
Fenerbahçe basketbolunun henüz dev bütçelere, modern salonlara ve konforlu tesislere sahip olmadığı; ancak aidiyet duygusunun ve amatör ruhun en saf haliyle yaşandığı o yıllara gidiyoruz. Ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan, Ocak 2022’de sarı-lacivertli formayı 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında terletmiş, kulübün en zorlu dönemlerinde sorumluluk almış iki değerli ismi bir araya getirmişti: Hakan Baran ve Engin Erçevik.
Dereağzı’ndaki barakalarda başlayan idmanlardan Spor Sergi Sarayı’nın buz gibi havasına, imkansızlıklar içinde alınan galibiyetlerden o dönemin unutulmaz abilik hukukuna kadar pek çok hatırayı sandıktan çıkardık. Tarihsel bir belge niteliği taşıyan bu arşiv röportajımızda; sadece bir spor dalının gelişimini değil, bir camianın “çubuklu” sevdasını nasıl ayakta tuttuğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz.
Hakan abi, Engin abi öncelikle hoş geldiniz. Salon Tribünü ekibi olarak “Fenerbahçe Erkek Basketbol Tarihi” adı altındaki çalışmalarımızda sizler gibi değerli isimlere yer verdiğimiz için mutluyuz. Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz? Hakan abi, istersen öncelikle sözü sana vereyim, sen başla.
Hakan Baran: Teşekkür ederim Erdi kardeşim. Ben biraz geç olmakla beraber lise 1’de basketbola başladım. O zamanlar hem Marmara Koleji’nin antrenörü olan hem de Fenerbahçe Yıldız ve Genç takımlarını çalıştıran Faruk Akagün, benim basketbol oynamak isteyip istemediğimi sordu. Fakat ben o zamana kadar hiç basketbol maçı bile izlememiştim. “Ben sana gösteririm” dedi ve o şekilde başladım. Böylece Fenerbahçe camiasına katıldım. Zaten biz Yoğurtçu Parkı’nda, Dereağzı’nda doğup büyüdük; doğuştan Fenerbahçeliyiz. O zamanlar futbol maçlarına da çok giderdim, bütün futbolcuları izlerdim. Fenerbahçe’de basketbola Yıldız takım düzeyinde bu şekilde başlamış oldum.


Engin abi, söz senin.
Engin Erçevik: Benimki biraz enteresan. Koşuyolu Pazarı vardır, bilirsiniz; çok büyük bir pazardır. Bir hafta sonu babam ve kardeşlerimle pazara çıkmıştık. O zamanlar şimdiki gibi marketler falan yok, pazar kültürü ağırlıklı. Pazar sokağında birinin bize doğru yaklaştığını gördük. Babama bizi sordu, “Bu çocuklar size mi ait?” diye. Babam da zannetti ki biz bir tezgaha çarptık veya bir şeyi devirdik, adam şikayete geliyor. Çok agresif bir şekilde “Evet, benim çocuklarım, ne oldu?” dedi. Meğerse o kişi Faruk abiymiş (Akagün); Fenerbahçe’nin altyapı koçu… Üç kardeş hepimizin boylarını görünce, bizi basketbola yatkın bulmuş. Babamla konuştuktan sonra o akşam bizi Dereağzı Tesisleri’ne, kulübe davet etti. Biz de ailecek kulübe gittik; abim, kardeşim, ben ve babam… Annemi de götürmek istedik ama o gelmemişti. Benim basketbol hayatım böyle başladı.
Engin abi, bu soruyu tekrar sana yönelteyim. Takımımızdaki ilk sezonunuz olan 1978-79 sezonunda, Fenerbahçe olarak müessese takımları gibi büyük bütçeler ayıramamıştık. Kötü gidişat maalesef her koldan sürüyordu. Ezeli rakibimiz Galatasaray da bizimle benzer durumdaydı. Sezon boyunca ligin dibinden ayrılamayan Fenerbahçe ve Galatasaray gibi Türk basketbolunun iki lokomotif kulübü, küme düşmenin o sezon kaldırılması sayesinde ikinci lige düşmekten son anda kurtulmuştu. Bize o sezonu ve yaşananları anlatabilir misiniz?
Engin Erçevik: Şunu söylemeliyim; bizim dönemimizin, bizim jenerasyonun spor hayatındaki en güzel güç, birbirimize olan sevgimiz ve saygımızdı. Biz kendimizden bir yaş büyük olana bile “abi” diyorduk. Biraz bizim içimizde vardı, biraz da koçun yönlendirmesiyle böyle yetiştik. Bu soruya aslında ilk kaptanın cevap vermesi lazım. Kaptan varken benim cevaplamam olmaz.
