#Arşivden | Fenerbahçe Erkek Basketbol tarihinden Bir Fikri Ersoyler geçti: Spor Sergi’nin ruhu, Dereağzı’nın hafızası, en zor günlerin sarsılmaz kaptanı.

Fenerbahçe basketbolunun “aile” kavramıyla özdeşleştiği, imkansızlıkların sarı-lacivertli renklere olan sarsılmaz aidiyetle aşıldığı yılların en canlı tanıklarından birini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. 19 Temmuz 2025 tarihinde aramızdan ayrılan, kulübümüzün eski idarecisi ve şube kaptanı, kıymetli büyüğümüz Fikri Ersoyler; sadece bir idareci değil, basketbol şubemizin en zorlu virajlarında dümende duran sarsılmaz bir kaptandı.

1970’li yılların sonunda basketbol şubemizin en kritik ve zorlu günlerinde sorumluluktan kaçmayan, babadan oğula geçen bir tutkuyla Dereağzı’nın çamurundan Spor Sergi’nin parkesine kadar her noktada emeği bulunan Fikri Ersoyler, ardında silinmez izler bıraktı.

Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan’ın, Ağustos 2021’de kendisiyle gerçekleştirdiği ve adeta bir “tarih dersi” niteliği taşıyan bu arşiv röportajını; hatırasına hürmeten, tüm samimiyetiyle yayınlıyoruz.

Mekanı cennet ruhu şâd toprağı bol olsun.

Fikri abi merhaba, ilk olarak hoş geldiniz. Salon Tribünü ekibi olarak röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederiz. Çocukluk, gençlik ve Fenerbahçe ile tanışma hikayenizi bizimle paylaşabilirseniz çok seviniriz.

1948’de doğdum ben, İstanbul’da. Fenerbahçe’ye gitmem, babamın da Fenerbahçeli olmasıyla başladı. O da sporcu; futbol oynamış, kürek çekmiş. Bak, ilk tanışmam; 1958 senesinde Dereağzı’nın ilk kayıkhanesi açıldığı zaman babam kürek şubesi patronuydu. Onunla beraber geldik, 10 yaşında falan. Küreğe ilk önce dümencilikle başladım. Sonra biraz yaşım büyüdüğü zaman Yıldız takımında bir iki tane yarışa gittim.

