#Arşivden | Serhat Çetin: “Zeljko Obradovic demek işine saygı demek. Kendisi Avrupa basketbolunun en saygı duyulası insanıdır.”

Fenerbahçe’nin Avrupa basketbolunun elitleri arasına girdiği o görkemli yılların, parkede sadece taktikle değil, sarsılmaz bir karakterle yazıldığına şahitlik ettik. Bu büyük hikayenin en önemli tanıklarından biri de, Türk basketbolunun çalışkanlığı ve oyun zekasıyla tanınan ismi Serhat Çetin. Kariyeri boyunca pek çok farklı formayı terleten ancak Fenerbahçe çatısı altında basketbolun en saf halini tecrübe eden Çetin, sarı-lacivertli renklerin taşıdığı ağırlığı ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.

Basketbolseverler için Zeljko Obradovic ve Fenerbahçe birleşimi, bir spor olayından çok daha fazlası; bir vizyonun ve disiplinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Serhat Çetin ile gerçekleştirdiğimiz bu sohbette, kendi kariyer yolculuğundan Fenerbahçe’nin o efsanevi atmosferine ve Zeljko Obradovic’e kadar uzanan bir perspektife kapı aralıyoruz. Serhat Çetin’in gözünden; başarının tesadüf olmadığını kanıtlayan o dönemi ve parkeye bırakılan o silinmez izi yeniden hatırlıyoruz.

Serhat abi röportajımıza hoş geldiniz. 23 Şubat 1986 tarihinde İstanbul’da doğdunuz. Çocukluk, gençlik yıllarınızı ve basketbola başlama hikâyenizi anlatabilir misiniz?

Merhabalar kardeşim. Teşekkür ederim davet ettiğin için. Senin de söylediğin gibi 1986 yılında doğdum. Daha hareketli geçen bir çocukluktu benimki. Sokakta büyüdük biz. Şimdiki çocukların malumu, çok fırsatı olmuyor böyle bir şeye. Gerek bisiklete binmek olsun, gerek futbol oynamak, gerek yakartop, gerek saklambaç; hani birçok oyunla ben, özellikle ileride sporcu olma potansiyeli olan insanların çocukluğunda bu tarz oyunlarla çevrili olmasının çok avantajlı olduğunu düşünüyorum. Hani oyunun içerisinde strateji geliştirme, ani reaksiyon verebilme… Benim bu eğilimlerimin çocukluk döneminde, olgunlaşmamda geri dönüp baktığımda göründüğünden çok büyük avantajı olmuş gerçekten.
Ben profesyonel, yani profesyonel denmez buna ama altyapıdaki takım organizasyonlarına aslında 5-6 yaşlarda işte jimnastik ve karate ile başladım. Daha sonra 8 yaşında futbol oynadım. O zaman Florya’da oturuyorduk. Florya’ya en yakın olan Metin Oktay Tesisleri’ndeydim ben, Galatasaray’da. Fakat beni boyum uzun diye kaleye koydular. Ben de sürekli koşmak isteyen bir adamdım o zamanlar. Ben “koşmak istiyorum” falan derken, “Ya senin boyun çok uzun, neden basketbolu denemiyorsun?” dediler.
Daha sonrasında Yeşilyurt Spor Kulübü’nde başladım. Oradaki antrenör o zamanlar 18 yaşındaydı, ben 9 yaşındayken. Benim için çok büyüktü aslında ama şimdi geri döndüğünüzde çok gencecik bir çocukmuş o da: Doğan Korkmaz. 3-4 ay gibi kısa bir dönemde bana müthiş basketbolu sevdirdi. Her gün özel idmana çağırırdı. Annemi arardı; “Nurten abla ne olur Serhat’ı getirir misin?” diye. Bana özel idman yaptırırdı. Derken ben bir anda basketbolu yiyip bitiren bir çocuk haline geldim.
Düşkünlüğüme de Efes Pilsen’den kuzenim vesile oldu, orada oynuyordu. Onun vesilesiyle oraya gittiğimde beni Menderes Gümüşdal gördü. “Kaçlısın?” diye sordu. Doğum yılımı sorup boyuma da baktıktan sonra “Yarın bize geliyorsun” dedi. Daha sonrasında 9 yaşında ben direkt Efes’e geçtim, Efes Pilsen’e. Bütün altyapı kariyerimi orada geçirdim.

Fenerbahçe’ye transfer olduğunuz zamana kadar Efes Pilsen, Tekelspor, Galatasaray ve Pınar Karşıyaka takımlarında forma giydiniz. Bu takımlarda geçen sezonları ve gelişim sürecinizi anlatabilir misiniz?

Efes’te altyapıda oynadım dediğim gibi, 9 senelik bir macera var orada. Tüm okul hayatım orada geçti diyebiliriz. Yetişmiş olmak Efes’ten… Daha sonrasında da işe başladığım gibi aslında, normal iş hayatına dönüştürebiliriz bu süreci. İlk profesyonel senem Tekel, ikinci senem Galatasaray. Bunlar kiralık bir şekilde, Efes’ten kiralık bir şekilde gittiğim sezonlardı. İkisinde de ayrı ayrı çok büyük tecrübeler kazandım.
Tekelspor’da öncelikle Serdoğan Ersözlü ile çalıştım. Daha sonra yarıda kendisi gitti ve yerine Okan Çevik geldi. Benim adıma kendimi çok geliştirdiğim, çok idman yaptığım, süre bulduğum bir sezon oldu. Daha sonra Galatasaray’a geçtim. Galatasaray’da Halil Üner’le beraberdim. Orada kalabalık bir kadroydun açıkçası. Çok değerli Türk oyuncular ve yabancı oyuncular vardı. Bunların arasında süre bulmam ilk başta biraz zordu. Başlarda çok süre göremedim ama sonrasında Aralık ve özellikle Ocaktan itibaren yavaş yavaş ben de kendime yer bulmaya başladım ve artık sezon sonuna doğru o takımın önemli bir parçasıydım.
Şimdi bütün samimiyetimle söyleyecek olursam; karakter olarak bir takımın parçası olmak, o aidiyet duygusu benim en değerli gördüğüm şeylerden bir tanesi. Bunun için antrenörün sizle olan ilişkisi, diğer çocuklarla olan ilişkisi, sahada bir şekilde bir iki maç oynamasanız bile diğer maçlarda sürekli görev alma ihtimaliniz, ona göre muamele görmeniz benim açımdan önemliydi. Sezon sonuna kadar, yani sezonun başından itibaren bu süre zarfında beraber işte orada da Play-off oynadık. Tekel’de de Play-off oynamıştık. 8. olarak girdik ikisinde de. Ülkerspor’a karşı elendiğimiz bir sezondu. Çok keyifli sezonlardı.