Hakan Baran: (Gülerek) Ben de nereye gireceksin diye bekliyorum… Bizim Engin kardeşimle beraber A takıma çıktığımız o sene, hem Fenerbahçe hem de Galatasaray basketbol şubeleri çok güçsüzdü. Tabiri caizse “kardeş kardeş” küme düştük. Fakat Basketbol Federasyonu, ligde bir Fenerbahçe’nin veya bir Galatasaray’ın olmaması gerektiğine inanarak o sene küme düşmeyi kaldırdı. O sayede iki takım da ligde kaldı. O dönem Fenerbahçe’nin basketbola hemen hemen hiçbir yatırımı yoktu. Eczacıbaşı o zaman çok iyi bir kadroya sahipti, Beşiktaş çok iyiydi. Fenerbahçe böyle bir yatırım yapmadığı için de maalesef basketbolda yüzü gülmedi.
Engin Erçevik: Bu konuyla ilgili ben de bir şeyler eklemek istiyorum. Fenerbahçe Basketbol Takımı diyoruz; kulübün ismi çok büyük ama imkanları ve şartları küçücüktü. Kaptan, sen benden bir yıl önce başlamıştın değil mi? Yaşımız aynı ama sen bir yıl öndesin. Fenerbahçe kulübünde basketbol oynamak gerçekten büyük bir lütuf, büyük bir şanstı ancak şartlar çok zordu. Dereağzı tesislerinde iki tane baraka vardı. Duşlar kırıktı, oturacak yer bile yoktu. Hatta saha açık sahaydı; şimdiki kapalı salonun olduğu yer beton zeminli açık sahaydı. Demir pota, filesiz çember… Topu atıyorsun, “dank” diye demire çarpıyor. Şartlar buydu ama keyfi çok büyüktü. Bir arada olmanın tadı başkaydı. Hatta o açık sahayı ışıklandırma durumu vardı; kulüpten para çıkmamıştı. Hani bir slogan vardır ya, ben o slogana çok sinirlenirim: “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon.” Benim için o dönem bu bir palavradır. Ali Şen o dönem Basketbol Şube Kaptanıydı ve o ışıklandırma parası kulüpten çıkmadı. Çıkmayınca, koç Faruk abiyle arası çok iyi olan babam (ki Faruk abi babamı çok severdi, “abi gel idareci ol” diye çok ısrar ederdi) kendi cebinden o sahayı ışıklandırdı. Koskoca Fenerbahçe Kulübü’nde ışıklandırmayı babam gerçekleştirdi. Şu anki şartlarla o günü mukayese etmek mümkün değil. Şimdi her şey var, Fenerbahçe Avrupa’da başarılı ama o zamanki amatör ruhu, o bağı pek göremiyorum. Belki çok uzattım ama durum böyleydi.

1978/79 sezonu sonunda ikiniz de takımdan ayrıldınız. Sizi bu ayrılığa iten sebep neydi ve sonrasında kariyeriniz nasıl ilerledi? Önce Hakan abiyle başlayalım.
Hakan Baran: Bahsettiğim o imkansızlıklardan dolayı 78-79 sezonu sonunda ayrılmak istediğimi söyledim. Ben doğuştan Fenerbahçeliyim, hala da büyük bir taraftarıyım ama kulübe girip o ilk seneyi, özellikle A takımı görünce durum değişti. Gerek yeterli yatırımın yapılmaması gerekse bizimle ilgilenilmemesi beni basketboldan soğuttu. Fenerbahçe’de bu şekilde devam etmek istemedim. O sırada üniversiteye de girmiştim; basketbolun derslerimi engelleyeceği düşüncesiyle kulüpten ayrıldım.
Engin Erçevik: Kaptanın (Hakan Baran) söylediklerine ilave olarak; o sene gerçekten çok enteresan şeyler yaşamıştık. Galatasaray ile bizi neredeyse küme düşürüyorlardı. Hakemlerin, özellikle Ankara hakemlerinin bunda çok büyük payı vardı. Takımın ciddi maddi sıkıntısı vardı. Kümede kalabilmek için sezon sonuna doğru Yugoslavya’dan iki oyuncu getirdiler: Knezevic ve Popovic. Onları Ferhan abi (Baras) getirdi. Kulüpte para olmadığı için takımı aslında kaptanımız Ferhan Baras finanse ediyordu; kendisinin maddi durumu çok iyiydi. Hatta sezon öncesi hazırlık maçları için Yugoslavya’ya gitmiştik; masraflar için oyunculardan pasaportlarının arasına 100’er dolar koyup getirmelerini istemişlerdi. Hatırlıyor musun Hakan?
Hakan Baran: Onu tam hatırlayamadım.
