bir kombine satışı var. Buraya gelen kişiler evet seyirci ama ciddi de taraftar seyirci. Parası olan taraftar seyirci. Yani yönetimlerin yönlendirdiği birtakım insanlar da geliyor elbette ama gerçekte gelenler bunlar. Buradaki eksik olan şu: Siz basketbolu çok uzun senelerdir takip eden, Fenerbahçe’nin içinde bulunan insanlarsınız. Bizler de keza öyle. Ben size bir örnek vereyim… Hayır yani medya at başı gider, bunu atlamamak lazım. Ben bugün Ülker Sports Arena’nın kapısından girmeyi denesem tanımazlar.

Evet abi buna şaşırmayız pek.

Beni tanımazlar. Beni tanımadıkları gibi sizi de tanımazlar. Ben bugün yönetim kurulunun yanından geçiyorum, maçtan sonra mesela çıkıyoruz… Adamın yanından geçiyoruz… Ben adama sadece tanıdığım için “Merhaba, iyi akşamlar” diyorum, cevap alamıyorum mesela.

Neticede tarihlerini tanımaları lazımlar kesinlikle.

Şöyle düşünmesi lazım; orada tabii o selamını almayan arkadaş namına üzülüyorum. Benim için üzücü bir nokta değil. Çünkü onlar yolcu, biz hancıyız. Dolayısıyla benim oradaki düşüncem şu: Yani daha sempatik olabilirsin. Benim kim olduğum önemli değil. Bir Fenerbahçe taraftarı sana “Merhaba, iyi akşamlar” diyorsa o selamı al. O senin için iyi. Yoksa bana selam vermiş vermemiş; onun verdiği selamla büyüyüp küçülmek söz konusu değil. Onun namına tabii ki üzücü oluyor. Dolayısıyla yani kulüpte de hep yine aynı yerlere geliyoruz, takılıyoruz. Eski insanların, bu kulübe emeği geçmiş insanların bir değeri olması icap ediyor. Bu değer olmadığını gördüğüm zaman (ki kendim için konuşmuyorum, hakikaten geneli kastediyorum), eskiden bu kulüpte yaşamış değeri olan insanları eğer siz bugün gündeme getirir, onların lafını dinlerseniz… Dinleyin, kendi bildiğinizi yapın o ayrı bir konu. Çünkü o zaman ders alma imkanınız var. Çünkü ben eğer size o gün “Bak şu doğru, şu yanlış” dediğimde sen yine kendi bildiğini yapıp yanlışı görürsen, “Ha bu bana söylenmişti” diye değerlendirirsin. Benim buradan bir çıkarım yok, bu tamamen senin lehine. Senin avantajına, sana tecrübe kazandırır, hem de kulübün avantajınadır. E yani burada bana dersen ki “Arkadaş bunu bana söylemişsin, teşekkür ederim…” Benim Aziz Yıldırım’la o kadar konuşmalarım oldu, adama kaç defa rapor verdim kulübün iyi olması namına. Burada isim vermeyeceğim kimleri nasıl ne yaptık, neyi getirdik, neyi tavsiye ettik noktasında. Ben hiçbir zaman Aziz Yıldırım’a “Teşekkür ederim” diyemiyorum. Bana söylediği tamamen şaka yolu; “Senin bir şeyden haberin yok, sen basketbol bilmiyorsun” diye bana şaka yollu takılırdı.

Yapar Aziz Bey.

Yapar.

Gönül almasını da bilir tabi.

Tabii tabii yani kulakları çınlasın. Benim için Fenerbahçe’ye hizmet etmiş her insan önemlidir. Burada şunu söylemem lazım, başıma geldiği için biliyorum. Bu yönetim eğer bu konuşmalarımızı dinler veya duyar, okursa bunu vurgulamam lazım: Tahsin Kaya dönemi… Tahsin Kaya, Faruk Ilgaz’a yakın insanlara düşmanlık yapabilir mi? Hayır, yapmaması lazım.

