Hilalspor – Fenerbahçe Maçının Kahramanı Erman Kunter: Seyirci Maçı Bırakıp Sayılarımı Sayıyordu

Hilalspor – Fenerbahçe Maçının Kahramanı Erman Kunter: Seyirci Maçı Bırakıp Sayılarımı Sayıyordu.

Türk basketbol tarihinde öyle anlar vardır ki, üzerinden onlarca yıl geçse de etkisi ilk günkü gibi taze kalır. 12 Mart 1988 akşamı oynanan Hilalspor – Fenerbahçe maçında takimimizin formasıni giyen Erman Kunter, “imkansız” kelimesini lugattan silecek bir performansa imza atmak üzereydi.

Hilalspor potasına tam 153 sayı bırakırken; sadece bir rekor kırmakla kalmıyor, basketbol tarihine ulaşılamaz bir zirve inşa ediyordu. İlk yarıda atılan 81 sayı, maç sonunda gelen 17 üçlük ve tribünlerin hayret dolu bakışları arasında geçen 40 dakika…

Bugün salontribunu.com olarak, o efsanevi gecenin başrol oyuncusuyla bir araya geldik. Türk basketbolunun değerli ismi Erman Kunter ile o tarihi maçı, Fenerbahçe’deki unutulmaz yıllarını ve tribünlerin skoru değil, onun sayılarını saydığı o büyülü atmosferi konuştuk. Ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan sordu Türk basketbolunun efsanevi ismi, ulaşılamaz rekorun sahibi Erman Kunter cevapladı.

Erman hocam, öncelikle hoş geldiniz. Salontribunu.com ekibi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederiz. Hocam, çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola başlama hikâyenizi bizlere anlatabilir misiniz?

Ben basketbola başladığımda, o zamanlar İstanbul’da, Türkiye’de genelde yazlığa Avrupa yakasından Anadolu yakasına gidilirdi. Ben de teyzemlerin yazlık evine gittim, orada basketbola başladım. Beni basketbola başlatan, geçtiğimiz yıl vefat eden Necmi Tanyolaç’tır. Necmi ağabey beni basketbola başlattı; ilk basketbol topunu o yazlıkta elime aldım. Ondan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ), o zamanın spor okulları biraz daha farklıydı, spor okullarında ve yıldız takımda başladım. Kışın da Galatasaray Lisesi’nde okudum. Bizim okuduğumuz dönemde ortaokul biraz geç başlamasına rağmen Ortaköy’deydi. Genelde orta üçte falan Galatasaray’a, yani İstiklal Caddesi’ndeki binaya çıkılırdı, orada devam ettim.

Ondan sonra Teknik Üniversite’de oynadım. Kısa bir dönem boğazımdan bir rahatsızlık geçirdim, o yüzden ara verdim. Bir sene genç takım oynadım. Ortaokul takımı hariç -ki ortaokulda Galatasaray Lisesi’nin ortaokul takımıyla oynamıştım- bir sene genç takım oynadıktan sonra İTÜ A Takımı’na çıktım. İlk sene, yani “rookie” sezonumda çok iyi oynadım ve ondan sonra da zor bir şekilde Beşiktaş’a transfer oldum. Neden zor diyorum? Çünkü İTÜ Kulübü haklı olarak epey bir zorluk çıkardı. Sonra Beşiktaş’a transfer oldum. Beşiktaş’a transfer olduğumda Tanju Feyzoğlu ve Ateş Çubukçu’nun beni Beşiktaş’a kazandırdıkları için çok büyük katkıları vardır. Tabii benim dedem 1950’li yıllarda Beşiktaş Kulübü Yönetim Kurulu’nda görev yapmış; divan heyeti üyesi, disiplin kurulu başkanıydı. Babam da doğuştan Beşiktaşlı, ben de Beşiktaşlıyım açık söylemek gerekirse. Onların da tabii olurunu alarak, çok severek olur verdiler, Beşiktaş’a transfer oldum.

Erman Hocam, sonrasında Eczacıbaşı ve Yenişehir takımlarının formasını giydiniz. Bu takımlarda yaşadığınız deneyimleri bizlere anlatabilir misiniz?

