#Arşivden | Necati Güler ile Geçmişten Günümüze Fenerbahçe ve Türk Basketbolu

Ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan; Türk basketbolunun efsane isimlerinden Necati Güler ile Aralık 2021’de “Fenerbahçe Erkek Basketbol Tarihi” başlığı altında yürüttüğümüz arşiv roportajlar projesinde bir araya gelmişti. Kayseri’deki çocukluk yıllarından Adana Demirspor’daki şampiyonluğuna, Fenerbahçe formasıyla ilk adımlarından Eczacıbaşı ve İTÜ yıllarına, milli takımdaki tarihi başarılardan modern EuroLeague basketboluna uzanan derin bir yolculuğa çıktık. İşte “Parkelerin Necati Abisi”nin içten anlatımıyla o unutulmaz anılar…

Necati abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için salontribunu.com ekibi olarak size çok teşekkür ederiz. 1956 yılında Kayseri’de dünyaya geldiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Tabii ki çok memnun olurum, sağ olun. Aslında basketbola ilkokul 5’teyken, babamın bir İstanbul seyahatinde getirdiği bir basketbol topu vardı. Mahalledeki tek top oydu ama mahallenin de en küçüğü bendim. Mahalledeki çocukların bir kısmı topumu alırlardı, beni belki oynatmazlardı ama basketbolla ilk böyle tanışıklığımız, öyle bir oyunun varlığıyla tanışıklığımız o döneme böyle denk geldi. Belki bunda aslında topu babam getirmişti ama annem futbol oynamamı hiç istemiyordu, onun da etkisi muhakkak vardır. Ondan sonra ama asıl basketbolla tanışmam ve aşırı meşgul olmam ve hayatımın parçası olması, belki de basketbola aşık olmam, Tarsus Amerikan Koleji’nde okuduğum yıllara, o döneme aittir. Orada başladı ve orada işte devam eden bir ve Allah bitirmesin hala devam eden bir süreç.

1974-1975 sezonunda İkinci Lig şampiyonu olarak Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi’ne yükselen Adana Demirspor’da forma giydiniz. Bu süreci bizlere anlatabilir misiniz hocam?

O dönemde Güney’in en önemli, futbol dışındaki en önemli kulübü Adana Demirspor basketbol takımıydı. Ben lise sona geçtiğim sene Adana Demirspor İkinci Lig’e düşmüştü ve tekrar çıkmak istiyordu. Öyle bir plan programdaydı. Biz de hemen öncesindeki sene genç takım olarak Türkiye beşincisi olmuştuk. Başımızda da çok kıymetli, çok sevgili Alaaddin abi vardı, Alaaddin Atsan. Alaaddin abi bayağı hem tecrübeli abiler hem de benimle beraber bir-iki tane daha gencin olduğu böyle ciddi, cıva gibi bir takım kurmuştu. O takımda yer almak ve o takımda ilk Deplasmanlı Lig tecrübesi yaşamak benim için inanılmaz bir tecrübeydi. Hem dediğim gibi abiler vardı yani bu işin Adana bölgesinde duayeni olmuş, bu işi en üst seviyede yapan abilerim; hem de benim gibi bir-iki tane daha genç arkadaşlarımla beraber o sene şampiyon olduk. İkinci Lig şampiyonu olduk. Hedefimiz oydu zaten ama insanların da pek beklemediği bir başarıydı. Çünkü mesela o senede İzmir’de Altınordu çok ciddi bir takım kurmuştu. İkinci Lig’in üstünde bir takım kurmuştu. Almanya’dan yeni dönen Yaşar abiler -rahmetli oldu gerçekten- falan böyle çok kuvvetli bir takımları vardı. Neyse biz o sene şampiyon bitirdik. Benim için inanılmaz, unutulmaz bir dönemdi.

1975 yılında Fenerbahçe’mize transfer oldunuz ve takımımızda başarılı performansınızı sürdürmekle beraber Genç Milli Takımımıza yükseldiğiniz bu süreci bizlere anlatabilir misiniz?

Türkiye Liseler Şampiyonası oynuyorduk Mersin’de. 1975’in Nisan’ı falan gibiydi. Ben lise sondum. Mersin’deki Liseler Şampiyonası’nın, Türkiye Liseler Şampiyonası’nın en büyük favorisi şeydi, İstanbul Marmara Koleji’ydi. İstanbul Marmara Koleji’nin koçu da Hüseyin Kozluca abimizdi. Hayatımdaki cidden çok saygı duyduğum, sevdiğim ve benim hayatıma çok ciddi bir şekilde dokunmuş gerçek abilerden, gerçek büyüklerimden biridir Hüseyin abi de. Hüseyin abi beni işte Tarsus Amerikan Koleji’nde gördü. O zaman da onun planı da varmış. Anladığım kadarıyla Marmara Koleji ile beraber Fenerbahçe ile ilgili bir planları da varmış, ben bilmiyorum tabii. Bana dedi ki; “Ne yapacaksın?”. Abi dedim, “işte liseyi bitireceğiz, üniversite sınavına gireceğiz. Üniversite sınavına girince de nereyi kazanacağımız, ne olacağımız belli değil. O belli olsun, ona göre hayatımızı bir düzene sokacağız.” Hüseyin abi de dedi ki bana; “İstanbul’a geldiğin anda beni arayacaksın.”

Hüseyin abi dediyse boynunuz kıldan ince oluyor.

Aynen öyle oldu yani. Tabii o dönemlerde Hüseyin abi ancak şey yani Hüseyin Kozluca ismini okuyorduk. Anlatabiliyor muyum? Hüseyin abiyle ilk defa yüz yüze tanıştığım o dönemdi. Ondan sonra “Tamam abi” dedik. Neyse, Marmara şampiyonu oldu, biz üçüncü olduk. Aradan zaman geçti, sınavlara girildi. Sınavdan çıktık, bekliyoruz yani ne yapacağız, ne edeceğiz diye. İşte aşağı yukarı Temmuz başı mıydı, ortası mıydı neydi, sınav sonuçları belli oldu. Ben Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliğini kazanmıştım. Onun üzerine İstanbul yolu gözüktü. Babam bu arada vefat etmişti iki sene önce. Annem ve kız kardeşimle beraber İstanbul’a geldik ve ben doğrudan doğruya cidden söz verdiğim gibi Hüseyin abiyi buldum. Hüseyin abi de dedi ki işte “Çalışmalara başlıyoruz.” O sırada Hüseyin abi de Fenerbahçe A Takımı antrenörü olmuştu, koçu olmuştu. Biz öyle başladık çalışmalara.

