
1990’lı yılların Türk basketbolu; parkelerin bugünkü kadar parlamadığı, imkanların kısıtlı ama aidiyetin sonsuz olduğu bir dönemdi. O yıllarda Fenerbahçe forması giymek, sadece bir sporcu sözleşmesine imza atmak değil; Dereağzı’nın tozunu yutmayı, Kadıköy’ün o hırçın rüzgarını arkasına almayı ve sarı-lacivertli armayı bir yaşam biçimi gibi savunmayı gerektiriyordu.
Bu ruhun sahadaki en büyük temsilcilerinden biri, kuşkusuz Güray Kanan’dı. Yanında ise “kardeşim” dediği, birlikte binlerce şutun terini döktüğü İbrahim Kutluay vardı. Onlar için Fenerbahçe, maç bitince soyunma odasında bırakılan bir iş değil; mağlup olunduğunda uykuları kaçıran, galibiyette ise bir şehri ayağa kaldıran bir tutkuydu.
Bugün modern arenaların konforunda basketbol izlerken; bizlere o günlerin hırsını, “para için değil arma için” dökülen terleri ve İbrahim Kutluay ile Dereağzı’nın loş ışıkları altında kurdukları o efsanevi ortaklığı anlatacak en doğru isim olan Güray Kanan kulübümüzde geçirdiği yılları ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.
Güray abi, röportajımıza hoş geldiniz. Salon Tribünü ekibi olarak bizleri kırmadığınız için size çok teşekkür ederiz. Adana’da doğdunuz ve Fenerbahçe altyapısında yetiştiniz. Basketbolla tanışmanız ve İstanbul’a gelişiniz nasıl oldu?
Öncelikle ben teşekkür ederim Erdi kardeşim. Geçmişi hatırlattığınız için sağ olun. Bizi tanımayan bir sürü basketbolsever vardır; aslında biz bir şekilde Fenerbahçe’nin cefasını çekmiş kuşağız. O zamanlar çok güzel, çok iyi bir takımımız vardı; arkadaşlık çok ön plandaydı. Basketbola nasıl başladığıma gelecek olursak… Ben basketbola aslında çok geç yaşta başladım. Lise ikinci sınıfa geçtiğim zaman tamamen tesadüf eseri oldu. Adana Erkek Lisesi’nde okurken Bilal abi diye bir abimiz vardı. Bizden yaşça büyüktü, lise sona gelmişti ama sınıfta kaldığı için hala oradaydı. Basketbola başvurmamı o istedi, açıkçası biz biraz onun korkusuna gittik. Aslında o dönem hem hentbol oynuyordum hem de çok iyi bir yüzücüydüm. Ama basketbola da ilgim vardı çünkü en iyi iki arkadaşım, Ahmet ve Çiko (Ali), basketbolcuydu.
Çukobirlik’te başladım. Orada güzel bir anım vardır; o zamanlar telefon falan yok tabii. Ayhan Arasoy vardı, Adana’daki ilk antrenörüm. Bir gün eve geldim, bir mektup gelmiş: “Cumartesi sabah saat 10.30’da tesislerde genç takım antrenmanı var” diye. Gittim, bir baktım bütün çocuklar yazlıktan gelmiş, bütün yaz çalışmışlar, ateş gibiler! Ben daha idman nedir bilmiyorum, hayatımda ilk defa basketbol antrenmanına katılıyorum. Antrenmanın bitmesi için dua ediyordum.
Antrenör Ayhan Ersoy bir köşede, ben öbür köşede iki arkadaşım şut atarken topları toplayıp potaya atmaya çalışıyorum. Kimse bana selam bile vermiyor. Neyse, Ayhan Ersoy ıslığı bir çaldı, çağırdı yanına. “Bir daha sen gelme, sağ ol, teşekkürler” dedi. Aslında başlamadan bitmişti benim için. Fakat okul takımında Bilal abinin zorlamasıyla devam ettim. O sırada Bursa’dan gelen bir hocamız vardı, beni seçti ama sonra hemen gitti. Yerine İzmirli Çetin Toprak geldi. Onunla beraber lise sonda inanılmaz çalışmaya başladım. Basketbolu çok sevdim, her şeyimle kendimi verdim. Zaten basketbol böyledir; her anını ona vermen lazım. İki sene içinde çok enteresan bir gelişim gösterdim. Çukobirlik’te hem genç hem de A takımda oynuyordum, bu sayede çok maç tecrübesi kazandım. Üçüncü sezonun sonunda takım ikinci ligdeydi ve ben ilk beş başlıyordum.