Engin Erçevik: İşte öyle gitmiştik… Getirilen o iki Yugoslav oyuncudan biri de antrenmanda sakatlanmıştı. İmkanlar o kadar kısıtlıydı ki takım zoraki ayakta duruyordu. O yıllarda Türkiye’ye Amerikalı oyuncular gelmeye başlamıştı ama Fenerbahçe’nin bunu yapacak bütçesi yoktu. Burada bir hikaye anlatayım: Ben esmer tenli olduğum için, bir de açık sahada güneşin altında antrenman yapınca iyice yanardım. Bu 45-50 yıldır üzerime yapışan “Arap” lakabını bana rahmetli Mehmet Baturalp takmıştı. Batur abi bir gün antrenmanda dedi ki; “Oğlum biz Amerikalı siyahi oyuncu getiremedik, kulüpten para çıkmadı. Bizim zencimiz de sensin, bundan sonra sana Arap diyeceğim.” O esprili lakap öyle kaldı bende. Sonuçta şartlar gereği takımın düşmesi normaldi ama seyirciyi üç büyükler çektiği için Osman Solakoğlu federasyonu düşmeyi kaldırdı. Hakan ayrıldı, ben de o zaman nişanlıydım; bir an önce askerliğim bitsin diye Ankara’ya, Cumhurbaşkanlığı Muhafızgücü takımına gittim. O sene orada oynadım.Bu arada şunu da söyleyeyim; o dönem Tulu abiye (Siyavuş) çok büyük haksızlık yapıldı. Ferhan abi takıma maddi destek sağladığı için çok etkiliydi, Tulu abi koç olarak onu veya Halil abiyi oyundan bile alamıyordu, sözü geçmiyordu. Çok kırıldı, muhtemelen parasını da alamıyordu. Tulu abi basketboldan nefret eder hale geldi ve ayrıldı. Yerine ikinci yarı Hüseyin Kozluca geldi. Dediğim gibi, aslında küme düştük ama düşürmediler.
Fenerbahçe’mizde o dönem bir çok önemli isimlerle birlikte forma giydiniz. Bu değerli isimlerle aynı çatı altında olmak, takım arkadaşı olmak nasıl bir duyguydu? Engin abi, önce sana sorayım.
Tabii ki o donem bir çok degerli isimle beraber oynamak çok keyifliydi. Dediğim gibi, sevgi ve saygı olayı çok hakimdi. Ben özellikle Yıldız ve Genç takımdayken, büyüklerimi seyrederken çok keyif alırdım. Onlardan bir şey kapmaya çalışırdım; “Kimin hangi özelliği bana uyar, hangisini kullanabilirim?” diye bakardım. Hafta sonu gider maçlarını izlerdik, bunlar çok mutluluk verici şeylerdi. Şimdiki gençler umursamazlar bile sanıyorum ama o zaman bu işler çok başkaydı. Sözü kaptana bırakayım.
Hakan Baran: Coşkun Teziç ve Kadri Gürkan benim Yıldız ve Genç takımdan takım arkadaşlarımdı. Çok keyifli maçlarımız ve günlerimiz geçti, ikisini de çok severim. Demir Toppare ve Koray İzistek ise Fenerbahçe’den bizim abilerimizdir; bizden iki yaş büyüktürler. Yıldız ve Genç takımdayken bize çok güzel abilik yapmışlardır. Ferhan Baras ile beraber oynadım. Ferhan Baras yaşça bizden çok büyük, babamız yaşındaydı. Hatta yanımda bir resim getirdim, size göstereceğim; Şansal Büyüka yapmıştı röportajı. Başlığı da “Halil Hoca (Dağlı) basketbola başladığında Hakan yeni doğmuştu” şeklindeydi. Mesela Apostol Natof… O da bizim abimiz yaşındadır. A takımda bir sene beraber oynadım onunla. Çok iyi bir insandır; çok güler yüzlü ve yapıcıdır. Ama baştan beri konuştuğumuz gibi, güçlü bir takım değildik; yine de herkes elinden geleni yapıyordu.

Engin Erçevik: A takımda ben Apostol abiyi çok severim, hakikaten çok naif ve harika bir insandır. Bir de Osman Gündüz abimiz vardır. Osman abi gerçekten genç oyunculara abilik yapan, yol gösteren biridir. Onun dışında diğer “babalardan” pas bile alamazdın, alamadık daha doğrusu… Ama Apostol ve Osman abinin yeri bende ayrıdır.
Salon Tribünü: Peki, forma giydiğiniz dönemde hocalarınız olan Tulu Siyavuş, Hüseyin Kozluca ve sizi keşfeden Faruk Akagün’ü bizlere anlatabilir misiniz?