Şimdi tabii Beşiktaş’ta oynadıktan sonra… O yıllarda bu çok modaydı. Beşiktaş’ta Mehmet Üstünkaya başkandı. Bizi çok severdi, biz de onu çok severdik fakat Beşiktaş basketbolda hiçbir yatırım yapmama kararı aldı. Benim transfer olduğumdan bir sene sonra biz de tabii takım aramaya başladık. Gayet doğal, 70’lerin sonu… Ankara’dan Meysu Yenişehir’den bir teklif geldi. Beşiktaş’tan Meysu Yenişehir’e bir gidiş oldu daha doğrusu. Düşün yani, ben o zaman 20 yaşındayım, İstanbul dışına, o zamanın iyi bir kontratıyla transfer oldum. Bu işe en çok annem üzüldü ama yapacak bir şey yoktu.

Bir sene sonra tekrar Beşiktaş’a geri döndüm. Beşiktaş yatırım yapmaya başladı, bazı değişiklikler oldu. Beşiktaş’taki o birinci senemde spor hayatımın ilk ve büyük sakatlığını yaşadım; İzmir’de Karşıyaka maçında kolum kırıldı. Ama tabii o zaman bu kadar tıp ileri olmamasına rağmen ben bir ayda tekrar sahalara döndüm. O sezon finalde Eczacıbaşı’na üç sayı farkla kaybetmiştik. Sonra işte Meysu Yenişehir süreci var, arkasından Beşiktaş’a geri dönüş var. Beşiktaş’tan Eczacıbaşı’na bir gidiş var ki o da biraz olaylı oldu. Çünkü Beşiktaş ve Eczacıbaşı o zamanın en büyük iki rakibiydi. Yeni yeni o zamanki adıyla Efes Pilsen, yani Anadolu Efes, basketbol sahnesine çıkıyordu. Eczacıbaşı’nda iki sene oynadıktan sonra da işte Fenerbahçe’ye geldim.

1987/1988 sezonunda Fenerbahçe’ye geldiniz. Bu sezonda Galatasaray’ı yenerek Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Kupası’nı kazanan takımımız, 1985’ten sonra ikinci kez oynadığı Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı Eczacıbaşı’na 89-87 yenilerek bir kez daha kıl payı kaçırmıştı. Bu sezonu ve o dönemde yaşananları bizlere anlatabilir misiniz?

1987-1988 sezonu… Galatasaray’la Başbakanlık Kupası, o zamanki adıyla Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Kupası’nı kazandık. Ondan sonra da Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda son topu ben kaybettim, topu kaptırdım ve maçı kaybettik. Bir de o sezon yanılmıyorsam Çukurova’ya kaybettik. Larry Spriggs’in orta sahadan attığı bir sayıyla Çukurova’ya kaybettik. Normal sezonu birinci bitirdiğimiz bir sezondur o bizim için. Fakat dediğim gibi, o zaman rahmetli Tahsin Kaya başkanımızdı; şube sorumlumuz Fazıl Tokatlı, idari menajerimiz Halil Dağlı, teknik menajerimiz de Doğan Hakyemez’di. Antrenörlerimiz de Rıza Erverdi ile Çetin Yılmaz’dı. Çok iyi gittiğimiz bir sezondu, normal sezonu birinci bitirdik ama dediğim gibi Çukurova’ya kaybettik.

Fenerbahçe’de oynadığınız dönemde Hilalspor maçında 153 sayı atarak Türk basketbol tarihinde bir maçta en çok sayı atan basketbolcu rekorunu kırmıştınız. İlk yarıda attığınız 81 sayıyla da bir devrede en fazla sayı üreten isim olarak tarihe geçtiniz. O meşhur maçın kahramanı olarak bizlere neler anlatmak istersiniz?

Tabii, şimdi o esasında oyun başladığı andan itibaren böyle bir rüzgâr esti. Şöyle ki; ben birinci dakika dolduğunda 13 sayı atmıştım. Ondan sonra Doğan Hakyemez’in burada katkıları var; zaten maçtan önce kafasında bir organizasyon yapmış. Maç başında öyle 13 sayı atınca bütün paslar bana gelmeye başladı. Benim de herhalde iyi bir günümdü, şanslı günümdü diyelim… Zaten biz güçlüydük, normal sezonu birinci bitirdik; o sene Hilalspor küme düşüyordu ve neticede düştüler. Seyirci bir ara maçı seyretmeyi bıraktı, benim sayılarımı sayıyordu. 81, 85, 100 derken 153’te kaldık.
Kolay değil tabii, artık oyun çok farklı oldu. Çok sertlik var, hakemler sertliğe çok müsamaha ediyorlar. O günkü maçta 17 tane üçlük isabetim vardı; 21’de 17 falan gibi bir orandı. Zaten 51 sayı üçlükten geldi. Herhalde 30-40 sayı da faul atışlarından gelmiştir, gerisi de iki sayılık.

