Tamer Oyguç: “Fenerbahçe Formasıyla Sahaya Çıkmak, Arkanda Dev Bir Güç Hissetmektir”

Salon Tribünü ekibi olarak Türk basketbolunun efsanevi pivotu Tamer Oyguç ile bir araya geldik. Kariyerinin zirve noktalarından Fenerbahçe yıllarına, sarı-lacivertli camianın büyüklüğünden taraftarın sahadaki etkisine kadar pek çok özel anıyı ekibimizden Erdi Tiran ve Baran Arslan’a anlattı.

Tamer abi, öncelikle bizlere vakit ayırdığınız için size Salon Tribünü ekibi olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizin gibi değerli bir ismi sayfamızda ağırlamak bizim için büyük bir onur. 11 Ocak 1966 tarihinde Malatya’da dünyaya gözlerini açtınız abi. Çocukluk ve gençlik yıllarınızın geçtiği o günleri, basketbol topuyla ilk tanışma hikayenizi ve bu sevdanın nasıl başladığını da bizlerle paylaşabilir misiniz?

1966 yılında Malatya’da doğdum ama tabii ki ben Malatyalı değilim. Benim ailem İstanbul’da yaşayan bir aileydi. Dolayısıyla orada kısa bir süre bulundum doğduktan sonra. Daha sonraki yaşantımı İstanbul’da geçirdim. Yani babam öldükten sonra Malatya’dan İstanbul’a döndük. Çünkü o arada sigara fabrikasında görevliydi babam. Onun vefatıyla beraber İstanbul’a geldik. Burada zaten abimlerin yaşadığı bir ev vardı. Annemle beraber buraya döndük ve burada oturmaya başladık. Fatih’te de abimlerin el konfeksiyon mağazası vardı. Bunun hemen yanında da Eczacıbaşı’nın genel müdürü oturuyordu, rahmetli Saffet Özbay. Beni orada gelip geçerken görmüş. Ben de yazları orada temizlikte, çıraklık yapıyordum dükkanda abimlere yardımcı olsun diye. Dolayısıyla beni orada görmüş. Bir gün geldi ve beni takıma katmak istediğini, basketbolcu olmak için her türlü fiziğe sahip olduğumu, bunu da değerlendirmem gerektiğini söyledi. Benim babam tabii ki yaşadığı dönemde çok akademisyen olmamı isterdi. Benim bütün abilerim üniversite mezunu ve akademisyenler de var içinde. Benim de öyle olmamı isterdi. Dolayısıyla babamı erken yaşta kaybettiğim için ben de spordan ziyade akademik unvan için uğraşıyordum. İlk başta basketbol beni çok cezbetmedi. Çünkü dediğim gibi okumak istiyordum. Ben basketbola geç başladım, 16 yaşında başladım. O arada üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım. Fakat yani ailede tanıdıkları arasında da çok sporcu vardı, beni sporcu olmamam için çok destek verdiler. Dediler ki “Sporcu olursan şöyle olur, böyle olur.” Dolayısıyla zorla basketbola başlamış oldum. Yani basketbol oynamak hiç aklımda yoktu. Sonradan zorlamayla basketbolcu olan insanlardan bir tanesiyim. Ama tabii başladıktan sonra çok sevdim. Yani benim kendi yapım gereği her şeyin en iyisini yapmak ruhumda var. Dolayısıyla da yani okuyamıyorsak bari, okumak eyvallah da okuyacaktım zaten ben; ama tabii üst düzey okumadan basketbolcu olmak hedeflerimden bir tanesi olmalıydı. Dolayısıyla bir işi yapacaksam en iyisi olmalıyım diye basketbola gönül verdim. Gece gündüz durmadan antrenman yaptım. Bazen öyle oldu ki gece on bir buçuk on ikilerde eve gidip sabah sekiz dokuzda tekrar yola çıkıp antrenmana gittiğim zamanlar oldu. Dolayısıyla hani istemeden başladım ama sonra ruhumda bir sevda olarak yer aldı basketbol.

