#Arşivden | Fenerbahçe’ye Atılan İmza, Kalbe Yazılan Sevda: Tuncer Kobaner

Henüz 21 yaşında potalarla tanışmasına rağmen, mühendislik dehasını saha içindeki zekasıyla birleştirerek kısa sürede bir efsaneye dönüşen bir isim: Tuncer Kobaner.

Fenerbahçe basketbol tarihinin en naif ama bir o kadar da sarsılmaz dönemlerine tanıklık eden Kobaner, sadece boyuyla değil, karakteriyle de devleşen bir kaptan. Galatasaray’ın “Yenilmez Armada” olduğu yıllarda, rakiplerinden gelen astronomik transfer tekliflerini “Fenerbahçe’ye sözüm var” diyerek reddeden; sakat ayağıyla, kangren olma pahasına parkeye çıkıp Çubuklu forma için son saniyeye kadar savaşan bir aidiyet abidesi.

Salon Tribünü ekibi olarak 1960’lı yılların o parfüm kokan, zarafet dolu tribünlerinden bugünlere uzanan bir köprü kuruyoruz. Fenerbahçe’nin ilk Türkiye şampiyonluklarının mimarlarından, “Mühendis Kaptan” Tuncer Kobaner 2021 yılının Mart ayında gerçekleştirdiğimiz bu arşivlik sohbette; Vefa’dan Fenerbahçe’ye uzanan transfer hikayesini, tek ayakla oynanan finalleri ve ezeli rakibiyle maçtan sonra kucaklaşan o centilmen neslin hatıralarını yeniden canlandırıyoruz.

Röportajı yapan: Erdi Tiran, Baran Arslan

Tuncer abi merhaba, öncelikle röportaj isteğimizi kabul etmen vesilesiyle Salon Tribünü ekibi adına sizlere teşekkürlerimizi sunarız. 1933 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesinde dava vekilliği yapan bir babanın oğlu olarak dünyaya geldiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarınız nasıl geçti?