Samsun’daki terfi maçlarında Beşiktaş ve Tofaş birinci lige yükselmişti. Efe Aydan, Turabi Genç, Zekican abi, Tolga Öngören gibi isimler oynuyordu. Orada Basketbol Dergisi beni “Altın Karma”ya seçti. Daha 17 yaşındaydım, bu beni çok heveslendirdi. Bir sene sonra her takımdan teklif aldım. Fenerbahçe’ye gelmem ise Suat abimin aracılığıyla oldu; “Fenerbahçe seni istiyor” dedi. Zaten Fenerliydim, benim için ayrı bir yeri vardı ve Fenerbahçeli olduk. Geldiğim sene hem genç hem A takım kadrosundaydım. Beni aslında Halilovic transfer etmişti ama o birkaç hafta kalabildi, sonra Çetin Yılmaz geldi. Çetin abiyle dört senemiz beraber geçti. Genç takımda da Murat Özgül vardı. İkisinden de çok şey öğrendim, hayatımdaki yerleri çok önemlidir.
1989-1990 sezonu ile birlikte sizin gibi genç bir oyuncu olan Cenk Gürsoy ile A takımda yer almaya başladınız. Fenerbahçemizin yıldız isimleriyle aynı takımda yer almak ve ilk sezonda Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazanmak nasıl bir duyguydu?
Fenerbahçe’nin ne kadar büyük bir camia olduğunu dışarıdayken anlayamıyorsun. Geldiğimde 18-19 yaşlarındaydım ama şimdiki çocuklar gibi gelişmiş değildik. İçine girince o büyüklüğü kavradım. Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı almak benim ufkumu açtı. O sene hem genç hem A takımdasın; A takımda çok süre alamıyordum ama “Süre almak için ne yapmam lazım?” diye hep düşünürdüm. Çok çalışmak ve mücadele etmek gerektiğini biliyordum. Ankara’daki o atmosfer, taraftarın coşkusu… Bunları yaşamak lazım. Cumhurbaşkanlığı Kupası benim ilk kupamdı, o yüzden çok değerlidir. O yaşta böyle bir başarı nasip olunca Fenerbahçe sevginiz daha da büyüyor.
İkinci sezonunuz olan 1990-1991 sezonu ise unutulmazlar arasındaydı. Takımımız rakipsiz götürdüğü sezonda Tofaş’ı hem lig finalinde hem de Cumhurbaşkanlığı Kupası finalinde geçerek çifte zafer elde etmişti. Bu başarıların ve Antalya’daki final serisi son maçının sizin için anlamı neydi?
Antalya benim için farklıdır, şu anda da orada yaşıyorum. O seviyede Tofaş’ı bir şekilde yeneceğimizi ve şampiyon olacağımızı hissediyordum. Takımdaki abilerim o güveni veriyordu. Çok değerli, yetenekli, topu paylaşan ve inanılmaz bir dostluğun olduğu bir takımdık. Takım olmak için bunlar çok önemli. O günlerde hissettiğim duyguların ne kadar kıymetli olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Her şampiyonluk güzeldir ama nerede ve hangi takımda yaşadığın çok önemlidir. Tekrar hayata gelsem, basketbola daha erken başlar ve yine sonuna kadar her şeyi Fenerbahçe’de yaşamak isterim.
Şunu da eklemek isterim, öyle bir kadroda şampiyonluk görmek inanılmaz bir gurur. O zamanlar belki çocuk olduğumuz için bazı şeyler kolay geliyordu ama sonradan anlıyorsun ki hiç kolay değilmiş; ciddi emek, disiplin ve çalışma istiyormuş.
O şampiyonlukta beni çok etkileyen bir anı vardır. Şampiyonluk yemeğinde, o zamanlar takımda Larry Richard vardı. Hala görüştüğüm, çok karakterli ve disiplinli biridir. Beni bir kenara çekti ve dedi ki: “Bu şampiyonlukta senin payın çok büyük.” Ben şaşırdım, herhalde benimle kafa buluyor diye düşündüm çünkü az süre alıyordum. Meğer şunu demek istemiş: “Antrenmanlarda bana öyle bir müdafaa yapıyordun, beni o kadar zorluyordun ki… Maçlara çıktığımda ‘Nasıl olsa Güray arkamda değil’ diyerek rahat oynuyordum.” Bunu ilk defa bu röportajda söylüyorum; bu benim için büyük bir onurdur. O zamanlar basketbol bilgim en üst seviyede değildi belki ama Çetin abinin gözüne girmek için her antrenmanı maç temposunda yapardım. Takımın en genci olarak Larry Richard’ı her idmanda iter, kakar, önüne geçer, top aldırmazdım. O kültürle kendimi geliştirdim.