Ondan sonra babamın işi ve mesleği icabı yurt dışına gittik. Ateşe olarak babam Suriye’ye gitti, 4 sene falan orada kaldık. Tabii Suriye’de kürek olmadığı için bir arkadaş sayesinde masa tenisi öğrettiler. Orada da Çinli bir antrenör vardı, onun sayesinde bayağı ilerlettim masa tenisini. Buraya geldiğimde zaten kürek yaşım, yani genç yaşım bir tek kürekteydi. Masa tenisine de devam ettim. Burada girdiğim ilk müsabakada Türkiye 8.’si oldum, o harikaydı. Masa tenisinde devam ediyorduk, Antalya’da o zamanda bir yabancı hoca gelmişti. Antalya’da “Milli Takım Hazırlık Kadrosu” diye bir kadro yaptılar, o kadroya davet edildim. Burada yaz antrenmanı yaparken sırt büklerimi (liflerimi) kopardım. Yani 18-19 yaşları arasında benim spor hayatım, sırt liflerim kopunca –ki tedavisi çok zor olan bir şey– bitti. 1,5 sene çok ızdıraplı bir tedavi süreci geçirdim. Ondan sonra bir daha da… Masa tenisinde sakatlık çok olur; tandem sakatlığı olur, dirsek sakatlığı olur.
Bunların tehlikesi de sırt liflerinin kopmasıdır. Bizim spor hayatımız bitti. O devirde antrenörlüğe başladım; ben kopmayayım diye bana antrenörlük verdiler. O antrenörlük zamanımda bir tane Türkiye birincisi yetiştirdim. Ondan sonra işte askere gitmiştim. Döndüğüm zaman masa tenisi şube kaptanı yaptılar beni. Dört sene veyahut da beş sene Türkiye şampiyonu olan bir takımın başındaydım. Sonra evlilik hayatı, çocuk olunca mecbur ayrıldım, çekildim.
Aradan 4-5 sene geçti ama tabii kulüple ilişkimiz bitmiyor, devamlı geliyoruz, gidiyoruz. Bir gün lokalde otururken genç bir çocuk var, böyle hoş sohbet, espriler falan yapıyor; onunla ahbap olduk. O zaman o da ahbabımızdı; Faruk Akagün. Faruk Akagün ile ahbap olduk. O da kürekte… Beşiktaş’ta kürekte dümencilik falan yapardı. Şahin Akasya vardı, rahmetli oldu, o da genç takım basketbolumuzda oynamıştı. Onların ikisi bana şey yaptılar; basketbolla tanışmam öyle oldu. Yıldız takımın yöneticisi oldular. İşte “biraz kulüplü olan, babasından dolayı ilişkileri iyi olan birinden istifade ederiz” diye bana baskı uyguladılar. Arkadaşlıkları da hoşuma gittiği için o ilişki öyle başladı. Ertesi sene Fenerbahçe’nin belki de tarihinde ilklerden bir tanesidir; Yıldız takımımız Türkiye şampiyonu oldu. Ama rakibimize baktığın zaman; Eczacıbaşı, İTÜ, Beşiktaş falan rakiplerimiz yani… O kadar şeyin içerisinde bizim Yıldız takımımız şampiyon oldu. Genç takımımız da, yanlış aklımda kalmadıysa, Bursa’da üçüncü olmuştu. Öyle bir başarı oldu. Sonra ben ayrıldım, kendi iş hayatımı kurmak için ayrıldım. Arkada sabah beşte basketbol antrenmanına gidiyoruz, geliyoruz… Derken… Fenerbahçe kulübümüz, basketbol şubemiz o sene küme düştü. O takımdan hatırlayabildiğim Ferhan abi, Halil Hoca, Majak, Ömer… Hatırlayamadım şimdi, böyle bir takım küme düştü. Biz de üzülüyoruz tabii. Fenerbahçe’nin o devirde küme düşmesi acayip bir şey. Ben de işten çıktım bir gün, ortalıktaki herkese büyük bir keder çökmüş. Ben de işimi yeni kurmuşum yani, akşamüstü işte bu saatlerde kafa kuruyorum. O zaman burada oturuyorum, şu binanın arkasında. Eve gitmeden evvel mutlaka buraya geliyor, oturuyoruz. Şurada bir masaya koyup oturmuşlar, yöneticiler geldi. Babamı da almışlar aralarına. “Hoş geldin, beş gittin; bu basketbol takımını sen kaldırırsın ayağa” dediler. “Ne alakası var ya, bir sürü şey var” dedim. Yok, illaki şöyledir, böyledir falan filan derken babamı da kandırmışlar. Babam da “Madem insanların ihtiyacı var, bu işe gireceksin” deyince yapacak bir şey kalmadı. Neyse dedim, gireceğiz ama şimdi küme düşmüş bir takım… Bu takımı toplamak için yeni bir takım kurmak lazım, bir nüve olsun. Yoksa öbür türlü çıksan da tekrar düşeceksin; yaş ortalaması çok yüksek bir takım. “Tamam ne istiyorsan yap” dediler. Allah rahmet eylesin, Muhittin Bulgurlu abimiz vardı, o zamanlar bayraktı o da, genel sekreterdi o devirde. Pardon, muhasebedeydi. Dediler “Yarın git onunla konuş, sana bütçe