Basketbol kariyerinizin ilk profesyonel adımlarını Eczacıbaşı’nda attınız. Bu köklü kulüpte iki kez Türkiye Basketbol Ligi şampiyonluğu sevinci yaşadınız. O dönemki Eczacıbaşı kültürü ve genç bir oyuncu olarak bu başarıların size kattıkları nelerdi?

Ben altyapısından başladım dediğim gibi. Orada çok çalıştım, çok çabaladım, çok antrenman yaptım. Birkaç tane farklı antrenörle çalışma fırsatım da oldu ama Eczacıbaşı bu transfer politikalarının değişmesi ve basketbola harcanan paraların artması dolayısıyla çok fazla para harcamamak için bütün bünyesinde bulunan büyük oyuncuların hepsini serbest bıraktı. Ve Şakir Eczacıbaşı bize dedi ki “Ben size güveniyorum. Gençlerle biz bir yola çıkacağız. Gençlerle oynayacağız.” Takımın en büyüğü bendim, 21 yaşındaydım o zaman. Bir tane de Larry Richard’ı almıştık. Daha sonra bize Efes’te de çok katkısı olan, Türk basketbolunun unutulmaz isimlerinden bir tanesi olacaktı. Larry Richard geldi, o da benimle beraber aynı yaştaydı. Dolayısıyla takımın en yaşlısı 21 yaşında takım kaptanı oldu. Benden sonra işte Orhun Ene vardı, Serdar Susmuş, Yusuf Erboy, rahmetli “Kara” Murat, Rüçhan gibi oyuncular vardı bizim takımda. Ve biz tabii o dönem, o da yine rahmetli, Batur Ağabey geldi. O da bizimle beraber hani yaşı çok büyük olmasına rağmen biz onu bir abi gibi gördük; o da bizi bir kardeş, çocuk gibi gördü. Ve inanılmaz baba-oğul ilişkisi içinde bir antrenman yapmaya başladık. Tamamen bizden bir koşan takım, mücadele eden, sonuna kadar maçı bırakmayan bir takım yarattı. Dolayısıyla o sene çok önemli oyuncular olmasına rağmen ki Çukurova’da Larry Spriggs gibi dünya yıldızı bir basketbolcu vardı. Los Angeles Lakers’tan gelmişti, NBA profesyoneli; biz zaten onu seyrederken ağzımız açık kalıyordu. Bir de aynı takımda karşılıklı oynamak bize acayip mutluluk vermişti. Ama biz beş maçlık serilerde o zaman onları eleyerek şampiyon olduk. İki sene üst üste şampiyon olduk. Orada onun yanında Cumhurbaşkanlığı Kupası, Türkiye Kupası kazandık. Bu da bir genç takım olarak yaratılan en büyük başarıydı Türkiye basketbolunda, hatta belki de Avrupa basketbolunda en büyük başarıydı. Dolayısıyla buna imza attık. İki sene üst üste kaldı fakat dediğim gibi transfer politikalarıyla zaman içerisinde bize de kancayı taktılar, bize de transfer teklifleri geldi. Eczacıbaşı tabii bu paralarla mücadele edemeyeceğini bize bildirdi. O da şöyle ki; yani “Ben yetiştiriyorum bu çocuğa 15-20 sene zaman harcıyorum sonra birisi parasını basıp alıp gidiyor” diye bence çok mantıklı bir serzenişte Eczacıbaşı bulundu. Dolayısıyla bizim hepimizi bıraktı. Biz de ağlaya ağlaya başka takımlara transfer olduk. Yani herkes bir yere gitmişti. Orhun, Paşabahçe’ye gitti; Serdar, Fenerbahçe’ye gitti; ben, Efes Pilsen’e gittim o zamanki adıyla. Dolayısıyla dağıldı o takım ve ondan sonraki senede zaten Eczacıbaşı da küme düştü.

1987-1988 sezonunda , Koç Mehmet Baturalp yönetiminde Basketbol 1.Ligi’nde şampiyonluğu kazanan Eczacıbaşı.