Kaynak: x.com/fbtarihiorg
Çetin Hoca’nın Tofaş maçında soyunma odasında evlilik yüzüğünü göstererek yaptığı o duygusal konuşmayı hatırlar mısınız abi?
İnan şimdi çok zor sordun, o kadar zaman geçti ki… Hatırlatınca biraz canlandı ama Çetin abiyle o kadar çok enteresan anımız oldu ki hepsini birden hatırlamak kolay olmuyor. Ama doğrudur, o anları yaşamışızdır. Kendisine tekrar sevgilerimi iletiyorum, çok değerli bir insandır.
Sonraki 4 sezonda ise lig maceralarımız play-off’larda Efes Pilsen ve Ülkerspor’a elenmemizle son bulmuştu. Bu dönemin tesellisi bir Cumhurbaşkanlığı Kupası ve bir Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Kupası zaferi olmuştu. Sizce rakiplerle aradaki güç farkının yanı sıra neleri doğru yapmadığımız için hayal kırıklığına uğradık?
Biz yine aynı hırsla çalışmaya devam ettik ama kadrolar değişiyor, rakipler güçleniyordu. Basketbol bir sayıya, bir maça bakan bir spordur; bazen her şeyi doğru yapsan da bir top girmeyince sezon biter. O dönem Fenerbahçe maddi olarak şimdiki imkanlara sahip değildi. Çok sıkıntı çektik, ödemelerde aksamalar olurdu. Ama İbrahim Kutluay, ben, Cenk… Biz hiçbir zaman parayı sorun etmedik. “Paramızı almamız lazım” diye kimseye gitmedik. O dönemki başarısızlığı teknik ekibe ya da sporculara bağlamıyorum. Diğer takımlar da çok yatırım yaptı ama sonuçta yine de kupalar aldık. Basketbolu saniyeler, anlık hatalar belirler; biz her zaman doğruları yapmaya çalıştık.

1995-1998 arası yıllarda güçlü kadrolar kurmamıza rağmen ligde benzer kaderi yaşadık ama Avrupa’da o döneme göre güzel işler yaptık. Bu sezonlara dair neler söylemek istersiniz?
Fenerbahçe’de ikincilik başarı değildir, her zaman şampiyon olman lazım. Taraftarın da sabrı yoktur, biz de öyleyiz; kaybedince kahroluruz. 95-98 arasında da hep şampiyonluğa oynayan takımlar kuruldu.
Ancak 98-99’daki “Dream Team” (Rüya Takım) projesinden sonra bir duraksama oldu. Şahsi bir görüşümü paylaşayım; profesyonellik bir yana, ben Fenerbahçe’de Galatasaraylılığıyla bilinen isimlerin transfer edilmesini bir türlü kabullenemiyorum. Çok koyu bir Fenerliyim, bunu profesyonel kafayla bile sindiremiyorum. O 98 sonrası dönemde Fenerbahçe’nin ruhu biraz farklılaşmaya başladı.
Eskiden biz İbrahim, Cenk, Dallas (Comegys), Henry (Turner) gibi isimlerle para pul düşünmeden oynardık. Ekmeği yediğin yere özverili olman lazım. Biz 10 maaşın 8’ini almadığımız zamanları biliriz. Güven Sazak başkan olduğunda beni çağırdı, “8 maaş alacağın var, bunu 4’e bölüp öbür sezona aktaralım” dedi, “Tamam” dedim. Şimdiki oyunculara 2 gün ödeme gecikse şikayet ederler. Eskiden kulüpçülük vardı. Biz taraftarla beraberdik; onlar bizimle sevinir, bizimle üzülürdü. Bu bizi öyle bir kökten Fenerli yaptı ki taraftara karşı kendini sorumlu hissediyorsun. O sorumluluğu hissedince zaten başarı geliyor.
Çubuklu formayı 9 sene giydiniz ve çok değerli isimlerle oynadınız. Takım arkadaşlığı yapmaktan en keyif aldığınız isim kimdi?
Çoğuyla oynamaktan büyük zevk aldım, abilerimden çok şey öğrendim. Murat Özgül ve Çetin Yılmaz antrenör olarak; Murat Didin keza öyle, karakterime çok şey kattılar. Oyuncu olarak Larry Richard’ı söyledim zaten. Conrad McRae rahmetli… Çok enteresan bir karakterdi, yaşı bizden küçüktü ama bizi çok severdi. Dallas Comegys harika bir oyuncuydu. Türk oyuncular arasında ise İbrahim Kutluay’la çocukluktan beri beraberiz, onunla oynamak çok özeldi. Bülent Tacettin ile aynı evde kaldık, şampiyonlukta emeği büyüktür. Levent Topsakal, Hüsnü Çakırgil, Harun Erdenay, Orhun Ene… Hepsiyle beraber olmak bir zevkti.