ayarlasın.” İyi, tamam. Gittim dedim “Abi böyle böyle, hani babam da girdi işin içine, ‘hayır’ deme şansım yok; bana ne bütçe veriyorsunuz?” Çıkarttı, zaten hazırlamış: 1.200 lira. O dönemin parasıyla… Şimdi bu parayla kaç para yapar bilmiyorum. Dedi ki “Abi bak bu bütçeyle biz hani Fenerbahçe böyle şeyler…” “Bana iki sene mühlet verirseniz” dedim. Neden onu söyledim? Bizim bu Yıldız takımı, Genç takımı yaptığımız zaman aşağıdaki küçük takım vardı. Onun içinde üç tane süper kabiliyetli çocuk vardı. Onlar yavaş yavaş Genç takıma gelmeye başladılar. Onların üstüne bir şeyler yaparsak ilerisi için birkaç sene götürecek bir takım yaratmış olabiliriz. Hepsine “peki” dediler. Faruk’la o arada Efes Pilsen muhatap oldu, birinci kümeden galiba Süper Lig’e çıktıkları sene. Gittim Faruk’a. Dedi ki “Faruk gelir misin?” Çok ayıp olur yani, adamlar benim üstüme bir yatırım yapacak buraya kadar. Pano da (Pano Natof) benim arkadaşım, benim dede evim Bahariye’dedir. Pano’yu ben senin Zeki zamanından falan da tanıyorum. Pano ile bunları sıkıştırdım bir odaya. Dedim ki “Bana adam vereceksiniz.” “Kimi istiyorsun?” Şunu istiyorum, onu verir misin, bunu verir misin? Dedim ki “Bak kavga çıkartırım burada, rızık yaparsınız.” İşte bizden giden oyuncular falan vardı, onları istedim zaten; onlar bizim genç takım çocuklarımızdı. Onları verdiler. Bir tane de Apostol diye bir oğlan verdiler ama ayağı sakat olduğu için “arkadaşları çok değil o çocuk” dediler, o sadece idare eder ikinci kümede. Bir de Cengiz diye bir çocuk, onu verdiler bana. O bana yeter dedim, sıçrama yapacak çocuklardı. Takım, Genç takımdan kalan çocukları da aldık.
Üç gün sonra Danıştay’a itiraz edilmiş; hem Danıştay kararıyla biz kümede mi kaldık, geri mi çıktık? Hepimiz dalga geçiyoruz. O arada kümede kalınca… Engin Domaniç’in bir hakem hadisesi vardı, cezalıydı. Askere gittiği zaman askeri yönetmek için bunu alıp çıkarmışlar, askerliği bitmiş, bu ortada dolaşıyor, kimse de almıyor. Ben bunu küçüklüğümden beri tanıyorum. Yakaladım Engin Domaniç’i, dedim “Sen bize lazımsın, şöyledir böyledir.” Engin Domaniç’i de aldık. Biz böyle bir kadro kurduk. İnan bana, üniversite zamanı gibi… Kulüp bize otobüs veriyor, otobüsle Ankara’ya falan gidiyoruz. Tek bir pazarlığım vardı: “Ben lahmacuncuda yemek yediririm, yürüyerek götürürüm ama Fenerbahçe formasıyla bir yere gittiğimiz zaman oranın en yüksek otelinde kalacağım.” O forma için en iyi otelde kaldık, tek pazarlığım buydu. Bir şey daha yaptım o devirden kalan; bugünkü menajer sistemi var ya, şimdi kendi iş hayatım olduğu için devamlı ilgilenemiyorum, bir tane de yardımcı aldım, yani bugünkü menajer. İşte Cenk (Renda) falan var ya… Göksal diye bir çocuk, onun için özel okul gibiydi, onu ilk ben getirdim. İstanbul Üniversitesi bayan takımı antrenörüydü, çok efendi bir çocuktu. Onu da kendime yardımcı olarak aldım, maaşlıdır o, ilk maaşlı odur. O bütçeden verdiğim paraları söylüyorum. Bunları trenle götürdüm otel parası vermemek için; o zaman cumartesi-pazar oynuyoruz, cuma akşamı yataklı trenle götürüyordum ama dönüşte otelde kalıyorlardı. Böyle bir 3 sene geçirdik. Ama takım üst üste koymaya başladı. Bir klasman kurulu üçüncülüğümüz oldu. Dışarıdan hiç transfer yapılmadı; Ali Limoncuoğlu falan vardı bende, Samet gibi çocuk vardı, Şadi gibi isimler… Sonra benim Genç takımım Türkiye şampiyonu oldu. O zaman üzerinden 44 sene geçmiş; geçenlerde burada Hüseyin abi (Hüseyin Kozluca) takip eder onları. O söyledi; 44 sene sonra geçen sene bizimkiler şampiyon olmuş. 44 sene sonra Genç takımda Türkiye şampiyonluğu… 44 sene evvel o Genç takım yapmıştı. Tabii benim iki tane kısmetim var; ilk bu işe başladığım zaman kulüp başkanı Faruk Ilgaz idi. O babamın çok samimi arkadaşıydı, bazı işleri kolay yapıyorduk. Ondan sonra dünya beyefendisi bir Razi Trak Bey vardı. Onun genel sekreteri Talat Altınbaşar idi, Batur Ağabey’in (Mehmet Baturalp) kayınpederiydi.

