
Fenerbahçe basketbolu sadece bir spor branşı değil, beton sahalarda karlar kürenerek, sibobu içine kaçmış toplarla idman yapılarak inşa edilmiş bir kimliktir. Bu kimliğin en canlı tanıklarından biri olan Demir Toppare; Erdi Tiran ve Baran Arslan’ın gerçekleştirdiği bu röportajda amatörlüğün en saf, en samimi yıllarına bizleri götürüyor. Dünü özlemle, bugünü ise bir o kadar sitem ve sevdayla anlatıyor. Vefa ile hırsın birleştiği bu sohbette, Fenerbahçe basketbolunun ruhunu yeniden keşfedeceksiniz.
Demir abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi olarak size çok teşekkür ederiz. Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi ve altyapı yıllarınızı bize anlatabilir misiniz?
Teşekkür ederim Erdi kardeşim, beni bulduğunuz için sağ olun. Ben basketbola tesadüfen başladım. 1964 yılıydı, Denizatı’nın oradaydım, baktım insanlar basketbol oynuyorlar; “Ben de oynayayım bari” dedim. Halbuki hiç alakam yok, Ankara’dan gelmiştim o zaman. Altyapıyı kimin çalıştırdığını hatırlamıyorum ama kendime güvenim vardı. “Gel” dediler, gittim yanlarına. Daha sonra sıkıldım, bıraktım, tatile gittim. Epey bir zaman geçti, döndüm geldim; altyapının başına Faruk Akagün gelmişti.
Gittim Faruk abinin yanına, “Ben burada oynadım” dedim. “Nasıl oynadın?” falan dedi, oynamak istediğimi söyledim. “İyi” dedi, antrenmanlara başlama aşamasında “Saçlarını keseceksin” dedi. Saçlar uzun tabii o zaman. 1964’te başladım. Üç sene minik takımda oynadım. Ondan sonra Yıldız Takım; yine Fenerbahçe’de Faruk abiyle iki-üç sene oynadım. Genç takıma geçtiğim sene Ankara’ya, Yükseliş Koleji’ne transfer oldum okul olarak. Yükseliş’te iyi bir kadro kuruldu. Hatta bizim Cem Akdağ da geldi; Semih, Feyyaz, Ali Şapo. Ankaralıdır, Allah rahmet eylesin, öldü; çok iyi oyuncuydu. Öyle bir takım vardı. Oraya transfer olunca ODTÜ’de bir sene Genç Takım oynadım. Sonra liseyi bitirince geldim, Fenerbahçe’de ikinci genç takım senemi oynadım.
Ondan sonra A Takım zamanı geldi. A Takım’da kim vardı? Muhtemelen Önder Seden abiydi. Önder abiyle A Takım’da bir iki maça çıktım, bir şeyler oldu. Sonra unuttular bizi, kadro dışı bıraktılar. Basketbolu bırakmış gibiydim. Aradan bir 7-8 ay geçti, bir telefon geldi. Hüseyin Kozluca seni arıyor dediler. Hüseyin abi “Bulun gelsin” demiş. Kalktım gittim yanına. “Neden idmanlara gelmiyorsun?” dedi, “Başla” dedi. Başladım, oynamaya başladım. Takımda oynamak istiyorduk ama maalesef kendi öz nüvesindeki adamlara pek önem verilmiyordu.
O zaman hepimiz devlet memuru çocuğuyuz. Ta anasının nikahından idmana geliyorsun, gidiyorsun; her şeyi kendin yapıyorsun. O dönem ne sistemci var ne o var ne bu var. Soyunma odası yok, yıkanacak yer yok. Kapalı salon denir, Spor ve Sergi Sarayı’nda birer saat yer alınırdı, çok mutlu olurdunuz. Bazen Amerikan Dershanesi’nin sahasına, bazen Kadıköy’de Halk Eğitim’e giderdik. Biz hep açık sahadaydık. Bizim eski, şimdiki antrenman sahasının olduğu yerde asfalt açık saha vardı. Kışın karları küreyip idman yapardık. İşte öyle Hüseyin abiyle, ondan sonra rahmetli Batur abi geldi.
Batur abi geldi, takım düzelmeye başladı. İyiydi, oynamıştık ama yine doğru transferler olmuyordu. O dönem ben büyük bir hastalık geçirdim, bir ay hiç oynamadım yattım. Bir gün idmana gittik, dönüşte duş yok. Taksiyle dönerken taksinin içi kar, buz gibi hava…
Eşofmanlarla ta Kadıköy’e geliyoruz. Halil abi dedi ki “Ben hamama gidiyorum, siz de oraya gelin.” Kadıköy çarşının içindeki hamama gidene kadar yolda bütün rüzgarı yedim. Ertesi gün ateşler içinde yattım. Doktor “Üşütmüşsün” dedi ama ciğerime bıçak saplanıyordu. Babam subay olduğu için Çamlıca Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne gittik. “Sen plörezi olmuşsun” dediler, yani zatürre. Ciğerim ağzına kadar su dolmuş. Hastanede yattım, amcam Bursa Tıp Fakültesi’nde profesördü, oraya gittim. Beni ilaçla kuruttu ama çok uzun sürdü; 6 ay kadar oynayamadım.