Fenerbahçe forması altında oynadığınız en unutulmaz maç hangisiydi?
Unutamadığım maç çok ama ilk geldiğim sezon hem genç takımda hem A takımda oynuyordum. Spor Sergi’de bir Galatasaray maçımız vardı; tribünler tıklım tıklım… Ben oyunun bir bölümünde Can (Sonat) abinin yerine, Galatasaray’ın o dönemki çok iyi olan Amerikalısını tutmak için girmiştim. Ben girene kadar 15-16 sayı atmıştı. Ben girdiğimde adamı bir şekilde durdurdum. O zamanlar daha çocuk yaştaydım, 22-23 yaşlarındaydım. Rakip bayağı sıçrayan, iyi bir oyuncuydu; ben girdikten sonra sadece 4 sayı atabildi ve maçı kazandık. İnanılmaz bir müdafaa yapmıştım. O gece çok mutluydum.
Eskiden istatistikler bugünkü kadar ön planda değildi. Güray Kanan veya Hüsnü Çakırgil 20 sayı atardı ama bazen 2-4 sayı atsanız bile takımın o dişli sistemi içinde çok önemli bir görev yapmış olurdunuz. O akşam saat 23:00 civarı Çetin Yılmaz beni evden aradı: “Aslanım benim, seninle gurur duyuyorum” dedi. Bunu hiç unutmuyorum. O zamanlar para kazanmak ya da meşhur olmak değil, “Fenerbahçe kadrosuna girebilir miyim, daha fazla nasıl oynayabilirim?” bilinci vardı.
Tabii bir de Darüşşafaka serisi var, İbrahim Kutluay’ın burnunun kırıldığı maç. Takım arkadaşınla kardeş gibi hissediyorsun. Beyaz bir Amerikalı vardı, dirseklerini savurup İbrahim’in burnunu kırmıştı. O maçı ve seriyi kazandık ama İbrahim’i kaybetmiştik. Maddi zorlukların ve sakatlıkların üst üste geldiği dönemlerdi.
Bir de hayatımda unutamadığım en kötü anım, yine bir Efes serisindedir. Seri 2-2, kazanan devam ediyor. Bitime 5-6 dakika kala Can abinin yerine girdim, gayet iyi oynuyorum, 6 sayı atmışım, tribünler “Güray Kanan” diye bağırıyor. Bitime saniyeler kala 3 sayı öndeydik. Faul atışları oldu, Altar Tunçkol atıyordu. Faul çizgisine dizildik, Kenny Green benim tarafıma geçti. Çetin Abi yer değiştirmemi söyledi, yer değiştirdim ama Kenny Green yine peşimden geldi. Larry Richard o esnada bana “Sen kal orada, kendine güven ve boks-out yap” dedi. Altar ilkini soktu, ikincisini kaçırdı. Kenny Green benim üzerimden ribaundu aldı ve basket faul oldu. Bir sayı farkla mağlup olduk ve elendik.
Hayatımdaki en kötü 10-15 günü geçirdim, bir hafta evden çıkmadım. O zamanlar yalnız yaşıyorum, duygusal bakıyorsun… Bir gün alışverişe çıktım, mahalledeki manavımız “Vay Güraycığım, o ribaundu alamazsan evi böyle alırlar” gibi bir şey söyleyince 3-5 gün daha eve kapandım. Ama Fenerbahçe böyle bir yer; kazansan da kaybetse de sana o duyguyu en uçta yaşatıyor. O pozisyonda topu pota altından çıkarıp Hüsnü abiye verdik, orta sahada ona yapılan faulün çalınmaması da ayrı bir olaydı. Necip Kapanlı’ya sorsan “faul değil” der ama bence yüzde yüz fauldü. Kabak benim başıma patlamıştı ama sağ olsunlar kulüp ve abilerim bana sahip çıktı. Eğer o gün üzerime gelselerdi belki de basketbolu bırakırdım.
O dönemki hakemler hakkında neler belirtmek istersiniz?