Daha sonrası Pınar Karşıyaka’ya giden hikâyem kısaca şöyleydi: Galatasaray sezonunun ardından 2005-2006’da iki tane teklifim vardı. Hem Galatasaray’dan hem Beşiktaş’tan. Çok değerli tekliflerdi. Beşiktaş’ta Murat Didin vardı, Galatasaray’da Murat Özyer’in olduğu zamanlardı. Fakat ben bir genç oyuncu olarak bu büyük takımlarda yine bir şekilde kalabalık bir kadroyla kuruluyordu. Ben daha fazla süre, daha fazla deneyim almak istiyordum o yıllar boyunca. O sırada Karşıyaka gibi bir fırsat karşıma çıktı. Orada da Levent Topsakal’dı antrenör. Ve ben Karşıyaka’ya gitmeyi tercih ettim; hem de yarı fiyatına. Galatasaray ve Beşiktaş aynı rakamı teklif etmişti bana ama benim için o dönemlerde para hiç önemli değildi. Tamamen oynayıp kendini kanıtlama derdindeydim. O yaşta zaten kariyerle birlikte eğer iyi oynarsanız, iyi yerlere gelirseniz maddi kazanç da sizi takip edecek. Benim hep bütün felsefem bu oldu basketbol döneminde.

Karşıyaka’da şöyle güzel bir sezon oldu benim açımdan: İlk yedi hafta Levent Topsakal ile çalıştık. Daha sonra tekrardan Tekel’deki antrenörüm Okan Çevik geldi. İkisiyle de çok iyi uyum sağladım ve takımda çok fazla süre bulmayı başardım. Hiç sakatlanmadım, tamamen sağlıklı bir sezon geçti ve 30 maç —o zamanki adıyla Süper Lig’de— 30 maçın 30’unda da oynayıp burada da 30 dakika ortalamayı yakaladım yanlış hatırlamıyorsam. Yani bu bir genç oyuncu için inanılmaz bir fırsattı. Bu yüzden de bir sonraki sezon zaten yazın neredeyse Süper Lig’in hemen hemen bütün takımlarının dikkatini çekmiştim ve bir şekilde teklifler gelmişti; buna Fenerbahçe ve Efes dahil.

2007-2008 sezonunda kulübümüze transfer oldunuz. Ancak Aralık ayında o dönem pilot takımımız olan Alpella takımına geçiş yaptınız. Kulübümüzdeki Aralık ayına kadar süren süreciniz ve Alpella’da bitirdiğiniz sezonu anlatabilmeniz mümkün müdür?

Şimdi Karşıyaka sezonu biterken o yaz dediğim gibi hani birçok takımdan teklif geldi. Efes Pilsen, Fenerbahçe buna dahil. Fakat benim için önemli olan burada büyük takıma gitmekten ziyade oynayacağım süreydi. Burada da 19-20 yaşında bir genç oyuncu olarak oturmayı tercih etmiyordum. Burada Sayın Aydın Örs ile bir görüşme şansım oldu.

Yaz öncesi, yaza girmeden hatta daha sezon devam ederken bir görüşmemiz oldu. Orada ben teklifi almışken hem kendisine teşekkür etmek için hem de çekincelerimden bahsetmek istedim. Oturmak istemediğimi, yani daha Fenerbahçe gibi büyük bir yapıya hazır olmadığımı söyledim. Aydın abi de o dönem bana, “Serhat” dedi, “tabii ki bu sürenin sözü olamaz. Hiçbir oyuncuya ‘Sana şu kadar süre vereceğiz’ gibi bir konuşma yapılamaz.” Fakat benim anlatımıma göre şöyle bir şey var dedi: “Sen hücumda çok kötü oynadığın gün bile standardın üstünde bir savunma yapıyorsun. Bu benim için çok önemli. Ve ben senin açıkçası bizim takımımızda bunu yapabileceğini düşünüyorum. Ama bu tarz çekincelerin varsa eğer, bizde Alpella gibi bir pilot takım var. Baktık ki süre bulmakta zorluk yaşıyorsun, tekrar değerlendiririz seni Alpella’ya kiralarız” dedi. Aydın abi böyle deyince “Benim için rakam hiç önemli değil, sana imza atıyorum Fenerbahçe ile” diye cevap verdim. Ve nitekim 3 senelik bir imza atıldı.

Daha sonrası biraz tabii şanssızlık oldu. Aydın abi gibi önemli bir isimle çalışma fırsatı yakalayamadım çünkü Aydın abi sezon bitince ayrıldı. Ardından Bogdan Tanjevic geldi. Bogdan Tanjevic’le de daha önce milli takımda çalışma fırsatım olmamıştı ama aslında beni tanıyan bir koçtu. Şimdi basketbolda ya da herhangi bir işte böyle bir şey var; o gelen yeni bir patron, hani bizdeki koç diyelim, kendi çalışma arkadaşlarını seçer ve bu sizin iyi veya kötü oyuncu olmanızdan ziyade kendi tarzına daha uygun parçalardır. Ben Tanjevic’in ilk tercihi değildim. Bunu yazın konuştuk ilk geldiğinde. Ve açıkçası ben o dönemde o demin bahsettiğim felsefemden dolayı bir genç oyuncu olarak ayrılmak aslında istedim. Yani “Aramızdaki anlaşmamız çok önemli değil, bunu yırtıp atalım, ben gideyim oynayabileceğim bir yere gideyim” gibi… Fakat günün şartlarında bunu gerçekleştiremedik. Bana gerekli o dönemde izinler çıkmamıştı. Bunu yaşamam gerekiyormuş yani. Ama hiç önemli değil, bir oyuncu için müthiş bir deneyimdi. Çünkü sonrasında gelecek olan o üç sezonda çok önemli isimlerle çalıştım ben ve oyuncu abilerimden de inanılmaz derecede fazla şeyler öğrendim.
Alpella’ya gidişim şöyle oldu: Yazın Aydın abiyle yaptığımız bu konuşmadan da zaten benim kafa yapımı biraz anlamışsınızdır. Sezon başlayınca ben süre bulamayınca her hafta Tanjevic’e gidip “Koç beni Alpella’ya gönderir misin?” diyordum zaten oynamak istediğim için. İlk beş hafta mümkün değildi ama yedi haftadan sonra Fenerbahçe takımının menfaati gereği izin verildi. Belki de rotasyonda kullanılmam gerekiyordu veya takım oturuncaya kadar belli rollerde görev alacaktım ama yedi haftadan sonra benim gelişimim ve aynı zamanda Fenerbahçe’nin o sezonki planlaması dolayısıyla kiralık gitmeme izin verildi.

