Nedim Sarıalioğlu: (Ofluabi) “Fenerbahçe Basketbolu Aziz Yıldırım’ın vizyonuyla avrupa’da dev bir marka olmuştur”

Fenerbahçe basketbolu için “sadece bir spor branşı” tanımı, 1970’li yılların sonundan bugüne dek her anına tribünde şahitlik edenler için eksik bir ifadedir. O, bir kültürün, bir kimliğin ve tahta tribünlerden Avrupa’nın zirvesine uzanan amansız bir sevdanın hikayesidir.

Bu hikayenin yaşayan en önemli tanıklarından biri, sarı-lacivertli camianın ve Fenerbahçe tribünlerinin değerli ismi, nam-ı diğer “Ofluabi”, yani Nedim Sarıalioğlu. 1977 yılında Spor Sergi Sarayı’nın o meşhur ahşap tribünlerine ilk adımını attığında başlayan bu yolculuk; Abdi İpekçi’nin uğultusuna, Sinan Erdem’in heyecanından Ülker Sports Arena’nın görkemine kadar Fenerbahçe basketbol tarihinin her satırına dokunmuştur.

Nedim abi, sadece oyuncuları ve kupaları değil; tribündeki omuz omuza duruşu, kurulan dostlukları ve Fenerbahçe’nin bir spor kulübüne evrilme sürecini bizlere kendi penceresinden anlatıyor. Aziz Yıldırım’ın attığı devrim niteliğindeki temellerden Obradovic’in omuzlarda taşındığı o efsanevi geceye kadar, bir asra yaklaşan sevdanın son yarım asrını “tribüncü” gözüyle aralıyor.

Salontribunu.com ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan, Fenerbahçe basketbol tarihinin hafızası Nedim Sarıalioğlu ile geçmişin tozlu sayfalarından bugünün parlayan kupalarına uzanan derin bir yolculuğa çıktı.

Sözü daha fazla uzatmadan, parkelerin ve tribünlerin tozunu yutmuş gerçek bir efsaneye, Nedim abiye bırakıyoruz…

Nedim abi öncelikle hoş geldin, röportajımıza katıldığın için sana salontribunu.com ekibi olarak çok teşekkür ediyoruz. 7 Ocak 1962 tarihinde Trabzon Of’ta doğdun abi. Öncelikle bize Fenerbahçeli olma hikayeni anlatabilir misin?

1962’de Of’ta doğdum. Babam memurdu, savcıydı. Dolayısıyla tayinleri çıktı falan. 65-66 senesi Trabzon’a tayini çıktı. 11 sene Trabzon’da görev yaptı. O sırada işte yaşım erdiği zaman, ilkokula başladığım zaman mahallede maçlar oynanırdı; okulda, mahallede. O zaman Fenerbahçe-Galatasaray vardı. Ben de radyodan maçları dinlerdim. Kaptan Nedim’i duydum. Kaptan Nedim’i duyduğum için Fenerbahçeli oldum. O sırada o Fenerbahçelilik içime işledi… Buraya bu zamana kadar geldi yani. O Kaptan Nedim sayesinde 68-69 yılları Fenerbahçeli oldum. Öyle devam ettim. Şükürler olsun ki hayalim olan kongre üyeliği de 14.07.2001 de gerçeklesti. Allah izin verirse 4 ay sonra 14 Temmuz’da divan üyesi olacak olmam benim için cok büyük gurur vesilesidir. Fenerbahçem bana babadan miras değil gönülden mirastır.

1977 yılında Spor Sergi Sarayı’nın o meşhur ahşap tribünlerine ilk adımınızı attığınızda ne hissetmiştiniz? İlk izlediğin maçı ve o günkü salon atmosferini, ortamını bizlere tarif eder misin?

Vallahi Trabzon’dan yeni geldim. Maçlara gidemiyordum, sıkıntılar var. Futbola da gidemiyordum, basketbola ilk defa o Spor Sergi’ye gittim. Hangi maça gittiğimi hatırlamıyorum ama… Yani çok acayip gelmişti, çok mutlu olmuştum. O takımı seyretmek; Aliço’yu, Baba Necdet’i, Triano’yu, Calvin’i seyretmek… Acayip bir duyguydu yani, nasıl anlatayım bilmiyorum. İlk maçımı hatırlamıyorum ama ilk hatırladığım; bir Kanadalı bir koçumuz vardı. Kanadalı Triano vardı. O kadroyu; Aliço’lar, Hakan’lar, Ferhat’lar falan, o kadroyu seyrettim. Hatta orada bazen kadın basket maçları da oynanırdı. O maçlara da giderdik. O zaman İTÜ çok iyi bir takımdı. İTÜ’nün bir Amerikalısı vardı, zıp zıp acayip biriydi. İTÜ’nün önceki ya da bizden sonraki maçlarına bile kalır, seyrederdik; sırf o Amerikalı’yı seyredelim diye. Levent Topsakal da oradaydı. Çok güzel anılarımız oldu. Yani kuyrukları, o Spor Sergi’nin o bilet kuyrukları… Taksim elmadağa kadar uzanırdı. Sonuçta girerdik maça. İşte Şadan abi, Talip… Sonra Şükrü abi, Hacı Şükrü ile de tanıştık. Orada başladı  Ataşehir’e bugünlere kadar. Her yerde, her salonda devam etti. Sinan Erdem, Abdi İpekçi falan, her yerde vardık. Ataşehir’e kadar gitti. Çok güzel günlerdi. Spor Sergi’deki basketbol kültürü, oradaki olay bambaşkaydı. Hiçbir yer Spor Sergi olamaz herhalde. Ondan sonra da Abdi İpekçi… Daha kültürlü, kültürel bir tribün oldu. Ama güzel yani. Futbolla hemen hemen aynı şey, futbolun da önüne geçtik neredeyse. Çünkü basket maçlarını daha bir heyecanla, daha bir zevkle takip ediyoruz, seyrediyoruz.