Soldan sağa
Ayaktakiler: Murat, Hüseyin Şiriner, Rüçhan Tamsöz, Tamer Oyguç, Volkan Özal, Serdar Susmuş.

Yatan: Larry Richard.
Oturanlar: Murat Şener, Orhun Ene, Yusuf Erboy.

Kaynak: https://ayaktakileroturanlar.com/eczacibasi-1987-1988/

1987 yılında Suriye’nin Lazkiye kentinde düzenlenen Akdeniz Oyunları’nda kazanılan altın madalya Türk basketbolu için bir dönüm noktasıydı. O unutulmaz turnuva ve şampiyonluk kürsüsündeki duygularınızı bizlere anlatabilir misiniz?

Oraya gittiğimizde tabii ki ben çok çömezdim, genç oyuncuydum o zaman. Efe abi, Erman abi, Aytek abi vardı, Emir vardı, Lütfi (Arıboğan) abi vardı, Kara Mehmet (Doğüşgen) vardı, bütün büyük abiler vardı o dönemde. Dolayısıyla ben genç oyuncuydum orada ama yani oynama fırsatı da buldum çokça. Aydan abi, Levent de bana güveniyordu. Biz de tabii yani hep büyük olmalarına rağmen abilerimizin de hepsinin içerisinde çocuksu bir hava olduğu için inanılmaz bir kaynaşma olmuştu takım içerisinde ve hani büyüğünden küçüğüne hepimiz çok keyif aldığımız bir turnuvaydı. Biz orada tabii işte abileri aramıza katarak işte orada olimpiyat köyünde işte havuzlara atmalardan tutun da işte federasyon başkanını bile havuza attığımız, işte bütün takımlara kabus yaşattığımız bir süreç yaşadık. Yani başarılı olarak oynadığımız zamanda, keyif alarak oynadığımız süreçte şampiyonluk geldi tabii ki. Orada en son maçı İtalya’ya karşı oynamıştık. Onu da yenince şampiyon olduk. Tabii ki bu benim ilk şampiyonluğumdu, yani milli takımlar bazında alınan ilk şampiyonluktu. O da tabii bize büyük mutluluk getirdi. Tabii senin de söylediğin gibi yani döneme imza vurmuştu. Çünkü o zaman Akdeniz Oyunları gibi oyunlar Türk basketbolunun önemli turnuvaları vardı. Şampiyonluk kürsüsüne çıkıp uluslararası bir madalya ve kupa almak gerçekten çok ruh vericiydi. Dediğim gibi çok orada söz sahibi olmasam da abilerin oynadığı bir takımda yer alsam da onlarla beraber bu şampiyonluğu yaşamak hem kendimize olan güvenimizi arttırdı hem de unutulmaz bir anıya vesile oldu.

1987 Akdeniz Oyunları Milli Takım Şampiyon Kadrosu
Serdar Yörükoğlu – Erman Kunter – Tamer Oyguç – Efe Aydan -Engin Bayav – Levent Topsakal – Orhun Ene – Lütfi Arıboğan – Ömer Büyükaycan – Emir Turam.

Kaynak: x.com/asisttime

Basketbolunun kalbinin attığı, o parkelerin kokusunun ve tribün uğultusunun hafızalardan silinmediği efsanevi İstanbul Spor ve Sergi Sarayı günlerini sormadan geçmek olmaz Tamer abi. Eczacıbaşı ve Efes Pilsen formalarıyla o atmosferde birçok maça çıktınız. Henüz modern salonların olmadığı ama basketbolun en saf haliyle yaşandığı Spor Sergi günleri sizin için ne ifade ediyor. O tünelden sahaya çıkmanın yarattığı o hissi bizlere anlatabilir misiniz?