Dönünce tekrar idmanlara başladım. İlk oynadığım maç Efes maçıydı, Batur abi beni ilk beşe attı. Muazzam oynadık, dört sayıyla falan kaybettik. Faruk abi de o zaman Efes’i çalıştırıyor. Aradaki transferleri saymıyorum, sonra Fenerbahçe işi bitti. Arada bir iki sene Efes’e gittik. İlk defa profesyonelliği Efes’te gördüm; soyunma odasıyla, eşyaların yıkanıp asılmasıyla… Herkesin çifter çifter ayakkabısı vardı. O dönemde ayakkabı büyük meseleydi.
Millet yurtdışına gidenlere yalvar yakar bir tane ayakkabı getirtirdi çünkü Türkiye’de yoktu. Tuncay Özilhan Amerika’dan antrenman ayakkabısı, maç ayakkabısı hepsini getirtti. Onlar orada duruyor, sen sadece gidip idmanını yapıyorsun, soyunup bırakıyorsun. Ayın 30’u dedi mi maaşlar yatıyor, hiçbir sıkıntı yok. “Nasıl bir şeymiş bu ya” dedim. Çanta taşıma derdi yoktu. Fenerbahçe’deyken en küçük olduğun için bütün malzemeleri, topları, çantaları hamal gibi sen taşırdın. Efes’teki o iki seneden sonra tekrar Fener’e döndüm. Ama sonra küstüm. Diyorum ya; dışarıdan gelen çok makbuldür, ama kendi öz evladınsan hiçbir zaman hatrın sayılmaz. Buna en büyük örnek Onur Kayador’dur. Kendisini damdan düşer gibi Adana Demirspor’a gönderdiler. İki sene Adana’da oynadı, dünyanın parasını kazandı, geri geldiğinde kaptan yapıldı. Futbolda bunun çok örneği var, basketbolda az adam yetiştiği için örnek az. Ben hiçbir zaman para almadım. “Tamam kardeşim, sen bizim evladımızsın, alırsın alırsın; hadi şimdi oyna, forma aşkı” derlerdi. Fenerbahçe’den oynadığım sezonlar boyunca bir kuruş para almadım. Ali Şen geldiğinde durum değişti; bize iyi bakıldı, resmiler çekildi, deplasmana giderken adam gibi giyinmeye başladık, tam bir takım hüviyeti oluştu. Yoksa ondan önce adı var kendi yok durumundaydık.
İkinci dönüşümden sonra Almanya’ya transfer oldum. Satürn Köln’e gittim, orada çok büyük zorluklar yaşadım. Türk olduğun için adamların bakış açısı o senelerde tuhaftı. Arkadaşlık yoktu, Amerikalılar daha revaçtaydı. Altı ay kadar oynadım. Benim yerime Neumann diye bir Amerikalı daha getirince “Bize yol göründü” dedim. Orada kurallar farklıydı; üç ay içinde başka takıma transfer olabiliyordun. Bochum’a geçtim, birinci ligdeydi ama yapamadım. Sanayi bölgesiydi, sabahın köründe sirenler çalıyor, kapkaranlık, pis bir yer… Hiç sevmedim. Sonra şimdiki Bamberg olan, o zamanki Godesberg takımına transfer oldum. Hayatımın en iyi senesi orada geçti. 20 bin kişilik bir kasaba, bir tane Türk yok, kulüp başkanı bir kadındı. İlk sene antrenör Cenk Dumlupınar’dı, o da Köln Spor Akademisi’nde okumuştu.

Köln Spor Akademisi de bayağı ciddi bir yerdir.
Ben de orada iki sene master yaptım. Sonra Türkiye’ye tatile geldik, annem (Allah rahmet eylesin) yana yakıla beni arıyor. Bodrum’da tatildeydik, tesadüfen evi aradım; “Faruk abin seni arıyor” dedi. Aradım Faruk Akagün’ü, “Çabuk Mersin’e gel” dedi. “Abi ne oldu, hayırdır?” diyorum, “Ben Çukurova’ya geçtim, geleceksin” diyor. “Almanya’da oynuyorum” diyorum, “Hakkımı helal etmem” diyor. Kalktım Mersin’e gittim, beni transfer ettiler. Her şeyim Almanya’da kaldı. Yazışmalar yapıldı, bonservis geldi ve Çukurova’da başladım. Kimileri “Bu takım düşer” diyordu ama Al Davis diye bir Amerikalı aldık. Kadroda ben, Yamuk Emre, Nuri, Mehmet Perçin, Yavuz abi, Muzaffer vardı. Gazeteler “Almanya artığı Demir gelmiş” falan diye yazıyordu ama kim geldiyse tokatladık. Eczacıbaşı ve Efes gibi takımlar hariç; Teknik Üniversite’yi, Güney Sanayi’yi, Şekerpınar’ı, ODTÜ’yü, Taçspor’u… Hepsini yendik. İnanılmaz bir performans sergiledik.