Baba Necdet, Efe Aydan, Ali Rıza Limoncuoğlu gibi önemli isimleri izleme şansı buldun. O dönemin basketbol tekniği, bugünkü atletik ve hızlı basketbola göre size ne ifade ediyor? O gündeki oyun zekasını nasıl tanımlarsın?

Yani o zaman basketbol daha kolaydı. Hatırladığım maçlar 20’şer dakikalık iki periyot oynanırdı. Faul atışları; ikinciyi atarsan üçüncüye izin vardı. Hatta Calvin geldiği zaman, o sene başladı üçlük atışları falan. Calvin’i hatırlardım, üçlükler atardı. Çok iyi pivottu ama üçlükleri vardı. Baba Necdet, unutulmaz onun o yumruk şovu falan. Hakkını veriyordu yani baba isminin. Baba Necdet, tanıdığım en büyük Fenerbahçeli. İyi ki tanımışım, iyi ki benim abim olmuş. Efe Aydan’ın Fenerbahçe’ye gelmesi büyük bir olaydı. Onu seyretmek için her maça giderdik. Yani o zaman basketbol bu kadar hızlı ve teknik değildi ama… Daha içtendi, daha samimiydi. Bir de o Spor Sergi’nin o iç içe olması… Fenerbahçe basketbolunun temelleri orada atıldı. Taraftar basketbolu orada öğrendi. Aslında oralara dayanıyor. Fenerbahçe basketbol taraftarlığı Spor Sergi’de başladı öyle devam etti. Karda yağmurda inönüde futbol maçından çıkıp  o Maçka Yokuşu’na tırmanıp o Spor Sergi’ye gitmek çok büyük bir olaydı.

1970’li yıllarda Fenerbahçe basketbolu futbolun gölgesindeydi. O dönemde de basketbol sevdalısı bir Fenerbahçeli olmak; Spor Sergi’nin kendine has, bazen rakip taraftarla iç içe olan atmosferinde nasıl bir deneyimdi?

O dönemlerde Fenerbahçe basketbolda gerideydi ama tribünlerde hep biz öndeydik. Yani büyük maçlarda; Beşiktaş, Galatasaray maçlarında Galatasaray’ı sıkıştırırdık. Ya yukarı atardık ya pota arkasına. Ezici bir üstünlüğümüz vardı tribünlerde. Basketbol takımlarımız iyi değildi. Küme düşmemeye oynadık. Çok kötü günler geçti. Ama yani… Diyorum ya, Spor Sergi’deki basketbol aşkı, Fenerbahçe aşkı bambaşkaydı. Keşke o günlere dönebilsem, keşke o günleri bir daha yaşayabilsem. Orası bambaşkaydı. Oradaki basketbolcuların sevgisi, saygısı, taraftarın birbirine yardımı şeyi… Vefakarlığı bambaşkaydı. Spor Sergi unutulmaz.

Şampiyonluğun kıl payı kaçtığı Efe Aydan ve Calvin Roberts’lı o efsane sezonu tribünde nasıl yaşadınız? Roberts’ın o dönem yarattığı yabancı oyuncu hayranlığını anlatır mısın?

İlk defa bir heyecan yaşadık. Efe Aydan geldi, Calvin gibi müthiş bir pivot geldi. Smaçların efendisi. Üçlüklerin de efendisi oldu. Müthiş bir kadroydu. Yani o sene o Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda Galatasaray’a 20 sayıdan yenilmemiz şok etmişti bizi. O maçı hiç unutamam. Gidememiştim maça, televizyondan seyretmiştim. Bir rivayet, “Calvin maçı sattı” dedi; bir rivayet, “İshal oldu, ikinci yarıyı oynamadı.” İlk yarı müthiş oynayan Calvin, ikinci yarı sahada yoktu ve 20 sayıdan maçı verdik. Kahrolası bir maçtı. Hiç unutamam bu maçı.

Spor Sergi’den yavaş yavaş daha büyük salonlara geçiş sancıları başlarken, basketbolun bir elit spor olmaktan halka inme sürecini nasıl gözlemlediniz?

Spor Sergi’den Abdi İpekçi’ye geçmenin, büyük salonlara geçmenin şu faydası oldu: Fenerbahçe Spor Kulübü basketbola ağırlık vermeye başladı. Yani 1907 derneğinin kurduğu rüya takım.. Mahmoud Abdul-Rauf cok durmadı, geri gitti. Nba’den ilk transfer olam Zan Tabak. Dallas Comegys vardı. O meşhur rüya takım işte; Harun Erdenay’lı. İbrahim Kutluay yeni baslamıştı. Yani büyük salonlara geçince büyük takımlar kuruldu. Ondan sonra da o Tanjevic’ten, Aydın Örs’ten, Aziz Yıldırım’ın kurduğu kadrolar falan… Ondan sonra zaten anlaşılmaz ama Abdi İpekçi spor salonu bütün kulüplere ivme kazandırmıştır. Ülker’in kurulması o döneme denk geliyor, Fenerbahçe-Ülker’in birleşmesi o dönem. Abdi İpekçi, yani basketbolun büyümesinin tek sebebi bir salondur.

Kendi altyapımızdan çıkan İbrahim Kutluay’ın o meşhur şut mekaniğini ilk gördüğünüzde, onun bir gün Avrupa şampiyonu olacağını ve NBA’e gideceğini hayal etmiş miydiniz abi?

