Haşim Tankut’un Dilinden: 1950’li Yıllarda Basketbol

Türk basketbolunun temellerinin atıldığı, imkansızlıkların büyük bir azim ve tutkuyla aşıldığı o efsanevi yıllara bir zaman yolculuğuna çıkmaya hazır mısınız? Ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan; basketbolumuzun yaşayan çınarlarından, 1950’li yılların unutulmaz ismi Haşim Tankut ile bir araya geldi. Haşim Abi, elindeki siyah-beyaz fotoğraflara bakarken bizi Moda kıyılarından Beykoz’un şampiyonluklarına, Fenerbahçe’nin kuruluş surecinden Galatasaray lokaline kadar uzanan derin bir tarih yolculuğuna çıkardı. İşte hiçbir detayı atlamadan, o günlerin ruhunu günümüze taşıyan Haşim Tankut’un kendi ağzından dökülen anıları…

“Modaspor nasıl kurulmuştu biliyor musunuz? İşte bu ilk şampiyon takım… Bu fotoğraftakilerin hepsi o dönemin dev isimleri. Bak, bu fotoğraftaki benim. Yanımdakiler Suat, Nejat ve İbrahim Sulu… Bu adam, Türkiye’nin o dönemdeki tek gerçek ‘yüzücüsüydü’. Tek başına Hamuto’yu (Yunan şampiyonu) geride bıraktı; o kadar iyi bir yüzücüydü. Fotoğraftaki Seko Öztaş, diğeri ise Musa Abi… Bu da Ahmet Abi.

Modaspor Federasyon Kupası için gittiği Ankara’da. Sol başta yüzü gözükmeyen Ertuğrul. Diğerleri: Kubilay, Bülent Köksal, Beydun Hansoy, Güney Ülmen, Haşim Tankut, Turhan Tezol, Afif Kayalı.
Kaynak: dinyakos.com

Unutamadığım bir anımız var: Fenerbahçe ile kritik bir maç oynuyorduk. Maçın bitmesine daha 30 saniye varken Fenerbahçe takımı sahadan çekildi. Bu olay üzerine biz hükmen galip sayıldık ve şampiyon olduk. Dönemin meşhur Belediye Başkanı Sabahattin Savacı, ‘Bu sene iki şampiyon var’ diyerek hem bizi hem de Galatasaray’ı şampiyon ilan etti. Yıl 1955’ti.

Fenerbahçe basketbolunun kuruluşuna dair bir ismi hatırlamaya çalışıyorum; çok iyi tanıdığım biri ama ismi bir türlü aklıma gelmiyor. O yıllarda ağabeyim Beykoz kulübünü kurdu derken, aslında temelde Modaspor’u kurdular. O ekip geldi, bizden birkaç oyuncuyu bünyesine kattı. Bunları bizzat yaşadığım için bugün dönüp baktığımda bana çok enteresan geliyor. 1954-55 sezonunda Moda ile şampiyonluk yaşamışız; bak, fotoğrafta o bilgiyi yakaladım. Bu ağabeyim, bu da Kadıköyspor’u kuran Gökçin… Artık Hürriyet’te mi yazardı, Cumhuriyet’te mi, orasını tam hatırlamıyorum. Tunguç, Nejat ve aslında asıl branşı yüzme olan Haldun… Bir de Güney var. Ben de artık tarih oldum sayılır.

Bu isimleri artık pek kimse hatırlamaz. Ben ağabeyimden dolayı bu sürecin öncesini de biliyorum. Benim hikayem aslında burada tamamlanıyor, bundan sonrasında ben artık sahada yokum. Ağabeyimin kurduğu o Beykoz takımı, Türkiye’nin ilk şampiyonu oldu. Hatta bir gün ondan bir şey istemiştim de bana vermemişti. Onun üzerine Fenerbahçe’nin ‘has evladı’ denilen biri vardı; o gitti Can Bartu’yu kaptı. Can, bize karşı bir oynadı ki o kerata; bize dünyanın sayısını attı! Turan çok iyi savunma yapardı, Can’ın karşısında o dururdu ama ona rağmen hepsini potaya gönderdi. Can Bartu’dan bahsediyorum tabii… Ben de o sıralar artık büyümüştüm. Bir gün bizim maça gelip bizi izlemişti; gerçekten o dönemlerde çok büyük bir yetenekti.