Hakan Baran: Tulu Siyavuş ve Hüseyin Kozluca ile çalıştım. Ancak Faruk Akagün’ün benim için yeri apayrıdır. Röportajın başında da söylediğim gibi, beni basketbola başlatan kişidir. 3 sene Yıldız, 2 sene Genç takım olmak üzere 5 sene beraber olduk. Faruk abinin çok enteresan bir yapısı vardır; basketbolu çok iyi bilir ve çok yakından takip ederdi. Bizleri kaynaştırdı, çok güzel bir takım kurdu ve hepimize basketbolu öğretti. Biraz disiplinli bir hocaydı ama çok güzel günlerimiz geçti. Hatta son Gençler Şampiyonası’na giderken Faruk abiyle gidemedik, o ayrılmıştı. Belki Faruk abiyle beraber devam etseydik A takımda daha başarılı olabilirdik.
Engin Erçevik: Ben de bu hocalarımızla ilgili birkaç şey ekleyeyim. Batur abiyle (Mehmet Baturalp) -Allah rahmet eylesin- koç-oyuncu ilişkimiz olmadı ancak Dereağzı tesislerinin hemen karşısında oturduğu için evine çok yakındık. Antrenman bittikten sonra kendi aramızda maçlar yapardık, o da gelip bizimle birlikte oynardı. Oradan bir yakınlığımız vardı. Az önce anlattığım, bana 50 yıldır üzerimde kalan “Arap” lakabını takan da odur. Onun haricinde koçum olarak pek bir mesaimiz olmadı. Tulu abiyi (Siyavuş) çok severim, çok bambaşka bir insandır. A takımda koçumuzdu, kendisiyle çok güzel anılarım var. Dediğim gibi, maalesef onu çok üzdüler ve ilk sezonu tamamlayamadan gitmek zorunda kaldı. Ondan sonra Hüseyin Kozluca geldi. Hüseyin abi enteresan bir adamdı. Antrenmanda hep kendisini anlatırdı; “Ben topu buradan aldığım zaman ‘hook shot’ (çengel atış) gösterirdim, bütün Spor Sergi’de beş bin kişi ayağa fırlardı” diye anlatır, aynısını bizden de yapmamızı isterdi. Hatta işi biraz daha büyütmüştü; antrenman biterdi, “Gel bakayım buraya Arap” derdi. Herkes gider, o bana yarım saat boyunca forvette topu alıp ayak hareketiyle fake göstermeyi, şut (jump shot) gösterip bir dribbling sağa gidip tekrar şut atmayı çalıştırırdı. Nokta atışı teknikler üzerinde dururdu. Antrenmandan yeni çıkmışsın, acayip yorgunsun ama hiç dinlemezdi. Onunla da böyle güzel anılarımız var. Faruk abi (Akagün) konusuna gelirsek; o bir kitap olur. Basketbolu biz ondan öğrendik. Bizi basketbolla tanıştıran, öğreten ve üzerimizde çok emeği olan bir koçtur. Bence Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi üç koçundan biridir. O yıllarda, en imkanların en kısıtlı olduğu dönemlerde bile Amerika’yı, NBA’i takip ederdi. Bize slayt gösterileriyle top saklamayı, şutu, “reverse” hareketlerini gösterirdi. Hatta “Evde tuvalete girdiğinizde bile otururken dribbling yapın, bakkala topla gidin, topla gelin” derdi. Tam bir basketbol sevdalısıydı. Fakat kaptanın da dediği gibi, tek sıkıntısı biraz fazla disiplinli olmasıydı. Aslında oyuncu psikolojisini bilen, basketbolu kitap yazacak kadar iyi bilen bir adamdı. Türkiye’de kimse onu pek anlamadı ama sonra NBA’e gitti, Detroit Pistons’ta şampiyon takımın teknik ekibinde yer aldı.
Hakan Baran: Detroit Pistons…
Engin Erçevik: Evet, muhteşem bir başarı… NBA’de çok az insanda olan o şampiyonluk yüzüğü Faruk abi de de var. Ama sert bir yapısı vardı, bazen gereksiz sertlikleri olurdu. Belki de aşırı duygusal olduğundan öyle bir savunma mekanizması vardı, bilemiyorum. Bu yüzden Türkiye’de onu hak ettiği yere getirmediler; o gelemedi değil, bilinçli olarak getirmediler bence. Faruk abiye büyük haksızlık oldu. Şu an Kanada’da yaşıyor; sanıyorum orada da çocukları toparlamış, Kanadalı ve Amerikalı çocuklara basketbol öğretiyor. Faruk abi anlatmakla bitmez, gerçekten kitabı yazılması gereken bir isimdir.