Spor Sergi gerçekten bütün basketbolcular için bir mabetti, çok önemli bir yerdi. O zamanın şartlarıyla sıcak suyun olmadığı, kaloriferlerin yanmadığı, zaman zaman sahanın üstündeki ışıklardan kuşların yumurtalarının düştüğü, maç içerisinde sahaya kedinin girdiği bir süreçti. Ama orada antrenman yapmak hakikaten bir kabustu. Bir saat, bir buçuk saat antrenman yaparken o soğuk salonda ellerinin üstü buz keserdi. Böyle elin acırdı, o kadar soğuk olurdu ki salon. Terleyemezdin, terlersen terin buz gibi olur, daha beter üşütürdü. Ama hepimiz için, bütün basketbolcular için unutulmaz bir mabetti orası. İşte oradaki tostun kokusu, oradaki patates kızartması kokusu hepimizi etkilerdi. Ve şöyle de bir atmosferi vardı oranın.. Tabii ki çok fazla değil, başka salon yoktu İstanbul’da. Sadece o salonda maçlar oynanırdı ve bütün maçlar peş peşe oynanıyor; işte bakıyorsunuz bir maçta Fenerbahçe – Efes Pilsen oynuyor, arkasından Galatasaray – Beşiktaş oynuyor, diğer başka bir İstanbul Üniversitesi başka bir takım oynuyor ve gece saat onlara on birlere kadar maçlar sürüyor. Ben de basketbola başladığım dönemlerde orada olmayı çok severdim. Yani dördüncü küme maçlarına kadar seyrederdim gece yarılarına kadar. Sandviç alıp orada otururdum. Tabii ki basketbolu bitirmiş artık son dönemlerini yaşayan abiler oynardı. Onların maçları, onların diyalogları inanılmaz olurdu ve orada oturmaktan, orada maç seyretmekten acayip keyif alırdım. Burası kapandığı zaman Spor Sergi Sarayı, çok fazla önünde eylem yaptık, çok fazla direnişte bulunduk ama kapanmasına engel olamadık oranın. Yani İstanbul’un ortasında gerçekten herkesin her an ulaşabildiği efsane bir salondu. Dolayısıyla hala onu kaybetmenin üzüntüsü hepimizin içerisinde yaşamaktadır. O soğuk tünelden sahaya çıkıp maçı oynamak gerçekten keyifliydi ama yine de ne kadar soğuk olursa olsun öncesinde ne kadar zorluklarla antrenman yaparsan yap, orası başka bir yerdi. Tekrar söylüyorum, su akmazdı. İki saat beklerdin su gelsin diye. Sonunda pes edip giyinip terli terli evine giderdin. Arabası olanlar iyiydi de biz otobüsle döndüğümüz için o üstümüzde kururdu falan. Yani o da zordu ama her şeyiyle çok güzeldi orası.

Tamer abicim, 91’lerin başından itibaren yükselen Efes Pilsen ekolünün en kilit figürlerinden biri oldunuz. Aydın hocanın, o meşhur alan savunmasının belkemiğiydiniz ve “dead zone”, ölüm alanı olarak adlandırılan pota altının mutlaka hakimiydiniz. 1993 Saporta Kupası finalinden 96 yılındaki tarihi Koraç Kupası şampiyonluğuna kadar uzanan o altın yılları, kaptanlık sorumluluğuyla beraber nasıl değerlendirirsiniz?