Benim açımdan çok iyi oldu çünkü Alpella ile de yine Süper Lig’de —o zamanki adıyla zaten TBL’ydi— çok önemli karşılaşmalar yaptık biz. Ömer Aşık bizim takımımızdaydı o dönemde. Ömer Aşık ve ben geldikten sonra özellikle çok ciddi bir ivme yakaladık ve yanlış hatırlamıyorsam 5. ya da 6. sıraya kadar çıkartmıştık takımı. Derken Fenerbahçe A takımında ya bir sakatlık oldu ya bir değişiklik oldu, tam anımsayamıyorum, Ömer geri gitmeye başladı. Sonrasında biz Ömer’in yerine bir yabancı oyuncu aldık derken tabii Ömer gibi aynı işi yapamamaya başladık. Daha sonrasındaki maçlarda daha kötü sonuçlar aldık. Takım olarak kötü bitirdiğimiz bir sezondu ama oyuncuların bazılarında, özellikle benim kendimi yine çok geliştirdiğim, kenarda oturmadan yaşayabileceğim bir sezon oldu Alpella sezonu.

Bir sonraki sezonda ise 2008-2009 dönemi kulübümüze tekrardan geri döndüğünüz, Fenerbahçe ile yola devam ettiğiniz bir sezondu. Bu sezon Avrupa’da biraz işler kötü gitti. Lig tarafında 2008-2009 sezonunda ise 2-0 önde girdiğimiz final serisini 4-2 kaybederek şampiyonluğu rakibimiz Efes Pilsen takımına maalesef kaptırdık. Ayrıca bu seride rakibimizin iki oyuncusunun yasaklı madde kullanımı da ortaya çıktı. Bu sezonu ve final serisini nasıl anlatırsınız?

2008-2009 Fenerbahçe’ye geri döndüğüm sezon. Yine çok önemli isimler var. İşte… Gordan Giricek’in geldiği sezon yanlış hatırlamıyorsam. Marques Green ve Devin Smith gibi çok önemli oyuncular vardı. Aynı zamanda Türk oyuncular; Ömer abi olsun, Damir olsun, Mirsad olsun… Hani birçok kişiyle; Oğuz olsun, Semih olsun… Yani yine çok geniş bir kadro. Benim kendi açımdan süre bulmanın yine çok kolay olmadığı bir kadro. Bu sezon ve bir sonraki sezonla ilgili böyle çok net anılarım aslında yok. Neden yok dersen; o dönemki rolümün parçası çok az olması lazım bu hikâyelerin.
Ben de karakter olarak hep şu tarz bir adamdım: Eğer ben oynamıyorsam demek ki ben yetersizim. Yetersizsem daha çok çalışmam lazım. Aslında o sezon ben bazı sakatlıklar yaşadım hatırladığım kadarıyla, kendimi fazla zorlamaktan dolayı. Dolayısıyla ufak küçük kenarda kaldığım dönemler bu dönemde başladı. 2008-2009 sezonunda bel sakatlığım başladı. İlk başta bir bel fıtığı başlangıcı, daha sonra MR’lar falan… Bel fıtığından bahsedildi ve “bundan sonraki kariyerine devam edemeyebilirsin” denildi aslında ilk başta bana bir doktor tarafından. Daha sonra tedaviler oldum, bazı operasyonlar oldum. İnan epidural enjeksiyonlar yapıldı… Dolayısıyla hep böyle dönem dönem takımdan ayrı kaldığım zamanlar oldu bunlar. Bu yüzden bu sezonla ve bir sonraki sezonla ilgili aslında böyle çok net bilgilerim yok hatırladığım.
Sadece EuroLeague’deki başarısız geçen sezonla ilgili şunu belirteyim: Şu an 36 yaşındayım ve kariyerimde birçok seviyede oynadım. Yani TBL’de oynadım, BSL’de oynadım, EuroLeague’de oynadım, Avrupa Kupası’nda, EuroChallenge’da oynadım. Takımım da düştü, takımımda şampiyon da oldum. Birçok şeyi tatmış bir adam olarak; tecrübenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. EuroLeague’in seviyesinin deneyimi farklıdır. EuroLeague’de yeni bir takımdık. Her ne kadar çok kaliteli isimler olsa da EuroLeague böyle bir yer. Yani bir Final Four başarısının gelmesi öyle hemen yeni bir ekip kurdunuz ve hemen olabilecek bir şey değil açıkçası. Bu “başarısız” diye tabir ettiğimiz şeyin aslında bir tecrübe kazanma süreci olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aslında daha sonraki senelerde yavaş yavaş Fenerbahçe kendini EuroLeague’de kabul ettirdi ve daha sonra da gelecekte malum üst üste Final Four’lar ve hatta şampiyonluğa giden bir hikâye oldu. Bunu şimdi 2022 yılında geri dönüp baktığımızda bu şekilde değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.

(Dipnot: Bu röportaj 2022 yılının Temmuz ayında yapılmıştı)

Final serisi hakkındaki yorumlarınız nelerdir?