Bunlar benim kısmetim oldu, hep bana destek verdiler. Halil Hoca (Halil Dağlı) benden 3 yaş büyük, benim kahrımı alıyor. Halil Hoca, Ferhan Ağabey… Batur Ağabey, yani benim Batur Ağabeyim benden bayağı büyük.

Tabii Batur abi…

Tabii. Yani Hüseyin abi de, Batur abi de… Batur abi Beşiktaş’ta bir sene evvel Türkiye ikincisi olan takımın antrenörüydü, antrenör arıyoruz. Talat abi dedi ki “Batur gelecek.” Şimdi benim o bütçeyle Batur abiyi Fenerbahçe kulübüne getirme şansım yok, Talat abi aile ilişkisinden dolayı onu getirdi. Bunlar benim şansım. Hani böyle bazen konuşuluyor falan, başarılı gösteriyorlar beni ama benim yaptığım şeylerin üstünde bu ekip var.

Aslında temel yapı taşı da sizsiniz, işin o tarafına bakıldığında siz topladınız bu isimleri, öyle de bakmak lazım.

Ben o günkü Fenerbahçe’yi aile kavramı olarak düşündüm. Ben hiçbir başarının şahsi olduğunu düşünmedim. Ekibiniz iyiyse bir şey olursunuz; ekip kötüyse tek başınıza Don Kişot gibi nereye saldırsanız saldırın, bir başarı elde edemezsiniz. Bütün ekip aynı tendanstaysa (eğilimdeyse)… Aynı düşüncedeyse; herkes bir tarafından tutarsa, gücü olursa yukarı çekebilirsiniz. Burada komik şeyler de oldu, esprili tarafı daha çok. Şurada kaptan olmuşum, her taraftan istek yağıyor; saha yok, salon yok, şu yok, bu yok… Hiçbir şey yok. Neyse tek tek onları hallettik. Allah rahmet eylesin, çok komik bir hadisedir ama beraber olduğumuz şahidi var; bir tane salon buldum. Ticaret Odası vardır şimdiki Göztepe Hastanesi’nin karşısında, orada bir ticaret lisesi vardır, onun salonu var. Müdür bize vermiyor. Boksörleri götürdük! Boksörlerin antrenörü Durak abi, Allah rahmet eylesin, o da geldi; müdürü tehdit ettik, salonu aldık. Bütün bunları hallettik. Bunu söyleyen orada izledi… “Fıstıkçı Engin”dir lakabı, Engin Muratoğlu, Hüseyin abilerin falan ekibiydi; o zaman o meşhur bir yere forma falan yapıyor, Engin abi bize forma hediye etti. Her şey bitti, tam böyle rahatladım, artık kadroyu kurduk belki… İki tane kız çocuğu geldi. “Biz ne olacağız, liglerimiz başlıyor, ne antrenmanımız var ne bir şeyimiz…” “Siz kimsiniz?” dedim. “Fenerbahçe basketbol kız takımı.” Aklım çıktı, haberi bile yok kimsenin! Sordum, soruşturdum; benden evvel, o da rahmetli oldu, Kadıköyspor’da falan oynamış, (Ayhan Öz) vardı. Bir müddet bunlara yöneticilik yaparken gitmişler Erenköy Kız Lisesi’nin Vedat Hocası’yla, oradan bir basketbol takımı kurmuşlar. Kız basketbol takımı o zamana kadar yokmuş, davet etmişler, öyle olmuş. Ama üç ay geçmiş yani, bütün hikaye bu üç ay… O üç ay içerisinde bu kızları araya çıkarmışlar. Kızlar da haklı olarak “Fenerbahçe basketbol takımıyız” diye geldiler. Ben dertler içinde kalmışım; forma bulmuşum, çorap bulmuşum, ayakkabı bulmuşum… Sahada araya sıkıştırmak çıktı bir de… Çünkü burada onların şahitleri çoktu. Geldim su koyuverdim; dedim ki “Bakın bu formalar yapılacak yoksa ben istifa edeceğim ya da hepinizi döveceğim burada” diye espriyle… Onlara da bir şeyler bulduk. Kız takımının antrenörü yok, ne yapacakları belli değil. Bizim Yıldız takımdan, o devirde şampiyon olan takımdan Haşim ve Yaman vardı; Yaman’ın kız kardeşi basketbol oynuyordu bizde, abisini de getirdim, ikisini de koydum “fundamental’ı iyi” diye. Abi kardeş birbirine girdi orada. Bir de Koray’ım (Koray Özistek) vardı benim burada, o da askerden yeni gelmiş; muhteşem bir fundamental’ı vardı ama hem mühendis olması hem güç olarak müsait olmaması sebebiyle antrenörlüğe yönlendirdik. Çok iyi bir pilottur, çok güleç birisiydi. Onu onların başına getirdim. Ağlıyor çocuk “mesleğe atılacağım” diye, dedim “Biz seni idare ederiz.” Kırmadı, Allah razı olsun. O takım finallere, Adapazarı’na gitti. Böyle de komik komik şeyler oldu yani. Ama o günün şartlarında sene sonu bütçesi 1.500 liraydı ama enflasyon vardı; bugün benzini 5 liraya alıyorsunuz, yarın 7,5 liraya alıyorsunuz falan öyleydi. Bütçeyi 250 lira geçtim diye 45 dakika fırça yedim! “Herkes 250 lira geldi kulübün parası” diye söyleniyordu ama sonunda gözlerimi kaldırdım, “Bir şey demeyecek misin?” dedim. Dedim “Abi sen kulübün için fırça yedin, şanslı olursun kabul edersin ama sen kulübün parası için şey yapıyorsun; ama ulan bu kadar sıktım artık bunun başka yolu yok.” “Tamam ulan” dedi. Böyle bir üç sene geçirdik.