Annemin söyleyişine göre 33 yılında doğmuşum. Nüfus kağıdım 34. Babam dava vekili, aynı zamanda çiftçi. Bin dönüm civarında arazimiz vardı, çiftçilik yapıyorduk. Evimiz nehir kenarındaydı, nehirden 10 metre yukarıdaydı evimizin bulunduğu arazi. Dolayısıyla bütün yaz, neredeyse kış nehirden çıkmazdım. Bir nevi spor yapardım. İlkokula Ceyhan’da başladım. İlkokuldan sonra ortaokula gittim. Ortaokul birinci sınıfta, okulun bitmesine iki ay kala aşı olmuştum. Hocam haksız yere koluma cetvelle vurdu. Arka sıradan terbiyesizlik yapan bir çocuğu ben zannetti. Sınıftan çıkar çıkmaz okulu terk ettim ve ertesi sene sanat okuluna gittim. Sanat okulu Ceyhan’da, sanat enstitüsü Adana’da. Ondan sonra geldim Yıldız Teknik Okulu’nun imtihanlarını kazandım. Burada tahsile başladım. Hareketli bir hayatım vardı, tabiatla haşır neşir olurdum. Nehirde yüzerdim, atlardım, zıplardım, koşardım. İstanbul’a gelince bu imkanlar yok oldu. Şehrin en iyi yüzeniydim, şehrin Tarzan’ıydım. İstanbul’a gelip de bunlardan yoksun kalınca, sınıfın voleybol takımında oynardım. İki sene bir arkadaşım bana yalvardı. “Tuncer” dedi, “Sen basketbol oynarsın, ne olur basketbol oyna.” Ben “sevmiyorum” diye iki sene, üç sene arkadaşı salladım. Sonra bir gün beni Beşiktaş’ta sinemada yakaladı. Cumartesi akşamı olabilir. “Yarın Eminönü Halkevi’nde okulun antrenmanı var” dedi, saat 8’de. Pazar sabahı 8’de. “Gelsene” dedi antrenmana. Hiç hareket yapmıyorum ya, “Gideyim mi?” dedim, “Terleyeyim.” Ondan sonra ertesi günü okula gittik, spor mağazasından malzeme uydurduk. Pazar sabahı erkenden Eminönü Halkevi’ne gittik. İlk antrenmanım böyle oldu. Antrenmanda Cahit Altınay ile tanıştık. Bir kenarda çalışıyordu halkevinde tek başına güzel şutlar atıyordu. Hayran hayran baktım. Sonra antrenman çalışmalarımızı gördü. Sonra geldi bana dedi ki: “Hangi takımda oynuyorsun?” Dedim ki: “Ben hiç takımda oynamıyorum, şu 15 dakikadır burada oynuyorum.” “İnanılmaz” dedi. “Sen bu işte çok büyük basketçi olursun” dedi. İlk teşhisi Cahit Altınay koydu. Ondan sonra dedik ki; ya yapalım bu işi, basket oynayalım dedik. Ataman arkadaşım, Ataman Aksu; makine bölümünde okuyordu, basketbol piyasasını biliyor. Beni teşvik eden oydu, illa “oyna” diyen oydu. Dedi ki: “Tuncer, sana en iyi basketbolu Yalçın Granit öğretir ama o da Fransa’ya gidecek” dedi. “Bilmem nasıl olur” dedi. “Fenerbahçe’ye götürsem seni; Sacit var, Altan var, Erdoğan var; kimse yüzüne bakmaz, oynatmazlar” dedi. “Vefa kulübü var” dedi, “orada öğrenebilirsin ama ikinci kümeye düştü, ikinci kümede oynamanı istemem” dedi. Ondan sonra Yalçın Granit’le tanıştık, memnun oldum. Sonra Galatasaray kulübü için randevu verdik. Gittik orada Osman Abi ile tanıştık. Okul adresimi verdim, “Ben uğrarım” dedi. Bekledik, uğramadı. O sıra Vefa, Tecviz Komitesi’nin kararıyla ikinci kümeden kurtuldu; basketbola verdiği hizmetlerden dolayı birinci kümede kaldı. Kalınca gittik Vefa’ya. Vefa’ya gittik, oraya lisans olduk. İki arkadaş gittik. Birisi okul takımında oynuyor, benim boyuma yakın. Ben hiç oynamıyorum. Çalışmalara başladık. Antrenörümüz Atilla Erten. Erten miydi? İsmini yanlış söylemiyorum inşallah. Avukat Atilla. Aynı zamanda takımda oynuyordu. Hem antrenör hem takımda oynuyordu. İşte Günal falan vardı genç takımdan gelmiş. Orada başladık. Sonra Atilla İstanbul karmasına seçilmişti, karmaya gitti. Bir ay kadar uzak kaldı o zaman. Biz kendi aramızda şey ettik, oynadık. Atilla geldi, şaşırdı. “Ya” dedi, “çok mesafe kat etmişsin” dedi. Ondan sonra ilgiler başladı. Sene 55 oluyordu. Küme düşmemek için uğraşıyoruz. Hedefimiz küme düşmemek. Şut atmasını bilmiyorum, fundamental’ım eksik. Top aldığım zaman, ribaund aldığım zaman hemen “ver” diyorlar, veriyorum; onlar şut atıyor. Böyle yavaş yavaş gelişmeye başladık. Ondan sonra büyük takımlar hariç herkesi yenmeye başladık. Büyük takımlar Galatasaray, Fenerbahçe, Moda’ydı. Onlar şampiyonluğa oynar, diğer takımlar için şampiyonluk dördüncülüktü. O sene dördüncülüğe düşmekten korkarken dördüncülüğe gitmeye başladık. Dördüncülük maçı Beyoğluspor’laydı, final maçımız dördüncülük. Aynı zamanda Fenerbahçe-Galatasaray şampiyonluk maçı vardı. Aynı gün bizi de oraya koydular. Biz dördüncülük maçını yaptık, bizim için şampiyonluktu. Kazandık, yendik; kampa girdik o maç için. Ondan sonra ertesi sene Çavuş, Mavuş, Metin; onları da aldık, transfer ettik galiba, öyle oldu. Sonra Türkiye Şampiyonası’na girdik. Ertesi sene veya bir sene sonra final oynadık Fenerbahçe ile. Fenerbahçe sıkıştı. Başa baş geldik, sıkıştı. Altan oynuyor, Yılmaz Gündüz oynuyor, Erdoğan oynuyor, Şerif oynuyor. Can da oynuyordu herhalde, Can da oynuyordu. Ondan sonra top tutmaya başladılar. Top tutmak serbest. Top tutarak yendiler bizi birkaç sayı farkla. Öyle bir başlangıç oldu. Ondan sonra 58 yılıydı galiba, transferim… 59 yılında Fenerbahçe’ye transfer oluyordum. O Ataman dediğim arkadaşın üzerimde çok emeği vardı. Aynı zamanda ev yapardı, enerjik yapıyordu. Ben Fenerbahçe ile anlaşıp tam imza atacakken geldi Ataman. Kıramayacağım biriydi. Çok yalvardı. “Tuncer” dedi, “ne olur” dedi, “bu sene transfer yapma” dedi, “seneye ikimiz yaparız.” Kıramadım onu, döndüm geriye. Sözüm var Fenerbahçe’ye. Ertesi sene bir sürü kulüp peşimde; Darüşşafaka, Galatasaray… Çok büyük paralar veriyorlardı. İmza atıyor, üstüne yaz diyorlardı. Verilen paralar otuz bin lira falan. “Yok” dedim, “sözüm var, Fenerbahçe’ye gideceğim.” Hiç konuşmadan geldim Fenerbahçe’ye imza attım. Dediler “sana dört bin lira veriyoruz”. Dedim “bunu dört bin beş yüz yapın, beş yüz lirasını kardeşime vereceğim” dedim.