Hüseyin Kozluca

Basketbolda yıllardır süren kötü gidişe dur demek için sezon başında basketbol şube başkanlığına Sayın Ali Şen’in getirilmesi takımımızı hareketlendirmişti Necati abi. Ancak kara bulutlar dağılır gibi olsa da Fenerbahçe taraftarını memnun edecek bir performans maalesef gösterememiştik. Bu sezonu bizlere kısaca anlatabilir misiniz?

Aslında Ali abi dışarıdan gelmişti, daha yönetime girememişti, girmemişti veya daha Ali abiye “Ya sen şu basket şubesiyle ilgilen bir” demişlerdi. Ali abi bizle ilgileniyordu sağ olsun. Bizim eksiğimize, gediğimize, her şeyimizle ilgileniyordu. Hayır işte, o dönemin başında Ali abinin bizimle ilgilenmeye başlaması en azından takımımıza bir düzen getirmişti. Yani bizi sene başında Ali abinin de etkisiyle eski Yugoslavya’da hazırlık turnuvalarına götürdüler. Güzel bir abi-kardeş, orada da genç ve tecrübeli oyunculardan kurulu bir takım olmuştu. Hüseyin abinin de etkisiyle çok ciddi maçlar oynamaya başladık. Ve o sezonu aslında insanların beklentisinden daha fazla olarak sezonu dördüncü bitirdik ki Eczacıbaşı ve Beşiktaş ilk iki sırayı paylaşıyorlardı. Bizim her ikisiyle oynadığımız maçlar bayağı güzel geçmişti. Ondan sonra ama şey maalesef, onları yenebilme şeyimiz olmamıştı. Bir maçı çok az farkla kaybettik Eczacıbaşı’na karşı ama onun haricinde de işte Karşıyaka’yla ve Şekerspor’la çekişmiştik ve dördüncü bitirmemiz bence o sezon için ve o takım için oldukça iyi bir başarıydı. Sezonun ortasında Hüseyin abi takımı bıraktı, ayrıldı, istifa etti. Onun yerine bir maçlık rahmetli Samim abi (Göreç) şey yaptı. Bir maçlık, o Eczacıbaşı maçı için Samim abi takımın başında çıktı ama ondan sonraki maçlarda Önder abi (Önder Seden) Bir de o takımın en önemli oyuncularından biri de Halil abiydi zaten. Ondan sonra Halil abiyle Ferhan abi o takımın ağır toplarıydı. Geçen sene kaybettiğimiz (Dipnot: Bu röportaj Aralık 2021’de yapılmıştı) -Allah rahmet eylesin- İzzet abi, o sene Fenerbahçe’ye gelmişti. Benim de aslında büyük şansımdı çünkü benim deplasmanlardaki oda arkadaşımdı İzzet abi. İzzet abi çok farklı bir kişilikti; şey açısından, çok farklı bir entelektüelliği vardı. Çevresindeki biz gençleri hayatın beklentileri konusunda doğru şekilde yönlendirmekten büyük keyif alırdı. Ve o seneyi dördüncü bitirmemiz bence cidden çok iyi bir seneydi. O sene işte Kaptan Necdet o takımın önemli parçalarından biri, baba Necdet, ondan sonra işte Hür abi var şu anda, Hür Güneralp. Amerika’da. Rahmetli Erdim abi. Yani o dönemi o bakımdan bambaşka bir şeyle her seferinde hatırlıyorum. İşte Gürcan vardı mesela, Gürcan… Galiba şu anda Erzincan’da, yine Erzincan’dan gelmişti zaten. Öyle enteresan, hoş bir takımdık yani güzel bir takımdık. Bir kardeşlik içinde oynuyorduk yani hep beraber.

Türkiye Genç Milli Basketbol Takımı ile 1 Mayıs 1976 tarihinde ülkemizin ilk kez Balkan Şampiyonluğuna ulaşmasında katkı sahibi oldunuz. Bu başarınızı bizlere anlatabilir misiniz?

Şimdi aslında bir yaz önce Fenerbahçe’ye de transfer olduğum sırada biz aşağı yukarı aynı takım şeye gitmiştik, Čačak’a gittik. Obradovic’in köyüne yani. Ama yani benim de hayatımdaki ilk yurt dışı seyahatimdi. Ondan sonra orada ikinci olmuştuk. Cidden Obradovic’le orada tanıştık yani. Obradovic 1960’lı çünkü, ben ise 1956’lıyım. Falan yani öyle bir şeyimiz oldu. Neyse, orada ancak ikinci olabilmiştik Yugoslavların arkasından. O dönemdeki Yunan takımında da işte Yannakis var falan, böyle hep Balkanlardaki senelerce beraber karşı karşıya geleceğimiz bir sürü oyuncuyla buluştuğumuz ilk turnuvadır o turnuva. Sonra bir sene sonra dediğim gibi Bursa’da şampiyon olduk. O da gençler seviyesinde dahi olsa ilk şampiyonluğumuzdu. Bursa’da olduğumuz şampiyonluk bizim için başka türlü bir havaydı. Hem Türkiye’de yapılan bir turnuvayı şampiyon bitirmek hem epey bir zamandır beraber çalışmamızın bir karşılığını almak ve o takım neredeyse tamamı bir sonraki iki sene içinde A Milli Takım olduk. Yani hemen hepimiz olmadık ama ilk önce Efe ile Erman olmuşlardı ama iki sene içinde hep beraber rahmetli Aydan abi de dahil, o da dahil yani hep beraber A Milli Takım olduk. Onun da kendi içindeki coşkusu ve hazzı inanılmaz. Bursa’da özellikle çocuklardan oluşan çok büyük bir taraftar kitlemiz vardı. Hepsi peşimizden koşuyordu. Bir kısmının yıllar sonra; “Abi hatırlıyor musun beni?” diyerek gelip Tofaş’ta veya Oyak Renault’da karşımıza sporcu olarak çıkmış çocukları orada görmek bana ayrı bir keyif vermiştir her zaman. O bakımdan önemli bir turnuvaydı ve Türkiye için de Genç Milli Takımlar seviyesinde de olsa bir şampiyonluğun olması önemliydi.