Faruk abi bırakınca antrenör olarak Ünal Bey’e gittik ama o “Bıraktım” dedi. Yerine rahmetli Osman geldi. Osman benim Ankara’dan mahalle arkadaşımdı, Rıza da öyle. Osman bizi gönderdi. Ben de Anadolu Hisarı’na gittim, orada şampiyon olup birinci lige çıktık. Sonra Suudi Arabistan’a gittim, bir sene de orada oynadım. İşte hayat böyle akıp gitti.
Fenerbahçe’ye dönüş sürecinizi ve o büyük kulübün formasını giymenin nasıl bir duygu olduğunu anlatabilir misiniz?
Şimdiki gibi değil o dönem; 18 yaşında gencecik bir çocuk olarak “babalarla” beraber o formayı giyiyorsun ve Spor ve Sergi Sarayı’na çıkıyorsun. İnsanın eli ayağı titriyor. O zaman öyle bir atmosfer vardı ki salon tıklım tıklım basketbol seyircisiyle dolardı. Her takımın Sergi Sarayı’nda bir tribünü vardı; Moda tribünü, sosyete, Teknik Üniversiteliler… Bizim maçlarımızda oranın patronu bizdik, Fenerbahçe’ydi. Üst tribünler bile dolardı, muazzam bir keyifti. Başka takıma gitsen de profesyonel olarak savaşırsın ama kafa hiçbir zaman değişmiyor.
Başka takımdayken Fenerbahçe maçına çıkmak çok zordur, anlatması zor bir burukluk hissedersin. Bizim dönemimizden sonra bu heyecan biraz değişti çünkü takımda “baba” abiler kalmadı, herkes kendi yaş grubuna döndü. En son Necdet abi kalmıştı. O kültür yok olunca iş sıradanlaştı. Şimdi bakıyorum, para için mi oynuyorlar yoksa forma aşkı için mi? Biz maç kaybettiğimizde hüngür hüngür ağlardık, soyunma odasından çıkamazdık. Şimdi sporcular çok rahatlar.
Biz utanırdık abi. Şimdiki gibi otobüsle salonun kapısına gelmek, kimseyi görmeden soyunma odasına girmek yoktu. Biz haftada iki maç yapardık; Cumartesi bir, Pazar bir. Maçımız akşam 6’daysa, ben sabah 10’da Sergi Sarayı’na giderdim; yıldız maçını, genç maçı, kız maçını izlerdim. O arada seyirciyle iç içesin. Kötü oynadıysan seni orada sorgularlardı. Şimdi kimseyle temas yok. Fenerbahçe’de oynamak olağanüstü bir ayrıcalıktı. Takım iyi de olsa kötü de olsa o formanın ağırlığı başkaydı.
Takıma katıldığınız 1975-1976 yıllarındaki kötü gidişe dur demek için sezon başında basketbol şubesi başkanlığına Ali Şen getirilmişti ve takımı hareketlendirmişti. Ancak kara bulutlar pek dağılmadı ve beklenen performans gelmedi. O sezonu, hatırlayabildiğiniz kadarıyla bize anlatabilir misiniz?
1975-76 sezonunda Ali abi şube kaptanı olarak geldi ve Yugoslavya’dan Knezevic’i transfer etti. Ferhan abinin katkısı olan transferlerden biriydi, Popovic de keza öyleydi. Fakat Popovic bir sene önceydi, sonra Knezevic geldi. Ama 34-35 yaşındaydı, bize çok yaşlı gelmişti. 2.20 boylarındaydı Knezevic. Başka da yabancımız yoktu, tek yabancı o vardı. Takımda Ferhan abi, Halil abi, Küçük Tuncer vardı. Tuncer abi zaten bir sene önceden de vardı. Başka kimler vardı? Ömer Dulak, Apostol Natof, Kavun Osman (Osman Gündüz)… Osman benimle beraber Efes’e geldi, Efes’ten tekrar beraber Fener’e döndük.