Hayal etmiştim. Büyük basketbolcuydu, hakikaten çok büyük bir stardı. Onun üçlükleri, onun aidiyeti… Fenerbahçe’ye sahipken mesela şimdi bile yorumculuk yaparken bile içindeki o Fenerbahçelilik… Bir ara Fenerbahçe’den ayrıldı, kötü günler geldi ama İbrahim Kutluay unutulmazdı. Yani o NBA ve Avrupa’da büyük bir basketbolcu olacağı belliydi. Şimdinin Tarık’ı gibi.

Kaynak: Instagram.com/ggunlerden

Caferağa Spor Salonu’nun o dar, basık ve rakibi hapseden atmosferi… Orada unutamadığınız, “bu maç buradan dönmez” denilip de taraftarın ittirmesiyle kazanılan bir maçımız, bir anınız var mı?

Caferağa’da erkek basket maçları pek az oynandı. Çoğuna da gitmedim ama kadın basketbolunun bütün serisine gittim, bütün maçlara gittim. Şey unutulmazdı, Yakın Doğu maçı. Bizim başkanın, onların başkanını tokatladığı o meşhur maç unutulmazdı. Orada bizim büyük basketbolcumuzun (Candace Parker) iki serbest atışı kaçırarak şampiyonluğu vermesi… O gün yıkıldık yani, onu unutamam. Bir de Caferağa derken şeyi de hatırlatayım; eskiden Burhan Felek’te de oynanırdı basket maçları. Oradaki bir Galatasaray-Fenerbahçe maçını unutamam. Galatasaray galiba 71-70 öndeydi. Son 3 saniye top onlardaydı. Topu attı havaya bitsin diye fakat bilmediği için kuralı, top yandan dışarı çıkınca bize geçti top. Biz de 3 saniye kala yandan kullandık, pota altına aldık. Pota altında Apostol abi galiba, smaca vurdu, maçı aldık 72-71. O maçı hiç unutamam. Gitmedim maça, televizyondan seyretmiştim ama Fenerbahçe tarihinin en büyük maçlarından biridir, hiç unutulmaz bir maçtı. O maç da bambaşkaydı. Caferağa’nın kadın basket maçları ama unutulmaz, her maça gitmiştim.

Sponsorların çekildiği, maddi imkansızlıkların yaşandığı 90’lı yılların ortasında “Ofluabi” olarak tribünde kaç kişiydiniz? O yıllarda pes etmemenizi sağlayan motivasyon neydi?

O motivasyon sadece Fenerbahçe sevgisiydi. Biz Fenerbahçe için her yerde vardık. Yani baskete Bursa’ya gittik, oradan İzmir’e gittik. Yani bizde branş fark etmiyordu. Fenerbahçe neredeyse biz oradaydık; yüzme yarışmalarına gittik, masa tenisi finallerine gittik Caferağa’da. O zaman Hacı Şükrü, Talip, Kemik, Şadan abi falan hiç eksik olmazdı. O yıllarda Fenerbahçe’nin her maçına gittik. Ümraniye’deki Haldun Alagaş’a… Hatta Fenerbahçe bir ara idmanlarını Kartal’da Pamukspor Tesisleri’nde yapardı, oraya bile idmanlara giderdim. Murat Yosmaoğlu vardı menajer, o iyi arkadaşımdı. Oraya bile idmanlarını seyretmeye giderdik. Yani Fenerbahçe için her branşa, her yere gittik. Hiç sıkıntı yoktu ve çok güzeldi. O düşük bütçeli kadroların peşinden gitmek güzeldi. Çünkü illaki bir şey vardı yani bizi oraya götürecek; bir basketbolcu atıyorum Ömer Onan, atıyorum Necdet Baba, atıyorum ne diyeyim yani… Vardı da vardı. Aliço… Yani bizi oraya sürükleyen bir basketbolcu, bir sevgi vardı. Oradaki o taraftarın birliği, selam vermesi, oturup konuşmamız, dertleşmemiz çok güzel olaylardı. Sırf onun için giderdik zaten.

Nedim abi, Aziz Bey başkan seçildiğinde 1998 yılında amatör şubelere yatırım sözü vermişti. Siz bir tribüncü olarak basketbolun figüranlıktan başrole geçtiğini hangi hamleyle hissetmiştiniz?

Vallahi şimdi şöyle anlatayım; Aziz Yıldırım geldi. Aziz Yıldırım’a ayrı bir paragraf acayım. Aziz Yıldırım Fenerbahçe’nin Atatürk’üdür. Fenerbahçe’ye çağ atlatmıştır, devrimler yapmıştır. Onun gibisi gelmedi, gelmeyecek; mümkün değil. Yani tek hatırladığım şey; benim anım, Galatasaray 9 sene üst üste şampiyon olmuştu. O sene Aziz Yıldırım büyük bir atak yaptı, büyük bir kadro kurdu. O sene Galatasaray’la Play-off oynadık 5 serili. 5 seriye de, hepsine de gittim. Galatasaray’ın ev sahibi olduğu maçlara da gittim. Galiba Darüşşafaka salonunda oynanıyordu. Bütün maçlara gittim. O sene şampiyon olduk. O şampiyonluk unutulmaz. Ondan sonra zaten erkek basketbola da yatırım yaptı. Büyük hocalar getirdi; Tanjevic’ler, Spahija’lar, Obradovic’ler falan. Yani müthiş, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’ye verdikleri inkar edilemez, unutulamaz. Fenerbahçe’ye çağ atlatmıştır ve basketbolu Türkiye’nin lokomotif takımı yapmıştır. Şu anda Türkiye’de bir numara Fenerbahçe erkek basketbol takımıdır. Eczacıbaşı’ydı, Efes’ti, Ülker’di ama şimdi Türkiye’de basketbol deyince Fenerbahçe akla geliyor.