Ben şimdi Eczacıbaşı’ndan Efes’e transfer olduğum zaman skorer bir oyuncuydum. Yani 30 sayılarda sayı atan, Larry Richard gibi birisiyle oynayınca zaman zaman boşta kalıyordum. O yüzden o sayı atmak daha kolaydı. Yani 28-30 sayılar atarken işte 10-12 ribaunt alırken bir anda işte Efes’e geldim ve farklı bir göreve büründüm. Burada tabii Aydın abiyle beraber yani o dead zone’u, o zor savunmayı yaratanlardan bir tanesiyim. Aslında ben kendi istediğim, isteğim neticesinde oluştu. Yani orada çok fazla öğretilen bir şey yoktu. Benim kendi hissiyatımla işte içeriye giren oyuncunun, penetre eden oyuncunun nereye gidebileceğini hesaplayıp, nereye gidebileceğini düşünüp oraya gidip durmakla gelişen bir sistemdi adam adama da olan. Tabii arkanda da daha sonra benim Efes’e Larry transfer oldu. Larry gelince tabii ki Eczacıbaşı’ndan da beraber oynadığımız için; yani ben birisine yardım edince arkamdaki insanın Larry olduğunu bilmek, onun yardıma geleceğini bilmek, onun atılan topunu bloklayacağını bilmek bir güven veriyordu. Ben de kolaylıkla gidiyordum oraya. Dolayısıyla böyle bir savunma gelişti. Bunu zone’a da çevirince baktık ki zone’da da daha iyi oluyor. Yani sonra da işte o Avrupalıların bize taktığı “death zone” hikayesi oradan çıktı. Tabii arkandaki düzende iki tane uzun olunca bu sefer dışarıda yani Naumoski olsun, Ufuk olsun, Volkan olsun daha iyi baskı yapmaya başladılar; nasıl olsa geçersek bile arkamızda o savunma var diye. Dolayısıyla zaman içerisinde antrenman yaptıkça da bunlar gelişince ortaya yani daha önce kimsenin yapmadığı, hatta şu anda bile yapılan bir savunma değildi o. Herkes onun ne kadar önemli olduğundan hala bahsediyor. Tabii ki bu bize Saporta Kupası’nı finale kadar getirdi. Ama Saporta değil işte orası Şampiyon Kulüpler Kupası’ydı. Orada işte bizi Aris finaline kadar getirdi. Diğer tarafta işte Koraç Kupası’nı kazandırdı. Yani tamamen bir ölümcül zone’un sayesinde oldu. Avrupa’da çoğu oyuncuyla yapılan röportajlarda yani “Efes’e hücum etmekten nefret ediyoruz” dediklerini duydukça bu da tabii sadece benim değil takımın yarattığı bir savunma cinsiydi ve yıllarca da bunun semeresini gördük.

Kaynak: Instagram.com/tameroyguc

Çok başarılı geçen Efes yıllarınızın ardından yolunuz Beşiktaş ile kesişti Tamer abi. Siyah-beyazlı formayı terlettiğiniz o ilk kısa dönem sizin için nasıl bir tecrübeydi?

Beşiktaş gerçekten benim hayatımda çok önemli bir yeri olan bir takım. Orada zaten Rüçhan vardı, Faruk vardı, diğer çok sevdiğim arkadaşlarım vardı orada; onlar orada oynuyorlardı. Benim şöyle, o dönemde askerlik problemi çıktı. Her sporcunun o zaman yaşadığı gibi askerlik problemi çıktı. Tuncay Bey hakkında işler olmaya başladı falan. Yani onu zorlayacak bir sistem oldu beni oynattığı için, askerlik problemim varken oynattığı için. Dolayısıyla Anadolu Efes’te o zaman sözleşmem olmasına rağmen bu anlaşmayı feshetmek zorunda kaldım askerlik probleminden dolayı. Daha sonra ben o sezonda Beşiktaş’a gittim, Beşiktaş beni transfer etti. Orada çok güzel günler geçirdim. Yani çok da başarılı oynadım. Orada tekrar 30 küsur sayılara ulaştığım maçlar oldu. Çok keyif aldım, çok eğlendim. Çok güzel zamanlarım geçti. Orada sadece ayrılma sebebim antrenör Ahmet Kandemir’le yaşadığım bir problem neticesinde oldu. O dönemde de Levent Topsakal Fenerbahçe’de oynuyordu. Fenerbahçe’de Levent de Halil Üner ile bir problem yaşadı; o da transfer olmak istiyordu. Dolayısıyla ikimiz takas olduk. Ben Fenerbahçe’ye gittim, Levent Beşiktaş’a geldi. Böyle bir anlaşma yaratıldı ve ikimiz de sezonun içerisinde transfer olduk. Yani ben Ahmet Kandemir olduğu için orada oynamak istemedim Levent’le; dolayısıyla orada bir transfer değişikliği oldu ama Fenerbahçe’ye gidince de çok keyifli zamanlarım oldu. Orada da eski arkadaşlarım vardı. Antrenör Halil Üner benim zaten ilk basketbola başladığım, tabii ilk basketbolun temelini öğreten insan orada olduğu için takıma adapte olmam çok rahat oldu. Ve Fenerbahçe’de de başarılı bir sezon geçirdik yarı finalde…

1998-1999 sezonu başında camianın büyük heyecan duyduğu bir hamleyle Fenerbahçe’ye transfer oldunuz Tamer abi. O dönem transfer süreciniz nasıl gelişti? Sarı-lacivertli formayı ilk giydiğinizdeki hisleriniz nelerdi?