1975-76 sezonu sonunda kulübümüzden ayrıldınız Necati abi. Sizi bu ayrılığa yol açan sebep neydi?

Bizim o dönem lig aşağı yukarı Nisan gibi falan bitmişti. Nisan’dan sonra işte arada Hüseyin abiyle görüşüyoruz falan. İşte 1 Mayıs’ta dediğin gibi Genç Milli Takım çalışmaları var, bu arada Üniversiteler Türkiye Şampiyonası var. Ben o şekilde antrenmanlara devam ediyorum ama Fenerbahçe ile ilgili herhangi bir şey yok ortada. İşte en son kongrede Ali abinin de yönetime alınmaması açıkçası bizim hepimizin de moralini bozdu. Ali abi devam edecek mi dışarıdan, ne kadar daha devam eder falan filan, bu tür şeyler var. O sırada Haziran’da da 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri var. Bu sırada tabii ki Fenerbahçe’de basketbol camiasına Adana’dan, Adana Demirspor’dan oradan gelmiş genç bir çocuk olarak Fenerbahçe’de o ortama çıkmış olmak ve başarılı olmuş olmak yeterince vitrin zaten yani insanların gözünün önündesiniz. O bakımdan o senenin bana getirdiklerini inkar edemem hiçbir şekilde. Ancak bir sürü insan arıyor ediyor falan filan ama Fenerbahçe’yle ilgili ne olacak bilinmiyor. Bu arada işte ihtiyaçların nasıl karşılanacağı, ne yapacağı. O konuda birtakım şeyler anlattım zaten; Ali abinin bize yapmaya çalıştığı şeylerin nasıl değerlendirildiğini falan. Bir gün Hüseyin abiyle gittim ben de. Her zaman olduğu gibi “Abi” dedim “bana yol göster, ne yapacağım?” Dedi “Yarın gel 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası finali Almanya ve Çekoslovakya maçını beraber seyrederiz” dedi.

Meşhur finallerden biridir.

Evet, aynen. İşte penaltı kaçırarak, hiç kaçırmayan adamın penaltı kaçırıp Çeklerin kazandığı bir turnuva. Neyse, “Hem onu beraber seyrederiz” dedi, “hem de yönetim kurulu toplantısı var” dedi kulüpte. “Senle kulübe gideriz, bakarız nedir, ne değildir” diye. İyi, peki. Ondan sonra biz Hüseyin abiyle gittik kulübe, kapıda bekliyoruz. Turan abi diye amatör şubelerden sorumlu bir abimiz vardı. Ali abi de onun üzerinden yönetim kurulundaydı yanlış hatırlamıyorsam. Turan abi arada bir çıkıyor, “İşte basketbola sıra gelmedi hala” diyor. Biz biraz daha bekliyoruz falan filan. İşte o günkü toplantıdan bir sonuç çıkmayınca Hüseyin abiyle gittik, biz futbol finalini seyrettik. O da dedi ki “Yolun açık olsun oğlum” dedi. Ben Hüseyin abiyle işte konuşurken, maçı seyrederken falan Önder abi de bizim eve gelmiş. Anneme “Ne yapıyor bu çocuk, nereye gidecek, böyle şey mi olur, o mu olur, bu mu olur?” falan filan bir sürü laf etmiş. Ya haklı tabii, o da haklı. Ondan sonra o dönem istikbalimle ilgili olarak en görebildiğim olay Eczacıbaşı’ydı. Yani Genç Milli Takım’da da beraber çalıştığım, onun antrenörlüğünde çalıştığımız Aydan abinin çalıştırdığı Eczacıbaşı olarak gözüküyordu.

Bütün başarılarınızı, çoğunluğunu orada yaşamışsınız.

Evet, başarılarımın çoğunluğunu orada yaşadım. Artı şöyle bir şey var: o dönem için Eczacıbaşı’nı bir sporcunun seçmesi için çok büyük sebepler vardı. Bunların başında da organizasyon geliyordu. Yani tabii ki maddi yönü var ama asıl şey organizasyon. Biz Fenerbahçe’de haftada üç idman ancak yapabiliyorduk Spor ve Sergi Sarayı’nda. Ama günde iki idman yapıyorduk. Yani düşünün bir tarafta haftada üç idman. Eczacıbaşı’nda günde ikiye çıkıyoruz. Yani ilerlememen, gelişmemen şey değil, mümkün değil. Bu arada zaten Boğaziçi’nde okuyorum. Boğaziçi’nde okuduğum için Eczacıbaşı’na daha yakın bir mekandayım. Daha doğrusu Eczacıbaşı’nda oynarken Boğaziçi’ne daha yakın bir mekandayım falan yani, işin bir sürü bahanesini de sayarsak. Ben Eczacıbaşı’na öyle transfer oldum ve 7 yıl oynadım. Bu zaman zarfında Eczacıbaşı’yla 5 yıl Türkiye Ligi ve birtakım diğer o zamanlar olan Başbakanlık Kupası, Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası gibi kupalar kazandık.

1975-76 sezonu sonunda şampiyon olan Eczacıbaşı takımına transfer oldunuz. 7 yıl formasını giydiğiniz Eczacıbaşı takımında 1976-77, 1977-78, 1979-80, 1980-81 ve 1981-82 yıllarında Türkiye Şampiyonluğu sevinci yaşadınız. 1983 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne transfer oldunuz ve 1992 yılında basketbolu bırakana dek bu takımın formasını giydiniz. Ne kadar Fenerbahçe odaklı bir sayfa olsak da kariyerinizdeki bu önemli başarıları es geçemeyiz. Bu yıllarınızı ve sezonlarınızı bizlere anlatabilmeniz mümkün müdür?