4500 yaptılar. 300 lira kulüp veriyordu, 150 lira Baba Müslüm veriyordu, Müslümanlar. Herkese maaş veriyordu. Böylelikle geldik. O sene Türkiye Şampiyonu olduk. Finalden bir gün evvelki maç Moda ileydi. Bir topa hamle yaptık. Ben daha çabuk hamle yaptım ama Turan Tezöl -rahmetli oldu- çok çabuk bir arkadaştı, meşhurdur o da. Ben hareket ettikten sonra benden çabuk kaptı yeri. Ben gittim ona çarptım. Orada dizim şey oldu, zedelendi. Sakat olduğumu anlamadım. Kampta kalıyorduk. Ertesi akşam Galatasaray’la final maçı var saat 8’de. Kamptan çıktık, otobüse binip maça gidiyoruz. Arka kapıyı açtım, tam arabaya binecekken dizim boşaldı. Bir kaldım böyle. İyi vaktimdi. “Ne yapacağım?” dedim şimdi.

Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi? “Ya” dedim, “söylersem şimdi takım yıkılır.” Söylemedim. Koç Özer Kanra… Özer solda oynuyordu, bana Özer’i verdi. Özer solda oynuyor, sağdan dalıyor, payların üzerinden giriyor. Ben de takip ediyorum böyle. Yani çapraz sakat bağlarım zorlanıyor sol ayağımın. Acaba dedim söylesem de soldaki adamı mı alsam? “Ya söyleme” dedim, “yine moral bozarsın.” Maç başladı. İkinci üçüncü dakikadan sonra Özer bir dripling yaparak potaya içeri dalmaya kalktı. Ben de takip ediyorum, tutmadı ayağım, düştü. Müthiş bir acı. Özer de “Vallahi ben bir şey yapmadım” diye başımda duruyor. Dedim “Sen bir şey yapmadın.” Ondan sonra işte bir dakika iki dakika oradan yattık kalktık. Sonra karşıya hücum ediyoruz, bir daha düştüm karşıda. Ondan sonra tek ayak oynadım. Devreyi bitirdim. Aidiyet böyle bir şey.