Fenerbahçe camiası çok büyük bir camia. Orada olmak gerçekten çok önemli. Ben oraya gidince taraftar da beni bağrına bastı. Fenerbahçe’de de çok güzel zamanlarım geçti. O zaman Başkan Aziz Yıldırım vardı. İşte o zaman 1907 Derneği vardı. Oralarda da tabii yani beni dediğim gibi bağrına bastılar. Çok güzel günlerim geçti. Orada tabii Levent transfer olduktan sonra diğer oyuncularla hemen kaynaşma zamanıydı. Zaten bir takımda çoğu oyuncu ile beraber oynuyorduk. Ama orada bir araya gelince de çok güzel günler geçirdim. Orada da şöyle bir şey, Conrad McRae vardı. Yani orada o zamanlar Efes Pilsen’de oynuyordu, Efes’ten bir şeye gitti, Avrupa’ya gitti, geri geldi; Fenerbahçe’de oynuyordu. Dolayısıyla yine bu hani o tezahürat, ateş misalleri yaratılan dead zone’un bir parçasıydı orada. Dolayısıyla oradaki savunma anlayışımız da yine bir şekilde ayrı bir sistemde devam etti. Orada da başarılı olduk zaten Tofaş serisine kadar geldi o, oradaki oynadığımız maçlarda. Güzel zaman geçirdik. Ben Fenerbahçe’de yarım sezon oynadım. Zaten o sezon sonunda askere gittim. Tofaş serisinde George Gilmore’un o kaybettiği, kaçırdığı faullerden sonra; hatta Zan Tabak vardı, Zan Tabak’ın olduğu tarafa sekti top, o da alamadı ribauntu. Öyle bir elenme yaşadık. Tabii ki çok dramatik oldu. O sezon maça takımı kurulurken “Dream Team” diye kurulmuştu. Dream Team evet. Tabii ilk başta Mahmoud Abdul-Rauf vardı işte o geldi gitti. Daha sonrasında George Gilmore geldi Halil abiyle beraber. O dönem çok değerli ve önemli oyuncular vardı, Kalamiza vardı. Güzel bir takımdı o aslında. Zan Tabak vardı ki Zan Tabak hem Avrupa basketboluna hem de NBA’e damga vurmuş…

Şu anda hocalık yapıyor..

Evet şu anda hocalık yapıyor. Dediğim gibi bir de Conrad McRae vardı. Çok iyi bir takımdı. Elenme konusu zaten şaşırtmıştı. Hatta o Tofaş maçı bitince Darüşşafaka’daki salondan beni alıp kelepçelerle askere götürmüşlerdi.
Ayrıca ek olarak Avrupa Kupası’nı oynamadım Fenerbahçe’de. Beşiktaş’ta Avrupa’da oynuyordum ama sezon bittiği için tabii orada transfer süreci içerisinde Avrupa sezonu kapanmıştı Beşiktaş konusunda. Dolayısıyla ben Avrupa Kupaları’nda oynayamadım Fenerbahçe formasıyla. Şöyle hatta anlaşma yapılırken bir şey oldu, sonra daha sonra Fenerbahçe izin vermedi ona: Avrupa Kupaları’nda Beşiktaş’ta oynayacaktım, normal Türkiye Ligi’nde Fenerbahçe’de oynayacaktım. Böyle bir anlaşmayla gitmiştim ben aslında. Sonra Fenerbahçe izin vermedi. Dolayısıyla Beşiktaş’taki o Avrupa Kupaları’nda da oynamamış oldum. Orada tabii ki yani şöyle ki Efes Pilsen bir başarı yarattıktan sonra Fenerbahçe de bu işe soyundu. Dedi ki: “Bizim Efes’ten farklı bir yapımız var. Bizim en başta seyircimiz var. Bu seyirciyi salona çekersek müthiş bir atmosfer yaşatabiliriz.” diyeyim ki bugün işte iki defa Euroleague şampiyonluğu kazanmış, hala salonu tıklım tıklım dolduran, bu sezon hala en iyi savunma ve hücumu yapan takımın yaratılması o günlerden geldi. Seyirci desteği de o zamanlarda başlamıştı zaten Fenerbahçe adına. Bu da o sezonlar, o yaşadığımız sezonlar da bugünkü yılların başlangıcıydı.