Fenerbahçe – Ülker birleşmesi o dönem çok tartışıldı Nedim abi. Sizce bu ruhun kaybı mıydı yoksa Avrupa’nın zirvesine giden yolun tek anahtarı mıydı? Ülker birlesmesiyle alakalı Aziz Yıldırım’ın bu konudaki iradesini nasıl yorumluyorsunuz?

Çok güzel bir karar. Çünkü Avrupa’da elit takımlara bakıyorsun; birkaç tane sahibi zengin takımlar hariç bütün takımlar hep sponsorlu, hep isim hakkıyla bir yerlere geldi. Hepsi yani… Birkaç tane Panathinaikos gibi zengin takımlar hariç. Ama İtalya’da her sene Milano’nun ismi değişiyordu falan. Yani zaten Ülker’in sahibi Murat Ülker’den de Allah razı olsun. O birleşme Fenerbahçe’ye çok iyi bir ivme kazandırdı ve iyi ki yapmışlar, iyi ki olmuş o birleşme. Onun sayesinde Fenerbahçe hem Avrupa’nın hem Türkiye’nin lideri oldu. Teşekkürler Murat Ülker, teşekkürler Aziz Yıldırım.

2012 yılında Ülker Spor Arena’nın kapısından girdiğinizde, Spor Sergi’nin tahta sıralarından gelen bir isim olarak neler hissetmiştiniz?

Spor Sergi, Abdi İpekçi, Sinan Erdem; bütün salonlardan sonra kendi öz salonumuza gitmek… O ambiyansı görmek, o müthişliği görmek, o taraftarı görmek, o localar, o tribünlerin hali inanılmaz bir şeydi. İnsan inanamıyordu, rüyada gibi. Böyle bir salon… Yani stadı tatmıştık ama salonu hayal geliyordu bana. Onu da yaptık ya, “tamam” dedim Fenerbahçe. Bu salondan sonra Fenerbahçe Avrupa’da, Türkiye’de tutulmaz. Hakikaten öyle oldu. Çok büyük koçlar, çok büyük oyuncular geldi sırf o salon sayesinde. O salon olmasaydı Fenerbahçe bu kadar gidemeyecekti. Sinan Erdem, Abdi İpekçi falan iyiydi ama insanın kendi evinde, kendi salonunda, kendi öz taraftarıyla buluşması, oynaması bambaşka bir duygu.

Kaynak: milliyet.com.tr

Aziz Yıldırım’ın Obradovic’i getirmesi sizce bir kulüp başkanı hamlesi miydi yoksa bir vizyon göstergesi miydi? Başkanınız Sayın Aziz Bey’in basketbolun teknik işlerini tamamen basketbol aklına bırakması süreci nasıl etkiledi?

Yani büyük bir olaydı. Obradovic gibi bir ismi getirmek ve 7-8 sene çalışmak çok büyük olaydı. Yani bu vizyon meselesi. Aziz Yıldırım’ın bunu futbolda da gördük; Ortega’yı getirdi, Daum’u getirdi, ona inandı getirdi. Yani basketbolda da çok büyük hamleler yaptı. Yani Obradovic’in gelmesi büyük bir olaydı. Ondan önce Aydın Örs, Tanjevic tamam da; Obradovic gibi bir markanın Fenerbahçe’ye gelmesi ve 7 sene birlikte çalışmak, başarı ivmesi… Yani şu andaki başarının temelleri Ülker Arena’nın açılması, Obradovic’in gelmesidir. Fenerbahçe’nin lider olması bu hamledir.

Kulübün üzerine maalesef karabasan gibi çöken 3 Temmuz sürecinde Aziz Bey’in basketbol bütçesini kısmaması ve o yatırımı arttırması tribünde nasıl bir direniş ruhu yarattı?

3 Temmuz bambaşka bir olaydı. 3 Temmuz’da her yerdeydim; Silivri’de, Çağlayan’da. Ama basketbol yatırımlarını indirmemesinin tek sebebi herhalde Murat Ülker’dir. Murat Ülker’in çok büyük katkıları olmuştur, çok büyük paralar vermiştir. Yani orayı ayakta tutmak büyük bir olaydır. Çünkü o olay Fenerbahçe’yi daha da büyütmüştür. Hem kenetlenme olayına katkı yapmıştır hem tribünleri birleştirmiştir. Büyük bir olay.

Obradovic bize 2013-2014 sezonunda geldi ve ilk Final Four’umuzu bir sezon sonra 2014-15 sezonunda yaptık. O sezonu ve o Maccabi’yi 3-0 İsrail’de eledikten sonra takım İstanbul’a geldiğinde sizin de meşhur bir fotoğrafınız var Alper abiyle. O geceyi, o süreci, o sezonu bir bütün olarak bize anlatabilir misin?

