Erhan Torun: “Bizim dönemimizde bu imkanlar hayaldi”

Fenerbahçe basketbol tarihinin sayfalarını çevirdiğinizde, karşınıza sadece kupalar ve madalyalar değil; imkansızlıklar içinde yaratılan büyük bir aidiyet hikayesi çıkar. 1970’li yılların o tozlu parkelerinde, Dereağzı’nın zorlu şartlarında ve Spor ve Sergi Sarayı’nın atmosferinde “Çubuklu” formayı terleten jenerasyonun değerli isimlerinden biri de şüphesiz Erhan Torun.

Yıldız takım seviyesinde şampiyonluklar kazanan, Genç Takımda formamızı giymeyi sürdüren ve A Takım hiyerarşisinde kendine yer bularak kulübün en zorlu dönemlerinde sorumluluk almaktan kaçınmayan Torun; bugün bile heyecanını koruyan anılarıyla bizleri geçmişe götürüyor. Beşiktaşlı olmasına rağmen Fenerbahçe formasını “kutsal” sayarak sahada her şeyi unutan, imkansızlıklara rağmen amatör ruhun en saf haliyle mücadele eden Erhan Torun ile; Karşıyaka potasına bıraktığı 32 sayıdan, Aziz Yıldırım dönemindeki devrime, dostlukla örülü 50 yıllık bir camia kültüründen, bugünün modern EuroLeague sahnesine kadar her şeyi ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.

Salon Tribünü ekibi olarak; Fenerbahçe basketbol hafızasının canlı tanığı Erhan Torun ile gerçekleştirdiğimiz, geçmişin özlemi ve geleceğin umuduyla dolu bu samimi röportajla sizi baş başa bırakıyoruz.

Erhan abi, Fenerbahçe basketbolunun tarihini eşelediğimizde karşımıza çıkan en disiplinli ve yetenekli jenerasyonlardan birinin parçasısınız. Basketbol topunu elinize ilk alışınız ve Fenerbahçe altyapısına seçilme süreciniz nasıl gelişti? O günlerdeki basketbola başlama hikayenizi sizden dinleyebilir miyiz?

Kadıköy Maarif Koleji’nde orta son sınıftaydım. Aslında basketbola başlamaya kararlıydım. O arada Milli Takım antrenörlerinden Önder Seden’in oğlu Turan Seden’le aynı okuldaydık. Yani sporcu olarak biliniyordum. Ben iyi de futbol oynadığımı düşünüyorum, ortaokul karmasında falan da oynamıştım. Yani ortaokul basketbol ve ortaokul voleybol takımlarında da bulunuyordum. Turan, Fenerbahçe altyapı antrenörü Faruk Akagün’e benden bahsetmiş. Faruk abi de beni davet etti. Gittik, tanıştık; işte programı verdi. Okullar kapandıktan sonra, sanıyorum bir Temmuz günü antrenmanlara başladım. Hikaye böyle başladı.

1973-1975 yılları arasında Yıldız Takım’la hem İstanbul hem Türkiye şampiyonluklarını kazandınız. O dönemki takım yapınız nasıldı? Soyunma odasındaki arkadaşlık ve saha dışındaki bağlar, sahadaki o kupaları getiren başarıda ne kadar rol oynuyordu?

Yıldız takımdaki başarıların bir numaralı sebebi Faruk Akagün’ün çabalarıdır. Tamemen yepyeni bir kadro oluşturmuştu. İşte uzun boylu, iyi fizikli gençleri takıma topluyordu. Çok yoğun bir çalışma dönemi geçirmiştik. Soyunma odasındaki arkadaşlıklar falan çok yeni başladı, herkes birbirini yeni tanıdı falan ama Faruk Akagün’dür Yıldız Takım başarısının asıl etkeni.

Yıldız takımdan sonra genç takımda da forma giydiniz. 1975-76 sezonunda gelen Gençler İstanbul ikinciliğinin ardından, 1976-77 sezonunda Gençler İstanbul Şampiyonu olup Türkiye dördüncülüğüne uzandınız. Altyapının her kademesinde zirve mücadelesi vermek ve bu madalyaları “Çubuklu” formayla boynunuza takmak bir genç oyuncu olarak size neler hissettirmişti?

Yıldız takımdaki başarılardan sonra genç takımlarda aslında aynı başarıları gösteremedik maalesef. Yani bir Gençler Türkiye Şampiyonu olamadık; ancak dördüncülükle yetindik genç takımdaki son senemizde. O yüzden hayal kırıklığıdır aslında. İstanbul şampiyonluğumuz var ama özellikle son yılımızda çok daha iyi bir netice almayı hedefliyorduk.