O yıllarda kolay kolay maç kaybettiğimizi hatırlamıyorum, o kadar iyi bir ekiptik. Babamla tatile gittiğimiz bir gündü; ağabeyimi sandalda gördüm. ‘Ağabey nereye, hayırdır?’ dedim. ‘Heybeliada’da yarış var, orayı izlemeye gidiyorum’ dedi. Akşam döndüğünde ‘Nasıl geçti, güzel miydi?’ diye sordum. ‘İyiydi’ dedi. ‘Peki, kurbağalamada ne oldu?’ diye üsteledim. ‘Ben birinci geldim’ dedi meğer. ‘Musa Abi yok muydu?’ dedim, ‘Onu da geçtim’ dedi. Musa o devrin en iyi sporcularından biriydi, ağabeyim onu geçince herkes bizim kulübe, Beykoz’a yöneldi. İşte Beykoz Kulübü’nün basketboldaki doğuşu böyle oldu.

Milli takıma seçildiğimizde hepimize 150’şer lira para vermişlerdi, o günü hiç unutmam. O zamanlar için çok büyük paraydı. Mısır’da ‘Arap’ lakaplı bir oyuncu vardı; boyu müthiş uzundu. Belki benden bir yaş büyüktü ama sahada dev gibiydi, çok iyi oynardı. Ben ağabeyimden dolayı bu işlerin çok eskisini bilirim. Okula gittiğimizde babam ‘Git amcanla konuş’ demişti. Aralarında 7 yaş fark vardı. Kırk sene sonra karşılaştığımızda bana ismimle değil, ‘Tankut’ diye seslendi. Bizde normalde ilk isimle hitap edilir ama o soyadımla seslendi. ‘Sen büyüğü müsün, küçüğü mü?’ diye sordu; ‘Küçüğüm’ dedim. ‘Ağabeyin çok iyi basketbol oynardı’ diyerek o günleri yad etti. Ağabeyim okul takımında başladı, sonra Milli Takım kaptanlığına kadar yükseldi.

Daha sonra Harp Okulu kapatılınca oyuncular Galatasaray’a geçti. Cafer Çağatay da bir sene orada oynamıştı. Şaka yapmıyorum, o dönem Galatasaray çok güçlü bir takımdı. Beykozspor genelde Rumların ve İtalyanların, Kurtuluş Kulübü ise Bulgarların takımıydı. Kendi sahaları vardı ama o sahalar şu an içinde bulunduğumuz odanın ancak dört katı büyüklüğündeydi. Ben de bir dönem o daracık sahalarda oynadım.

Fenerbahçe basketbol şubesini kuran kişi (Cem Atabeyoglu ve Muhtar Sencer’den bahsediyor) bizden iki oyuncu aldı: Necdet Tonguç ve Nejat… Onları aldıkları için Fenerbahçe takımını kurabildi, yoksa sıfırdan öyle bir ekip kurmaları zordu. Modaspor’da devam edebilirlerdi ama o zamanlar 50-100 lira transfer parası verildi mi oyuncu giderdi; o günün şartlarında ciddi bir rakamdı bu. Fenerbahçe ile ilgili çok anım var. İki ağabeyim vardı, atletizm yarışlarında start tabancasını onlar patlatırdı; Fenerbahçe ile bağları öyle kuruldu. Sınıf arkadaşım Canberk ve kardeşi Janset vardı; çok yakın dostlarımdı.

Galatasaray bizden daha köklü bir kulüptür. Modaspor ise başlangıçta çok iddialı değildi ama sonradan çok iyi bir takım haline geldiler, hatta bizi de yendiler. Lig maçları Beyoğlu’ndaki Galatasaray lokalinde yapılırdı. Galatasaray Hamamı’nın oralarda, sağ tarafta bir yerdi. Rahmetli Hakkı Abi ile beraber A Takımı’ndaydık. O dönemki kadromuzda Nejat Diyarbakırlı (sonradan Fenerbahçe’ye geçti), Sacit Seldur, Altan Dinçer, Erdoğan Karabelen, Hikmet, Mete ve benden birkaç yaş küçük olan Erol Abi vardı.

Benim dönemimde; 1954, 1956 ve 1958 yıllarında üç kez şampiyon olduk. Hep çift yıllarda şampiyonlukları toplardık. Modaspor Türkiye şampiyonu olduğunda kadroda ‘Kral Bodos’ lakaplı oyuncu, Fenerbahçe’den Altan Dinçer, Galatasaray’dan Şengün ve Ünal vardı. Can Bartu için hep ‘Keşke sadece basketbol oynasaydı’ derlerdi. Öyle bir oynardı ki kerata; karşısında savunma yokmuş gibi geçer giderdi. İddiaya girer, sahanın ortasından (santradan) topu potaya sokardı.