Şöyle anlatayım; son maçı, son saniyeleri Ömür’de bir arabada radyoda dinledik. Kardeşim Güray yanımda, bir arkadaşım, ben. Yani o son bir dakikayı unutamam. Hem Maçkolik’ten takip ediyorum hem oradan. Son basketi attık, maçı alınca çıldırdık. Yani Fenerbahçe ilk defa Avrupa’nın son dört takımına gidecek. Yani Avrupa’nın en kötü dördüncüsü olacaktı. Yani Maccabi’yi eledik, büyük bir olaydı.
Bir önceki sezonun Avrupa şampiyonu olan Maccabi Tel Aviv takımı elemistik. Büyük bir olay yarattık herkesin olduğu yerde. Nereden aklıma geldi, Güray’a söyledim: “Havaalanına gidelim” dedim karşılamaya. “Tamam” dedi, atladık gittik. Sporcular çıktı, onlarla kucaklaştık. Sonra Obradovic’i gördüm. Karşımda Obradovic, yanımda Alper abi. Alper bir işaret etti, “Alalım mı?” dedi. “Hadi” dedim. O an spontane gelişti öyle bir anda. Omuzlarımızdaydı. Omuzlarımızdaydı ve flaşlar patladı. Şaşırdım. Yani hiç yapamayacağım şey, o günden beri belim ağrıyor.🙂 Çok ağır geldi ve uzun zaman kaldırdık. O inmek istiyor, biz kaldırmak istiyoruz falan… Bir iki dakika bayağı debelendik ama benim için çok güzel bir anıydı. Çok güzel bir olaydı.

Nedim abi bir sezon sonra da 2016’da Berlin’deki o hüzünlü finalden sonra 2017’de İstanbul’da kupayı kaldırdığımızda… 40 yıllık bekleyişin bitişini nasıl kutladınız? O geceyi bizlere anlatabilir misin abi?

Şimdi cuma günü Real Madrid maçının öncesi eski futbolcumuz Tavşan Mustafa’nın mekanında toplandık, en az 500 kişi. Çok güzel bir olaydı. Maça girebildim. Finale kalmıştık. İnanamıyordum yani Real Madrid’i bile yeneceğimize inanamıyordum ve yendik.
Çok da güzel yendik. Final maçı… Yine gittim. Yukarı çıktık. Aşağıda nefes alınmıyor, yer yok; mümkün değil. En üst kata çıktık. 1000-2000 Yunan seyircisi hala… Yani son 2 dakikaya 20 sayı mı 17 sayı mı ne öndeydik, hala inanamıyordum hala korkuyorduk. Fakat unutulmaz bir maç yani görüp görebileceğim en büyük maçtı herhalde; ondan büyük bir maç göremem diye düşünüyorum. Çok güzel bir olaydı. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.

19 Mayıs 2017 Fenerbahce Real Madrid maçı öncesi. Soldan sağa; Cüneyt Özek, Nedim Sarıalioğlu, Canan Keçeli, Hakan Keçeli ve Rahmetli Hamza Çelebi

Nedim abi, Aziz Yıldırım ile alakalı başka bir anın var mı?

Rahmetli Ali Dinçkök’ün cenazesinden önce Aziz Yıldırım’ın ofisinde toplandık, 15-20 kişi sohbet yapıyoruz. O sırada ben de tam yanında oturuyorum. Konuşuyor, anlatıyor. O sırada başkanlığı bırakmış. “Başkanım” dedim, “Şu erkek basketbol takımını siz alın, şirketleştirin de siz alın, siz kurun.” “Ya” dedi, “O işler kolay değil.” Tekrar 3-5 dakika sonra bir daha sordum: “Başkanım” dedim, “Basketbol şubesini siz alın, siz başına geçin, şirketi kurun.” Şöyle bir baktı, “Sen o işleri kolay mı sanıyorsun? Var mı 25-30 milyon euron?” dedi. “Sen hele bir karşıma geç bakayım” dedi. Bir fırça attı, karşıya attı beni. Sonra benim teklifime kızan Aziz Yıldırım 2021 seçimlerde Ali Koç’a “Basketbol şubesini bana ver, futbol senin olsun, basketbolu ben yönlendireyim” diye bir teklifte bulundu. Demek ki o zaman ben ileriyi gördüm, olabilirmiş yani. Avrupa’daki  Panathinaikos basketbol gibi, Fenerbahçe basketbol takımını Aziz Yıldırım alıp daha da büyük seviyeye getirebilirmiş. Bu arada basketbol derken unuttuk; Ferit Şahenk’e de ayrı bir teşekkür etmek lazım, o da bayağı bize destek oldu.

Nedim abi Fenerbahçe’deki idollerin kimdir?

Futbolda Cemil Turan bir numara. Kesinlikle net. Basketbolda da Necdet Kaptan, Baba Necdet. Hem iyi bir abi hem de basketbolu bana sevdiren bir abimizdir. Son zamanlarda ismini oğluma verdiğim hemşerim Oğuz Çetin de benim için değerlidir.

Hem basketbol hem futbol tribünlerinde izledigin isimlerle de bugün dostsun abi. Bu nasıl bir duygu? Cemil abiyle dostsun, Necdet abiyle dostsun, Oğuz Çetin’i de tanıyorsun. Bu herkese de nasip olmayan bir şey çünkü.

Hayal gibi yani. İdolüm oldukları için kartpostallarını biriktirdim Cemil Turan’ın çocukken Trabzon’dayken. Kartpostallarını biriktirdim, imzalattım. Cemil Turan’la tekrar görüşmek, onunla fotoğraf çekmek, sohbet etmek, seçimlerde bir araya gelmek… Necdet Baba ile arkadaşlığımızın, ağabey-kardeşliğimizin devam etmesi… Allah ona da uzun ömürler, şifalar versin ikisine de; çok büyük bir olay. Alpaslan Eradlı ile keza öyle, onun posterleri dururdu; o da büyük efsane, onunla da tanıştım ama Cemil Turan ve Baba Necdet bambaşkaydı.