Erhan Torun arşivi
Erhan Torun arşivi

Türk basketbolunun mabedi kabul edilen Spor ve Sergi Sarayı’nın o efsanevi ruhunu ve Dereağzı’ndaki o meşhur antrenman ortamını bugünün gençlerine nasıl tarif edersiniz? O parkelere adım atmak bir genç oyuncu için ne anlam taşıyordu?

Ben basketbola başlamadan da bir basketbol seyircisiydim; yani beş bin kişilik Spor Sergi Sarayı’nda… Hatta daha öncesinde Ankara’da Selim Sırrı Tarcan Salonu vardı, sonra Atatürk Spor Salonu oldu; orada çok önemli maçları seyretmiştim. Spor Sergi Sarayı’nda oynamak hakikaten bizler için çok değerli ve heyecan vericiydi. Ama tabii bizim maçlar sabahın onunda falan oluyordu, on kişi yirmi kişi falan izliyordu o maçları genellikle. Özellikle grup aşamasında çünkü çok zayıf rakiplerle oynuyorduk.
Fakat Dereağzı’ndaki antrenmanlar bir başka alemdi. Sabah akşam, yazın çift idman yapıyorduk. Ağırlık çalışmaları yapıyorduk. Benim için tabii en unutulmaz şey; antrenmanlardan sonra Mehmet Baturalp gibi, Doğan Hakyemez gibi o dönemin çok önemli basketbol kişileriyle maçlar yapmak oldu. O tabii çok heyecan verici bir şeydi. Bir yandan da maalesef spor salonu imkanımız olmayışı, Fenerbahçe gibi çok büyük bir kulübün büyük bir eksikliğiydi. Onu tabii bugün üzülerek hatırlıyorum.

Beşiktaşlı olduğunuz biliniyor abi. Fenerbahçe formasını kutsal bilerek ter döktünüz. Beşiktaşlı bir sporcu olarak Fenerbahçe forması altında oynamak nasıl bir duyguydu? Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı “Çubuklu” formayla sahaya çıkmanın yarattığı o tarif edilemez hissiyatı bizlerle paylaşır mısınız?

Bir Beşiktaşlı olarak Fenerbahçe takımında oynamak… Tabii o zaman başarıyı maksimize etmeye çalıştığınız için Beşiktaşlılığı falan unutmuştum. Yani sadece Fenerbahçe’nin başarısı için, hatta kendi takımımın başarısı ve kendi başarım için çabalıyordum. O anlamda Beşiktaşlılık ikinci planda kalmıştı doğrusu. Benim abim Ali Torun da basketbol oynuyordu. Özellikle basketbolcu olmamı o özendirmiştir Ankara’da Yenişehir takımında oynarken. Yıldız-Minik takıma falan çağrılmıştı. Ben de basketbola başladığımda bütün çabamı başarılı olmaya verdim, ona odaklandım. Çok da severek yaptım, belli ölçülerde tatmin de oldum. Doğrusu çok iyi bir gençlik dönemi geçirdiğimi düşünüyorum; bütün zorluklarına ve sıkıntılarına rağmen.

Erhan Torun arşivi

Sizin oynadığınız dönemde basketbol bugünkü kadar endüstriyel değildi. Erhan Torun’un Fenerbahçe forması altındaki o meşhur “amatör ruhu” ve formaya olan sadakati tam olarak nereden geliyordu?

O zamanki Fenerbahçe basketbol A takımıyla bugünkü Fenerbahçe basketbol A takımı arasında dağlar kadar fark var, bir defa bunu unutmamak lazım. O zaman Fenerbahçe daha… Yani futboldan başka diğer branşlara bu kadar önem vermiyordu. Aziz Yıldırım başkanlığıyla beraber Fenerbahçe basketbolda büyük atılımlar yaptı.

1977-78 sezonunda A Takım kadrosuna yükselerek o büyük sorumluluğu sırtlandınız. Genç bir yetenek olarak A Takım hiyerarşisi içinde yer bulmak ve o dönemin yıldızlarıyla aynı parkeyi paylaşmak size neler kattı?

A takımına çıktığımda ben de yani… Açıkçası o sezon küme düşmeme mücadelesi veren bir kadrodaydık. Fazla da şans bulamadım. Yani biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söylemem gerekiyor.