1999 yazında kulübün küçülme kararı almasıyla Karagücü’ne ardından tekrar Beşiktaş, Galatasaray, Kocaelispor’a uzanan bir yolculuğunuz oldu. Kariyerinizin bu son demlerini iki cümlede nasıl geçirdiniz?

Tamer Oyguc 12 Numaralı forması ile. Kaynak: Instagram.com/gsbasketbollegacy

Fenerbahçe’de son maçta tutuklanarak askere gittim. Orada Karagücü’nde oynadık. Karagücü şöyle, çok enteresan bir adaydı. Bu arada Fenerbahçe Beko’da Serdar Apaydın vardı. Serdar’la beraber biz askere gittik. Bu arada Karagücü’nde oynarken Mustafa Kemal Bitim, ben, Serdar Apaydın, Turgay Genç, Ziya Uyanık, karşıya kadar Mustafa abi, antrenörler işte Ali Bayramoğlu vardı, Gencer Baytimur vardı, Okan Çevik vardı. Yani Türkiye 1. Ligi’nde oynayan oyuncuların çoğu o sezon askerdeydi. Zaten biraz da planlı olarak alınmıştık; biz yakalanarak götürülmüştük. Çünkü Karagücü’nü oynatıp oradan birinci lige çıkmak yani şimdiki BSL’ye çıkıp orada oynamak istiyorlardı. Bizi orada aldılar. Biz orayı namaglup bitirdik. Yani şimdiki TB2L olan şeyi, ne derler, ligi. Biz namaglup, hiç yenilmeden şampiyon olarak bitirdik TB2L’yi. Dolayısıyla birinci lige çıktık fakat Genelkurmay bize şey dedi: “Siz” dedi “oynamayacaksınız” dedi. Biz dedi hani izin vermiyoruz. 17 Ağustos depremi oldu. O deprem olunca bedelli askerlik çıktı ve bütün basketbolcular biz askerdeyken bedelli askerlikten yararlanarak askere hiç gelmediler ve para ödeyerek askerliğinden çıktılar. Bizim orada 400 günümüz falan daha vardı bedelli askerlik çıktığı günlerde. Yani bir 6 ay, 7 ay beklesek biz de onlardan yararlanacaktık..Hem daha sonra girişimlerde bulunduk ama yararlanamadık. Neyse biz şampiyon olarak bitirdik orayı. Daha sonrasında Genelkurmay ordunun oynamasını da istemedi çünkü oynayacak asker yoktu yani hepsi birinci ligden askerliğini bitirdiler. Tabii biz orada askeri alan aslında Hıdır Albay vardı o da rahmetli oldu. Onun planına göre hani ikinci ligi bizle geçip daha sonra işte ligde oynayan önemli oyuncuları askere yakalayıp alıp orada birinci ligde de iyi bir takım kurmaktı. Fakat planları uymadı. Dolayısıyla o sezon Karagücü’nün yerine Büyük Kolej 1. Lig’e çıktı, Büyük Kolej 1. Lig’de oynadı. Bizim Karagücü zamanımız bitti. Tabii askerlik üniversitelerinde okuyup oralarda tabii bitiremeyince basketbol performansında 550 gün askerlik yapmak zorunda kaldım; o zaman 550 gündü askerlik. Döndüğümde sonra Beşiktaş’a geldim, Beşiktaş’ta oynadım bir sezon. Daha sonra sezon bitti işte Galatasaray’a geçtim. Galatasaray’da Koray abiyle iyi bir sezon geçirip sonra basketbola noktayı koydum. Orada bir sezon genel menajerlik yaptım. Erman Kunter’le beraber takımı üçüncü yaptık Galatasaray’da; çok az bir paraya takımı üçüncü yaptık. Ülker şampiyon oldu, Efes Pilsen ikinci oldu, biz Galatasaray’da üçüncü olduk orada birlikte. Sonrasında  Galatasaray’dan ayrıldık. Bununla beraber benim çocukluktan beri arkadaşım olan, Efes’te de beni A takıma oynattığı dönemde altyapı sorumlusu olan Menderes Gümüşdal Kocaeli’ye antrenör oldu. “Ya” dedi “Gelir misin işte sadece buraya gel çocuklara ağabeylik yap, oradan iki tane şut atarsın bir şey yaparsın” diye beni çağırdı. Oyuncular geri döndü. Sonra oradaki uzun oyuncu yabancıların ayrılınca ben full oynamak zorunda kaldım; 30 küsur dakika oynuyordum orada maçlarda. Sonra belediye seçimlerini kaybedince bize o desteği veren belediye seçimi kazanamadı, sonra desteği de çekti. Maddi güç kalmayınca orada da çocuklar transfer oldu. Burası da play-off’a kalmışken orada da play-off’tan elendik Kocaeli’de. Sonrasında da bıraktım artık basketbolu.