Demin de söylediğim gibi yani o dönem için Eczacıbaşı’nın özellikle İstanbul’daki diğer basketbol takımlarına karşı cidden çok büyük bir avantajı vardı; organizasyonda ama asıl avantaj. Yani yalnız bütçe veya şey değil. Çünkü o organizasyonda gidip kendi idmanını yapabilecek, hatta günde iki defa çalışabilecek bir salonun var. Bunu da Eczacıbaşı’nda bizim gibi erkek voleybol takımı veya kadın voleybol takımı da en iyi şekilde zaten senelerce kullanıyorlardı. Biz de o dönem o imkanları en azından sonuna kadar en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştık. Ve bunu da yaparken de Türk sporunu da belli bir seviyede hem temsil ederek hem de en iyi şekilde yurt dışında da belli bir yerlere getirerek o dönemi bitirdik. Demin de senin söylediğin gibi 83 yılında da İstanbul Teknik Üniversitesi’ne transfer oldum. 9 sene de orada fiilen oynadım. Ondan sonra da işte orada ve diğer bazı idari veya antrenörlük görevlerim de oldu, öyle devam etti.

Necati Güler
Kaynak: Ribaunt Dergi

147 kez A Milli Basketbol Takımı forması giydiniz. 1981 yılında Balkan şampiyonluğuna ulaştınız. 1983 yılında Fas’ın Kazablanka kentinde düzenlenen Akdeniz Oyunları’nda da bronz madalya kazanan takımımızda yer aldınız. Milli takım yıllarınızı, başarılarınızı ve unutulmaz anılarınızı bizlere anlatabilirseniz çok seviniriz.

Dediğim gibi geçen gün 40 yıl sonra takım beraber bir araya geldik. Allah sağlık afiyet versin. Takım hala tam takım vaziyette devam ediyoruz ama maalesef sevgili Osman abiden tut, Osman Solakoğlu ve diğer Osman abinin yönetimindeki yönetim kurulu üyeleri artı idareciler, federasyon genel sekreterleri ve Aydan abi, Aydan Siyavuş takımın koçu, hatta rahmetli Osman Bektaş masörümüz; onların hepsini kaybettik maalesef. Onları da buradan rahmetle analım, mekanları cennet olsun. Yönetici ve teknik kadrodan bir tek Ünal Ozuak, Aydan abinin yardımcısı. O ve bizim diğer takım oyuncuları geçenlerde buluştuk. Yani bizim için çünkü biz o takımda hepimiz başka kulüplerde oynuyorduk, sezon içinde belki rakiptik, ciddi rakiptik ama o takımda bir aile gibiydik. Hep beraberdik. O ve 83’teki Kazablanka’daki, Fas’taki Akdeniz Oyunları’nda kazandığımız bronz madalyaya kadar olan dönem cidden hepimiz için ayrı ve güzel anılarla dolu bir dönem. Yani böyle bir milli takımda düşünsene. Biz demin söyledin ya 1 Mayıs 76… Onun bir sene öncesine git, 6 Ağustos 1975 benim ilk milli formayı giydiğim gün. 8 sene. O 8 sene biz hep beraberdik. Efe’si, Erman’ı, Melih’i, işte Aytek’i, Doğan’ı, Aytek, Serdar’ı, Şadi’si, Celal’i. Yani bütün bu hepsi. O yüzden onlarla beraber olmak. Unutulmaz anılar yani. Oradaki Balkan Şampiyonluğu ve Sofya’da en son Yunanistan’ı yenişimiz başlı başına bir olay. Yani o günü unutmam mümkün değil. O maç ayrı bir şeydi bizim için çünkü bir sene önce tam 12 Eylül döneminde Cluj-Napoca’da sonuncu olmuşuz. Aslında tam değişimin de yani milli takım dönem değişiminin de başlangıcı o aralar. Sofya’da öyle bir şekilde taçlandı ki. Bir de yani Türkiye’de şampiyon olsak bu kadar anlam ifade etmezdi. Sofya’da o kazanmamız. Sofya-İstanbul direkt uçak yok yani, o günlerden bahsediyorum. Biz Rus havayolları, o zaman Sovyet havayolları Aeroflot’la Sofya’dan Atina’ya uçtuk. Atina’dan da Türk Hava Yolları’na bineceğiz, İstanbul’a geleceğiz Yeşilköy’e. Bütün ailelerimiz, çoluk çocuk falan herkes hazırlanmış bizi bekliyorlar. Hava çok kötüydü Sofya’da, uçak bayağı bir rötar yaptı. Atina’ya uçtuk, biz indik, pistte tekerleri koyduk. Pistten çıkıp şeye giderken, apronda ilerlerken bizi Atina’dan getirecek olan Türk Hava Yolları’nın gidiş için sıra beklediğini gördük. “Ne oluyoruz?” falan filan. Enteresan bir şekilde bizi beklemeden kalktılar. Ondan sonra bir gün ertelendi, biz bir gün daha Atina’da kalmak zorunda kaldık. Bugün olsa problem değil, Atina’yla Türkiye arasında, İstanbul arasında 30 tane sefer var belki; atıyorum yani. Ve düşünün, milli takımın geleceği bir uçak, bizi almadan toplam beş kişiyle uçmuşlar. Ne diyebilirsin ki, işte o günün şartlarında Türkiye öyle. Öyle bir gün gecikmeli Türkiye’ye geldik. Herkes bir gün önceye hazırlandığı için ertesi gün aynı şekilde bir tadı, keyfi de olmadı maalesef ama biz yine de kupamızla geldik. Bizim için büyük bir gururdu.