Veya Ali Şen; Tahsin Kaya’ya veya ne bileyim rahmetli diğer bir başkan geldiğinde Ali Şen’in adamlarına mı kızması lazım? Aziz Yıldırım ona yakın insanlara mı kızması lazım? Veya Ali Koç, Aziz Yıldırım’a yakın zannettiği insanlara mı kızması lazım? Böyle bir şey yok. Bunu yapmamalı. Yapıyor demiyorum ama bir uzağız. Yani duygusal olarak uzağız kulübümüzün yönetiminden. Şimdi ben bu lafı ettiğim zaman “Niye uzaksın?” diyecekler… Kardeşim ben Semih Özsoy’dan üç defa randevu istedim, randevuma icabet etmedi. Ali Koç Başkan’dan randevu istedim, adama mail attım… Kimse geri dönmedi. Ben bir yaparım, iki yaparım, üç yaparım, bir daha da bu konuya girmem. Çağırırsa da kırgınlık olmaz çünkü oranın kurumsal kişiliğine kırgınlık olmaz. Çağırdıkları zaman eğer taraftarsan, kulübünü destekliyorsan gidersin, o ayrı bir konu ama… Demin basketbolda dedim ya; randıman veremedik. Randımanla olmaz. Öbür türlü eğer yakın durursan sana bugün ben derim ki; “Bak bugün Türk basketbolunda bir yıldız-genç kadrosu gibi bir takım geliyor ki arkadan, aman Allah…” Bak bunu kimse bilmez, burada söylüyorum. Çok ciddi, faydalı çocuklar var. Bugün Beşiktaş’ın başarısının sebebiyle alakalı biz daha önce o zamanki yönetime bir şeyler anlattık ama lafımız havada kaldı. Hala bize bilgiler geliyor, hala o bilgileri biz değerlendiriyoruz; kim varmış, neredeymiş, neymiş… E biz sporun içinde olduğumuz için o bilgiler bize geliyor. Ama bunu ciddiye alan, kaale alan yok. “Ahbap-çavuş ilişkileri olduğu söyleniyor” Türk sporunda. İşte hakkı olanın antrenörlük veya teknik direktörlük değil de ahbap-çavuş ilişkileriyle bir yerlere geldiği söyleniyor. Bu da tabii pek hoş değil. Çünkü sistem olmadığı müddetçe Ahmet gider Mehmet gelir. Sistem yanlışsa sonucu halledemezsiniz. Bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltemezsiniz ve yanlışta ısrar edip farklı sonuç bekleyemezsiniz. Bunlar hep belli gerçeklerdir.

(Dipnot: Bu röportaj Mart 2021’de yapıldığı için Engin Domaniç aşağıda sorulan soruya o günkü döneme göre yorum yapmıştır.)

Fenerbahçemiz son yıllarda basketbolda büyük bir atılım gerçekleştirerek 2017 yılında Avrupa’nın en büyük kulübü, Türk basketbolunun lokomotifi haline gelmiştir. Bu süreci ve eğer takip ediyorsanız takımımızın son durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geleceğim konu farklı, ben farklı bir yerden bakacağım konuya. Birincisi Aziz Bey her türlü fedakarlıkta bulundu ve akıllı bir davranışla Ülker’i yanına çekerek ciddi bir atılım yaptı, doğru. Daha sonra Obradovic’in getirilmesi de doğru bir hareketti. Fakat Obradovic geldiğinde biz aramızda şunu konuşuyorduk: Obradovic neticede Türk değil, Sırp. Bu adam belli bir zaman sonra bu takımdan ayrılacak. Dolayısıyla orada oyuncu almanın yanında onun yanına adamlar koyalım. Yani bizim teknik direktör olarak yetiştireceğimiz, antrenör olarak geliştireceğimiz adamlar koyalım. Valla koyamadık. Var birileri yanında ama Fenerbahçe’den uzak. Mesela orada bir yardımcı antrenör var…

Erdem Can.

Ben Erdem Can’dan bir maçtan sonra saha kenarındayken scout kağıdı toplarken bir tane rica ettim “Git oradan al” diye bana ters bir cevap verdi.