Forma aidiyeti böyle bir şey olsa gerek Tuncer ağabey.

Ondan sonra devre arasında rahmetli Ali Uras… Çok sevdiğim birisidir, bende çok büyük bir emeği vardır Ali Uras’ın. Diyeceksin ne emeği var? Okuldan ben kalıyordum devamsızlıktan, bana rapor verdi. Okulda seviyordu beni, raporumu kabul etti. O sıkıntıyı aşmamı sağladı, bitirdim mezun oldum. Ali Abi geldi soyunma odasına. Düşün, Galatasaraylı! Ali Abi de soyunma odasına girdi. Ayağımı bandajladı doktorla. Öyle yaptı, böyle yaptı bilmem ne. 5-6 dakika sonra çıktım sahaya, takım oynuyor. Çocuklar fırtına gibi oynuyorlar. “Hadi oyuna girelim” dendi bana. “Ben bu ayakla hiçbir şey yapamam” dedim. “Ancak ne olur biliyor musun? Gözümü kapatıp topu kaldırıp atarım, çembere girerse o zaman başarılı olurum” dedim. Çocuklar coşmuştu, hiç bozmadık, oynamadım. Şampiyon olduk. İşte böyle şeyimiz başladı. Maşallah.

Günümüze göre çok geç sayılabilecek bir zamanda, 21 yaşındayken Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenci olduğunuz dönemde basketbola başladınız. Basketbola başlamanızın biraz da ilginç bir hikayesi var, anlatmanız mümkün müdür?

Hikayesi şu: Okulda makine bölümünde olan samimi bir arkadaşım basketbol piyasasını iyi biliyor, maçlara gidiyor, bir sürü kişiyi tanıyor. Benim boyuma bakarak… Buraya bir not daha düşelim. Bir şeyi unuttum, enteresan bir şey. Okulun yurdunda kalmak için doktora muayeneye gittim. Doktor baktı bana, kontrol etti. “Evladım” dedi, “sende kalp var” dedi, “sakın spor falan yapma.” Ben de dedim ki; “Hadi ya” dedim içimden, “canavar gibi adamım.” Ondan sonra Ataman çok rica etti benden. “Sen bu basketbolu oynarsın, kimler oynuyor” dedi. 2-3 sene peşime düştü. Sonra bir gece sinemada yakaladı, okulun antrenmanına çağırdı. Ben de biraz stres atmak için okulun antrenmanına gittim Pazar sabahı. Basketbola böylece başlamış oldum. Ataman benim bir nevi candan menajerimdi, basketbola başlamama o vesileydi. Ataman olmasaydı ben basketçi olmazdım.

1955 yılında Vefa Kulübü’nün formasını giymeye başladınız. Üç sene sonra ise 1958 yazında takım arkadaşınız Güner Yalçıner ve Yavuz Türkoğlu ile birlikte Fenerbahçe’mize transfer oldunuz. Bu transfer nasıl gerçekleşti?