Yöneticilik hayatınıza ise aktif sporculuk yaşantınız bitmeden başladınız. 1989 yılında Milli Olimpiyat Komitesi üyesi olan Necati Güler olarak siz, sporcu temsilcisi olarak Türkiye Basketbol Federasyonu’nda görev yapmaya başladınız. Basketbolun içinde yöneticilik pozisyonunda görev almak nasıl bir duyguydu; hissi, zorlukları nelerdi?

Aslında yani böyle bir durumda beni o yönetim kuruluna alan… Orada artık zaten basketbolculuk, sporculuğumun son yıllarına gelmek üzereydik. Osman abiye her zaman, yani Osman Solakoğlu’na her zaman müteşekkirim ve beni o konularda eğitmeye, yetiştirmeye çaba sarf ediyordu; cidden müteşekkirim o konuda. Beni oynarken hala dediğim gibi, yani orada belki Türkiye’de ilk defa basketbolda benden başka böyle bir pozisyonda yönetim kurulu üyesi var mıydı bilmiyorum. Geçiş falan değil yani, ben oynuyorum da, hafta sonları maça çıkıyorum ama öbür taraftan da federasyonun yönetim kurulu üyesiyim. Zorluğu ise insanlar şey zannediyorlar yani; ben o dönemde Teknik Üniversite’de oynuyorum, insanlar kesinlikle zannedebilirler İşte ben Osman abiyle konuşuyorum veyahut rahmetli -o da yeni rahmetli oldu- Hüsamettin abiyle konuşuyorum. Hüsamettin abi de Osman abinin asbaşkanı, hakemlerin atamalarını Hüsamettin abi yapıyor. İnsanlar öyle zannedebilir. Ben oradaki dönemim boyunca bir güne bir gün Osman abiye maçtan önce gidip “Bugün bizim hakemimiz kim?” diye. Yani benim anladığım etik yöneticilik veya etik bir duruş oradan geçiyor. O yüzden yani kalkıp Osman abiye bir kere bile bu konuda en ufak bir şeyim olmamıştır. Hatta bir gün sevdiğim bir abim, başka bir kulüpte yöneticilik yapıyordu, o böyle sordu. Dedim: “Sen girip Osman abiye soruyor musun? Sen sormuyor musun sanki?” dedi. Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsa. Ben sporcu olarak İTÜ’deyim, oyuncusuyum ama benim orada Basketbol Federasyonu yönetim kurulunda olmamın onunla bir alakası yok ki. Yani öyle bir zor sene yaşadık. O sene maalesef aslında Türkiye’de önemli bazı şeyler de oldu. O sene 1992 Final Four’u İstanbul’da yapıldı. Obradovic kazandı Partizan’la. Abdi İpekçi’de oynanmıştı.
Abdi İpekçi yeniydi. Abdi İpekçi’nin scoreboard’uyla ilgili yaşananlar cidden roman olur. Osman abinin o scoreboard’u taktırana kadar çektiklerini. Cidden bazen bürokrasiyi de anlama şansım yoktu. Ondan sonra işte ama o dönemde öyle bir şeyimiz oldu. O Final Four sırasında NBA de gelmişti doğal olarak. NBA’den gelen çok ünlü bazı koçlarla da biz bir seminer düzenlemiştik Spor ve Sergi’de. O turnuva kadar orada karşılaştığımız koçlar ve onların bize gösterdiği şeyler bayağı ufkumuzu açmıştı. Hubie Brown, Calvin Murphy, Bill Walton gibi çok kıymetli NBA sporcuları ve koçları gelmişti ki muhteşem bir seminerdi. O dönemde böyle bir şeyi yaşıyor olmak ve işin idarecilik kısmına da hafif hafif geçiyor olmak benim için büyük bir farklılıktı ama zordu da. Dediğim gibi o seminerin organize edilmesi ve onu hayata geçirebilmek önemliydi. Fakat o sırada iki tane Ankara kulübünün bir sporcuyla ilgili olarak yaptıkları bazı çalışmalar, yani PTT ile Kolej’den bahsediyorum ama oradaki asıl kızgınlığım kulüplere ve mensuplarına değil, asla değil, belki de antrenöre. O yüzden bu hikayeyi daha fazla anlatmadan da geçebiliriz. Bugün çok normal olan bir işlem o günün şartlarında kurallara aykırıydı, bir şekilde yapıldı. Maalesef onun bir şekilde yapılıyor olması da Osman ağabey federasyonunun sonu oldu. Osman ağabeyi de çok yıpratan bir dönemdi.

Biraz Fenerbahçe camiası ile de karşı karşıya gelmiş Osman Solakoğlu

Olabilir ama bu olay, bahsettiğim olay tamamıyla farklıydı; Kolej-PTT (bugünkü Türk Telekom) arasında olan bir olaydı. Yani dediğim gibi, asıl bir koçun hinliğiydi. Hayatı öyle geçti zaten.

Yine Fenerbahçe yıllığınıza dönelim Necati abi. 1993-94 sezonunda takımımızda hocalık yaptığınız, zaman zaman başarı yakalayan ama ekonomik nedenlerle bunu sürekli hale getiremeyen takımımızda bu yılda çok önemli bir değişiklik yaşandı. Ünlü iş adamlarının üyesi olduğu 1907 Fenerbahçe Derneği basketbol şubemizin sponsoru oldu ve başarılara gidecek uzun bir yolun aslında ilk taşları döşenmeye başlandı. Bu sezonu ve Kasım ayındaki ayrılığınıza kadarki süreci bizlere anlatabilir misiniz Necati abi? Yerinize de Faruk Kulenovic gelmişti.