Final serisinde 2-0’dan 4-2’ye giden bir seri. Yine geri dönüp o bölümden konuşacak olursak; 2-0’a gelmişken 3. maçın önemi büyüktü. Üçüncü maçın mağlubiyetiyle beraber orada bir ritim yakaladıklarını düşünüyorum. Dediğim gibi çok böyle gri benim için o tarihler. Kadrodaydım ama oynamamışımdır. Efes Pilsen’in bir şekilde ritmi bulması ve inanması… Mevcut tecrübemle söyleyebileceğim bir şey; Ergin Ataman o zamanki koç, en iyi yaptığı şeylerden bir tanesi budur; camiayı ve oyuncuyu bir başarıya inandırma motivasyonu becerisi gerçekten çok büyüktür. Türkiye’nin en çok kupa kazanan önemli koçlarından bir tanesi o dönem de Play-off’tayken bu şekilde olduğunu düşünüyorum.
Biz de Fenerbahçe olarak işte Bogdan Tanjevic liderliğinde özellikle 3. maçı kaybettikten sonra yaşananlar… 4. maçın baskısı derken 2-2 olması, takım içerisinde tabii bazı konularda —her ne kadar basketbolu çok iyi bilen tecrübeli oyuncular da olsa— bazen ufak çatırdamalar yaşanabiliyor. Özellikle büyük isimler arasında o takım kimyası yavaş yavaş bozulmaya başlayınca, özellikle final serisi gibi önemli bir seride ivmeyi karşı tarafa kaptırdıktan sonra geri dönmek kolay değil. Sonuçta finalde iki tane çok büyük takımın karşılaşması var. Orada “kim daha iyi”den ziyade “kim daha mental olarak sağlıklı geldi, kim fiziksel olarak sağlıklı geldi” konusu önemli. Camia olarak, yönetim olarak, oyuncular olarak, teknik ekip olarak herkesin kenetlendiği bir başarı hikâyesidir bu. Her şeyin, oradaki hakemlerin de çok büyük etkisi vardır, seyircinin de çok büyük etkisi vardır. O sezon nezdinde 2-0’dan böyle bir seri verilmesi tabii özellikle camia için büyük hayal kırıklığı olmuştur diye tahmin ediyorum.

Ertesi sezon ise maalesef Top 16’ya kalamadık. Zalgiris maçı, Marcus Brown’dan son saniye üçlüğü yemiştik, hatırlarsınız. Öncelikle o sezon Avrupa’da neler yanlış gitti? Ve bahse geçen yine 2009-2010 sezonunda Basketbol Süper Ligi finalinde Efes Pilsen takımına karşı 4-2 kazanarak bu sefer biz şampiyon olduk. Özellikle Efes Pilsen takımına karşı geriden geldiğimiz 85-79’luk 4. maçı ve şampiyonluğumuzu anlatabilir misiniz?

Demin söylemiş olduğum gibi bu 2 sene benim için çok zorluydu. Özellikle 2009-2010’da şöyle bir hikâyem var benim: Artık bel fıtığımın tamamen patladığı bir dönemdi. Ameliyat kararı verilmişti. Hatta Türkiye’de ameliyat olacakken Sayın Aziz Yıldırım’dan gelen telefonla durum değişti. O çok önemli bir dönüm noktasıdır benim için. Başka bir doktora daha gözükmemi tavsiye etti ve “O doktor da eğer ‘ameliyat’ derse o zaman ameliyat ol” dedi kendisi. Branş fark etmeksizin her oyuncuyla bu kadar ilgili bir başkandı o zaman. Gittiğimde biraz korkuttu aslında o doktor beni. Yani “ameliyat olursam geri dönmemin zor olabileceğini, bunun kesin olarak iyileşmeyebileceğini” söyledi.
Ardından da onun tavsiyesiyle tekrardan bir epidural enjeksiyon, tekrardan fizik tedavi, tekrardan geri dönmem gerekti. Tekrar böyle bir süreç geçti. Yani bu iki sezon benim için gerçekten olağanüstü zorluklarla geçti. Demin söylemeyi unuttum, 2008-2009 yılında bir dirsek sakatlığım da vardı yine sağ dirseğimden. Dolayısıyla takımdan hep ayrı kaldığınız zaman röportajın başındaki vurguladığım gibi “takıma aidiyet hissetmek” zorlaşıyor. Sahada olamayınca, antrenmanlarda beraberlik olmayınca ben bayağı bir kopmuş durumdaydım bu sezonlar.
Bir doktor arkadaşımın tavsiyesiyle durumumu inceledik. Münih’te omurga üzerine uzman bir doktor bulduk ve ben sezon içinde ona gittim. Oradaki doktor bana belimden neden ameliyat olmamam gerektiğini anlattı. Bilimsel olarak bilinen 3 çeşit ameliyat vardı bel fıtığı için, üçünün de bana uymadığını, bendeki problemin ne olduğunu ve nasıl geçeceğini anlattı. “Tedaviyle geçecek” dedi. Daha sonra Almanya’da kalmamı tavsiye etti. Ben de o dönem kulübümden izin aldım. Yaklaşık bir, bir buçuk aylık bir süre orada kalmam gerekiyordu tedavi için. Bana gerekli izin çıktı. Dolayısıyla yanlış hatırlamıyorsam eğer ben bu final serisi oynanırken Münih’teydim tedavi gördüğüm dönemde. 2009-2010 sezonunda bazı kaynaklarda kadroda oldugum gozukuyor fakat kesinlikle kadroda değilimdir. En fazla tribündeyimdir bench’in arkasında. Podyuma falan %100 çıkmışımdır şampiyonluktan sonra.

Fenerbahçe’de şampiyonluk yaşamak nasıl bir duygu ?