Hakemler de karşı takım oyuncuları da Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş maçlarına farklı bir vitrin olarak bakarlar. Hakemler bazen kuralın önüne geçmeye çalışıyor. (Dipnot: Bu roportaj Nisan 2021’de arşiv röportaj olarak yapıldığı için Güray Kanan o günkü döneme göre yorum yapmıştır) Mesela dün akşamki Barcelona-Bayern Münih Euroleague maçında gördük; bitime bir saniye kala maçı durdurup tekrar tekrar izliyorlar. Bırak oyuncular sevincini veya üzüntüsünü yaşasın. Hakemler de insan, hata yapabilirler ama bir hatayı düzeltmek için başka bir hata yapmak durumu daha kötüleştiriyor. Fenerbahçe’ye karşı o zaman da şimdi de enteresan düdükler hep oluyor maalesef.
Saha dışında yaşadığınız unutamadığınız anılarınız var mı?
Anlatamayacağım kadar çok komik şey var ama bir saç tıraşı mevzumuz vardır ki unutamam. Çınar Otel’de kamptayız, yanımda Altar kalıyor. Bir tıraş makinesi almıştım, favorileri falan düzeltiyoruz. O zamanlar sakal bırakmak saygısızlıktı, sakalla antrenmana çıkamazdık. İbrahim (Kutluay) geldi, “Benimkileri de düzeltsene” dedi. “Altar anlıyor bu işten, o yapsın” dedim. Toplantıdan sonra İbo’yu koltuğa oturttuk. Altar başladı ama makinenin ayar başlığını bir çıkardık, makine zırt diye saça bir daldı! İbo’nun kafada resmen çukurlar oluştu, öbek öbek saçlar gitti. Ertesi gün çok önemli bir maçımız var ve İbo böyle şeylere çok dikkat eder. Sabah erkenden kimse uyanmadan kuaförünü arayıp gitmiş, saçları mecburen çok kısa kestirmiş. O gün de 20 küsur sayı atmıştı yanılmıyorsam. Altar’la gülmekten yerlere yatmıştık.

1.98 boyunuzla pozisyonunuza göre kısa olmanıza rağmen yıllarca 4 numarada oynadınız. Bu size zorluk yaşatmadı mı?
1.98 boyundaydım ama kalıplı bir oyuncuydum, omuzlarım genişti. Rahmetli Batur Abi (Batur Alp) bir gün maç anlatırken “Aşağıdaki grekoyu tutuyor, topu elinden çalıyor” demişti. İsmet Badem de sağ olsun, “Boyu 1.98 ama yüreği 2.10” derdi. O boy açığını hırsımla, isteğimle kapatırdım. Bir de topa dokunduğum an alırdım, parmak uçlarımda yapışkan var gibiydi. Zamanla şutumu da çok geliştirdim. Basketbolu kafasız insan oynayamaz, fizik bir şekilde halledilir.
Mesela Murat Didin döneminde Naumoski’ye karşı beni oynatmıştı. Naumoski çok çabuk ve yetenekliydi ama ben ona top aldırmayarak oynadım. O maçı kazandık, ben 13 sayı attım, Naumoski’yi 4 sayıda tuttum. İyi müdafaa yaptığında kendine güvenin geliyor. Sonra İspanya’da Estudiantes maçında Herreros’u tutma görevi verildi. Gece yatmadan önce nasıl tutacağımı, nerede duracağımı hep kafamda kurardım. Burak Bıyıktay oda arkadaşımdı, ona bile “Nasıl tutmam lazım?” diye sorardım. Herreros o maçta 12 sayı attı ama biz kazandık.
Harun Erdenay’a karşı da benzer bir anım var. Ülker’de oynuyordu, Murat Özgül beni onu tutmam için görevlendirdi. Maç içinde ona “Kaptan atma, vurma” diye şakalaşıyorduk. Çetin Yılmaz o zaman Ülker’in antrenörüydü, mola alırken yanından geçerken “Bittin sen Güray, göreceksin bak ne yapacak sana” dedi. Meğer Harun’u oyun kurucu gibi kullanmaya karar vermişler. Ben top aldırmamaya çalışırken Harun topu geriden alıp açık sahada gelmeye başladı. Açık sahada Harun Erdenay’ı kim tutabilir? İnanılmaz bir yetenekti, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi üç oyuncusundan biridir. Bana üst üste üçlükleri sıralayınca Murat Özgül hemen beni kenara almıştı (gülüyor).
1990’lı yılların Türk basketbolunu bilen sporseverlerin hafızasında hırsıyla yer etmiş bir sporcusunuz. Bu özelliğinize dair neler söylersiniz, genç sporculara bu konudaki tavsiyeniz nedir Güray abi?