Ben bu olaydan bir sene önce basketbolu bıraktım. Ve o sırada İTÜ’den ayrılmak gibi bir niyetim yoktu ama NASAŞ’ın başında Boğaziçi Üniversitesi’nden bir hocam da vardı ve bazı arkadaşlar, onların da önerileriyle ve tavsiyeleriyle NASAŞ’ta antrenörlük yapmaya başladım. NASAŞ’taki sezon bittikten sonra da demin de bahsettiğim gibi bence çok çok önemli bir şeydi; 1907 Derneği rahmetli Mustafa Koç’un başkanlığında bu işe cidden gönül vermiş bir-iki tane spor aşığı, basketbol aşığı ve Fenerbahçe aşığı arkadaşın öncülüğünde basketbol şubesini yönetmek üzere kulüple anlaştılar. Muhteşem bir başlangıçtı yani organizasyon olarak çok doğru bir şekilde başladığımız bir dönemdi. Öyle ki yani takım maç öncesinde bile dernekte buluşuyoruz, beraber yemeğe gidiyoruz. Ferhan abi de oradaki komitenin başındaydı. Fedakar kişilerden birisi de Ferhan abidir. O dönem aslında başlangıç olarak çok güzel bir takım kurmuştuk. Conrad’ı seyretmeye gittiğimizde yazın. Conrad Türkiye’ye gelmiş o döneme kadar NBA draftında en yüksek sıradan seçilmiş sporcudur. 29. sıradaydı belki ama o güne kadar o seviyede birisi gelmemişti Türkiye’ye o zamanlar. Ben Conrad’ı tanımıyorum ama Conrad’ın menajerini tanıyordum. İşte Conrad’la konuşup almaya çalışıyoruz ediyoruz böyle, yaz liginde gördük orada. Aslında bizim oynatmaya çalıştığımız basketbolla yakın bir tipi var, oyun karakteri var falan. Arkadaşa diyorum ki menajerine; Gelsin bize. Dalga mı geçiyorsun? O zaman Türkiye adı bile okunmuyor. Ondan sonra; “Gelsin bize, biz şöyle bir organizasyonuz, böyle bir organizasyonuz; işte 1907 var, Fenerbahçe var.” Yok mok falan filan. Bir gün bana geldi dedi ki yaz liginin sonuna doğru; “Ya şöyle bir şeye ne dersin?” “Ne istiyorsun?” dedi. “Conrad sizinle beraber Türkiye’ye dönse; işte biz atıyorum ayın yirmisinde geleceksek, Conrad da ayın 23’ünde-25’inde gelse. Bir hafta kalsa, şartları görse, oradaki yaşantıyı görse… Ondan sonra Conrad’ın annesi de değil kendisi çok titiz bir adamdır; Conrad çünkü çok da iyi bir üniversiteden mezun, Syracuse’dan… Ona göre ondan sonra karar verse ne dersin?” Dedim ki: “Başımızla beraber.” Bizim için en azından Conrad’a Türkiye’yi, İstanbul’u, Fenerbahçe’yi tanıtma imkanımız olur. Bunların ne kadar aslında büyük olgular olduğunu ona anlatma fırsatımız olur. “Bize hiç mahsuru yok, bekleriz” dedik. Conrad geldi Türkiye’ye, aldık işte havaalanından. Ben onu ilk olarak öğlen yemeğine 1907’ye götürdüm. 1907’de ortamı gördü, yemeği yedik beraber. Oradan vapura bindik Kadıköy’e geçtik. Bana yolda şeyi sormuştu hiç unutmuyorum; “Bu iki taraf arasında vergi farkı var mı?” diye sormuştu. Ondan sonra Türkiye’yi biraz daha anlattık. Oradan Fenerbahçe Kulübü’ne gittik. Kulüpte zaten kulübün kendisi artı o kupalar odası falan filan onları görünce zaten bambaşka şeyler oldu. İşte otele gittik. Akşam da onu alacağım; eşim, çocuklar, ben, hep beraber Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nde akşam yemeği yiyeceğiz. Yani böyle sakin, etrafta fazla kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği bir ortam. Ondan sonra oteline bırakacağız, ertesi gün için plan yapacağız falan filan. Neyse, yemek yiyoruz; eşim, Muratcan, Sinan, ben ve Conrad. Yemek de çok güzel geçiyor. “Coach” dedi, “ben dönmek istiyorum.” Dedim; “Nasıl yani? Bir hafta kalacaktın, daha yeni geldin. Ne oldu da dönmek istiyorsun?” “Coach” dedi, “yeterince gördüm. Gideyim de bir an önce çalışmalara başlayayım.” Hayatımda unutamadığım bir anımdır.

Fenerbahçe’mizde saha içinde ve saha dışında unutamadığınız anlar olmuş muydu? Hem hocalık hem de oyunculuk döneminizde. Unutamadığınız varsa sizden dinlemek isteriz.

Valla aslında işte unutamadığım anlardan bir tanesi bu Conrad’ın transferidir. Ama asıl unutamadığım an benim için çok çok önemli olan Spor Sergi’ye Fenerbahçe formasıyla çıktığım hafta sonu. Cumartesi günü İTÜ ile oynadık, maalesef 3 sayıyla kaybetmiştik. Pazar günü de Galatasaray maçı var. O gün tesadüfen. Ben de işte zaten o zamanlar hep öyleydi; Kadıköy-Karaköy vapurla geçer, tünelle yukarıya çıkar, tünelden sonra Taksim’e yürünür, oradan Spor Sergi’ye yürünürdü. Çantamla öyle geliyorum. Hüseyin abi oturuyordu. “Gel buraya” dedi. Gittik tabii, içtik çay kahve bir şeyler. Epey konuştuk. Bir gün önceki mağlubiyetten canımız çok sıkkın tabii. Hüseyin abiyle bunları konuştuk ve beraber Spor Sergi’ye gidiyoruz. Hüseyin abiyle Spor Sergi’ye kadar yürüdük, konuştuk ettik falan dediğim gibi. Neyse maça hazırlandık. Hüseyin abi beni o gün ilk beşte başlattı. Neden öyle bir şey yaptı bilmiyorum ama neyse. Benim Fenerbahçe’deki ilk önemli maçlarımdan biridir. O gün çok iyi oynamıştım. Zaten Galatasaray maçı oynamak ne kadar önemli biliyorsun. Ondan sonra oradan öyle başladı. Antrenörlük dönemine ait unutamadığım bir maç; deplasmanda 9 sayıyla yenildiğimiz Leuven diye bir takım vardı, Belçika takımı. Onu İstanbul’da 46 sayıyla yendik. O cidden çok güzel bir maçtı. Çok da güzel oynamıştı takım. O maçı da hiç unutamam yani.