Benim bir sene evvelden sözüm vardı. Bir sene evvel transfer oluyordum, bölge müdürlüğünde imzadan 10 dakika önce terk ettim; Ataman çok rica etti, kıramadım. “Can Abi” dedim (Can Bartu), “kusura bakma”. O ara başka bir şey var, yani böyle bir şey daha olmasaydı basketçi olmazdım. İmza attım bölgede, transfer imzasını attım. Gittim Moda’da yüzüyorum. Bir idareci geldi yanıma -tanımıyorum tabii, üniversitede doçentti galiba, sonra tanıştım. Dedi: “Nerelisiniz?” Dedim: “Adanalıyım.” “Demirspor’da mı yüzüyorsunuz?” dedi. “Yok” dedim. Demirspor o zaman yüzmede hep şampiyondu, su topunda bir sürü başarıları vardı. “Çok güzel yüzüyorsunuz” dedi. Ben “Kendi kendime öğrendim her şeyi” dedim. “Seni bize transfer edelim” dedi yüzmeye. “Ya” dedim “kusura bakma, bir saat evvel basketbolcu lisansı imzaladım.” İmzalamış olmasaydım olurdu. Yüzme çok sevdiğim bir spordu. Mesela hiç çalışmadan tuttuğum dereceler; o zaman 63’te falan yüzüyordum galiba, 25 metreyi 11 saniyede alıyordum 25 metrelik havuzda. 50 metreyi 23 saniyede alıyordum, çalışmadan. Sonra normal 50 metrelik havuzda girdim, 73 metrede kollarım bitti; antrenman lazım. Yani o derecelere baksak bir dakikanın çok altında yüzebilirdik. Boyumuz da müsait, 1.98 ama ben “2.05” derim, kollarım uzun falan. Sonra ben sakatlanınca tabii bütün gücümü müdafaaya verdim. “Nasıl keserim, nasıl önlerim” ona verdim. Oyuncuyu tetkik eder, nerede zayıflığı var diye incelerdim. Eğer bir zayıf tarafı varsa onu çok iyi kullanırdım. Zayıf tarafını boş bırakırdım, o taraftan gitmeye kalkardı, orası zayıf olduğu için rahat geçerdim. Öyle kendi kendime “bu adamı tutarım” dediklerimi tuttum. Tutulmaz denilen adamları tuttum.

Takımdaki ilk yılınız olan 1958-1959 sezonunda tarihinin ikinci Türkiye şampiyonluğunu kazandı Fenerbahçe. Ne yazık ki sizin adınıza şanssız bir sene olmuştu. Türkiye birinciliği maçları sırasında dizinizden sakatlanmıştınız ve bu sakatlık kariyerinizin geri kalanını çok etkilemişti. Bu sezona ve yaşadığınız sakatlığa dair neler söylemek istersiniz?

Sakatlandım, hiç kimse bir şey demedi. İşte ayağım zorlanmıştı. Oğlum ne zaman doğdu? 64’te. Bana kimse “şusun” demiyor. Oğlumu taşıyorum kucağımda, dizim batıyor. Sonra masör Yorgo “menisküse dönüştü” dedi. Dizimin içindeki batmalardan anladım menisküs olduğunu. Avusturyalı Doktor Jelinek vardı, futbolcuları menisküs ameliyatı yapıyordu. Kulüp beni ona gönderdi, bir ay kaldım orada, menisküs ameliyatı oldum. Bir de Jelinek’ten evvel bir olay var: Türkiye Şampiyonası’ndan sonra milli takımla Romanya’ya gidecektik. Ben 15 gün istirahat ettim, bir ay istirahat ettim. Dizim düzelmişti. Milli takım kampına girdim, antrenmana başladım; ilk antrenmanda tekrar sakatlandım. Hemen rahmetli Turgut Abi’ye (Turgut Atakol) gittim. “Turgut Abi ben oynayamam, affımı rica ediyorum” dedim. “Yok” dedi, “seni götüreceğim.” “Abi” dedim “ben takımın peşinde çanta gibi gitmeyeyim.” “Yok” dedi “seni orada tedavi ettireceğim, onun için götürüyorum.” Orada bir hastaneye gittik, toplantıları vardı. Bana o kafilenin doktoru dedi ki: “Sakın ayağından su aldırma, menisküs olursun” gibi şeyler söylüyor. Hastanedeyiz, suyu almaya kalktılar ama aldırmadım. Sonra Osman Abi (Osman Hızlan) geldi aldı beni. Ertesi günü İsveç’te tahsil yapmış spor hastalıkları üzerine uzman bir doktora götürdüler. “Su aldırma” diyorlardı ama doktor “Bu suyu almak lazım, yoksa kangren olabilirsin” dedi. O noktaya gelmişim. Ondan sonra şırıngalarla kanlı suları çıkarttılar, ayağımı alçıya aldılar. Suyu aldırmasam kangren oluyormuşum. Alçıyla tamir olmadı ama kangrenden kurtuldum. Ondan sonra Viyana’ya gittik, kıkırdakları temizlettim. Ama dizlikle oynadım, çelik takviyeli dizlikle oynadım; ayağımı hep kolladım.