Arada bir şeyi anlatmam lazım, bu yıllardır içimde sakladığım bir konu. Faruk abiyle ilgili bir kırgınlığım var. Faruk abinin Efes Pilsen’e gidiş sürecine şahidiz. Tuncay Özilhan’ın Dereağzı tesislerine gelip Faruk abiye nasıl yalvardığını gördük. Faruk abi Efes’e gitmeden önce bana, “Genç takımdaki son senen, A takım seni istediğinde ‘oynamayacağım’ diyeceksin, ben seni Efes Pilsen’e alacağım” demişti. Ben de onu bekliyorum. O ara Faruk abi Amerika’ya oyuncu bakmaya gitti, ben de antrenmanları biraz boşladım. Gençlik işte… Meğer Faruk abinin “Talat” isminde bir ispiyoncusu varmış, hiç sevmediğim bir adamdı. Benim antrenmanlara gitmediğimi vs. her şeyi anlatmış. Faruk abi dönünce beni Efes’e alacak diye beklerken, o ispiyonlar yüzünden bir anda aforoz edildim. O konuda ona kırgınım, benimle daha farklı konuşabilirdi. O sene boşta da kalabilirdim. Bir diğer üzüldüğüm şey de şudur; biz her sene şampiyonluğa oynayan takımdık, çok iyi oyuncularımız vardı ama çoğu ligde oynamadı, hepsi harcandı gitti. Sorumlusu kim biliyoruz ama burada nokta koyayım.
Hakan abi, sana dönelim; Spor Sergi Sarayı’nı ve o dönemdeki Fenerbahçe taraftarını bize anlatabilir misin?
Hakan Baran: Spor Sergi Sarayı o zamanlar basketbolun mabedi gibiydi, müthiş bir yerdi. Ama teknik açıdan bakarsan spor yapmaya hiç elverişli değildi. Parkeleri parça parçaydı, sakatlanmaya çok müsaitti; benim kollarımda o parkeler yüzünden çok yırtıklar oluşmuştur. Salon buz gibidir, soyunma odaları çok kötüdür. Ama hafta sonu sabah bir girerdik, akşam ancak çıkardık. Önce kendi maçımızı oynar, sonra bizden sonrakileri izler, akşam da A takım maçına kalırdık. Bizim için çok nostaljiktir ama Avrupa’dan bir takım geldiğinde o salona girmelerinden ben utanırdım. Taraftara gelince; bizim dönemimizde şimdiki gibi bilinçli bir basketbol seyircisi yoktu. Bugün izliyorum; basketbolu bilerek izleyen, hakemi ve karşı takımı oyunun kuralları içinde baskı altına alan, tezahüratıyla skora etki eden bir kitle var. O zamanlar genellikle futbol seyircisi gelirdi. Dolmabahçe’de, bizim zamanımızdaki adıyla Mithat Paşa (İnönü) Stadı’nda maç biter, taraftar yukarıya Spor Sergi’ye gelirdi. Tabii basketbol kurallarını pek bilmezlerdi, salona bir anda argo ve küfür hakim olurdu. Takımını çok desteklerlerdi ama dediğim gibi, şimdiki taraftar çok daha bilinçli.

Engin abi, sen de bize Spor Sergi Sarayı’nı ve o dönemdeki Fenerbahçe taraftarını anlatmak ister misin?
Engin Erçevik: Spor Sergi, bizim zamanımızda basketbolun mabediydi. Olağanüstü bir tabloydu orası. Kaptanın dediği gibi parkeler çok kötüydü; dribbling yaparken top bir anda “tık” diye yerde kalırdı. Salon çok soğuk olurdu, özellikle sabahın ilk maçlarında donarak oynardık. Fakat oranın bambaşka bir tılsımı vardı. Benim en çok hoşuma giden; Spor Sergi’nin önündeki o büyük alandı. Orada onlarca köfteci, sucukçu olurdu; dumanların ve o kokuların arasından dev gibi adamlar, oyuncular salona giriş yapardı. Korkunç bir kuyruk olurdu, maçlarda sergi dolar, bir o kadar kişi de dışarıda kalırdı. Scoreboard’un altı “sosyete tribünü” olarak tanımlanırdı, herkesin yeri belliydi. Seyirci profili ise genellikle futbol seyircisiydi. Kaptanın söylediği gibi stattan çıkan taraftar Spor Sergi’ye gelirdi. Hatta Galatasaray ile bir maçımız vardı, basın olaylar çıkacağını öğrenmiş. Yöneticiler karar almışlar; “Antrenmanları birlikte yapalım, seyirciye dostluk mesajı verelim” dediler.
Hakan Baran: O anın resmi bende var.