Benim tabii ki hırsımın olmasının sebebi yapı olarak, karakter olarak böyle bir yapıya sahip olmamdır. Yaptığım her işte çok başarıya odaklıyımdır ve kazanmak için uğraşırım. Fakat o zamanlar çok hırslı olmamın yanında bir de basketbola geç başlayıp bazı şeyleri başarmak, Fenerbahçe’nin A takımında yer alabilmek için hırsım en son safhaya kadar çıkmıştı. Çünkü çok Fenerbahçe’nin kadrosunda olmak ve orada zaman alıp oynamak istiyordum. Benim için en önemli şey buydu.
Şimdiki çocuklara da aslında söylemek istediğim çok şey var. Benim şöyle bir düşüncem var: Federasyon yerinde olsam paneller yaparım. Zamanında çok iyi oyuncular olup bugün farklı yerlere gelmiş; ticaretle uğraşan, antrenörlük veya menajerlik yapan arkadaşlarımız var. Bu eski basketbolcularla, kendini kanıtlamış, başarı kazanmış veya basketbolu bıraktıktan sonra içinde kalmış “amcalar” olarak stafta yer alan isimleri yeni jenerasyonla buluştururdum. Yaşadıkları tecrübeleri, anıları, neleri nasıl yaptıklarını bu panellerde anlatmalarını isterdim. Gençlerin bu tecrübeleri bizzat yaşamadan, dinleyerek bir şeyler almaları gerektiğini düşünüyorum. Fakat bakıyorum, şimdiki gençler hiç böyle düşünceli değiller. Geçen gün bir oyuncuyla konuştum, babasının arkadaşıymış falan; bizim zamanımızdaki genç oyuncular gibi değil. Kendine güvenmek güzel bir şey ama bazen aşırı güven kötü mü oluyor anlamıyorum; öyle şeyler konuşuyor ki şaşırıyorum. Senin referansın bundan önce ne yaptığındır. Genç takımda, minik takımda ne yaptığındır. Gençlerin birazcık daha ayağını yere basmasını istiyorum. Konuştuğum gençlerde enteresan bir tarz var; her şeyin para için yapıldığını düşünüyorlar.
Bunun ebeveynlerden de kaynaklandığını düşünüyorum. Tabii ülkenin durumu da önemli, insanların maddi kazançları hayatlarını idame ettirmeye yetmediği için çocuklar da böyle bir düşünce tarzına giriyor. Oyuncuların çok çalışması, basketbolu çok düşünmesi lazım. Basketbolcu olmak bizim zamanımızda da zordu, şimdi daha da zor. Yabancı sayısı arttı, oyuncular süre bulamıyor. Bazen çok yetenekli oyuncular oluyor ama hiçbir şey yapmadan her şeyi bekliyorlar. Oysa birçok şeyi başardıktan sonra bir şeyler beklemek hayatta daha güzeldir. O yüzden çok çalışmaları, basketbolu düşünmeleri ve okulla beraber götürebildikleri yere kadar götürmeleri lazım. Bizim zamanımızda bu kadar özel üniversite yoktu, üniversiteyi kazanamazsan 20 yaşında askere gidiyordun. Şimdi öyle değil, bir sürü imkan var. Kendilerini meslek sahibi yapacak bir okula yazılmalılar.
Maddi anlamda ise şunu unutmasınlar: 35 yaşına kadar kazandığını bütün ömür boyunca götürebileceğini düşünmek en büyük hatadır. Kazandıklarını doğru yatırımlara dönüştürmeliler. Federasyonun bu konularda eski abilerle yeni jenerasyonu bir araya getirip soru-cevap yapması çok eğitici olurdu; hem oyunculuk hem de dışarıdaki hayatla alakalı olarak.
Galatasaray ve o dönemki ismiyle Efes Pilsen’e karşı oynanan, gergin ve kıran kırana geçen maçlara dair bir oyuncu gözüyle neler söylemek istersiniz?
Galatasaray, Fenerbahçe için her zaman en büyük rakipti zaten. Efes Pilsen de basketbol anlamında Galatasaray kadar olmasa bile bizim için en büyük rakiplerden biriydi. Bu maçlarda ekstra bir motivasyona gerek yoktu. Hiçbir zaman koçlar “prim var” ya da “kazanırsanız şunu vereceğiz” demezdi. Fenerbahçe karakteriyle zaten o atmosfere girerdiniz.