Mirsad Türkcan’ın hırsı, Solomon’un öngörülemezliği, Bogdanovic’in soğukkanlılığı… Sizin karakterinize veya tribün anlayışınıza en yakın bulduğunuz oyuncu hangisiydi? Ya da bu oyuncuların dışında biri var mıydı?

Benim gönlümdeki tek birinci sıra İbrahim Kutluay. Yani ayrım yaptığımda İbrahim Kutluay, Damir Mrsic, Solomon, Ömer Onan, Mirsad… Bunlar unutulmaz. Daha eskiye gidersek Baba Necdet hiç unutulmaz. Efe Aydan’ın Fenerbahçe’ye gelmesi büyük bir olaydı. Şimdi Tarık Biberovic… Müthiş Fenerbahçeli, müthiş içten oynuyor. Yani çok büyük futbolcular, basketbolcular geldi. Ayrım yapamıyorum ama ben Damir Mrsic’e ayrı bir sayfa açmak istiyorum. O bambaşka bir şeydi. Şimdi Tucker mı Damir Mrsic mi diye tereddüt edeyim, Tucker da büyük ama Damir Mrsic bambaşka bir şey. Damir Mrsic unutulmaz.

Fenerbahçe formasıyla görmek istediğiniz içinizde ukde olan ama formamızı giymeyen bir oyuncu oldu mu?

Kesinlikle Mehmet Okur diyebilirim. Mehmet Okur bir ukdedir. Keşke bizim formamızı giyseydi… Efe Aydan oynadı  Ömer Onan da oynadı, Mirsad da oynadı, bunlar sevdiğim basketbolculardı. Ama Mehmet Okur keşke o formayı giyseydi. Bununla beraber şimdi görevde olmasını çok isterdim. Bir gün umarım erkek basketbol şubede görev alır diye umuyorum.

Sene 2004, Mehmet Okur ve Aydın Örs Kaynak: Instagram.com/ggunlerden

Fenerbahçe’de izlediğiniz en iyi koçlar ve oyuncular kimlerdir?

Koç olarak Obradovic ama şu anda Sarunas birinci sırada, Obradovic iki, Aydın Örs, ondan sonra Tanjevic… Bir de ilk şampiyonluğumuzu kazandıran Çetin Yılmaz; onları unutmam. Oyuncu olarak da Damir Mrsic başta. Şu anda Tarık. Ama gördüğüm en iyi herhalde oyun kurucu Tarık’tır. Onu seyredebilmek de çok büyük bir olay, acayip bir basketbolcu. Ben böyle bir şey göremedim. Eskilerden, ta eskiye gidersek Calvin unutulmaz; onun üçlükleri, onun smaçları. Baba Necdet’in hırsı, yumruğu asla unutulmaz. Spor Sergi’nin tribünleri, Abdi İpekçi’nin o çılgın atmosferi… Bunlar unutulmaz.

Haldun Alagaş, Sinan Erdem, Abdi İpekçi  salonlarında ev sahibi olmaya çalışırken Fenerbahçe tribün kimliğini nasıl korudunuz o dönemlerde?

Vallahi her şey spontane geldi. Bir tribün kurmadık; hani Fenerbahçe basketbol takımı iyi oldukça taraftar arttı. Taraftar geldi ve çoğunluğu sağladık. Her yerde sağladık; Sinan Erdem’de… Sinan Erdem’de üç tane kombinem vardı iki sene, her maça gittim. Evime de yakın olmanın avantajı. Abdi İpekçi evime yakındı, orada her maça gittim. Kombine yoktu ama giriyorduk. Abdi İpekçi’nin ilk açıldığı yıllar rahmetli müze müdürümüz Şadan abi sayesinde Alp Bacıoğlu’yla tanıştım. Oranın bana o katkısı oldu. Fenerbahçe güçlü oldukça taraftar güçlendi, taraftar bilinçlendi ve o tribün birliğini sağladık. Sadece başarı geldikçe Fenerbahçe taraftarı da başarılı oldu ve her yerde üstünlüğünü, hakimiyetini sürdürdü salonlarda.

Nedim abi, sosyal medyada genç nesle bu tarihi yazılarınızla aktarıyorsunuz. Yeni nesil basketbol taraftarını nasıl buluyorsunuz? Eski tribüncülük ile modern taraftarlık arasındaki en büyük fark nedir?

Abdi İpekçi, Spor Sergi tribünleri şimdiki Panathinaikos tribünleri gibiydi; şimdiki tribünler de Barcelona, Real Madrid tribünleri gibi. Bayağı elit taraftar olduk. Yani salonda o kadar baskı kuramıyoruz Ataşehir’de. Yani biraz ekonomik, biraz koltukların sınıflandırılması… Yani esas taraftarların üst tarafta olması, alt tarafta daha ekonomik özgürlüğü olanlar olunca orada pek sağlayamıyoruz ama takım iyi olunca da taraftar ne olursa olsun katkı yapıyor. Fakat eski tribünler, Abdi İpekçi tribünleri bambaşkaydı. O unutulmaz. Onun yanına hiçbir tribün gelemez yani, mümkün değil.

Nedim ağabey, bu nam-ı diğer Ofluabi lakabınız nereden geliyor?

Estağfurullah. Tabi bir kere Oflu olmamdan. Yani 90’dan 2010-15 yılına kadar tribündeyken ismimle ya da “Oflu” diye hitap ederlerdi. Sonra Dede İsmail’in kurduğu bir grup vardı; GFB’den ayrılan, Bayrampaşalı Sefa’nın falan. O derneğe gidip gelirken Sefa bana hep “Oflu abi hoş geldin, Oflu abi hoş geldin” derdi. Oradaki gençler falan herkes daha ismimi bilmiyordu, herkes bana “Oflu abi” diyordu sokakta görseler; “Oflu abi maçta” falan. Öyle üzerime yapıştı kaldı Ofluabi. Ben de Twitter’da ismimi Ofluabi olarak koydum, öyle tanındık. Seviyorum yani, Oflu ve Fenerbahçeli olmak ayrı bir güzel yola geldi benim için.