Engin Erçevik: Var mı? Harika! İşte o olayların önüne geçmek için Galatasaray ile peş peşe antrenman yapıyoruz, birlikte maç yapıyoruz, fotoğraflar çekiliyor… Güya “Galatasaray ve Fenerbahçe sporcuları kardeştir, olay çıkarmayın” imajı vereceğiz. Orada bizden Majak, Galatasaray’dan da çok sevdiğim Utku abi (Bener)… Bir anda, hani ateşe benzin dökersin de harlar ya, öyle bir kavga başladı! Sadece şunu gördüm; Majak önde kaçıyor, Utku abi arkada kovalıyor, bütün Spor Sergi’de bağrış çağrış… Herkes dondu kaldı, hiçbir “dostluk mesajı” kâr etmedi. O maç yarım kalmıştı yanlış hatirlamiyorsam. Olaylar patladı; soyunma odaları, camlar çerçeveler indi. Gayrettepe’den toplum polisi takviyesi geldi ama yine de yetmedi, o maç tamamlanamadı. Aslında o zaman basketbolda Eczacıbaşı 5-6 yıl üst üste şampiyon oldu ama seyircisi yoktu; fabrikadan işçileri otobüslerle toplayıp getirirlerdi. Türk basketbolunu ayakta tutan Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş seyircisiydi. Hatta o dönem Beşiktaş seyircisi daha da iddialıydı; Eczacıbaşı’nın ardından lig ikincisi olmuşlardı. Seyirci çok ateşliydi. Şunu da ekleyeyim; ben Fenerbahçe’de Aziz Yıldırımcıyım. Kulübe en büyük katkıyı sağlayan, Avrupa normlarına çıkaran odur. Ancak iki hatası vardır: Birincisi çok tehlikeli (kontrolsüz) bir seyirci profili yarattı, ikincisi de Rüştü olayıdır. Onun haricinde canını ortaya koydu, aslanlar gibi cezaevinde yattı.
Fenerbahçe’de saha içinde veya dışında unutamadığınız başka bir anınız var mı?
Hakan Baran: Genç takımda Engin kardeşimle oynadığımız son sene, Ankara’daki turnuvada kaşım ve gözümün altı açıldı; hala izini taşırım. Beni oradan apar topar, o sırada sanırım Şekerspor’un antrenörü olan Aydın Örs arabasına koyup hastaneye yetiştirdi. Estetik dikiş attırmamı sağladı, Aydın Hoca’nın o iyiliğini hiç unutmam. A takımda ise sadece bir sene oynayabildim ama bir maçımızı unutamam. Dışarıda o kadar yoğun bir seyirci vardı ki, neredeyse kendi maçıma giremeyecektim. Bir de tabii Galatasaray’ı yendiğimiz maç… Galatasaray’ı yenmek bir Fenerbahçeli için her zaman çok önemlidir. O maçta 4 sayı atmıştım. Hani derler ya; “Galatasaray’a gol atan gerçek Fenerli olur”, ben de en azından bir basket atmıştım.
Engin Erçevik: Benim altyapıdan itibaren o kadar çok anım var ki… Faruk abiyle o ekip, o kadro; her günümüz bir anıydı zaten. A takımıyla ilgili ise demin anlattığım o Galatasaray ile yapılan ortak antrenman fotoğrafı çok büyük bir anıdır.
Hakan Baran: (Fotoğrafları göstererek) Bak, bu beraber Antalya’da yaptığımız kamp… Bu fotoğraflar o dostluk mesajı verilmeye çalışılan zamandan.
Engin Erçevik: Evet, o düşme potasından çıkalım diye Ferhan abi (Baras) kulüpte para olmamasına rağmen kendi organize edip Yugoslavya’dan Popovic’i getirmişti. Adam son 2-3 maç bizi kurtaracaktı, hedef buydu. Fakat takım arkadaşımız Ziya (kulakları çınlasın), antrenmanda “blok yapacağım, topunu keseceğim” diye adamı sakatladı. Ziya, Ferhan abinin ve idarecilerin elinden zor kurtulmuştu. Adam o hafta oynayamadı, bu da unutulmaz bir anıdır.
Fenerbahçe’de forma giydiğiniz dönemlerde beraber oynamaktan en keyif aldığınız isimler kimlerdi?
Hakan Baran: Altyapıda başta kardeşim Engin olmak üzere bütün arkadaşlarımla çok güzel ilişkilerimiz vardı; çoğunla hala görüşüyoruz. İlişkilerimiz o kadar enteresandı ki; mesela ben oyun kurucu (guard) oynuyorum, Kadri de aynı mevkide. Aslında birbirimizin rakibiyiz ama ben sakatlansam o üzülür, o antrenmana gelmese ben “niye gelmedin” diye sorarım. Takıma girmekten ziyade o takımın bir yere gelmesi önemliydi bizim için. A takımda ise demin dediğim gibi Apostol ve Osman abinin yerleri ayrıydı; bize gerçekten abilik yaptılar. Diğerleri kendi halindeydi. Biz A takıma çıktığımızda çok tecrübesizdik, onlardan ekstra bir katkı görmedik ama kötü bir anımız da yok.