İnanılmaz tabii. Bu tarz camialarda ben hissiyle buluşan bir adamım. Ben hep onu söylerim. Hatta bu röportajdan (Temmuz 2022) 2-3 gün önce ben Antalya’da EuroLeague koçlarının olduğu bir klinikteydim. O klinikte de aynısını söyledim. Ben 9 yaşında basketbolla tanışmış bir adam olarak hayat bana böyle bir hediye verdi; profesyonel bir sporcu olabildim. Ben de normal bir vatandaşım, normal bir insanım ve normal bir çocuk olarak o zamanlar işte “Üç Büyükler”, “Dört Büyükler” diye bildiğimiz bu takımların birinde ki ben Fenerbahçe’ye gelmeden önce bir de Galatasaray’da oynadım. Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra bir de Beşiktaş’ta oynadım. Yani Üç Büyükler’de oynamış bir adam olarak ve şu an geri dönüp baktığımda bunu görebiliyorum. Üçünde de çok farklı duygular yaşıyorsunuz. Çocukluk sevdanız ne olursa olsun, 18 yaşına geldiğinizde o iş profesyonel olarak başladığında, oradan para kazandığınızda, ekmek yediğinizde tamamen terinizin son damlasına kadar o takım için, o camia için mücadele ediyorsunuz. Ve özellikle de yanınızda o sahayı dolduran, salonu dolduran taraftarın enerjisi geldiği zaman bu inanılmaz bir şey oluyor. Yani direkt tüylerinizi diken diken eden, sizi itici bir güçle arkadan destekleyen bir güç oluyor. Bu tarz camialarda yaşadığınız büyük başarıların ayrı bir yeri oluyor her zaman. Herkesin o şekilde kenetlenip… Nasıl derler? Hayatınız boyunca hedeflediğiniz noktalara ulaştığınızda nasıl tatmin olmuş hissediyorsanız, nasıl bir mutluluk duyuyorsanız açıkçası onları hissediyorsunuz. Umarım biraz olsun o duyguyu geçirebilmişimdir.

Bilgi paylaşıldıkça güzel oluyor ve çok değerli oluyor. Demin o klinikten bahsettim; biz bu camianın insanları olarak tek bir ortak noktamız var: Basketbol. Ve bu basketbolu ileri götürmek hepimizin borcu diye düşünüyorum, hepimizin gönül sevdası. Yani gönülden bağlı olduğumuz bir iş bu. Kimimiz Fenerbahçeli, kimimiz Beşiktaşlı, Efesli… Burada önemli olan şu anda Fenerbahçe üzerinden bir röportaj yapıyoruz. Tabii bu o sezon biter bitmez yaptığımız bir röportaj olsa çok daha farklı, tamamen o sezonu konuştuğumuz bir şey olacaktı. Şimdi 10-12 sene, 13 sene geriye döndüğümüzde konuştuğumuz zaman birçok şeyi daha olgun bir şekilde değerlendirme şansımız oluyor. Bu bilgi paylaşımı sayesinde de bu camiaların desteği çok daha fazla dokunuyor.

Her ne kadar arada çok güzel bir rekabet olsa da ortak bir nokta var; tribündeki taraftarı, ülkedeki insanları aslında çok güzel örneklerle eğlendirmek, onlara güzel vakit geçirtmek. Özellikle oyuncular ve bu takımın parçaları olarak bizler çok önemliyiz. İnsanların evde televizyonu açabileceği saatlerde maçlar oynuyoruz, canlı maçlar oynuyoruz. Burada kaliteli maçlar izletince insanlar eğleniyor. Veya tam tersi; mücadele etmediğimiz zaman insanları daha fazla sinirlendiriyoruz. Aslında ülke olarak sinirlenmeye, gerilmeye ihtiyacımız yok; daha olumlu şeylere ihtiyacımız var. Dolayısıyla oyuncular olarak —ben bir eski oyuncu olarak diyeyim artık— üstümüzde inanılmaz derecede büyük bir sorumluluk var. Her takımda bu böyle ama Türkiye gerçeğinde futbolun üzerinden de ilerlediğimiz zaman Üç Büyükler, Dört Büyükler diye bildiğimiz Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un taraftar camiaları inanılmaz büyük. Diğer takımların taraftarları da çok iyi ama sayıca bunlarınki çok daha fazla. Bu kulüplerde yaşadığınız şampiyonluklar gerçekten inanılmaz değerli oluyor.

Serhat abi, yine 2009-2010 sezonu sonunda takımımızdan ayrıldınız. Ayrılma sebebiniz neydi?

Dediğim gibi zaten 2007 senesinde Aydın abiyle sözleşip ben açıkçası gelmiştim. Daha sonra Bogdan Tanjevic dönemindeki ihtiyaç duyulan oyuncu profilini açıkçası göremedim. O süreyi bulamayınca kendimi de geliştiremedim. Sonuçta bir de yaşadığım sakatlıklar oldu. Çok uzun süreler takımdan ayrı kaldım. Yani bir türlü uzun periyotlarla, ne bileyim 3-4 ay boyunca takımla beraber gidebileceğim periyotlara denk gelemedik. Böylesi karşılıklı olarak ayrılmak her iki taraf için de daha hayırlı oldu. Çünkü Fenerbahçe’ye o dönem düzgün hizmet edemeyen bir oyuncu vardı; sürekli sakatlanan ve performans alınamayan… Büyük beklentilerle transfer edilip bu beklentileri gerçekleştiremeyen bir Serhat Çetin vardı. Benim için aslında acı bir gerçek oldu bu.

​Karşıyaka’dan Fenerbahçe’ye gelirken Aydın abiye diyordum, “Abi ben daha büyük takımlarda oynamaya hazır değilim” diye. O cümle 3 sene sonra kendini kanıtlamış oldu. Hem çok büyük abilerimin yanında süre bulmakta zorlandım hem de kendimi daha fazla zorlayınca ekstra çalışmaya başladım. Bu aşırı çalışma sonucu sakatlandım. Sakatlanınca takımdan uzak kaldım derken birbirini takip eden bir döngü haline geldi bu. Ayrılma sebebim buydu. Sonra da o yaz Almanya’dan dönüp Beşiktaş’a transfer oldum.

Kulübümüzden ayrıldıktan sonra Beşiktaş ve Tofaş takımlarında forma giydiniz. Ne kadar Fenerbahçe sayfası olsak da Beşiktaş’ta yaşadığınız 3 kupalı efsane şampiyonluk sezonunu es geçemeyiz, Öncelikle o sezonu ve Fenerbahçe’ye ikinci geliş sürecinizi anlatabilir misiniz?

Şimdi Fenerbahçe’de yaşayacağım bu sakatlıklardan sonra o yaz tüm masraflarımı kendim karşıladım. Beşiktaş’a gitmeden önce Almanya’daydım. Basketbolu oynamaya devam edebilecek miyim belli değildi. Kendimi bir şekilde iyi hissediyordum ama belimdeki sorun doğaldı; bir anda bel kitlenmesi olabiliyordu, bunu öngöremiyordunuz. Dolayısıyla Beşiktaş’a transfer olduğumda ilk birkaç ay bu korkuyla, biraz daha kontrollü oynadığım bir dönem oldu.