Fenerbahçe formasıyla çıktığınız sayısız maç içinden; “Aradan yıllar geçse de asla unutamam” dediğiniz o özel an veya maç hangisidir? O anı bugün bile aynı heyecanla hatırlatan şey nedir?

Fenerbahçe formasıyla Yıldızlar Türkiye Şampiyonu olduğumuz Balıkesir’deki turnuvada, o zamanın Federasyon Başkanı Osman Solakoğlu’ndan şampiyonluk kupasını almak benim için en değerli andı tabii. Bir başka değerli an da Genç Milli Takım aday kadrosuna çağrıldığımı öğrenmiştim, o da benim için çok değerliydi. Unutamadığım maç da Genç Takım’daki son senemde İstanbul’da yapılan Gençler Türkiye Şampiyonası’ndaki ilk maçta Karşıyaka’ya karşı oynamıştık. 72-70 yendiğimiz maçta 32 sayı atarak takımımın galip gelmesinde büyük rol oynamıştım. O da benim için kariyer maçım olmuştu.

Bugünün basketbol dünyasında Erhan Torun, kendi kendisinin koçu olsaydı; oyununa teknik veya fiziksel olarak neler eklemek isterdi? Geçmişe dönüp baktığınızda, “Şu özelliğimi bugünün basketboluna göre evriltseydim daha farklı olurdu” dediğiniz bir nokta var mı?

Basketbolcu olarak iki önemli eksiğim olduğunu düşünüyorum. Birincisi; jump shot atmak için daha çok sıçrama çalışması yapmam gerektiğini biliyorum, onu yapmamıştım. Bir de sol elimi kullanmak konusunda geride kalmıştım. Yani iki konuda ciddi teknik ve fiziksel eksiklerim vardı.

Fenerbahçe basketbolu sizin için genel olarak ne anlam ifade ediyor abi? Bu kültürü ve camiayı diğer takımlardan ayıran o temel karakteristik farklar sizce nelerdir?

Fenerbahçe basketbolu benim için dostluk, arkadaşlık ve başarıyı ifade ediyor aslında. Yani 15-16 yaşında Türkiye şampiyonu olan bir takımın kaptanı olmak benim için çok değerliydi. Halen 50 yıl sonra bile biz ayda bir buluşuyoruz, görüşüyoruz; kopmadığımız arkadaşlarımız var, çok değerli arkadaşlarımız var.

2000’li yıllarda artan yatırımlar, 2017 ve 2025’teki EuroLeague zaferleriyle meyvesini verdi. Bugünün Fenerbahçe Beko’sunu bir basketbol insanı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Takımın mevcut durumu ve EuroLeague hedefleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Küresel ekonomide sporun yerinin artması, canlı yayınların artması, reklam dünyası ve bütün spor ekonomisine maddi katkı sağlaması muhakkak ki Fenerbahçe basketbolunun bu kadar gelişmesinde en önemli etkendir. Tabii Aziz Yıldırım’ın başkanlığı da çok etkide bulunmuştur. Fenerbahçe’nin aslında Aziz Yıldırım döneminde zirveye ulaştığını düşünüyorum. Şimdi yavaş yavaş o zirveden hala iddialı olmasına rağmen yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını da düşünüyorum doğrusu.

Kulübün geldiği bu devasa noktayı, sizin oynadığınız o fedakarlıklarla dolu yıllarla kıyasladığınızda neler hissediyorsunuz? Gelecekten beklentileriniz neler?

Kulübün geldiği devasa noktayı biraz kıskanarak izliyorum doğrusu. Keşke diyorum; bizim dönemimizde de bu imkanlar ona yakın, yani en azından bizim elde ettiğimiz imkanlardan daha iyi imkanlar olsaydı biz de en azından spor hayatımıza daha uzun, daha başarılı devam ederdik diye düşünüyorum.

Son olarak, bu röportajı okuyan ve sizi her zaman saygıyla anan, Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Basketbolu bir yaşam biçimi olarak gören Fenerbahçe taraftarı çok değerli bir şekilde sahip çıkıyor takımına, kulübüne. Bu sayede de tabii salonun sürekli dolu olması, maçların çok ilgi görmesi bütün Fenerbahçe basketbol takımını yukarılara çıkarıyor. Ama şunu da unutmamak lazım; bütün takımların taraftarları hep beraber insanlığa, dostluğa, kardeşliğe bir katkıda bulunmalı, rakiplerini düşman görmemeli.

Yorum bırakın