Fenerbahçe’mizde forma giydiğiniz ve hocalık yaptığınız süreçte birçok değerli isimle sahada birlikte ter döktünüz ve çalıştınız. Beraber oynamaktan ve çalışmaktan en keyif aldığınız isim veya isimler kimlerdi?

Antrenörlük dönemimde tabii ki Harun ve Levent. Ve Conrad. Düşün, NBA oyuncusu yani NBA kalibresinde draft olmuş bir oyuncu. Conrad’ın şutu zayıftı. İdmandan sonra Conrad’a şut çalıştırırdık, bir gün bile gıkı çıkmadı. Düşünebiliyor musun? Evet, adam gık demedi yani. Bütün takım idmanı bitirir gider, Cihansever Yeşildağ ile beraber. O da benim aslanımdı, beraber çalışıyorduk. Cihansever ile beraber en aşağı bir yarım saat-45 dakika şut çalışırdı ve gık demezdi. Tabii ki Levent ve Harun’la çalışmak ayrı bir keyif, ayrı bir zevkti her zaman için. İbrahim’le demin de söyledim, İbrahim o dönemde daha yeni haberi olmaya başlamıştı, yavaş yavaş yükselişe geçmişti. İşin onlarla ilgili hoşluğu şu: Cenk Gürsoy, İbrahim Kutluay onlar ikisi genç takımdandı o zaman. Aynı zamanda genç takımdan da beraber. Ondan sonra biz her idmandan önce Güray ve İbrahim… Güray Kanan ve İbrahim. O senenin takımında Güray da var. Güray’la İbrahim, Cenk Gürsoy’la da ben her idmandan önce ikiye iki maç yapardık. Yani o maçların keyfi ayrıydı. İbrahim ve Güray’la artı Cenk Gürsoy ile beraber çok keyif aldığım bir dönemdi. Onlarla cidden o birlikteliği de yaşamak çok hoştu. Yani dediğim gibi İbrahim o dönemlerde daha çok yeni olduğu için.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçları Fenerbahçe camiası için her zaman çok önemli bir yere sahip olan maçlardır. Bu maçlara nasıl hazırlanıyordunuz ve Fenerbahçe’de oynadığınız ve çalıştığınız dönemde takım için önemini bir sporcu ve hoca gözüyle sizlerden dinlemek çok isteriz

Aslında yani tabii dediğim gibi, oyunculuk dönemimde daha Efes Pilsen yoktu. Bunlar çok önemli maçlar. Benim oyunculuk dönemimde açıkçası çok farklı hazırlanabilecek bir iddiada bir ortamımız da yoktu. Galatasaray’la iddia olsun olmasın zaten tabii ki var da… O ilk maç mesela, benim de iyi oynadığımı söylediğim maç; o zaman Türk basketbolunda beraberlik vardı. Basketbol tarihimizin nadir berabere kalınan maçlarından biridir.

Üç tane Fenerbahçe-Galatasaray maçı berabere kalmıştı.

Toplam 5’tir. Anlatabiliyorum yani… Atıyorum bir tane de Taçspor-Efes Pilsen berabere biten maçı vardır. Neyse, benim o oynadığım maç berabere bitmişti, ilk Galatasaray maçım. Dediğim gibi oynadığımız dönemlerde tek motivasyonumuz Spor Sergi’nin full olması, Fenerbahçe tribününün etkinliğinin dolu olması falan filan yani. O dönemlerdeki işin güzelliği de o. Maalesef bugünkü gibi işin içinde taraftarlığın ötesinde şeylerin yaşanmadığı, güzelliklerin yaşandığı bir ortamdı o dönem. Yani o dönemi işin o kısmıyla açıkçası, Spor Sergi’yi işin o kısmıyla özlemle hatırlıyorum.

Spor Sergi’de oyuncu olarak oynadınız, Abdi İpekçi’de de hocalık döneminize denk geldi bu iki salon. O salondaki atmosferleri bizlere anlatabilir misiniz?

Tabii. Açıkçası Spor Sergi’de oynayabilmiş olmak büyük bir ayrıcalık. Nedir ayrıcalık? Orada tarih var, ruh var. Yoksa tribünler ahşap, parke yapboz. Yani resmen yapboz, her bir kare ancak birbirine yapışırsa şey oluyor, onun altı aslında asfalt. Şunu belirteyim; naylon yapılmıştı öte tarafta. İki tane anı… Bir tanesi hikayedir ama gerçek olduğunu duydum: Ahmet Kurt’a, Beşiktaşlı Ahmet Kurt -o da Fener’de de bitirdi ama neyse-  Ahmet Kurt’a galiba rahmetli Batur abi “Ahmet ısın” der, Ahmet aşağıya ısınmaya kazan dairesine gider. Gırgır ama yani ancak orada ısınabilirsin. Ondan sonra Varese ile maçımız var, Avrupa maçı. Eczacıbaşı’nda oynuyorum o zaman. Varese’liler otelden battaniye ve montlarıyla geldiler. Yani öyle bir ortam. Abdi İpekçi aslında açıldığında oynuyordum hala, oyuncuydum. Abdi İpekçi Türkiye’de belki de işte modernizmin girdiğini bize hatırlatan, artık dünyanın modern bir ortam olduğunu hissettiren bir ortam. Yani nostalji ve tarih artık yerini modernliğe bırakıyor türü şeyleri hissettiren yepyeni bir salon. Büyük, on bin kişinin üzerinde bir kapasite. Soyunma odaları büyük, sıcak suyu akıyor. Yani bunların hepsi çok önemliydi.

Rakip olarak da Fenerbahçe’mize karşı birçok kez forma giydiniz. Fenerbahçe’ye karşı oynamak nasıl bir duyguydu? Nasıl hissediyordunuz ve maçlara nasıl hazırlanıyordunuz?