Burak Bıyıkatay vardı, yarıda gitti Ergin Ataman geldi. O sezon Allen Iverson geldi. Bana çok büyük tecrübeler kazandıran 3 sene geçirdim Beşiktaş’ta. Önce Iverson, sonra Deron Williams ile başlayan sezon.. Mustafa abi gibi bir tecrübe. Ardından gelen 3 kupa. O 3 kupada Beşiktaş takımı o zaman bir favori değildi açıkçası. Ama demin 2008-2009 final serisini konuşurken bahsettiğimiz gibi; kim zihinsel olarak daha hazır geldi, kim camia olarak daha kenetlendi… Sezon içerisinde o kimya ya oturuyor ya oturmuyor. Çok büyük bütçeler ayırdığınız bir takımda kimya oturmadığı için hedefe ulaşamazken, o sezon daha mütevazı bir kadroyla —daha formsuz ama kariyerli oyuncuların alınıp bir yerlere gelir mi acaba denilen bir kadroyla— çok değişik bir hikâye çıktı ortaya. Açıkçası kimse beklemiyordu, bize sorsanız biz de beklemiyorduk.

​Türkiye Kupası ile başlayan bir seriydi. Türkiye Kupası’nı kazanınca Beşiktaş camiasının o zamanki ruh hali şuydu: “Tamam biz tarihe geçtik, bundan sonra oynamasak da olur.” Ama işte o kimyanın oturması ve karakterli oyunculardan kurulu personelin olması, kazanma alışkanlığı o hırsı devam ettirdi. Oynadığımız Avrupa kupasında (EuroChallenge) da devam etti bu. Hiçbir şekilde kaybetmeyi kabullenmeyen bir takımdı. Üst üste turları geçe geçe çok enteresan bir iş çıktı orada. Herkesin de saygısını kazandık o sezon. Senin bir Fenerbahçeli olarak “o sezonu geçemiyoruz” demen bile o takımın ne kadar büyük bir iş yaptığını gösteriyor gerçekten.

Beşiktaş camiası da hakikaten böyle bir sezon yaşamayı çok hak ediyordu. Doğru zaman, doğru yer dedikleri şey oldu; birleştik ve böyle bir şey yaptık. Sonra da bu Beşiktaş takımı EuroLeague’e katıldı. Erman Kunter’le geçirdiğimiz bir sezondur. O sezon da inanılmaz bir tecrübeydi hepimiz için. Çünkü daha önce EuroLeague seviyesini Fenerbahçe’de yaşamıştım fakat fazla süre alamamıştım. Şimdi ilk kez EuroLeague düzeyinde ana rolde olduğum bir sezon oldu benim açımdan. Onun özelinde çok tecrübe kazandım, kendimi geliştirdim.

Beşiktaş’tan ayrılma sebebim de şuydu: 3 sene Beşiktaş’ta oynadım, camia beni çok sevdi, ben camiayı çok sevdim. Fakat sporcular olarak sakatlık yaşamazsanız 15-17 sezon gibi bir süremiz var. Bu süre zarfında maksimum hem kariyer olarak hem maddi olarak geri dönüşü sağlamanız gerekiyor. 3 sezonda kariyer olarak geliştim ama maddi olarak çok fazla bir şey kazanamadım. Karşıyaka’ya giderken yarı fiyatına gitmiştim hatırlarsan, hep bir basamak aşağı inip sıçrama yapma prensibiyle hareket ettim. O zamanki başkanımız Sayın Fikret Orman’dan izin istedim. “Başkanım, ben ayrılmak istiyorum. Bu camiayı çok sevsem de ailevi sebeplerden ve kişisel hedeflerim nedeniyle gitmeliyim” dedim. Anlayışla karşıladı.

​Daha sonrasında Banvit ve Tofaş gibi iki takımın teklifi vardı, Tofaş’la anlaştım. Şansımdan bahsetmiştin; şansım çok yaver gitti ama çalışmadan o şansı yakalayamazsınız. O sezon Zeljko Obradovic Fenerbahçe’ye geldi. Benim bir hedefim vardı: Bir sonraki sezon Obradovic ile birlikte çalışmak. Tofaş’ta oynarken tüm kafayı buna yatırmıştım. “Kendimi nasıl geliştirebilirim, Tofaş’ı nasıl daha ileri götürebiliriz ki dikkat çekelim?” diye düşünüyordum.

​Nitekim Fenerbahçe transferimin tohumları o sezon atıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 7. haftaydı, Obradovic’in ilk senesindeki ilk mağlubiyeti Tofaş takımından, Bursa’da bizim takımımızdan oldu. Ben bütün hafta bu maçın galibiyetini düşünerek uyudum. Soyunma odasında herkese bunu aşıladım: “Bakın Fenerbahçe gelecek, yeneceğiz!” diyordum. Genelde büyük takımlara karşı daha maça çıkmadan yenilgiyi kabul etmiş takımlar olur ama ben Fenerbahçe’de oynamış biri olarak bu takımın ve camianın psikolojisini biliyordum. Beşiktaş’taki 3 kupalı sezonun verdiği o “kazanmayı bilen takım” kimliğiyle takım arkadaşlarımı maça çok inançlı hazırladım.

Aslında ilk mağlubiyeti tattırmıştık Fenerbahçe’ye. Ben de iyi bir oyun oynamıştım. Ben istatistiklerime çok bakmamışımdır; takımı nasıl organize ettik, savunmada nasıl iletişim kurduk, buna bakardım. Maçın ardından birkaç hafta sonra Fenerbahçe’den bir teklif geldi sezon ortasında gitmem için. Fakat o zamanki başkanımız —kayınpederim Sayın Efe Aydan— beni kenara çekti, böyle bir teklif olduğunu doğruladı ama kendisinin beni bırakamayacağını söyledi. Çünkü sezon başında yapılan planın çok önemli bir parçasıydım. Beni bırakması hedeflerinden vazgeçmesi demekti. Ben de saygıyla karşıladım. “Sezon sonunda gidersem gidersin” dedi. Ben de espriyle karışık “Baba, sezon sonuna kadar sakatlanmayacağımızın garantisi yok ki” demiştim. Ama çok şükür ciddi bir sakatlık geçirmedim ve yazın yine Fenerbahçe’den, Obradovic’ten teklif aldım.