Sen eğer Fenerbahçe’nin ikinci antrenörüysen birazcık sempatik ol. Biraz orada bak saha içinde bir adam var, baktığın zaman bu adam basketbolcu olabilir… Biraz mütevazı ol. Bakın Fenerbahçe’nin özelliği ne biliyor musun? Tevazudur. Bu tevazuya aykırı gittiğin müddetçe Fenerbahçe’de ne barınabilirsin ne de başarılı olabilirsin ne de tarihe geçebilirsin. Tevazudur seni Fenerbahçe yapan. Bugün git Cemil abinin yanına, o gün git Şükrü Ersoy’un yanına… Bu abilerimiz “Gel resim çekelim” desen senin yanında olur. Rahmetli Can Bartu’yla ben arkadaştım. Benim adımı bilmezdi, “Basketçi” derdi. Nerede görsem, bir toplum ortasında görsek; “O basketçi gel yanıma otur ya” derdi. Bunlar tevazudur. Çünkü Can Bartu gibi adam bir daha gelmez. Bir başka takımda bu olur mu? Bizim övündüğümüz nokta budur. Ama sen tevazu içinde olacaksın. Dolayısıyla biz hocanın yanına adam koyamadık, Obradovic geldiği gibi gitmeye görsün… Peki, ben buna “yönetim hatası” derim. İki, Obradovic orada enteresan bir iş yaptı: Anadolu Efes takımında bir Shane Larkin diye bir adam var, bu adamın bütün NBA peşinde (peşinde biraz iddialı kelime oldu ama NBA’den talep var). E Shane Larkin’i Efes niye göndermedi? İstesen göndermeyebilirsin. Peki biz Fenerbahçe olarak ne yaptık? Her sene bir oyuncuyu getirip parlattık ve NBA’e sattık. Her sene ama… Bu işten ciddi paralar kazanılıyor. Ben bizim yönetim bu işin içinde veya bu işle ilgili falan demiyorum kesinlikle, söyleyene de karşı çıkarım. Hayır öyle değil. Çünkü sen Obradovic’e anahtarı vermişsin. “Arkadaş sorumlusu sensin” demişsin. Adam seni almış her sene Final Four’a sokmuş. Gelen oyunculara da transfer teklifi gelmiş, bu adam parlatmış bunu ve gönderiyor. “Gönderme!” dersin… “Yok, gönderirim.” E gönderirsen o zaman ne oluyor? Bir Real Madrid’e bak, adam her sene aynı takımla oynuyor. Ama neticede o da Campazzo’sunu gönderdi. O da bir kişi gönderiyor ama gönderirken de çok zor göndereceksin. Şimdi burada bakıyoruz; Maurizio Gherardini İtalyan, Obradovic Sırp, yardımcısı… Çok sevdiğimiz bir kardeşimiz, iyi insandır o zaten gönülden idare ediyor, hakikaten çok değerli bir kardeşimiz. Ama takım bizden kopuk. Mesela şu anda takımın scout’u Hırvat birisi. Gherardini başında, antrenör Kokoskov… Yanında yine yabancılar… Yine o Türk oyuncu şeyi var ama camiadan kopuk olduğunu düşünüyorum. Uzak yine. Yani bizim bir katkımız olamıyor. Yahu arkadaş bak mesela bir tenkitte bulundum: Lorenzo Brown diye bir adamı aldın. Bak Lorenzo Brown dünyada basketbol kabiliyeti, becerisi açısından bana göre ilk 3-5’e girer. Çok ciddi kabiliyetli bir adam. Fakat adam müsabak değil, müsabaka oyuncusu değil. Adamı NBA’de oynat; NBA’de birbirlerine olan saygıdan ötürü millet birbirine fazla sertlik yapmaz. Avrupa basketbolunda millet birbirinden kan alıyor.