Fenerbahçe maçları her zaman özel maçlardı. Her oynadığım dönemde veya her yönettiğim dönemde de özel maçlardı. Fenerbahçe’ye karşı oynadığım aslında enteresan bir hikaye var. İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeyim, takımımızın oyuncularından biri hem Harun’un çok yakın arkadaşı hem işte o dönemdeki İTÜ Kulüp Başkanı’nın oğlu, benim de çok sevdiğim Raşit… Hasta fenerlidir çünkü yani, sorgulanabilecek bir yanı olmayan bir fenerlidir. Ondan sonra takımın başındaki antrenörümüz de Kemal abi… Bir Fenerbahçe maçında Raşit’i ilk 12’ye almadı. Raşit de Fenerbahçe’nin basketbolda, Türkiye miniklerde şampiyonluğu kazanan takımının oyunculuğunu yapmış falan filan. Yani o yüzden bununla her zaman çok övünen, gurur duyan bir kardeşimiz. O dönemde o da Teknik Üniversite’de oynuyor, orada okuyor falan. Kemal abi almadı, biz sahaya çıktık, maçı oynuyoruz. Biraz sonra bir an kafayı tribünlere çevirdim; Raşit, Fenerbahçe tribünlerinin ortasında “Fenerbahçe!” diye tezahürat yapıyor. Yani bunun ötesinde ne anlatabilirim ki?

Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi? Amatörlük ve profesyonellik anlamında özellikle… O dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?

Demin Spor Sergi’den bile bahsederken ruhtan bahsettim. Yani tabii ki birtakım şeyler parayla pulla ölçülebilecek şeyler değildi. Öyle bir durum da yoktu yani. O yüzden bizim oynadığımız dönemde para kazanılmaz mıydı? Kazanılıyordu ama senin de röportajın başında söylediğin gibi çoğu kimse için ikinci bir işti zaten. Artık hayat öyle çünkü bugün bizim dönemimizde belki hobiydi. Hobi ile iş arasında bir şey gibiydi. Bugün ise endüstri. İş falan da değil, bambaşka bir şey. Yani yalnız milyon eurolar kazanılması değil; haftada 2 ila 4 gün Avrupa basketbolunu televizyonda veya sahada izleyebildiğin müthiş bir olay bu, cidden bir endüstri. Bizim zamanımızdaki hobiyle veya başka bir şeyle karıştırmamak lazım, bambaşka bir olay.

Türk basketbolunun lokomotifi olan Fenerbahçe basketbolu sizin için ne ifade ediyor ve diğer takımlara göre farklı kılan yanları nelerdir?

Rahmetli Muhtar abilerden başlayan… Cem Atabeyoğlu başlı başına bir tarih. Cem abi ile o sohbetleri yapabilmiş olmak… Bahsettiğim aslında Osman ağabeyin federasyon yönetimlerinin bir kısmında Cem abi de vardır. Cem abi ile hem spor tarihi sohbeti yapabilmiş olmak hem de bunları dinleyebilmiş olmak veya onun yazdığı şeyleri öğrenebilmiş olmak aslında şanslı insanlardan biriyim yani. O devri yakalayabilmiş, çok kıyısından olsa bile yakalayabilmiş şanslı insanlardan biriyim. Olay yalnız yani dediğin gibi, belki bir sonraki sorunla da birazcık bağdaştırarak cevaplamak istiyorum: Şu anda mesela Ülker Arena ve oradaki atmosfer Fenerbahçe’nin sporuna, yalnız basketboluna değil tüm sporuna kazandırdığı çok önemli bir değer. Yani orada maç oynamak, maç seyretmek ve o atmosferi yaşamak… Bunu her yerde dile getirmeye de çalışıyorum; o salonun, o atmosferin Türk basketboluna ve Türk sporuna kattıkları cidden EuroLeague şampiyonluğundan öncedir. Ben olayı öyle görüyorum.

Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe basketboluna verdiklerini bize anlatabilmeniz mümkün müdür?

Şimdi Aziz Başkan’ı seven de var sevmeyen de var ama Aziz Başkan’ın Fenerbahçe artı özellikle basketbol için yaptıklarını inkar etmek duyduğum, gördüğüm en büyük haksızlıkdır.

(Dipnot: Bu röportaj Aralık 2021’de yapıldığı için Necati Güler aşağıdaki soruya o döneme göre yorum getirmiştir.)

Sizin de bildiğiniz gibi Fenerbahçe son 20 yılda büyük bir atılım yaparak EuroLeague kupasını müzemize taşıdı ve Avrupa’nın devlerinden biri haline geldi. Takımımızın bu sezonki sürecini, durumunu ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?

Valla yani aynen dediğin gibi, Avrupa’nın sayılı EuroLeague kulübü ve efsanesi haline geldi. Yani bugün Avrupa’da bu seviyede sayabileceğim organizasyon çok fazla yok. Ve demin de bahsettiğim gibi ben o olayda Arenada yaşananları da bir bütün olarak değerlendiriyor ve oradaki o atmosferin önemini ortaya çıkartmak lazım diye düşünüyorum. Bu seneki takıma gelince… Baştan beri söylediğim gibi hayat zaten Obradovic’ten sonra zor. Hangi kurumda olursan olsun zor. O yüzden onun sonrasında gelen kişilerin kötü veya yetersiz olmasıyla alakası yok yani. O yüzden son iki senedir yaşanan iniş çıkışlar, çalkantılar bana normal geliyor. Djordjevic de şöyleydi veya işte Kokoškov da böyleydi… Onunla alakası yok bence. Orada o da kendi içinde bir dengeye oturacak muhakkak. Son maçlarda iki tane çok önemli yıldızın (De Colo ve Vesely) sakatlanması çok kötü oldu ama o yeni alınan oyuncuyu beklediğimden iyi buldum. Yani faydalı olabilir anlamında söyleyebilirim. Onların bir an önce iyileşmesini beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Necati abi, son olarak biz Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Bu tutkuyu, bu hazzı kaybetmeden özellikle Arenadaki atmosferi en iyi şekilde her gece tekrarlamak. O bambaşka bir şey.

Yorum bırakın