Elimizde o yıllardan kalma bir bilet koçanı, bir atkı veya fotoğraflar var mı abi, bizimle bir tanesinin hikayesini paylaşabilir misin?

Bir tane işte az önce konuştuğumuz gibi Obradovic’i omuzlara aldığımız an.  Şampiyon olduğumuz senenin Euroleague atkısı var, ömür boyu saklayacağım; o unutulmaz, o bambaşka. Tek o var basketbolla ilgili. Tişörtler çok var evimde..

Nedim abi, Fenerbahçe basketbolu bugün ulaştığı noktada sizin 1977 yılındaki hayallerinizin neresinde duruyor?

Tek kelime ile zirvede. Yani hiç hayal edemeyeceğim… Hayallerimin üstünde. Yani böyle bir şey olamaz, basketbol Türkiye’de Eczacıbaşı’nın tekelindeydi, sonra Efes’in tekeline geçti. Koraç Kupası’nı aldıkları zaman seviniyorduk, Türkiye yerinden oynuyordu, acayip mutlu oluyordu. Naumoski ile Efes Koraç kupasında şampiyon olunca bütün Türkiye sevince boğuldu. Ama şimdi yani Fenerbahçe ile Anadolu Efes Euroleague şampiyonu oluyor; bu çok büyük bir olay. Onun için yani hiç hayal edemediğim şey… Hayalimin ötesi bir şeyler oldu basketbolda. Son dönemdeki Final Four’ların hepsinde Türk takımları var. Türk hocalar var. Yani sevmesek de Ergin Ataman hep Final Four’da. Türk takımları orada; Efes orada, Fenerbahçe orada. Diğer yandan Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı, bazı takımlar da bir yerlere kadar gelebiliyor. Bu güzel. Türkiye ligi de yani şu anda bence Avrupa’nın ikinci ya da üçüncü ligi olabilir; Yunan liginden sonra en güzel lig bana göre.

Spor Sergi veya Abdi İpekçi günlerinde maçtan kaç saat önce buluşulurdu? O meşhur maç önü yemeği ya da atıştırmalığı nelerdi? Mesela Spor Sergi’nin önündeki sosisli veya köfteci arabalarının o günkü heyecana kattığı tadı nasıl anlatırsınız?

Abdi İpekçi döneminde mutlaka maç öncesi buluşurduk o aşağıdaki otoparkın oralarda. Ama mekanımız vardı Yedikule’de, safa meyhanesi orada oturur içerdik, oradan geçerdik. Yani Spor Sergi… Spor Sergi’ye Taksim’den oraya yürüyene kadar; Taksim’de İstiklal Büfe’den hamburger yemek, sosisli… Abdi İpekçi’deki meşhur Caferağa sosisçisi Tufan’ın sosisleri falan, onlar unutulmaz. Tufan kardeşime de selam olsun; hala devam ediyor Ataşehir’de, Sinan Erdem’de. Yani yemek olayı da başkaydı, dostluk arkadaşlık başkaydı. Ataşehir’de Tufan’ın büfesinin arkasında salonu, oturma yeri vardı; orada oturup kritik yapmak falan çok güzel olaylar, çok güzel anılardır. Keşke o günlere tekrar gelebilsem ama en kısa zamanda salonlara döneceğim inşallah.

Fenerbahçe basketbol tribününün karargahı sayılan bir kahvehane, pastane veya meydan var mıydı o dönemlerde? Maça gitmeden önce o kalabalığın enerjisi nasıl birikirdi?

Vallahi herkesin ayrı bir grubu vardı. Sinan Erdem’in orada bir şey yoktu; ya insanlar Şirinevler’de otururdu bir yer, bir mekan; ya Ataköy’de çarşıda otururdu bir mekan, oradan gelirdi. Ben kombinem olduğu için direkt yarım saat kala gelir girerdim. Ama Abdi İpekçi’de dediğim gibi o Yedikule’de bir mekan vardı, orada oturur oradan geçerdik. Bu mekanın ismini unuttum, Kent miydi neydi, çok meşhur bir yerdir. Orada otururduk ya da otoparkta otururduk orada; bir şeyler alır yerdik, sohbet ederdik ondan sonra maçı beklerdik, maça girerdik. Güzel olaylardı. Aydın Örs’lü, Tanjevic’li o final maçları, şampiyonluklar çok güzeldi. Aydın Örs zamanı, Ömer Onan’ın kadroda olduğu o 100. yıl dönemi.

Nedim abi, o yıllarda deplasmana gitmek bugünkü kadar konforlu değildi haliyle. Ankara, Bursa ya da başka bir yerde yolda kaldık dediğiniz ya da güvenlik açısından çok zorlandığınız anınız var mı?

Basketbol için pek deplasmana gitmedim. Bir deplasman vardı, Tofaş deplasmanı. Bursa’ya gittim Tofaş maçına. Zar zor girdik içeri, bayağı olaylar oldu, taşlandık falan. Sonra akşam 22:10 otobüsüne İzmir’e Karşıyaka maçına bilet aldım, otobüse oturdum. Yanımda tribünlerin abisi Hacı Şükrü vardı. Şaşırdım, inanamadım; tribünde gördüğüm adam yanımdaydı. Ben o zaman daha gençtim, Hacı abi tribünlerin abisiydi; herkese bakardı, para verirdi, yardım ederdi, her deplasmana girerdi. Şaşırdım. O gün bir gördük, ondan sonra İzmir’e indik, beni otele götürdü, futbolcularla tanıştırdı falan. Öyle dostluğumuz devam etti. Tek anım odur, Bursa deplasmanı. Basketbol için pek deplasmana gitmedim.