1977-78 sezonunda zayıf bir kadroya sahip olan takımımız ligi 9. sırada tamamlamıştı. Bu sezona dair aklınızda kalanlar nelerdir?

Küme düşen takımı tasfiye ettik. Bir tek Halil Hoca, Engin, Ömer vardı; arkasında genç çocuklar, işte valisleri falan Yıldız takım oyuncuları oynadılar. Batur abiyle en kederli dönemi yaşayan Ömer, Halil, Engin idi. Geri kalan bizim Abdülkadirler falan… Benim zamanım asıl oradan sonra başlıyor. Küme düştükten sonra benim sezonum başladı.

O yıllarda Fenerbahçe’miz ligi alt sıralarda tamamlamıştı. O dönemleri bize anlatabilir misiniz?

Şöyle anlatayım; takım falan yok ki! Yani Genç takım, Yıldız takım… Zaten Ali Şen ile de bunun için kavga ettim ben. O yukarıdaki 11. sıraya bakma; mesela o 80 senesinde biz klasman grubunda üçüncü bitirdik. Ama o takımların hepsinde yabancı var, Amerikalı var. Bizdeki “ulusunun” (en iyisi) Halil Hoca. Ama o devirde biz çok muvaffak olduk. Neden oldu? Türkiye Gençler Şampiyonu olduk. 44 senedir yoktu bu başarı. Biz o parayla yukarıda bir şey yapalım diye değil, bütün gücümüzü Genç takıma, Yıldız takıma verdik. Şimdi Genç takım, Yıldız takımdaki oyuncular… Sonradan Ali Şen ile olan şeyimiz şöyle oldu; o zaman bıraktım şube kaptanlığını. Dedi ki bana “bir sene müsaade et”, masanın üstüne kaç paraysa koymuş, “bana şampiyon olacak takımı yarat” dedi. O takımı yarattığımız zaman altyapı biraz yok oldu. İki sene, iki buçuk sene emek vermişiz gece gündüz; bak bunun şahitleri var.