Sert geçiyor. Şimdi sen Lorenzo Brown’un üzerine 4 kişi müdafaaya atıyorsun, adamcağız teknik oyuncu. Adama bak ligin ilk yarısında 3 tane maçın son topu ona kullandırıldı, CSKA maçı dahi. Kaç defa elimize maç geldi; adama öyle bir sert girdiler ki hakem de çalmadı, kullanamadı topu yani. Evet işte tespitimiz bu. Dolayısıyla bunların değerlendirilmesi lazım. Ben bunu konuşabilmeliyim eski bir sporcu olarak: “Ya arkadaş bu lig böyleyken böyle, o zaman son topu buna kullandırma” diyebilmeliyim. Koç da bunu duyabilmeli. Igor Kokoskov beni tanır mı? Tanımaz. Esasında suçlama olarak adretmiyoruz çünkü bu böyle gelmiş böyle gidiyor. Yani bu yönetimi konuşmuyorum, eski yönetimde de yine nispeten Aziz Bey şey yapardı; “Hadi gelin beraber gidelim” falan diye birkaç kişiyi toplar götürürdü. Tamam, onların hakkını yemeyeyim ama bu önemli. Dolayısıyla bu süreci takip ettim. Benim için önemli nokta şu: Bugün senin 30-35 milyon Euro’luk bütçen var ve gelmişsin Avrupa şampiyonu olmuşsun, her sene Final Four’a geliyorsun. Ali Koç seçildiği zaman Faruk Ilgaz Tesisleri’nde bir laf etti, dedi ki: “Şu anda Fenerbahçe basketbol takımı dünyada 6. sırada tanınıyor.” Yani sosyal medya popülaritesinde 6. sırada. Yahu arkadaş, dünyanın 6. sırasında olan bir yerin bana göre bir maddi karşılığı olması lazım. Ben dünyanın 6. sırasındaki bir marka konumunda görüneceğim ve bunun karşılığını alamayacağım… Olmaz. Dolayısıyla ben işin idareci boyutundan bakıyorum; ben bunu nakde çevirmem lazım. Nasıl çevirebilirim? Biz bunları hep kendi aramızda konuşuyoruz. Mesela sen bugün Fenerbahçe futbol için ne yapıyorsun? Sermaye artırımı yapıyorsun veya hisse senedi satıyorsun. Bunun adı ne? Borsaya kote olmuş bir Fenerbahçe Anonim Şirketi var. Demek ki basketbolun da borsaya kote olması lazım.

2012 yılında bir bölüm satıldı. Yani geçen sene de Ali Koç sermaye artırımına gitti, oradan belli bir para kullandı. Demek ki buradan gelen para ne? Borsaya kote olmak. Ali Koç’a biri sordu Divan’da, dedi ki: “Ya bir Fenerbahçe Basketbolu’nu borsaya kote etsek?” Ali Bey’in cevabı şu oldu: “Ya borsaya kote etmek öyle kolay iş değil ya da oranın getirisi götürüsünden daha az.” Ben buna katılmıyorum. Ben şunu söylemeye çalışıyorum: Bugün dünya global, Çin’de deli bir para fazlası var. Sen bugün “Fenerbahçe Basketbol A.Ş.” diye bir kulüp kursan, bunun içini doldursan… Örnek veriyorum; Ülker Sports Arena’yı koy, onun arkasında 30 dönüm Fenerbahçe’nin kullanma hakkı olan yer var (bunu Ülker’le becermeleri lazım o ayrı bir konu, proje olarak duruyor ama devreye konulmuyor). Bunları içine koyduğun zaman sen oradaki 1 liralık nominal değeri 20-30-40 liralara kadar çıkarma hakkına sahip olursun. Dolayısıyla sana bu ilk kafadan bir girdi sağlar. Sen burayı tutarsın blok şeklinde atıyorum %10’unu, 20’sini bir Çinli şirkete satarsın. Dersin ki “Arkadaş gel buraya, Fenerbahçe-Sanjuan ol.” Fenerbahçe-Beko oluyor da Sanjuan niye olmuyor? Örnek. Ama senin bundan alacağın para çok yüklü miktar paradır. Bu bir pazarlama tekniğidir. Bu, düşünülmesi konuşulması icap eden bir konu. Konuşulmuyor bile. Dolayısıyla dünyada 6. sırada tanınan bir markanın gelirini artıramamış olmaları bana göre tecrübesizliktir.

2015 yılında Ülker Sports Arena’nın önünde çekilen bu fotoğraf, Fenerbahçe tarihi için anlamlı.

Soldan sağa: Eyüp Çelik, Paşalı Birol, eski basketbolcular Engin Domaniç ve Hüseyin Kozluca, Ali Koç, eski futbolcu Osman Göktan ve eski basketbolcu Erol Demiroma.

Son olarak bu röportajı okuyacak olan biz Fenerbahçelilere mesajınız nedir Engin abi?

Şimdi Fenerbahçelilere mesajımız şu olsun: Birincisi Fenerbahçeli’nin adı tevazudur. İkincisi, Fenerbahçeli taraftarlar tarihlerini öğrensinler. Kalecimizi, santrforumuzu… Mesela bir dönem Lefter konuşuluyor, bir dönem Can Bartu… Hayır abi, orada oynayan daha 11 kişi var, hatta takım 20 kişi. O dönemin yöneticilerini de bilsinler. Mesela bir örnekleme yapalım: Halit Deringör, nur içinde yatsın…Bu abimiz, büyüğümüz o kadar önemli bir adamdı ki… Kulübün elektrikleri kesilecek, adamın elindeki krediyi kulübe veriyor, elektrik parası ödeniyor; kendi işi sıkıntıya giriyor. Bunu ne kadarımız biliyor? Hiç kimse. Şükrü Birand abimiz rahmetli oldu, onun yaşadığı hayatı kim biliyor? Çocuğunun durumunu kim biliyor?