Antrenör: Samim Göreç
Mehmet Baturalp‚ Tuncer Kobaner‚ Gündüz Erkan‚ Güner Yalçıner‚ Ömer Urkon‚ Gökhan Kökeş‚ James Holley‚ Samuel Hopkins‚ Günay Erkan‚ Bora Heriş‚ Yavuz Türkoğlu‚ Erol Pekelman‚ Tarık Tuğal‚ Ergin Minisker‚ Ahmet Erol.
Kaynak: BasketFener blogspot

Birer Federasyon Kupası kazanılan 1959-1960 ve 1960-1961 sezonlarının sonrasında iki sene boyunca yedek subay olarak askerlik yaptınız. Bu süreçte Deniz Harp Okulu takımında oynadınız. Askerlik hayatınız nasıl geçti?

Şimdi askerliğe giderken düşüncem şuydu: “Ankara’ya gideyim, yedek subay talep edeyim; Harp Okulu torpil koyar, onların takımı var ya, oraya alırlar. Bütün gün antrenman yaparım, süper hale gelirim” diye düşündüm. Fakat sınıf seçmede beni levazımcı yaptılar. Kısımlar İstanbul’a düştü. İstanbul’a düşünce Şengün Kaplanoğlu da Deniz Harp Okulu takımında oynuyordu, askerdi. Şengün’ün abisi Cemal Gürsel’in yaveriydi, deniz yüzbaşısıydı. İstanbul’da kalınca Deniz Harp Okulu’nda oynamaya başladık. Müthiş bir takım olduk. Harp Okulu talebeleri her cumartesi gelirdi; 300-500 kişi bando mızıkayla… Biz herkesi yenmeye başladık, biz yendikçe talebeler coştu, bütün deniz camiası bizi takibe başladı. O sene İstanbul Şampiyonu olduk. Ayağımda yırtık bir dizlik, İstanbul Ligi’nin son maçına çıkıyoruz ama şampiyonluğumuz garanti. Tribünlerin arasından çıkarken baktım yırtık pırtık dizliğe, çıkardım attım. Sahaya çıktım, kuş gibi uçuyorum. Bir top attılar Ekmel’e, baktım Ekmel aşıyor; bütün gücümle koştum, havalara uçtum topu aldım. Aşağı inerken ayaklarımı kapatırken dizim yerinden çıktı. Kontrolsüz hareket yaptım, unuttum sakatlığımı. Diz yerinden kaydı, dolayısıyla Türkiye Şampiyonası’nda oynayamadım, çocukları yalnız bıraktım. Üçüncü oldular galiba; oynasaydım Türkiye Şampiyonu olacaktık. Çok iyi bir takımımız vardı: Rahmetli Metin, Birol, Tuncer, Ekmel, Galatasaraylı Şengün…

Fenerbahçe’deki ikinci döneminizde 1963-1964 sezonunda İstanbul Ligi şampiyonluğuyla başladınız. Ardından 1964-1965’te en centilmen oyuncu ödülü, Türkiye ve İstanbul şampiyonlukları, 1966-1967’de ilk Türkiye Kupası şampiyonluğu geldi. Bu başarılara dair neler söylersiniz?

Vallahi çok iyi bir takımımız vardı. Erdal, Ferhan, Güner, Batur… Hatta öyle maçlar oluyordu ki; zayıf maçlara ikinci ekibi çıkartıyorduk, sonra biz girip farkı kapatıyorduk. Çok güzel bir takımdaşlık vardı, fırtına gibi esecek o dönem.