Osman Gündüz şuan Amerika’da. Erdim abi (Öztokat) Hür Güneralp abi, “Taşkafa” Hür falan… Hür abi de Amerika’da şimdi. Baktığın zaman kötü oyuncular değildik ama biz “kısaydık” abi. Knezevic’ten sonra en uzun adamımız Halil abiyi. Pota altında rakipleri çok fazla zorlayamadık. Dışarıdan atıcılarımız vardı tabii; Ferhan abi, Ömer Dulak, Apostol falan iyi atardı. Çok iyi mücadele ederdik ama maalesef maç kaybediyorduk. Knezevic bence bizim için biraz yaşlıydı. Kariyeri başarılarla doluydu, Yugoslavya’ya kampa gittiğimizde adamlar ona resmen tapıyordu; o dönem daha bölünmemiş olan Yugoslavya’dan bahsediyorum. Ama ne yaptıysak olmadı, başarısız bir sezondu.
1976-1977 sezonu başında takımımızdan ayrıldınız Demir abi. Sizi bu ayrılığa iten sebep neydi ve Efes maceranızı bize anlatabilir misiniz?
Fenerbahçe tarafı, bize yani genç oyunculara hiçbir zaman bakmadılar. Maddi olarak da manevi olarak da arkamızda durup bizi desteklemediler. “Geleceksin, gideceksin” şeklinde rutin bir düzen vardı. Abiler oynardı, maç kaybedildiği zaman en çok sen hatalı olurdun, kazanıldığı zaman ise yetenekliler kazanmış olurdu. Bir de kamp yükünü falan hep biz çekerdik. Benden başka genç yoktu, en genç benim, arkamda kimse yok. Önüme maddi bir teklif gelince de değerlendirdim. Fenerbahçe’de o kadar sene oynamışım, bir lira kazanmamışım. Efes o zaman ciddi bir teklifle geldi. Ciddi bir oluşum içindeydiler, oraya gittik. Sadece ben değil; rahmetli Erdim abi, Hür abi ve ben… Üçümüz Fener’den gittik. Kavun Osman İTÜ’den geldi. Beşiktaş’tan Mehmet Karakaş, Şişli’den Turgut Yosmaoğlu geldi uzun bir arkadaştı, Akın Süel vardı. Isak diye bir oğlan vardı Şişli’den, pire gibi herifti; çok hızlı baskıya koşan, atan tutan bir arkadaştı. Böyle bir takımla biz namağlup şampiyon olduk ve ikinci lige çıktık.
İkinci senede Aytek Gürkan geldi. Sami, Utku, Sabri geldi. Başka kim vardı. Vedat (Ankaralı Vedat), şimdi o da Amerika’da profesör. Bir de Faruk abi Amerikalı getirdi: Jesse James Campbell. Böyle bir adam yok. Kendi ligimizde, ikinci ligde maç yapacak takım bulamıyorduk. Genellikle idman maçlarını Eczacıbaşı ile yapardık. Eczacıbaşı’nda kimler var? Mehmet, Efe, Doğan abi, Melih, Necati Güler… İki tane de Amerikalıları vardı, birisi John Hegeler’dı sanırım. Eczacıbaşı o zaman birinci ligde şampiyonluğa oynuyordu.


Eczacıbaşı’nı idman maçlarında rahat yenerdik abi. Çünkü bizdeki Jesse manyak bir şeydi; herif çemberlerin üstünde uçuyordu. Muazzam bir sıçrama yeteneği vardı, acayip blok yapardı. Efe abinin (Aydan) meşhur bir “hook shot”ı (çengel atış) vardır ya, gururudur onun… Jesse o topu havada yakalıyordu.. Öyle bir adamdan bahsediyorum. O takımla yine namağlup şampiyon olup birinci lige çıktık. İki sene muazzam geçti. Efes’te gerçek profesyonelliği gördüm. Şimdiki gibi tesis imkanları yoktu tabii. Kadıköy Spor Kulübü’nün salonu vardı Moda’da. Ben zaten doğma büyüme Modalıyım, evime 300 metreydi salon. Yazın çok keyifliydi, yazlık maçlar falan orada olurdu. İkinci ligdeyken Kadıköy Maarif Koleji’nin salonunu komple kiraladılar, bütün saatler bizimdi. Faruk abi o dönem ilk defa tek idmanda 3 saat barajını aştı. Her gün 3-3,5 saat idman yapardık.