Bu bahsettikleri isimler o kadar önemli adamlar ki. Ben size daha da söyleyeyim; Hacı Bekir’ler…

Mesela Ferhan Baras.. Adamcağız o zaman Perşembe Pazarı’nda ciddi geliri olan bir kişiydi, kulübe faydası olmuştur. Bugün bir şey oluyorsa adamı çağırın, bir iki kelime konuşun ya… Yani biz bunlara isim vermeyelim ama biz de onların kim olduklarını bilelim. Bunu bilsin tarih. Ben daha acılarını söyleyeyim sana: Biz Ankara’da başka bir basketbol takımıyla oynadığımızda, mağlup olduğumuzda bize yumruk gösteren kişi sonra bizde yöneticilik yaptı. Ben onun suratına söylediğim zaman; “Sen ne zaman Fenerbahçeli oldun? Bize yumruk kaldırıyordun, nasıl oldu bu iş?” dediğimde; “O başka bu başka” diyordu. Evet o başka, doğru, sen onun koçusun ama yumruk da kaldırmayacaksın. Yenersin, gelir tebrik edersin. “İyi oynadınız ama şansınız yoktu yendik” dersin. Senin görevin bizi yenmek çünkü. Ama yumruk kaldırmak, parmak hareketleri yapmak… Onunla beraber aynı hareketleri yapan kişi geldi, en büyük Fenerbahçeli oldu. Nasıl olacak? Taraftardan ricam tarihini iyi bilsinler. Tarihine sahip çıksın; ancak Fenerbahçe böyle büyümüş. Sosyal medyada özellikle ortalığı karıştıran insanlar var. “Bugün Rıdvan şöyle kötü, Rıdvan şöyle iyi…” Rıdvan senin bir değerin. Ne olursa olsun onun iyi taraflarını öğrenmeye çalış. Kötü tarafı varsa o kötü taraf onu bağlar. Kulübünü bağlıyor mu? Bağlamıyor. Kötü tarafı ne? Bilmem kime yakın, bilmem kime uzak… Hayır, bu seni ilgilendirmiyor. Onun siyasi görüşü olur, bu onu bağlar. Ama bu senin bir değerin.

Kaybetmemek lazım.

Evet, değerin. Bugün bu tür insanları sen camianda belli mesafede durdurursun ama “tu kaka” yapamazsın, böyle bir hakkın yok. Camiaya şunu söyleyeyim: Bugün Ali Koç hatalı işler yapıyor olabilir. Bizim görevimiz ne? Ali Koç’un bu işleri hatalı yaptığını lisan-ı münasiple anlatabilmek, onu doğru yola çekebilmek. Çünkü kaç tane var Ali Koç gibi sporun başında adam? Yok. Bunun bir değeri var ama adamcağızı öyle bir gerdiler ki, öyle bir sinirli hale getirdiler ki fayda alamıyoruz adamdan.

Fenerbahçe’de başkan veya yönetici olmak gerçekten çok zor. Ateşten gömlek giyiyorlar resmen.

Ama şu var; yani onun yakınında bizler gibi eski sporculardan hiç yok yönetimlerde.

Maalesef evet…

Ortada yok, görünmüyorlar hiç. Belli bir kadroyla olayın içindeler. Dolayısıyla ama onların içinde çok başarılı olanlar da var. Mesela Simla Hanım’ı ben çok takdir ediyorum. Çok ciddi takdir ediyorum yani hakikaten iyi bir spor yöneticisi. Onun başarılarının devamını dilerim.

Çok çok teşekkür ederim Engin abi. Röportajımıza katıldığınızdan dolayı bizim için çok çok değerli cevaplar oldu. Tekrardan var olun. Size sevgi, saygı ve hürmetlerimizi ekip arkadaşlarım adına sunmak istiyorum.

Rica ederim, başarılarınızın devamını dilerim.

Yorum bırakın