Soldan sağa
Ayaktakiler: Tuncer Kobaner, Hüseyin Kozluca.
Oturanlar: Ferhan Baras, Mehmet Baturalp, İlker Esel.
Kaynak: ayaktakileroturanlar.com

Takımımız 1967-1968 sezonunda Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda ülkemizi temsil eden ilk kulüp olmuştu. Fransız Asvel ile eşleşen Fenerbahçe’miz, Hüseyin Kozluca’nın yıldızlaştığı ilk maçı kazanmasına rağmen Fransa’daki rövanşı kaybederek elenmişti. O takımdaki bir sporcu olarak bu deneyime dair neler anlatırsınız?

Asvel maçıyla ilgili şunu söyleyebilirim, açık farkla mağlup olduk. Orada aklımda kalan şu -isim vermeyeceğim yalnız, tenkit etmek istemem- bir arkadaşım rakiple sidik yarışına girdi; “Beni tutamazlar, geçerim” diye hatalar yaptı, paniğe kapıldık.

Çubuklu forma altında oynadığınız en unutulmaz maç hangisiydi?

Menfi yönden bir şey diyeceğim. Bir final maçı oynuyoruz, fırtına gibi esiyoruz. Top tutmak serbest; 15 sayı öndeyiz, 5-6 dakika var. Antrenörümüz Altan Dinçer takımı durdurdu, “Sete dönün, yavaşlayın” dedi. Rakip takım yetişti, son şutu attı ve galip geldi. Biz son 5 dakikada 2 sayı yaptık galiba, onlar 14 sayı yaptı. O unutamadığım bir maçtı.

Saha dışında yaşadığınız en unutulmaz, ilginç olayı hatırlıyor musunuz Tuncer A abi?

Saha dışında aklıma okuldaki bir olay geliyor. 33 kişi ihmale kaldık. Benim notlarım aralarında iyi olanlardan biriydi. Eylül’de arkadaşları çalıştırdım, fizik dersi verdim onlara. İmtihana girdik; ne oldu biliyor musun? Bir tek ben kaldım sınıfta! 33 kişiye ders veriyorum, bir tek ben kalıyorum. Sebebini anlatayım; benim dişim ağrıdı o gece, uykusuz kaldım. Beş tane sual sordu hoca, “Birini atın, dördünü yapın” dedi. Suali çözerken çalıştığımız programdaki rakamları imtihandaki rakamların yerine koymuşum, işlem hatası yapmışım. Dört sualin dördü de yanlış çıktı. Bir tek ben kaldım. Çocuklar dedi ki “Hocaya gidelim”, ben “Yok” dedim. Bir hoca “Nasıl bu çocuk hepsini yanlış yaptı?” diye çağırıp sormaz mı? En hatırladığım olay o.

1970 yılında basketbolu bırakmak isteseniz de kulüp yönetiminin ısrarı sonucu 1970-1971 sezonunda da kaptan olarak devam ettiniz ve 1972’de jübile yaptınız. Jübileyle onurlandırılmak nasıl bir histi?

Jübile yapmak hem üzüntülü hem onur verici oluyor. Yaşlanınca insan artık işlerine ağırlık vermek istiyor. Antrenmana yetişmek için kazalar bile geçirdim; Kütahya’dan geliyorum, akşam 6’da antrenmanda olmam lazım, yetişmek için basıyorum… Birdenbire kopmak hüzün veriyor ama basketboldan tam kopmadım. Kulübün bana gönderdiği bir yazı var: “Takımın müşkül vaziyeti dolayısıyla tekrar devam edip yardımcı olmanızdan dolayı teşekkür ederiz” diye. Demek ki o ara işi bıraktım, sonra tekrar döndüm ve jübile yaptık. Çok büyük kalabalık yoktu ama sevenlerim gelmişti.

Basketbolu bırakmanızın ardından mühendisliğe ağırlık verdiniz. İş yaşamınızdaki başarılarınızdan bahseder misiniz?