Engin Erçevik: Ben de katılıyorum. Sadece kendi takım arkadaşlarımızla değil, rakip oyuncularla bile aramızda büyük bir saygı vardı. Maçta rakip oyuncu düşse veya sakatlansa, kendi takım arkadaşıymış gibi koşar, yerden kaldırırdık. A takımda Osman Gündüz abiyle ilgili küçük bir anımı anlatayım: O zamanlar Siemens’in elektrik süpürgeleri meşhurdu. Annem bana “Süpürgenin borusu bozuldu, servise götür” demişti. Ben de soyunma odasında kaptana (Hakan Baran) ” Siemens’in servisi nerededir?” diye soruyordum. İki gün sonra Osman abi elinde yepyeni, sıfır bir Siemens elektrik süpürgesiyle geldi. Meğerse Osman abi Siemens’te yöneticiymiş, ben daha yeni A takıma çıktığım için bilmiyordum. “Al bunu annene götür” demişti. Muhteşem anılar bunlar.
Hakan Baran: (Elindeki bir gazete kupürünü göstererek) Bak şu başlığa: “Fenerbahçe Basketbol Takımı 6 hafta sonra idman yapacak bir salon bulabildi.” Bu A takımdan bahsediyor. Fenerbahçe’nin o dönemki durumunu gösteren bir manşettir bu; antrenman salonu bile bulamıyorduk.
Sizin döneminizle şimdiki basketbol arasındaki farklar neler? Amatörlük ve profesyonellik ruhu nasıldı?
Hakan Baran: Engin biraz değindi aslında. Bir kere biz A takımda oynarken hiçbir maaş veya transfer ücreti almadık. Hiçbir gelirimiz yoktu. Sadece bir kez, bir yükseliş maçını kazandık diye 2500’er lira prim verilmişti. O primin de bir kısmına bir idareci göz dikmişti…(Gülerek) “Paşa” derlerdi o idareciye… 2500 lira prim verilince, bizim gibi 18 yaşındaki çocukların payından 250’şer lirasını oradan kesmişti.
Engin Erçevik: Öldü gitti, Allah rahmet eylesin diyelim.
Hakan Baran: Hiçbir maddi gelirimiz olmadı, Fenerbahçe için pür amatör oynadık.
Engin Erçevik: Gelirimiz olmadığı gibi, kaptanın dediği gibi Yugoslavya’ya giderken cebimizden 100’er dolar verdik. Kulüp bize bir ayakkabı bile vermedi. Maçlara çıkacağımız ayakkabıları, spor malzemelerini hep kendi cebimizden alırdık.
Hakan Baran: Bizden sonraki dönemlerde idareci abilerimiz hep söylerdi; “Bizim zamanımızda sahada sadece topu tutanlar bile şimdi büyük paralar kazanıyor” diye. Tabii bizimkiyle karşılaştırılamaz, biz pür amatördük.
Engin Erçevik: Aslında kaptanın üzerine söyleyecek çok bir şeyim yok. Şimdiki profesyonellikte sistem öyle bir hale geldi ki; adam sakatlanmamak için, transfer taksiti düşmesin diye oynarken kendini sakınıyor. Biz kendimizi parkelere atardık; topu kazanmak için kafa göz yarılırdı. Şimdi adam bazen topu seyredebiliyor çünkü sistem, zaman ve para bunu gerektiriyor. Belki de kendince haklıdır; sakatlanırsa kaç yüz bin dolar kaybedecek… Dünyada da basketbol değişti, çok daha hızlı oynanıyor artık. Ama ben bizim zamanımızın o dev oyuncularını; Abdullah İnce’yi, İzzet abiyi (İzzet Sancaklı – Allah rahmet eylesin yeni kaybettik), Zeki Tosun’u, Battal Durusel’i özlüyorum. İzmir takımlarında Nadir abi vardı, Barış Küce vardı mesela; o “jump shot”larına, koşuşuna hayran olurdum. Onlarla basketbol çok daha keyifliydi. Şimdiki profesyonellikte adam 800 bin dolarını niye riske atsın? Biz ise alacağımız o üç kuruşluk primi bile kesen “Paşa” gibi idarecilere rağmen Amerikan futbolu oynar gibi sağa sola atardık kendimizi.
Bildiğiniz üzere Fenerbahçe basketbolu son 20 yılda büyük bir atılım yaptı, EuroLeague kupasını müzesine taşıdı. Avrupa devlerinden biri haline geldi. Takımımızın bu yükselişini ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?