İki sene oynadıktan sonra Efes’ten ayrıldım. İdareci olarak (ismini şu an hatırlayamıyorum) Pano Natof’u getirdiler. Pano Natof transfer görüşmelerini yürütüyordu. Anlaşamadık, hiçbir şekilde orta yolu bulamadık. Faruk abi de pek bastırmadı kalmam için. Oysa beni transfer eden Faruk abiydi. İlk sene ve ikinci sene Efes’te muazzam oynadım. Her takımın savunmasında kilit rol alırdım. Esasında ben iyi bir şutörümdür ama savunmam da çok kuvvetliydi. Karşı takımda kim varsa; Türk olsun, Amerikalı olsun en iyi adamı ben tutardım. Erman (Kunter) yeni çıkmıştı mesela, muazzam bir şutördü, her maç 30 atardı. Onu da ben tutardım. Amerika’dan gelen iyi gardları, forvetleri istisnasız ben tutardım. Bir tane adam kaçırayım, Faruk abi yapmadığını bırakmazdı. Efes’te kalmayı esasında isterdim çünkü bizden sonraki sene, yani birinci lige çıktıkları ilk sene şampiyon oldular. Ama ben o ara Fenerbahçe’ye dönmüştüm.
1978-79 sezonunda Fenerbahçemiz, o dönemin güçlü müessese takımları gibi büyük bütçeler ayırmamıştı. Ezeli rakibimiz Galatasaray’da da durum farklı değildi. İki kulüp de ligin son sıralarına demir atmıştı. Bize o sezonu ve yaşananları anlatabilir misiniz?
Yine her zaman olduğu gibi kulüp basketbol şubesine para ayırmıyordu. “Gelenler oynasın, gitsin” mantığı vardı. Ne zaman ki işin ciddiyeti anlaşıldı ve uçuruma gidildi, bizden sonra yatırım yapmaya başladılar. Yalnız o sene biz çok saçma sapan maçlar kaybettik. Bir de bizim zamanımızda beraberlik vardı, uzatma yoktu. Üç sayı çizgisi de yoktu.
Taçspor maçını hiç unutmam; maç berabere biterken Beşiktaşlı Turan’ın turnikesini blokladım, maç 67-67 bitti. Turan sonra gelip bana sordu; “Hayatımda kimse beni böyle kesmedi, sen o topu nasıl yakaladın?” diye. Birkaç maçı böyle basit hatalarla, faul kaçırarak ya da ribaund alamayarak kaybettik. Ama o sene Galatasaray’ı iki defa yendik. Aslında biz küme düşmeyecektik çünkü son iki maçımızı Ankara’da DSİ ve Şekerspor’a karşı kazanmıştık. Ama zaten Danıştay kararı çıkmıştı. Galatasaray o sene kadro olarak bizden daha iyiydi ama puan olarak altımızda kalmışlardı.
O dönem paralar dönmeye başlamıştı; Bizim takıma bakıyorsun; Halil abi 40 yaşında, oğluyla beraber oynuyor. Ferhan abi, Ömer Dulak, Apostol… Diğer takımlarla kıyaslayınca kadro kalitesi ve üretim açısından zayıf kalıyorduk. Bir de abilerimizin inisiyatif alma huyu vardı; “İlle o topu ben alacağım, ben kullanacağım” derlerdi. Bunlar ancak bizden sonraki jenerasyonla kırıldı.
1979-1980 sezonunda ise ligi 11. sırada tamamlayabildik. O sezon neler yaşandı?
O sene Mehmet Baturalp abi gelmişti. Elindeki kısıtlı kadroyla çok iyi mücadele etti. Biz hep çabayla maç kazandık. Boyumuz kısaydı, bu yüzden “Tam saha pres”, “Zone pres” veya “Match-up” savunmalarla rakipleri bozmaya çalışırdık. Ribaundu kim alacak fast-break’e kim çıkacak? Hep bunları düşünerek oynardık. Batur abi her maça ve her oyuncuya göre ayrı strateji belirlerdi. Eğer onun o taktik zekası olmasaydı biz yine küme düşme potasında kalırdık.
1980-1981 sezonu başında Fenerbahçe’den ikinci kez ayrıldınız. Bu ayrılığın sebebi neydi?
Aslında ayrılmaya niyetim yoktu, Batur abi de kalmamı istiyordu. Ama o ara Almanya’dan bir teklif geldi; Saturn Köln takımı beni denemek istedi. Yazın oraya gittim, hazırlık maçlarında oynadım ve beğendiler. Bir sene oynamak için anlaştık. Yine maddi sorunlar vardı tabii; Biz hep forma aşkıyla oynadık.
Almanya’daki basketbol kültürü çok farklıydı. Bizim ligimizden daha kaliteli miydi? Hayır, ama fiziksel olarak çok daha güçlüydüler. Metre metre adamlar… Beni en çok şaşırtan disiplin anlayışlarıydı. Maça kendi otobüsümüzle giderdik, buzdolabı bira dolu! Yeniliyorsun, dönüşte biralar açılıyor, herkes gülüp eğleniyor. Takım kaptanı Hanzi’ye sordum; “Kardeşim yeniliyoruz, neden bu kadar rahatsınız?” diye. Güldü, “Biz bu işi zevk için yapıyoruz, yenilsek ne olur, ölelim mi?” dedi. Bizim gibi kendilerini kasmıyorlardı. Kimse senin özel hayatınla, kaçta uyuduğunla ilgilenmezdi. Ama idmanda ve sahada varsan varsın, yoksan seni sorgulamadan kenara oturturlardı.