Şöyle başlayayım: Deniz Kuvvetleri camiasına teşekkür ederim. Deniz Harp Okulu’nda oynadığım için bizi çok iyi takip ettiler. İş hayatımda Heybeliada’da deniz iskeleleri inşaatında çalıştım. Müteahhitin şantiye şefiydim. Beni basketboldan tanıyorlardı, hep yardımcı oldular. Şirket kurduk, deniz inşaatları yaptık. İstanbul civarında vapur iskeleleri, tersane kızakları yaptık. Sonra NATO işlerine girmeye başladık. Hangi tesise gitsem “Tuncer gelmiş” diye karşılıyorlardı, basketbolcu Tuncer olarak kapılar açılıyordu. İzmir’de bir amiral beni görüp “Tuncer Kobaner değil mi?” dedi, hiç unutmam. Mesleğimi sevdim. Sanat okulundan gelmem mühendisliğime çok yansıdı; iyi marangozumdur, iyi demirciyimdir. Türkiye’nin en büyük iskelelerini yaptık, İskenderun’da gübre fabrikalarının iskelelerini yaptık. Komor Adaları’na, Ürdün’e gittik; kralın sarayının deniz tesislerini, Ürdün Donanması’nın limanlarını yaptık.

Sizin döneminizdeki Galatasaray derbilerinin önemi neydi?

Vallahi bizim zamanımızda arkadaşlık vardı, düşmanlık yoktu. Tribünlerimiz şık hanımlarla doluydu, maçlara baloya gider gibi süslenip gelirlerdi. Parfüm kokardı tribünler, küfür yoktu. Galatasaray ile final oynardık; yenerdik veya yenilirdik ama maçtan sonra 5-6 arkadaş beraber yemeğe, gece kulübüne giderdik. “Nasıl topunu kestik” diye şakalaşırdık.

Spor ve Sergi Sarayı’nın sizler için anlamı nedir?

Sergi Sarayı hakikaten bir mabettir. O zaman fazla salon yoktu. Sergi Sarayı’nda büyük kongreler de yapılırdı. Bir gün milli takım antrenmanı için gittik, Hamallar Kongresi varmış; parkeleri kaldırmışlar. Önce asfalttı zemin, sonra ahşap yapıldı ama sökülebilir ahşaptı. Kendi ellerimizle ahşapları monte edip antrenman yaptığımız olurdu.

Fenerbahçe’nin 2017’deki EuroLeague şampiyonluğunu ve bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Dipnot: Bu röportaj Mart 2021’de yapıldı)

Şimdi takımlara bakıyorum, sanki hiçbir takım bir diğerinden üstün değil gibi. Eskiden 24 saniye kuralı yoktu, istediğin kadar top tutabiliyordun. Yılmaz Gündüz, Can Bartu dönemlerinde topu kapınca köşelere yayılır, hücum etmeden beklerlerdi. Bir de Can’ın bir olayı var; Turgut Atakol basketbolu kalkındırmak istiyor, Galatasaray 30 yıl herkesi yenmiş. Turgut Abi “Fenerbahçe’yi güçlendirirsek rekabet olur, seyirci gelir” diyerek Altan’ı (Altan Dinçer) Fenerbahçe’ye yönlendiriyor. Rekabet başlayınca Sergi Sarayı dolmaya başladı. Osman Abi’nin bir milli maçta kapılar kırılınca “Arzum buydu, basketbol taraftar bulsun” diyerek ağladığını hatırlarım.

Son olarak Fenerbahçe taraftarına mesajınız nedir?

Bütün taraftarlara mesajım şu: Kavgadan, dövüşten uzak, sevgiyle ve bilinçli taraftarlık yapsınlar. Küfürden uzak dursunlar. Özhan Canaydın’ın (Galatasaray eski başkanı) 6-0’lık maçta Fenerbahçe’yi tebrik etmesi gibi centilmen olsunlar. Maçtan sonra beraber yemek yiyebilsinler. Sevgiye çok ihtiyacımız var, ancak sevgiyle kazanırsınız.

Yorum bırakın