Bir sezonda 94 veya 95 antrenman yapıyorduk biz. Bu 95 antrenmanın hepsinde Mehmet Baturalp var, bu kolay bir iş değil. Genç takımı, Yıldız takımı, alt takımıyla beraber yaptık. Antrenman bittikten sonra 20 dakika mesela; Engin Domaniç’i Ali Limoncuoğlu’na veriyordum, Engin Domaniç’in muhteşem bir fundamental’ı, ayak tekniği vardır. Halil Hoca ile Ahmet birebir kuvvet çalışıyordu. Majak’la keza. Bu tip adamlarla yirmişer dakika ekstra antrenman yaptırıyordu bu çocuklara. Öyle kolay olmadı Türkiye şartlarında. Ben onu bir daha bulamam dedim Genç takımdan. Yaptılar, bir rüzgar tutturdular, bittiler o çocuklar. Fenerbahçe kulübünün en büyük sıkıntısı nedir biliyor musunuz? Geldiği zaman parayı koyan adam her şeyi bilir, kendisi öğretir, bakar; ama bu genç çocukların hepsi yok oldu. Şimdi basit bir misal; dünkü maç… Eğer o Helsinki maçında genç çocuklar, kadro böyle olmasaydı, o çocuklar ortaya çıkar mıydı? Antep’ten o çocuklar da bir şey görmüş, tamam ona yatırım yapılıyor falan filan ama halk bugün o çocukları gördü. Biz bu çocukları bir sene Ali ile Ahmet arada bir çıktılar… Fenerbahçe’ye yakışır bir takım olmadığı için parlayamadık. Burada Fikri, Ahmet, Mehmet, Hüseyin şu bu değil; zihniyeti nasıl organize edeceğiniz ve bu zihniyete nasıl yatırım yapacağınız önemli. Bu da parayla çatışıyor, kesinlikle öyle. Ben sana başka bir şey anlatayım.

Kulüp başkanlarından Metin Aşık’tan hemen sonra gelen Güven Sazak abi geldi. Bir takım kuruldu burada, Genç takımdan alınan adamlar falan… Aynı dönemde 1907 Derneği yeni kuruldu. Geldiler, çünkü bana göre basketbol şubesini kurdukları için zor bir işti. Bonservisleriyle beraber basketbol şubesini devraldılar.

Sen Fenerbahçe Kulübü’ne hizmet için dernek kuruyorsun, yardımcı olmak için kuruyorsun; geliyorsun bonservisleri alıyorsun. Bonservisleri ile beraber oyuncuları 1907’ye aldılar, bir sürü dünya çapında basketbolcu getirdiler. Üç ay sonra gece yarısı getirilmişler, o takım dağıldı biliyor musun? Anlattılar mı sana?

Yok bunu anlatmadılar, Ferhan abi biraz bahsetmişti sadece.

Ferhan abi başındaydı. Gece yarısı… Bugünkü hadise de aynı zihniyet. Bugün Ali Koç’a destek veren, oy veren ki benim Aziz Yıldırım ile de son derece iyi ilişkilerim vardı ama her şeyin bir miadı vardır, Ali Koç’u destekleyen birisiyim. Ama bugünkü zihniyet kulübü gene aynı yere getirdi. Spor bambaşka; bu da eski sporcularla, bu işlerle uğraşanların hepimizin “emekli maaşı” olmasını sorun eder. Biz paradan almamışız; ama spor ne parayla doldurulur ne parasız olur.

Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı’nda görev yaptığınız dönemde Mehmet Baturalp başta olmak üzere antrenörlerle ve Halil Dağlı gibi tecrübeli isimlerle ilişkileriniz nasıldı?

Halil Hoca, Halil Hoca’dır; o dönemki  takımın ağabeyidir. Neden ağabeyi? Paramız yok, Ankara’ya gideceğiz, transfer yapacağız; paramız yok, transferde istirahat vereceğiz. Halil Hoca’nın gırtlağına basıp parayı alırız, Halil Hoca’dan para almak öyle her babayiğidin işi değildir. Ödemedik borcumuz kalmadı hayır ama yani o günlük ihtiyaçları onun üstünden çevirdik. Her zaman abisi olmuştur, söyleyecek bir şey yok. Tabii benden çekinirdi, müdür abiden korkardı.