Sana bir anımı anlatayım: Maç için Ataköy tarafındaki otellerde kampta kalırdık. Bir gün yine bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı, hava buz gibi, sulu kar yağıyor. Otobüsle Abdi İpekçi’nin önüne geldik. Takım kaptanıydım o zaman. Salonun önünde bir baktım; sarı-kırmızılı, sarı-lacivertli atkılarla binlerce insan dışarıda! Sporcu girişine kadar geldik, ben şaşırdım “Bu kadar insanı neden dışarıda bırakıyorsunuz, niye içeri almıyorsunuz?” dedim. Maçın başlamasına daha 1,5 saat vardı. İçeri bir girdim ki salon tıklım tıklım dolu! Meğer içerisi tamamen dolmuş, 5-6 bin kişi de dışarıda kalmış. O günler çok enteresandı.

Aynı şekilde Efes maçları da öyleydi. Belki Efes’in çok taraftarı yoktu ama basketbolu Türkiye’de sevdiren, gençleri teşvik eden kulüp Efes Pilsen’dir. Çok emekleri, çok yansıtılmayan başarıları vardır. Ama ne Efes’e ne Galatasaray’a karşı antrenör motivasyonuna gerek kalmazdı. Taraftar o kadar kıymetli, o kadar güzeldi ki anlatamam. O zamanlar tek bir kanal verirdi maçı; Show TV, Star, Kanal 6 veya TNT… O atmosfer seni her şekilde motive ediyordu.
Cetin Yılmaz’ın, Murat Özgül’ün, Murat Didin’in konuşmaları seni maça hazırlardı. O zamanki taraftar rakip seyirciyle beraber maç seyrederdi. Kazandığımızda onlarla kucaklaşır, coşardık; kaybettiğimizde ise beraber kahrolurduk. Yemin ederim, bir maç kaybettikten sonra 10 gün evden dışarı çıkamadığımı bilirim. İlk çıktığımda manava, kasaba gidiyorum; adam “Ya Güray bu maç nasıl böyle oldu” diyor… İnsanlar basketbolun o kadar içindeydi.
Yani kaybettigimiz maçlardan sonra ben 10 gün evden çıkamadım, ailemle görüşürken gözlerim dolardı “ne yaptık biz” diye. Maçın son pozisyonundaki bir hatayı kendime mal eder, kendimi cezalandırırdım. Bu bir karakter ve yapı meselesi. Biz inanılmaz fena bir nesildik. Ağzımızdan hiç “paramı aldım mı, almadım mı” lafı çıkmazdı; “Hafta sonu maç var ne düşünebilirim ki?” derdik.
Daha sonra yöneticilik yaptım; bir antrenör gelip “çocuklar paralarını alamadığı için antrenmana çıkmayacaklar, ben de bunu onaylıyorum” dediğinde çok şaşırdım. Sen antrenörsen bunu onaylayamazsın. Oyuncu ancak karakterli olursa transfer edilmeli. Murat Özgül’ün bir lafı vardı: “Eskiden insanlar savaşırlardı, şimdi maç yapıyorlar.” Çok doğru. Biz sahanın içinde kurallara uygun şekilde, kanımızın son damlasına kadar mücadele ederdik. Şimdiki sporcularda o tarz düşünen çok az kişi var. Fenerbahçe gibi büyük bir kulüpte oynayan sporcu elinden gelenin fazlasını yapmalı. Ali Koç gibi bir başkanları var, adam daha ne yapsın? Her sporcunun hedefinde Fenerbahçe olmalı, çünkü Fenerbahçe iyiyi ve sporcusunu asla unutmaz, çok vefalıdır. Bunu ancak oradan ayrıldıklarında anlarlar.
1998 yılında Fenerbahçe’den ayrıldınız ve kariyerinize Darüşşafaka’da devam ettiniz. Ayrılık süreciniz nasıl oldu?
Fenerbahçe’den ayrılmamın sebebi enteresandır, bunu daha önce bu kadar açık konuştum mu bilmiyorum. Maç içinde yaşanan bir olay ve bazı insanların Aziz Yıldırım’ı doldurması sonucu oldu. Ali Limoncuoğlu bunlardan bir tanesidir. Benim ayrılmamı istedi. Bir de bir röportajım vardı, başkanın ona kızdığını duymuştum. “Beni isteyenler de var istemeyenler de, istemeyenleri mahcup edeceğim” demiştim. Aziz abi beni iyi tanıyan biriydi aslında ama bir şekilde o noktaya gelindi.