2014-2015 sezonunda kulübümüze ikinci kez transfer oldunuz ve bu sezonda tarihimizde ilk kez Final Four’a kalarak çok büyük bir başarı gösterdik. Avrupa Ligi’nde o sezon yaşananları anlatabilir misiniz? Final Four’a, Play-off’a kadar gelen hikâyeyi nasıl özetlersiniz?

Şimdi 2014-2015 sezonunda Fenerbahçe’ye ilk geldiğimde çok heyecan duydum. Zorlu bir sezon olacağı belliydi çünkü Zeljko Obradovic’in taktikleri açısından çok fazla şey öğreten ve senden bunun geri dönüşünü bekleyen bir koç olduğunu biliyorduk. Bir önceki sezon kadroda bulunan arkadaşlarıma sorduğumda; zihinsel olarak çok zorlandıklarını, koçun çok fazla bilgi yüklediğini ve adapte olmanın zaman aldığını söylediler. Söyledikleri gibi de oldu.

Yeni bir kadro kurulmuştu; Jan Vesely, Bogdan Bogdanovic, Andrew Goudelock, Ricky Hickman gibi isimler yeni geldi. Zoric vardı, Türk oyuncu olarak ben yeni geldim, Can Altıntığ gelmişti, Zisis vardı… Çok yeni bir kadroyduk. Melih Mahmutoğlu, Kenan Sipahi gibi isimler kalmıştı. Açıkçası bir sezon başında oyunculara nasıl bu kadar fazla bilgi yüklediği ve o bilgilerin nasıl geri dönüş aldığına şahit olmak büyük bir tecrübeydi. Basketbola bakış açısı insanın orada değişiyor.

Sezon ilerledikçe roller belli oldu; kim lider, kim savunmacı, kim rol oyuncusu… Ben de o rol oyuncularından biriydim. Kimi maç kadro dışı kalıyordum, kimi maç bench’te oturuyordum, kimi maçı ilk beşte başlıyordum. Takım kimyasını oturtup çok önemli bir başarıya doğru gidiyorduk. EuroLeague’de çok önemli maçlar çıkardık ve Play-off’a kaldık. İlk kez Final Four olacak mı olmayacak mı heyecanı vardı. Camia ne kadar istiyorsa oyuncular olarak biz de en az o kadar istiyorduk, sorumluluk üstlenmiştik. Play-off’ta Maccabi ile eşleştik ve “süpürme” terimiyle 3-0 ile geçtik. Şu an bile anlatırken tüylerim diken diken oluyor, o duygular geri geldi. Tel Aviv’deki o maçtan sonraki coşku hala gözümün önündedir. Hikâye orada başladı aslında camia olarak. Aziz Yıldırım’ın başlattığı, Ülker birleşmesiyle gelen o yatırımın meyveleri toplanmaya başlanmıştı. Obradovic gibi bir ismi buraya getirebilmek o yılların emeğiydi.

Maccabi’yi yendikten sonra Final Four hedefine ulaşmak inanılmazdı. Ama Madrid’deki maçta kaybetmek… Kimse kaybetmek için çıkmaz ama işte o duygu durumu önemli. Belki de hedefimiz “şampiyonluk” değil de sadece “Final Four’a kalmak” olduğu için oraya ulaşınca zihinsel bir doygunluk oldu mu diye insan kendine soruyor. Bir de karşımızda Real Madrid vardı, Final Four gediklisi bir takım. Bizi bir şekilde sindirdiler ve öyle bir kayıp oldu. Ben bir taraftar olarak bile Final Four’a kalınca “tamam” demiştim.

İşte o sinerji böyle bir şey. Zihinsel hazırlık çok önemli. Nasıl ki Efes Pilsen üst üste iki kez şampiyon olmadan önce Final Four’lar yaşadıysa; bu da bir deneyim işi. İlk önce oraya kalmayı öğreniyorsun, sonra oraları zorluyorsun, en sonunda şampiyon oluyorsun. Nemanja Bjelica örneği vardır o sezon; bütün sezon harika oynayıp sezonun MVP’si seçilmişti ama Madrid’deki maçta rakibin sert savunması karşısında yıpranmıştı. Üstünde çok ciddi bir stres vardı. Bazen çok yapmak istediğin şeyleri yapamazsın, tam tersi teper. Sonuçta 40 dakikalık bir maç. Kaybettikten sonra buralarda hepimizde bir hüzün vardı.

Akabinde Pınar Karşıyaka’ya karşı elendiğimiz bir final serisi oldu. Final Four etkisinden kaynaklı bir düşüş müydü ?

Kesinlikle. Final Four hedefine ulaştıktan sonra o büyük hayal kırıklığıyla geri dönünce demoralize olmuştuk. Karşımızda da çok sert, birbirine kenetlenmiş bir Karşıyaka bulduk. Bobby Dixon’lı, Barış Hersek’li, Ufuk Sarıca gibi değerli bir antrenörü olan bir ekip… Karşıyaka’yı Türk basketbolunda farklı bir yere koymak lazım. “Karşıyaka ölüyü diriltir” derim ben hep. Nitekim benim de 2006-2007’de orada çıkış yapıp Fenerbahçe’ye transfer olmam gibi.

2014-2015 sezonu sonunda takımdan ayrıldınız. Sizi bu ayrılığa iten sebepler neydi?

O zaman sorsan başka anlatırdım ama üstünden 7-8 sene geçmiş, şu anki kafamla sorsan ayrılmazdım, orada kalırdım. Kontratım devam ediyordu aslında, bir sene daha opsiyonum vardı. Ama işte oyuncuların doğru yönlendirilmesi çok önemli. Ben artık bu tecrübeleri yaşadığım için genç kardeşlerime bunları anlatmayı bir borç biliyorum. O zaman “oynayacağın yere git, oturma” mantığıyla programlanmıştım. 30 yaşına gelmişim, Final Four oynayan en büyük camiadasın; artık orada rol oyuncusu olmayı kabul edip o savaşın içinde kalmalıydım. Ama ben daha fazla süre almak için ayrıldım. Oysa Fenerbahçe’deki o savaştan vazgeçtiğimin farkında değildim o zaman.