“Basketbolun Mabedi” Spor Sergi Sarayı’ndan bahsedelim abi. O salonun sizin için anlamı nedir?
Spor Sergi hayatımızın, gençliğimizin geçtiği tek yerdi. Aslında teknik olarak çok kötü bir salondu; kalorifer yanmaz, camlar kırıktır, buz gibidir… Ama o kadar sıcak bir atmosferi vardı ki! Parkeler kare kareydi, altı betondur. Bazı yerlerde top zıplar, bazı yerlerde ölü gibi kalırdı. Buna rağmen maç günlerini iple çekerdik. Cumartesi-Pazar tüm günümüz orada geçerdi. Seyircisiyle, sporcusuyla herkes oradaydı; tam bir buluşma noktasıydı. O meşhur sosisliyi donarak yemek bile büyük bir zevkti. O heyecanı başka şehirde, başka salonda bulamazsınız. Şimdi çok lüks salonlar var ama o ruh yok.
Spor Sergi’yi anlatmak yetmez, orada olman gerekir. Mesela senden büyük abilerin gelir, “Ya Demir naber? Geçen hafta kötü oynadın, niye öyle oldu?” diye eleştirirdi. Ya da “Aferin be gencecik adamsın, valla bravo” diye sırtını sıvazlarlardı. Bak sana bir anımı anlatayım. Ben o dönem Philips’in bir reklam filminde oynamıştım. Televizyonda renkli olarak yayınlanan ilk reklamlardandı, hiç unutmuyorum. İstanbul’da bir Karşıyaka maçı oynuyoruz, ben de gerçekten çok kötü oynuyorum. Seyirci başladı bağırmaya: “Sen git reklam filmi çek!” diye… (Gülüyor). Yani tepki hep vardı ama boyutu farklıydı.

Fenerbahçe’deki o döneminizde saha içinde ve dışında unutamadığınız anılarınız neler?
Bizim dönemimizde iki kesim vardı; abiler ve çocuklar. Benim oynadığım dönemde pek genç yoktu, hep abilerleydik. Onlara hep saygılıydık, öyle yetiştik. Antrenman biter, abiler arabalarına binip giderdi. Biz gençler ise Sergi Sarayı’ndan hep beraber çıkardık. Tünel’e kadar yürür, oradan Karaköy’e iner, vapura binerdik. İçimizde Beşiktaşlısı da vardı, Galatasaraylısı da… “Sen şusun, ben buyum” kavgası olmazdı, hep beraber giderdik.
Fenerbahçe formasıyla unutamadığınız maç hangisiydi?
Bir Galatasaray maçı vardı. Maçın bitmesine 4-5 saniye var, 1 sayı gerideyiz. Galatasaray’da o zaman yeni ve genç olan Yıldıray Aygören oynuyor (sonradan bizde de oynadı). Yıldırım pota altından topu kaptı, fast-break çıkan arkadaşına atmak istedi ama topu bir fırlattı; top kimseye değmeden bizim potanın üstünden dışarı çıktı! Top bize geçti. Kenardan Engin Domanic’e pası verdik, o da kaldırıp attı ve maçı kazandık. Yıldıray Aygören o maça çok üzülmüştü, hiç unutmam.
Bir de Sergi Sarayı’nda bir Efes maçı oynamıştık, 4 sayıyla kaybettik ama muazzam mücadele etmiştik. Eczacıbaşı maçımız vardı, bir basketle yenildik. Necati Güler, Efe Aydan, Melih falan… Çok güçlü takımdı Eczacı ama biz kafa kafaya oynardık. Aslında her maçımız olaylıydı çünkü kadro olarak ligin en zayıf takımlarından biriydik ama hep son ana kadar kovalardık.
Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isimler kimlerdi?
Hepsinden keyif aldım ama en çok Popovic ve Knezevic diyebilirim. Çünkü onlar sadece sayı atmaya değil, oynamaya gelmişlerdi. Basketbolu biliyorlardı. Ben de pas vermeyi çok severdim; adamı bomboş bırakıp asist yapınca büyük keyif alırdım. Bir de rahmetli Erdim abiyle (Öztokat) oynamak çok özeldi.
Galatasaray maçlarının havası nasıldı abi?