İdarecilik yaptığınız dönemde Faruk Ilgaz ve Razi Trak gibi iki ayrı başkanla çalıştığınızı goruyoruz. Dönemin başkanlarının maddi konularda basketbol şubesine yaklaşımları nasıldı?

Fenerbahçe’nin o günkü mali gücünü bugünküyle mukayese edemezsin. Türkiye’nin durumu da öyleydi. Gelir belli, adamların cebinden vereceği paralar da belliydi. Yani o günün parasıyla senede en fazla vereceği bir daire parasıdır. Hiçbir zaman “para verdim” demezlerdi. Hele Razi Bey, kuruşu hesaplar… Razi Bey’den kuruş para girmez içeriye (kendi cebinden). Bir muhasebecisi miydi artık tam olarak hatırlamıyorum? Neyse, bir kadın vardı, o kadın çok iyi Fenerbahçeliydi, devamlı o para bulurdu. Razi Bey’den bir kuruş göremezsiniz bir yerde. Faruk Bey de öyledir. Yani o günkü terbiye, o günkü spora bakış ve ahlakı bugünle mukayese etmeniz, aynı kefeye koymanız mümkün değil. Ama diyorum; benim bütçem 1.200 lirayla başladı, 1.780 lirayla bitti. Bugünkü parayla karşılaştırılamaz bile.

Takımınız o dönemde maçlarını basketbolun mabedi olarak nitelendirilen Spor ve Sergi Sarayı’nda oynuyordu. Spor Sergi’deki atmosfere, taraftarın desteğine ve sporcuların tribünlerle ilişkisine dair neler söylemek istersiniz?

İki tane şey söyleyeyim. O günkü Spor ve Sergi Sarayı seyirci kalitesi… Bugün operada yok! Bugün operada… Şimdi o günkü İstanbul kalitesine baktığınız zaman bunu anlatmak mümkündür, algılamak da mümkündür. Bir tek şey söyleyeyim, anlayana anlat: Bugünkü opera salonlarındaki müşteri kalitesi, o günkü Spor Sergi seyirci kalitesinden aşağıdadır. Bunu yaz, yeter.

O donemdeki derbi maçların takım ve taraftar için önemi neydi? O maçlardaki atmosfer nasıldı?

Efes Pilsen, Kadıköyspor’dur aslı. Kadıköyspor ve Modaspor’un birleşimidir o. Onun seyirci kalitesi zaten Kadıköy’ün kalitesiydi. Beşiktaş ne zaman basketbola girdi, Beşiktaş seyircisi bugünkü seyircisinin anası oldu. Galatasaray seyircisi de öyle. Yani basketbol salonunda küfür eden bir seyircinin olacağını o günlerde kime sorsanız “hadi oradan” derdi.

Fenerbahçe-Galatasaray maçları oynanırken bunun sporun ötesinde bir atmosferi vardı. Onun adrenalini… Şimdi sporcunun en büyük düşmanı heyecandır. Heyecan adeleleri öyle bir kasar ki kıpırdayamazsın. Şimdi Galatasaray için de Fenerbahçe için de baktığın zaman, hiç iddiası olmasa bile bisiklet yarışında bile o adrenalini yüklenir. Bu farklı bir şeydir. Mesela basit bir iki tane misal vereyim: Biz arkada Danıştay kararıyla falan bir maçı yendik, son saniye basketiyle Engin Domaniç attı. Oradaki tribündeki atmosferi kelimeyle anlatmak zor, ki ben Türkçeyi iyi konuşurum. Marina’nın genel müdürü Beyrutlu (Behçet) bey vardı, Engin Domaniç’i kucaklayıp kaldırdı, düşün atmosferi. İsmini unutmuyorum, Nizami abim… Soyunma odasına götürdüm. Bu tip adamların geldiği bir basketbol seyircisi vardı. Bizim halimiz; maç bitmek üzere, son bir saniye kalmış, Engin Domaniç’in basketiyle kazandık. Sahaya fırlayan adam Marina’nın genel müdürü… Şimdi buradan yola çık, o maçların atmosferini… O adama silah çeksen başka bir şeye gelirse o işi yapmaz. Galatasaray maçının, Beşiktaş maçının sporcu ve seyirci üzerindeki adrenalini yükseltmesi… Onun tarifini ben yapamıyorum, kim yapabilir ki? Her maçın kendisine göre bir adrenalin yükselmesi vardır ama bilhassa Galatasaray başkadır.