O zaman takım kaptanıydım ama Levent Topsakal (Levent abi) takıma dönmüştü. Ben onunla beraber oynayıp şampiyon olduğumuz bir takımda, abim olan birinin üstüne nasıl kaptanlık yaparım? Bir akşam yemeğinde ona “Sen benim abimsin, sen kaptan olabilirsin, ben senin kaptanın olamam” diyerek kaptanlığı kendi isteğimle verdim. Bu da herhalde yanlış anlaşıldı veya farklı yansıdı. Sonuçta ayrıldık. Ben aslında Tuborg’a gidecektim ama Darüşşafaka’ya geçtim. Sonraki sene Tuborg’a gittiğimde şu anki eşim Pınar’ı tanıdım. Bugün 17 yaşında, yurt dışında okuyan dünyalar tatlısı bir kızım var. Aslında Aziz Yıldırım sayesinde oldu her şey; o gün beni göndermeseydi eşimle tanışamayacaktım (gülüyor).
Ayrılıktaki asıl kırılma noktası Ali Limoncuoğlu ile olan o Bologna maçıdır. Hayatımda kolay sakatlanan biri değildim ama o maçta bir oyuncu dizimin üstüne düştü ve iç bağlarım esnedi. Geri koşamıyorum, dizimde boşluk hissediyorum. Ali abi kenardan “Niye koşmuyorsun!” diye bağırıp kızdı. Ben de sakatlandığımı belirten bir reaksiyon gösterdim. O anki gerginlik televizyona yansıdı ve bir türlü yıldızımız barışmadı. Benim için o yine de abimdir, görsem saygıyla selam veririm ama insanların egoları ve farklı düşünceleri olabiliyor işte.
O dönem maçların oynandığı Abdi İpekçi atmosferi nasıldı? Şimdiki imkanlarla kıyaslarsak neler söylersiniz?
Fenerbahçe taraftarı 50 yıl önce neyse bugün de odur; çok fair-play ve karakterli bir taraftardır. Abdi İpekçi çok enteresandı ama bazen İbrahim’le (Kutluay) konuşuyoruz; “Acaba bizim Ülker Arena gibi bir salonumuz o zaman olsaydı ne olurdu?” diye. Biz Dereağzı’nda, tribünü bile olmayan o fabrikadan bozma salonda saatlerce şut atardık. Şimdi bakıyorum; Ülker Arena gibi her an ulaşabileceğin, sana özel soyunma odasının olduğu, modern bir salon… Biz o şartlarda o başarıları kazandıysak, şimdiki imkanlarla çemberi ısırırdık herhalde.. NBA standartlarında bir salonun olması sporcuyu bambaşka bir seviyeye taşır. Eski yöneticilerimizden Eyüp Çelik’e de selam olsun, Taner (Barış) abiler de bizden önceki jenerasyon olarak çok zorluklar altında emek verdiler. Şimdiki yatırımlar ve Zeljko Obradovic gibi isimlerin gelmesi hedefleri çok büyüttü.
Takımımızın bu sezonki (2020-2021) durumunu nasıl değerlendirirsiniz abi?
Dipnot: Bu roportaj Nisan 2021’de arşiv röportaj olarak yapıldığı için Güray Kanan o günkü döneme göre yorum yapmıştır
Sezona kötü başladık ama sonra inanılmaz bir dönem yakaladık; 19 maçın 15’ini kazandık. Play-off’a girmek çok güzel. CSKA Moskova ile eşleştik. CSKA yenilmeyecek bir takım değil. Igor Kokoskov dönemi bence güzel bir geçiş oldu. Ben EuroLeague maçlarını hiç kaçırmam, organizasyonumu maça göre yaparım. Fenerbahçe o sistemin dışına çıkmadığı ve topu doğru paylaştığı sürece yenemeyeceği takım yoktur.
Nando De Colo’nun lider olarak daha fazla ağırlığını koyması gerektiğini düşünüyorum. Jan Vesely zaten sakat olmadığı sürece performansı inanılmazdı (nazar değdi diyelim). Pierre gibi çok değerli, düşünülerek seçilmiş oyuncular var. CSKA serisi çok sert geçecek. Öyle bir takımız ki bu sene, CSKA’yı geçebiliriz de ama günümüzde olmazsak galibiyet alamayabiliriz de. Her şey o günkü havaya bağlı. De Colo eski takımı CSKA’ya karşı farklı bir konsantrasyonla oynayacaktır. İnşallah bu seriyi geçip Final Four yaparız.
Son olarak, bu röportajı okuyan Fenerbahçelilere mesajınız nedir?
“Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak” diyorum.. Var olun. Ben teşekkür ediyorum. İnşallah bir gün yolunuz bu taraflara (Bodrum) düşerse beklerim. Dünyanın her yerindeki Fenerbahçelilere selamlarımı iletiyorum. İnşallah futbol takımımız da basketbol takımımız da şampiyon olur ve bizi mutlu ederler. Bizim beklentimiz bu.