Bugünün EuroLeague atmosferi ile 80’lerin, 90’ların tribün lügatı arasındaki fark nedir abi? O zamanlar salonu inleten, şimdi unutulmuş olan bir tezahürat veya hakemi baskı altına alma yönteminiz var mıydı?

Yani pek yoktu, klasik Fenerbahçe marşları vardı; hatırlamıyorum, bilmiyorum da. Şimdi de basketbolda o kadar ezici bir tezahürat, ıslıklama falan olmuyor çünkü takım iyi. Taraftar da takım oynayınca tribünler pek sessiz kalıyor; ne zamanki zora girersek tezahüratlar devreye giriyor, taraftar devreye giriyor. O zaman klasik bildiğin futbol tezahüratı basketbolda da yapılıyordu. Ama Abdi İpekçi’nin atmosferi, oradaki ıslıklama, oradaki baskı, oradaki tezahürat bambaşka. Spor Sergi’nin de tahta tribünler olduğu için ayaklarla tahta tribünlere vurup baskı yapmak, toz kaldırmak falan acayip bir şeydi. Spor Sergi’de, pota arkasına “sosyete” denilirdi. “Şıngır mıngır sosyete” tezahüratı çok meşhurdu, çok gülerdik. Onlar pek katılmazdı olaya; onları kızdırmak, katmak için “şıngır mıngır sosyete” diye bağırırdık, onlar da olayın içine girerdi. Yani Spor Sergi’ye girmek, oradaki tezahürat, üst kata bile girebilmek, orada ayakta maç seyretmek güzel şeylerdi.

Nedim abi sadece oyuncular değil, tribünün de sembol isimleri vardır hep anlatırsın bazıları bugün maalesef aramızda maalesef olmayan ama “o olmasa tribünün tadı çıkmazdı” dediğiniz bir yol arkadaşınız var mı?

Şadan abi, Talip unutulmaz ama Amigo Kemik benim için bambaşkaydı. Yani Kemik hem baskette hem futbolda efsaneydi; onunla da tribünleri bıraktıktan sonra da görüştük. Allah gani gani rahmet eylesin. Çok severdim, o da beni severdi. Amigo Kemik’le Efsane Adnan unutulmazdı. Yani benim idollerim… Ben tribünde gördüğüm en büyük tribün lideri; amigo da değildi, tribün lideri de değildi, Fenerbahçe sevdalısı, tribünleri yöneten kişilerdi. Onlara isim konamaz, onlar bambaşka; onlar sırf Fenerbahçe için orada olurdu. Adnan, Kemik, Şadan abi, Talip, Hacı Şükrü… Bunlar Fenerbahçe için unutulmaz. Yenilerden de Alper Üstek (Kel Alper) Kunta Mustafa, Bayrampasalı Sefa, Volkan Yücesan… İyi ki tanıdım onları, onlar da iyi bir abi ve kardeşlerim; onlar da iyi Fenerbahçeli. Onları tanımaktan da… Rahmetli Levent, çok iyi Fenerbahçeli, Allah rahmet eylesin. Alp abi (Bacıoğlu) çok büyük Fenerbahçeliydi,  onun sayesinde Fenerbahçe tarihine hakim oldum. Rahmetli Hamza… Ah ah, herkes gidiyor, herkes gidiyor. Hamza unutulmadı. Çok kayıp verdik ya, çok kayıp verdik. Allah geride kalanlara uzun ömürler versin. Mustafa da hastaymış, ona da acil şifalar diliyorum. İnşallah o da düzelir.

Nedim abi, galibiyetten sonra Taksim’e çıkmak mı yoksa Kadıköy’e dönüp sabaha kadar basketbol konuşmak mı? Kazandığınız bir kupa ya da önemli bir derbi sonrası en çılgın kutlamanız hangisiydi?

İlk şampiyonluğumuz 1990/91 sezonu. 5 seri ayrı şehirlerde oynanıp da son maçta Antalya’daydı… O maç da unutulmaz. Euroleague’den sonraki o kutlamalar, o salonda bir saat coşmamız, sonra Bağdat Caddesi’ndeki otobüsü karşılamak müthiş bir olay. Galatasaray ile 2010/11 ve 2013/14 sezonlarında finali oynayıp Galatasaray’ı yendiğimiz iki sezon… 2013/14 sezonunda maça çıkmamışlardı, onu da unutmam. Yani var, çok kutladık ama ben o kadar aşırı kutlamayı sevmezdim. Daha mütevazı, evimde onu doya doya yaşamak, tekrarını, maçın tekrarını seyretmek daha çok hoşuma gidiyor, keyifleniyorsun.

Nedim abi son olarak ömrünü  Fenerbahçe’ye adamış bir Ofluabi olarak, Fenerbahçelilere söyleyeceğiniz tek cümle ne olurdu?

Fenerbahçe’yi asla bırakmayın ve küsmeyin. Başkanlar, yöneticiler, sporcular gelir geçer Fenerbahçe hep baki kalır. Fenerbahçe spor kulübünden öte, Fenerbahçe başka bir şey. Fenerbahçe Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü, Türkiye’nin yıkılmaz kalesidir.

Yorum bırakın