Şube kaptanlığı yaptığınız dönemlerde şahit olduğunuz en unutulmaz maç veya olay neydi?

Kesinlikle az önce sana bahsetmiş olduğum Galatasaray maçıydı işte, son saniyesiyle kazanılan maçın kıymeti başkaydı. Efsanedir… Hala daha bu tip adam gelmedi, muhteşem bir kabiliyet. Canlı seyrettiğim için biliyorum.

Bugün Fenerbahçe’nin muhteşem bir salonu ve imkanları var ama 70’li yıllarda Dereağzı’nda daha zor şartlarda antrenman yapılıyordu. O dönemdeki imkansızlıklar ve zorluklar nasıldı?

Aslında bu yalnız bizde değildi, herkeste vardı. Özel bir durum değil kardeşim. Onların da salon şeysi vardı, binası vardı ama imkanlar kısıtlıydı. Türkiye’nin durumu aynıydı. Sen Beşiktaş’ın Çırağan Sarayı’ndaki (o zamanlar otel değildi) sahasını bilir misin? O kömür tozuyla kumun karışımı bir tozun içinde antrenman yapılırdı. Yani imkanlar böyleydi. Türkiye’de kimsede para yoktu.

Fikri abi 2017 yılında kazandığımız Euroleague şampiyonluğuna dair neler söylemek istersiniz?

(Dipnot: Bu röportajımız Ağustos 2021’de arşiv röportaj olarak yapıldığı için Fikri Ersoyler o günkü döneme göre yorum yapmıştır.)

Ona söyleyecek çok bir şey yok; muhteşem bir başarı, kolay kolay elde edilmeyecek bir başarı. Ama başarının günlük olması ve sadece onunla övünülmesine karşıyım. Neden? İki tane sebebi var: Dünün övüncüyle gidersen yarını kaçırıyorsun. O başarı olduğu zaman gelecek başarının projesini yapamazsan, tedbirini alamazsan çöküş çok hızlı olur. Spor böyledir; hızlı düşersin, bir daha zor kalkarsın. Küme düşmeden bugüne kadar geldik. Avrupa şampiyonu olmuş bir takımın bugün inişini görüyorsun; neden? Onu çünkü sadece para gücüyle yaptın, altyapı planlamasıyla gelmedi.
Altyapı işini iyi bildiğimi iddia ederim. Altyapı öyle “ektin, gübresini verdin, yetişecek” bir şey değil. Bunun uzun yatırımları, uzun planlamaları vardır. Bunun için mali güç lazım, kademe kademe yükselir o iş. Bunu sadece parayla (hazır oyuncuyla) yaparsan bir başarılı olursun bir olmazsın; standart yakalamak önemlidir. Biz o standardı henüz tam yakalayamadık.

Bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Bir tek mesajım var: Allah Fenerbahçe’mize zeval vermesin. Allah seyircimize zeval vermesin. Ben hep bir şey söylüyorum; hiç kimse kahraman değildir, kahraman ekiptir. Eğer iyi bir ekibiniz varsa, herkes aynı idealde olabiliyorsa o zaman muvaffakiyet kaçınılmazdır. Ben bunu seyirci için de söylüyorum; seyirci de Fenerbahçe’nin genel başarısı için bir arada olmalı. Birisi Ahmet’i beğenir, birisi Mehmet’i beğenir, öbürü “Hasan’ı niye oynatmadın” diye dağılırsa bir araya gelemeyiz. Fenerbahçe seyircisi sahaya çıkan ürünün, o formayı giyen herkesin sahibi olmalı. “Şunun seyircisiyim, bunun seyircisiyim” dersen olmaz. İyi günün var, kötü günün var; onlar da insan. Gençler… Bak kaç sene evvel sırtımdan sakatlandım, hala uğraşıyorum. İyi gününde alkışladığın adamın kötü gününde de yanında duracaksın.

Sizinle bu tarih kokan röportajı yaptığımız için çok mutlu olduk.

Sağ olasın evladım.

Yorum bırakın