1957 yılı benim son senemdi. Haldun, Turan, Nejat, Ünal, Güney, Bülent, Yüksel, Kubilay ve Ertuğrul ile beraber oynadık. Ertuğrul çok kibar ve beyefendi bir insandı. Bir maçta rakip oyuncu bana yaslanarak yürüyordu; ben de durup hakeme gösterdim, ‘Bak, adam üzerime yaslanmış geliyor’ diye. Hakemden hiç ses çıkmadı. O dönemlerde Tarzan Hikmet vardı, meşhur bir hakemdi. Tabii o zamanın maçlarına dair bir video kaydı falan yok. Hüseyin Öztürk’ü hatırlarım; Amerika’dan gelmişti, babası Türk’tü ama kendisi Türkçe bilmezdi. Atatürk ona ‘Türkiye’yi öğren’ demiş, o da çıkıp gelmişti. Amerika’da basketbol eğitimi aldığı için çok üst düzey bir oyuncuydu.
Maçlarımızı Galatasaray lokali, Beyoğlu Halkevi ya da Eminönü’ndeki o küçük basketbol sahalarında oynardık. Şimdi gitseniz o sahalarda yürüyemezsiniz bile, o kadar bakımsız ve dar yerlerdi. Yuda Cerasi isminde bir hakemimiz vardı; bize karşı bile her zaman yüzde yüz dürüst ve adildi.

Şimdiki maçlara bakıyorum, skorlar 100’lü sayıları buluyor. Bizim zamanımızda bir maç 25-23 ya da 27-25 biterdi. Şimdi maçlar asıl 23 sayıdan sonra başlıyor! Oyun çok hızlandı ve modernleşti. Bizim zamanımızda sahalar betondan farksızdı, zemin çok sertti. Bir maçta topu kapmak için öyle bir zıplamışım ki, havada asılı kaldım sanki… Sonra beyin üstü yere bir çakıldım, bütün salon ayağa kalktı. Seyirci olan ağabeyim hemen sahaya koştu. Yarım dakika kadar baygın kalmışım; herkes ‘Öldü mü kaldı mı?’ diye tepeme dikilmişti.

Can Bartu aslında bizim takımda oynayacaktı. Benden bir şey istemişti, ben de vermeyince bozulup Fenerbahçe’ye gitti. Fenerbahçe’de biri vardı, Can’ı ikna edip oraya götürdü. ‘Hakkı Abi Fenerbahçe düşmanı’ derlerdi ama öyle bir şey yoktu. Ben ağabeyimden dolayı çok eskiyim, çok anı biriktirdim. Hiç unutmam; bir gün maçtan çıktık, arkadaşlarla kumar oynuyoruz. Masadan kalkıp maça gittik, maç bitti, tekrar masaya döndük! Bir keresinde Amerikalılarla oynamıştık; uçak gibi hızlı adamlardı. Onlarla berabere kalmıştık. O zamanlar beraberlik vardı, uzatma oynanmazdı. Biz de ‘Uzatmayalım, böyle kalsın’ dedik ve maçı öylece bitirdik.
Modaspor, Beykoz’dan sonra kuruldu ve onun yerini aldı. Basketbolun Türkiye’de popülerleştiği 1950’li yıllarda işin tam kalbindeydim. Federasyonun bize verdiği o 100 lirayı hiç unutmam. Tek lüksümüz bir soyunma odamızın olması ve Moda Plajı’na bedava girmemizdi. Aslında çoğu arkadaşımız yüzücüydü ama sonradan basketbola geçip Türkiye şampiyonu olan o efsane takımı kurdular…”

Haşim Tankut, Can Bartu. Kaynak: dinyakos.com


Haşim Tankut’un bu anlatımı, aslında sadece bir spor geçmişini değil, bir dönemin kısıtlı imkanlarla yaratılan devasa başarılarını simgeliyor. Beton zeminli sahalardan çıkan Türkiye şampiyonlukları, dostlukla harmanlanmış rekabetler ve basketbola adanmış ömürler… Haşim Abi’nin belleğinde kalan bu kareler ve anılar, Türk basketbol tarihinin en saf ve en samimi sayfalarını oluşturuyor. Bize bu değerli hatıraları ulaştıran Haşim Tankut’a teşekkürü bir borç biliyor, anılarını gelecek nesillere aktarmanın gururunu yaşıyoruz.

Yorum bırakın