(Dipnot: Bu röportaj Ocak 2022’de “Fenerbahçe Erkek Basketbol tarihi” başlığı altında arşiv röportaj olarak yapıldığı için Hakan Baran ve Engin Erçevik o günkü döneme göre yorum yapmışlardır)
Hakan Baran: Bu konuda tamamen kendi düşüncemi söyleyeceğim; ben EuroLeague şampiyonluğunu tam manasıyla bir “kulüp başarısı” olarak kabul etmiyorum. Şöyle ki; kadro tamamen yabancı oyunculardan kurulu. Bir örnek vereyim: Bana Mısır’daki dedemden miras kalsa, ben de “Hakanspor”u kursam; De Colo’yu alsam, Vesely’yi alsam, o bütçeyle EuroLeague’i ben de alırım. Bir Yunan takımında üç Yunanlı oyuncu ilk beşte oynayabiliyorken, Fenerbahçe’de tamamen yabancılarla ve sadece paraya dayalı bir bütçeyle oynanması bana ters geliyor. Tabii bir Fenerbahçeli olarak seviniyorum ama bu sene paran varsa o kadroyu kuruyorsun, seneye bütçen yoksa kuramıyorsun. Başarı dediğin biraz daha yerli dokunuşuyla olmalı.
Engin Erçevik: Ben yabancılar konusunda biraz daha farklı düşünüyorum. Dünyanın her yerinde kadrolarda yabancı oyuncu fazlalığı var. Bizde ilk beşte Türk oyuncu bazen hiç olmuyor, evet bu üzücü ama ben diyorum ki: “En iyiler gelsin, çok fazla yabancı gelsin ve Türk oyuncular onların arasından sıyrılıp çıksın.” Bunu nasıl yapacak? Çok çalışarak.
Mesela İbrahim Kutluay bana göre fundamentali (temel teknik) ya da müdafaası çok çok üst düzey bir oyuncu değildi ama bir “mancınık” gibiydi. Antrenmandan sonra 1-2 saat kalır sürekli şut (jump shot) çalışırdı. Adam çalışarak çok ciddi bir skorer oldu. NBA’deki oyuncular gibi “aç” olmak lazım. Aç insan her konuda başarılı olur, çalışıp o yabancıların arasından sıyrılır.
Hakan Baran: Burada İbrahim Kutluay örneğine bir ekleme yapayım. Şu anki kaptanımız Melih Mahmutoğlu da büyük bir şutör. Antrenmanda izliyorum; üçlükleri 10’da 10, 15’te 15… Müthiş bir skorer ama maçta o süreyi bulamadığı zaman “ya kaçırırsam” korkusu başlıyor. Takım 20-30 sayı öndeyken herkes atar ama başabaş giden maçta o şutu sokmak için süre alıp özgüven kazanmak lazım. Yerli oyuncular süre bulamadığı için milli takım başarısı da gelmiyor. Bence ilk beşin en az ikisi, hatta üçü yerli olmalı.
Son olarak Fenerbahçe taraftarına mesajınız nedir?
Hakan Baran: Ben de bir Fenerbahçe taraftarıyım. Çocukluğumuzdan beri bu böyle. Bazen kızıp “Bir daha maç izlemeyeceğim” diyorum ama ertesi hafta maç saati gelince yine televizyonun başındayım; eşim bile gülüyor bu halime. İslam Çupi’nin o unutulmaz lafını hatırlatmak lazım; “Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğüdür, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür.” Fenerbahçe seyircisi çok sadıktır, takım en kötü durumdayken bile yağmur çamur demez, stadın karşısında oturuyorum oradan görüyorum, gelir desteklerler. Vefalı bir seyircidir, ben de onlardan biriyim.
Engin Erçevik: Kaptan, hoşgörüne sığınarak ben yine bir çıkıntılık yapacağım (gülerek). Aziz Yıldırım’ın kulübe katkısı büyüktür ama iki hatasından biri “canavar bir seyirci profili” yaratmasıydı. Taraftarın durumu bazen çok tehlikeli bir boyuta geliyor; bıçaklar, döner bıçakları, şiddet… Bu sadece Fenerbahçe ile de alakalı değil, ülkemizde genel bir sorun. Bir kız evladının yanında babasının bıçaklandığı olaylar oldu. Ailelerin, kadınların rahatça gelebileceği bir ortam için bu şiddetin önüne geçilmesi lazım. Seyirci boyutunu çok tehlikeli buluyorum.
Röportajımıza katıldığınız için ikinize de çok teşekkür ederim. Sayfamızda size yer verdiğimiz için çok mutluyuz. Sağ olun, var olun.
Engin Erçevik: Bizim için de güzel bir nostalji oldu, hatıralar canlandı.
Hakan Baran: Biz teşekkür ederiz.