Kaynak: Instagram.com/ggunlerden

Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra Beşiktaş ve Çukurova formalarını tekrar giydiniz. Kariyerinizin bu yıllarını bizlere anlatabilir misiniz?

Şimdi Fenerbahçe’de oynadığım dönemde bir büyük sakatlık daha geçirdim. Yine İzmir’de bir hazırlık turnuvasında, sezon öncesi dizimden sakatlandım. Uzun bir süre diz sakatlığıyla oynamak zorunda kaldım. Fakat iki üç ay geçtikten sonra oynayamayacak duruma geldim. Önce Almanya’ya gittim; Bayern Münih’in o zamanki meşhur doktoru Müller-Wohlfahrt vardır, ona gittim. Oradan sonra da İsviçre’ye… Türkiye’de o zamanlar artroskopik ameliyatlar henüz yapılamıyordu. İsviçre’de ameliyat oldum, sonra fizik tedavi gördüm fakat o zamanki şartlar benim erken başlamamı gerektirdi. Tam iyileşmeden başladım ve tabii problem devam etti. Beşiktaş senesi ve oradan Çukurova’ya gidişimde epey bir diz problemi yaşadım. Sonunda hakikaten oynayamayacak duruma geldim ve oyunu bıraktım.

Erman hocam, oyunculuk kariyerinizde İTÜ’de 1, Beşiktaş’ta 3, Fenerbahçe’de ise 1 kez sayı kralı oldunuz. Bu başarılı dönemlerinizi bizlere anlatabilir misiniz?

Ya tabii, o zaman yabancı sayısı birdi. Zaman zaman arada iki oldu. Bu durum Türk oyunculara, bizim gibi oyunculara daha fazla şans gelmesini sağlıyordu; hem süre hem sorumluluk olarak. Bu da bizim oyunumuzu etkiledi. Takımlar o dönem Türk oyunculardan çok yüksek performans alıyordu. İbrahim Kutluay, Levent Topsakal… Bir sürü oyuncu var böyle. Dediğim gibi, ben bunu yabancı sayısının azlığına bağlıyorum.

Genç takımlar dahil toplamda 211 kez milli oldunuz ve milli formayla rakip potalara tam 3.699 sayı bıraktınız. 1983 Kazablanka’da bronz, 1987 Lazkiye’de altın madalya kazanan kadrolarda yer aldınız. Milli takım döneminize ve bu önemli başarılara dair neler anlatmak istersiniz?

Balkan Şampiyonluğu (1981) Türk basketbolu açısından çok önemlidir çünkü A Milli Takım seviyesinde kazanılmış ilk altın madalyadır. Sonra Kazablanka’da Akdeniz Oyunları’nda bronz madalya var. Üçüncülük maçında, bizi 15 gün evvel 25 sayı farkla yenen Yunanistan’ı yenip bronz aldık. Sonra da Lazkiye’de, Suriye’deki Akdeniz Oyunları’nda altın madalya kazandık. Burada biz çok iyi bir takım ruhu oluşturduk. Yaklaşık 5-6 sene süren, birbirine çok bağlı bir gruptuk. Başta Aydan Siyavuş ve yardımcısı Ünal Özüak olmak üzere koçlarımız çok iyi bir takım kurmuştu. Ayrı takımlarda oynamamıza rağmen milli takıma geldiğimizde herkes kulübünü unuturdu. Federasyon başkanımız Osman Solakoğlu, Recep Adanur, Erol Erol gibi yöneticilerle bir aile gibiydik. Aile gibi olunca da başarı geliyor.

Basketbol Milli Takımı’nın 1978 yılındaki kadrosu.
Soldan sağa
Ayaktakiler: Efe Aydan, Zeki Tosun, Mehmet Döğüşken.
Oturanlar: Necati Güler, Erman Kunter.
Kaynak: ayaktakileroturanlar.com

Basketbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kariyerinize Darüşşafaka’da başladınız. Sonrasında Beşiktaş, A Milli Takım, Galatasaray, Cholet Basket, Le Mans, Asvel ve Tunus Milli Takımı gibi birçok önemli yerde görev aldınız. Bu takımlarda yaşadıklarınızı ve kazandığınız tecrübeleri bizlere anlatabilir misiniz?