Bizim için en önemli rakip her zaman Galatasaray’dı. Ama öyle kampa girmek, özel otobüslerle gelmek falan yoktu. Her zamanki gibi sabahtan Sergi Sarayı’na gelirdik. Önce yıldızlar, gençler, kızlar maçlarını seyreder, kendi maçımızı beklerdik. Soyunma odasında motivasyon tavan yapardı ama dışarıda hayat rutindi. Rakip olarak Fenerbahçe’ye karşı oynamak ise zordu. İnsan bir buruk oluyor; senelerce o formayı giymişsin, sonra karşısına rakip olarak çıkıyorsun. Bu da biraz kulübün o dönemki vizyonsuzluğundan kaynaklanıyordu.
Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki en büyük fark nedir?
Biz amatörün de amatörüydük. Şimdiki antrenman salonunun olduğu yer eskiden açık sahaydı, yerler betondu. Orada bir harabe vardı, soyunma odamız orasıydı. Kapısı kapanmazdı, tuvaleti yoldan geçenler kullanırdı, biz pislikten giremezdik. Top yoktu! “Geçersiz” marka bir top vardı, o çok değerliydi; sadece maçlarda kullanılırdı. Antrenman yaptığımız topların sibopları içine kaçardı, vursan bir tarafa giderdi. Kar yağardı, elimize kürekleri alır önce sahayı temizler, sonra antrenman yapardık. Yağmur yağardı, yerleri süpürürdük. Fenerbahçe A takımı böyle şartlarda idman yapardı. Şimdi kurulan bütçelere ve imkanlara bakınca, bizim o zamanki mücadelemiz çok daha büyük bir başarıdır.
Basketbolu bıraktıktan sonra ilginiz nasıl devam etti?
Basketbolu bıraktıktan sonra antrenörlük yapmak istedim. Almanya’dan aldığım bir sertifikam vardı. O zaman federasyonun başında tek yetkili Hüsamettin abi vardı. Sertifikayı gösterdim, “Bu burada geçmez” dedi. Nasıl geçmez? “Geçmez işte” dedi. “Öyleyse Allah belanızı versin” dedim ve uzun yıllar basketbolla arama mesafe koydum, sadece seyirci kaldım.
Altyapılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Altyapıda başarıyı yanlış anlıyoruz. Kulüpler “Türkiye şampiyonu olduk” diye seviniyor ama A takıma bir tane oyuncu çıkmıyor. Bu başarı değildir. Bir antrenörün en büyük ideali, “Fenerbahçe A takımında Ahmet’i ben yetiştirdim, bak şimdi orada oynuyor” diyebilmektir. Ama bizde sabır yok, faturayı hemen antrenöre kesiyorlar. Bakın Banvit örneğine… Türkiye’nin her takımında Banvit çıkışlı oyuncu var. Adamlar bir sistem kurdu. Peki, neden Fenerbahçe’den, Efes’ten böyle oyuncular çıkmıyor? Şimdi pilot takım uygulamasına geçtiler, bu doğru bir adım. Çünkü oyuncu oynamadan “oyuncu” olmaz. Bizim zamanımızda biz maç kaybederek, hata yaparak oyuncu olduk.
Türk Basketbolunun Sorunu: “Fizik Var, Beyin Yok”
Gelişim için ne yapmalı?
Altyapı, altyapı, altyapı.. Geçen gün Orhun Ene televizyonda anlatıyor; Milli Takım için devşirme oyuncu (Larkin, Wilbekin) bekliyoruz. Koskoca Türkiye bir oyun kurucu (gard) çıkaramıyor mu? Çıkaramıyor, çünkü kulüpler oyuncu seçerken elinde mezroyla geziyor. “Boyu 1.90 olsun, kol açıklığı 2 metre olsun, ayakları 45 numara olsun…” E kafa? Kafada beyin var mı, oyun zekası var mı bakan yok! Çocukların boyu azıcık kısaysa “senden bir şey olmaz” diyip küstürüyorlar. Binicisi olmayan at yönünü bilmez; takıma yön verecek gard yetiştiremiyoruz. Şimdi Şehmus Hazer var, onu da hatalarından dolayı hemen kenara çekip harcamaya çalışıyoruz. Sabır yok.
Fenerbahçe’ye bakıyorsun; De Colo, Vesely, Polonara, Henry, Guduric… 7-8 yabancı. Kenarda Türk oyuncu yok. Afyon Belediye’ye bakıyorum, o da 5 yabancıyla oynuyor. Peki, Milli Takım ne yapacak? Bu çocukların yabancıların arkasında havlu sallayarak gelişmesini mi bekliyoruz?
Yabancı kısıtlaması şart. 8 tane vasat yabancıya 30 milyon dolar vereceğine, 3 tane çok kaliteli yabancı al, kalan parayı gençlere yatır. Ama kulüplerin toleransı yok, herkes hemen şampiyonluk istiyor.
(Dipnot: Bu röportajımız Kasım 2021’de arşiv röportaj olarak yapıldığı için Demir Toppare o günkü döneme göre yorumunu getirmiştir.)