​Darüşşafaka Doğuş’a gittim, Oktay Mahmuti antrenördü. Kâh süre aldım kâh alamadım derken Aralık ayında dizimden sakatlandım; Patellar Tendon iltihabı. Çok nadir rastlanan bir sakatlıktır. İlkan Karaman da bu sakatlıktan dolayı iki buçuk sene ayrı kalmıştı. Ben İlkan’dan tecrübe alarak daha çabuk döndüm ama Daçka sezonum da sakatlıklarla geçti. Şimdi geriye dönüp baktığımda; Obradovic döneminde “iyi idman yapıyorum, karakterliyim” diyordum ama rakiplerinden daha iyi performans sergilemen gerekiyordu. Ben “onlar ana oyuncu, ben onları idmanda hazırlayayım” kafasındaydım. Bu bir yanlıştı. Sahada herkesin rakip olduğunu hatırlamak lazımdı. Sonrasında Telekom, pandemi öncesi Romanya serüveni ve basketbolu noktalama kararı geldi.

Serhat Çetin bugün kendisinin koçluğunu yapsaydı oyununa neler eklemeyi düşünürdü?

İlk A takıma çıktığımda çok atletik, çok sert savunma yapan bir Serhat vardı. 21 yaşındaki bel sakatlığından sonra atletizm düşünce daha çok dış şuta dayalı bir oyuncuya evrildim. Geriye dönüp baktığımda; o güçlü fiziğimle altyapıda çok kolay adam geçtiğim için ekstradan yön değiştirmeye ihtiyaç duymamıştım. Bu bende bir eksiklik yarattı; top kontrolümü daha fazla geliştirmeliydim.

​Efes’te hep guard oynatıldım, bunun avantajını da dezavantajını da yaşadım. Özellikle sakatlık sonrası tamamen dış şuta odaklanmam beklendi. Obradovic ve Tanjevic de benden o “ceza şutlarını” atmamı bekliyorlardı. Ama ben Efes’ten gelen o “bencil olmama” kültürüyle hep ekstra pas veriyordum. Obradovic bana “top sana geliyorsa kaldır at!” diyordu. Ama ben Vesely boşsa ona veriyordum, Bogdan boşsa ona… Serhat şut atmayınca da sahadaki varlık nedeni sorgulanıyordu. Bunların bana net söylenmesi ya da benim kafa yormam gerekirdi. Antrenör olarak şimdi Serhat’ın bu yönlerini geliştirmeye çalışıyorum. Kariyer planlamalarımı daha düzgün yapabilirdim diye düşünüyorum.

Fenerbahçe’ye ilk geldiğiniz yıllarda maçlar Abdi İpekçi’de oynanıyordu. O atmosfer nasıldı?

Abdi İpekçi’nin yeri bambaşka. Benim basketbolla tanıştığım o Efes hikâyesi de orada başladı. Fenerbahçe’de o tribünün dolması, o coşku müthişti. Kadromuzda İbrahim Kutluay, Ömer Onan, Damir Mrsic, Rasim Başak, Semih Erden, Oğuz Savaş gibi isimler vardı. Genç oyuncu olarak Gasper Vidmar ve Emir Preldzic gelmişti. Öyle bir camiada, dolu tribünler önünde oynamak bir sporcu için en büyük hediyedir. Kendimi çok şanslı hissediyorum. 16 sezonun %25’ini yani 4 senesini Fenerbahçe’de geçirdim. Camia beni hep sevdi, ben de onları.

Fenerbahçe’de saha içinde veya dışında unutamadığınız bir an var mı?

Çok var ama ilki Sayın Aziz Yıldırım’dan fırça yediğimiz an! Siena deplasmanında 40 sayı fark yemiştik. İstanbul’a döndüğümüzde başkan bizi çağırdı. 15 dakika bekledik, geldi ve “sadece oyuncular kalsın” dedi. Mirsad’dan Gordan Giricek’e kadar herkes orada. Fenerbahçe’nin büyüklüğünden bahsedip bu sonucun yakışmadığını çok sert bir dille anlattı. Bir de Abdi İpekçi’deki bir maç vardı, galiba Cibona maçıydı, o galibiyet de çok önemliydi.

Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isimler kimlerdi?

Ömer Onan oda arkadaşımdı, ondan çok şey öğrendim. İbrahim Kutluay ile kısa bir süre de olsa aynı sahayı paylaşmak… Damir Mrsic, Mirsad Türkcan gibi kazanma hırsı olan insanlarla olmak… Devin Smith, Lynn Greer gibi efendi ve kariyerli oyuncular… NBA patentli Gordan Giricek ile arkadaşlık yapmak… Rasim, Zeki Gülay gibi karakterler… Hepsiyle oynamak müthişti. Ayrıca teknik ekipte Ertuğrul Erdoğan, kondisyonerimiz İlker abi gibi isimler hala görüştüğüm değerli insanlar.

Peki, bize Željko Obradović’i anlatır mısınız? Bir koç olmanın ötesinde, hayatınızda ve oyun anlayışınızda nasıl bir etkisi oldu?

Zeljko demek işine saygı demek. EuroLeague maçı akşam 9’daysa, idmanı da akşam 9’da yapardık. Sosyalliğinizin bittiği, tamamen basketbola odaklandığınız bir sezon olurdu. Eskiden haftada tek maç varken çok ağır idmanlar yapardık. Ama şimdi kendini yenilemiş, haftada iki maç temposuna göre sistemi daha esnek hale getirmiş. Obradovic, Avrupa basketbolunun en saygı duyulası insanıdır.

Kaynak: Fenerbahce.org

Son olarak bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Dilim sürçtüyse affola. Kariyerim boyunca hep oynamak isteyen hırslı bir çocuktum. Bu hırsım bazen yanlış anlaşılmış olabilir ama niyetim her zaman takımın başarısıydı. Fenerbahçe taraftarına çok teşekkür ediyorum. 16 yıllık kariyerimin en güzel 4 senesini bu çatı altında geçirdim. Ya kazandım ya öğrendim; Fenerbahçe bana çok şey kazandırdı. Hepinize teşekkür ederim.

Yorum bırakın