Basketbolu bıraktığında bir sporcu iki-üç yoldan birini seçiyor. Bir kısmı basketboldan tamamen kopuyor, bir kısmı yönetim safında yer alıyor, bir kısmı da benim gibi teknik sahada kalıp katkı vermeye çalışıyor. Mesela Efe Aydan yöneticiliği seçti, Necati Güler bir denedi sonra bıraktı, Aytek Gürkan yöneticilik tarafında kaldı. Ferhat, Aliço (Ali Rıza Limoncuoğlu), Fatih (Özal) gibi isimler genelde uzaklaştılar veya yönetici oldular. Ben sahada kalmayı seçtim.

Antrenörlük kariyerinizde 1999 yılında Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda çeyrek final oynadık. 2008’de Cholet ile Fransa Lig Kupası’nı, 2010’da Fransa Ligi Şampiyonluğu ve Süper Kupası’nı kazandınız; aynı yıl Fransa’da “Yılın Koçu” seçildiniz. Kariyerinizdeki bu önemli başarılara dair neler söylemek istersiniz?

Ben Cholet’e 2000’li yılların başında gittim. En son Galatasaray’da çalışmıştım. Kariyerime yurt dışında devam etmeye karar verdim. Kolay bir tercih değildi ama Galatasaray Lisesi çıkışlı olduğum için Fransızca bilmem beni oraya yönlendirdi. İlk sezonumda, herkesin “küme düşer” dediği takımla dördüncü olduk. Sonra ASVEL’e gittim, EuroLeague oynadık. Daha sonra tekrar Cholet’ye döndüm. 2008’de, şu an Fenerbahçe’de oynayan Nando de Colo’nun da olduğu takımla Lig Kupası’nı kazandık. 2009’da EuroChallenge’da final oynadık, Bologna’ya (Virtus Bologna) kıl payı kaybettik. 2010’da Fransa Şampiyonu olduk. Fransa basketbol tarihinin “Efsaneler Listesi”ne (Carré d’As) giren yabancı antrenörlerden biri oldum; üç Amerikalı, iki Yugoslav antrenörün yanına bir Türk olarak ben girdim. Neticeye baktığında hemen hemen bütün kupaları kazandım; bir tek Avrupa kupasını finalde kaybettik, o da olsaydı tam olacaktı. Olsun…

Kaynak: Outest – France

Tekrar Fenerbahçe yıllarınıza dönecek olursak; saha içinde veya dışında o günlerden kalan, unutamadığınız bir anınız var mı? Soyunma odasından veya taraftarlarla kurduğunuz bağdan aklınıza gelen o anı veya anılar nedir?

O zamanlar maçlar Spor Sergi Sarayı’nda oynanıyor, küçük bir salon. Anılarım o kadar çok ki orada. Ama o 153 sayı attığım dönemden bir örnek vereyim; o zamanki şartlarda şimdiki gibi büyük bütçelerimiz yoktu ama çok kaynaşmış bir takımdık. Tek Amerikalı ile oynuyorduk: Pete Williams. Pete bizim evden hiç çıkmazdı onunla paylasmışlıklarımız fazladır. Çok hoş zamanlardı. Bir de unutamadığım şey; o zamanlar öyle büyük prim sistemleri yoktu. Kazanılan maçlardan sonra yöneticimiz Fazıl Tokatlı bize altın verirdi. O zaman çok güzel bir hediye olurdu, şimdi altın altın oldu tabii.. (Gülüyor)

Sizin basketbol oynadığınız dönemle şimdiki basketbol arasındaki farklar sizce nelerdir? Amatörlük ve profesyonellik dengesinde, o dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?

Artık olay tamamen profesyonel hale geldi. Biz sahada kazanmak için her şeyi yapardık ama maç bittikten sonra rakiple kol kola dışarı çıkardık. Bu bizim dönemimizin özelliğiydi. Şimdi o amatör ruh çok az insanda kaldı; herkes kendi dünyasında yaşıyor. Bizde sosyal hayatta paylaşım daha fazlaydı.

Kulübümüzde forma giydiğiniz dönemde, Fenerbahçe basketbol şubesine yönetimsel olarak verilen önemi nasıl değerlendirirsiniz?

Yönetimsel önem verilmese oyun bu noktalara gelmezdi ama Ali Şen’in çok büyük katkıları vardır, basketbolu çok severdi. Keza Beşiktaş’ta Mehmet Üstünkaya, Galatasaray’da Faruk Süren… O dönemler işler bugünkü gibi kurumsal değil, daha çok kişilerin inisiyatifindeydi. Maddi sıkıntılar vardı, sponsorluklar yoktu; basketbol şubesi kulübün sırtında bazen yük gibi görülürdü. Şimdi Fenerbahçe’yi takip ediyorum, bütçesinin denk olduğundan bahsediliyor, bunlar çok önemli.