Obradovic döneminde bir disiplin, bir sistem vardı. Şimdi bakıyorum; Henry bir sağa gidiyor, bir sola… Üç bacak arası, iki arkadan pas, hop 5 saniye kalmış, top elinde patlıyor. Obradovic zamanında oyuncu boş kalacağı yeri bilirdi, set hücumu tıkır tıkır işlerdi. Şimdi takımda Melih Mahmutoğlu gibi bir şutör var, neden oynatmazsın? Barthel iyi oyuncu ama yanlış kullanılıyor. Polonara İspanya’da canavardı, bizde neden sönük? Çünkü bir sistem yok. Takım sadece “pick and roll” (perdeleme) üzerinden oynuyor. Geçiş oyunu (transition) yok. Ribaundu alan Vesely topu kendi getiriyor, sonra herkes birbirine bakıyor. Bu çalışılmamışlık belirtisidir.
Antrenör tercihi hakkında ne dersiniz?
Eğer yabancı antrenör alacaksan kariyerli, ağırlığı olan birini alacaksın. Djordjevic boşta diye getirildi. Ondan daha iyi yönetecek bir sürü Türk hoca var; Ertuğrul Erdoğan var mesela… Türkiye’ye Obradovic gibi, sahanın içinde fırçayı basacak, otorite kuracak adam lazım.
(Dipnot: Bu röportaj Kasım 2021’de arşiv röportaj olarak yapıldığı için Demir Toppare o günkü döneme göre yorumunu getirmiştir.)
Zalgiris maçında Jure Zdovc geldi, o kötü zamanlarında bizi yendiler. Şimdi önümüzde Efes maçı var. Eğer Fenerbahçe bu Efes maçını kazanamazsa işler çok zorlaşır. Sadece bu sezon için değil, gelecek sezonun yatırımı için de bu çok önemli. Fenerbahçe gibi bir kulüp için EuroLeague’de ilk sekizin dışında kalmak bir “facia” olur. Çünkü bu bir döngüdür; başarıyı getirirsen yatırım alırsın, yatırım azalırsa kalitesiz oyuncularla oynamaya başlarsın. Euroleague’deysen “Ben bu sene oynamıyorum” ya da “Kötü kadro kurayım” deme şansın yok, oranın kalitesine mecbursun. Vesely, De Colo ve Guduric gibi adamların kontrat durumları var. Eğer bu sene başarısız olunursa, De Colo gibi adamlar başka takıma gider, oralarda yine çatır çatır oynarlar; CSKA’daki günlerini hatırla…
Takımda tek başına savaşan kim var dersen, Jan Vesely derim. Adam hem 4 numara oldu, hem 5 numara. Her şeyi o yapıyor. Artık orta mesafeli şutları da sokmaya başladı. Mücadeleden hiç kopmuyor ama basketbol tek kişiyle kurtarılmaz. Takım olarak geri dönmek lazım.
Uzun zamandır Fenerbahçe’nin EuroLeague maçlarını izlerken kendimi tanıyamıyorum. Maç başlıyor, bir bakıyorum tansiyonum fırlamış, suratım pancar gibi olmuş. Yaşım 67, bu hırs ve tez canlılık yüzünden “Bir gün maç izlerken kalp krizi geçireceksin” diyorlar. Ama elimde değil; sahada sarı-lacivertli bir şerit görseler, hatta iki hayvan maç yapsa ama bir taraf Fenerbahçe olsa, ben yine aynı heyecanı ve stresi yaşarım. Bu bizim içimize işlemiş.
Son olarak bu röportajı okuyacak olan Fenerbahçe taraftarları ve basketbolseverlere mesajınız nedir abi?
Her şeye rağmen Fenerbahçe taraftarı takımına sahip çıkmalı. Zaten yapıyorlar; futbolda da basketbolda da bu böyle. Eleştirmek hakkımız ama yermekle sahip çıkmak arasındaki dengeyi korumalıyız. Basketbol bir sistem oyunudur, bu sistemin oturması için zaman gerekir ama şu anki dağınıklık beni üzüyor. Yine de o salonun dolması, taraftarın desteği her şeyin önündedir.
Demir abi, röportajımıza katıldığınız için teşekkür ederim çok verimli ve değerli bir sohbet oldu.
Asıl ben teşekkür ederim Erdi kardeşim. 45-50 sene önce bu formayı terletmiş abilerini, kardeşlerini unutmamanız; gelip bizlerle konuşarak bu anıları canlandırmanız çok kıymetli. Fenerbahçe camiasından birilerinin çıkıp bu vefayı göstermesi beni çok mutlu etti. Elimden geldiğince o günleri ve bugünkü doğruları anlatmaya çalıştım. Sağ olun.