O dönemlerde Galatasaray, Beşiktaş ve Efes gibi rakiplere karşı oynanan maçlar Fenerbahçe camiası için her zaman özel bir ağırlığa sahipti. O rekabet haftalarında takım içindeki enerji ve atmosfer nasıldı?

70’lerin sonundan 80’lerin ortasına kadar Beşiktaş, Eczacıbaşı ve Efes Pilsen vardı; Fenerbahçe ve Galatasaray biraz daha gerideydi. Sonra 80’lerin ortasından itibaren Ali Şen ve Faruk Süren’in katkılarıyla üç büyükler lokomotif oldu. Ama şunu söylemem lazım: Üç büyükler arasındaki rekabet hiçbir şeye benzemez. Tamam, Eczacıbaşı ve Efes maçları çok önemliydi ama bir Fenerbahçe-Galatasaray veya Beşiktaş-Fenerbahçe maçının atmosferi çok farklıydı.

Kısa bir anı anlatayım: Beşiktaş’tayken, rahmetli Aydan Siyavuş antrenörümüz. Normal sezonu birinci bitiriyoruz, son maçımız Fenerbahçe ile. Fenerbahçe bizi yenerse play-off’a giriyor ve eşleşmeler değişiyor. Biz yenersek Fenerbahçe dışarıda kalıyor. Kulislerde “Beşiktaş maça asılmaz” diye konuşuluyor. O zaman babamın sınıf arkadaşı olan Süleyman Seba bizi çağırdı. Söylentiler kulağına gitmiş; “Her ne olursa olsun yüzde yüz yirminizle oynayacaksınız” dedi. Süleyman ağabeyi hürmetle anıyorum, mekanı cennet olsun, efsane başkandır. Çıktık, Fenerbahçe’yi yendik. Sonra play-off’ta elendik; belki yenilsek eşleşmeler farklı olacaktı ama Süleyman Seba “Biz Beşiktaş’ız, her maça yenmek için çıkarız” diyerek duruşunu göstermişti.

Fenerbahçe’de birçok önemli isimle aynı sahayı paylaştınız. Geriye dönüp baktığınızda, birlikte oynamaktan en çok keyif aldığınız takım arkadaşınız kimdi?

Hepsi beni çok sever, ben de hepsini… Türk oyuncuların hepsinden çok zevk aldım ama yabancılardan iki ismi ayrı yere koyarım: Biri Kevin Magley (Kovid-19 döneminde kaybettik maalesef), diğeri de Pete Williams. Bu iki ismi ayrı yere koyarım. Geri kalan Türk arkadaşlarımın hepsiyle bağlarımız hâlâ çok güçlü.

Eğer Erman Kunter bugün kendisinin koçluğunu yapsaydı, kendi oyununa neler eklemeyi veya neleri değiştirmeyi düşünürdü?

Savunma yapmasını eklerdim. Çünkü savunmada çok kaytarırdım. Tembelliğimden yapmazdım ama gerektiği zaman, mesela kritik milli maçlarda fizik olarak yapabildiğimi de göstermişimdir.

Spor Sergi Sarayı’nı, zamanında antrenmanlarınızı yaptığınız Dereağzı tesislerindeki yaşanmışlıklarınızı bizlere anlatabilir misiniz?

Spor Sergi bambaşkaydı. Küçük bir salon, büfenin önünde ısınmalar yapılır, taraftarla iç içe… Dereağzı da bizim için çok özeldi; Hüseyin Kozluca, Engin Domaniç gibi isimlerin uğradığı, Fenerbahçe ruhunun olduğu bir yerdi.

Fenerbahçe son 20 yılda yerel bir güçten bir Avrupa devine dönüştü; 2017 ve 2025’te EuroLeague’de muazzam başarılara imza attı. Hem 80’lerde bu formayı giymiş bir oyuncu hem de bir basketbol adamı olarak bu büyük dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz ve son olarak, bu röportajı okuyan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Fenerbahçe bugün çok doğru bir yolda; sadece basketbol değil tüm branşlarda bir istikrar var. Başarı da ancak böyle geliyor. Taraftara mesajım; yönetimlerine güvensinler, başarıyı da başarısızlığı da çok büyütmeden bu istikrarlı organizasyonun arkasında dursunlar. Fenerbahçe artık Avrupa ve dünya çapında bir kulüp oldu.

Yorum bırakın