Sahadaki Tamer Oyguç ile idareci Tamer Oyguç arasındaki en büyük fark neydi?

Oyunculukta kazandığım tecrübeler çok değerli. Ben masadan önce sadece idarecilik yaptım. Şimdi bir kere oyunculuktan geldiğin için neler yaşanabiliyor, ne problemler yaşanabiliyor, oyunculuğun sana hangi problemle geleceğini biliyorsun, idarede ne problemle yaşayacağını biliyorsun. Dolayısıyla yani her şeyi bilerek, yani her atağa karşı atak yapabilecek durumdaydım. O yüzden benim için çok iyi geçti idarecilik. Yani para bulmaksa parayı bulduk, oyuncuları maça teşvik etmekse… Tabii kaptanlık da yaptığım için her şeyi kendimde birlikte buldum; çocuklara nazım da geçiyordu. Abi olarak da hem basketbolun verdiği kariyerle hem de çocukların dilinden anlayan, yeni bırakmış birisi olarak bütün dertleri çözmekte daha kolay yaşadım. Dolayısıyla iyi bir idarecilik dönemi geçti Galatasaray’da. Çok da tecrübelendim tabii ki takım idare etmek konusunda. Dediğim gibi yani Erman Kunter’le beraber büyük bir iş yaptık. Yani 500-600 bin dolara büyük bir takım kurup o takımı, hani en yakın bize bütçe 2.5-3 milyon dolarken biz 600 bin dolarla koskoca bir takımı yapıp yani Ülker ve Efes’in ardından beraberce eleyerek üçüncü olduk bu takımla. Bu da tabii benim ve Erman Kunter’in başarısını gösteriyor. Ama buradan sonra tabii Efes sayfamız yok, orada da idareci… Antrenörlüğe döndüm.

Yeniden Fenerbahçe yıllarınıza dönersek; kulübümüzde geçirdiğiniz süre zarfında sahaya çıktığınız en unutulmaz maç anısı, maç ve saha dışında yaşadığınız en ilginç olay ya da olaylar nelerdi?

Gerçekten inanılmaz heyecan veren bir o seyircinin o bağırışına, sana sahip çıkmasına, sana yaptığı tezahüratı görünce ister istemez gururlanıyorsun. Yani ben öyle takım seçmiyorum, hiçbir takımın taraftarı değilim; Fenerbahçe’de oynadığım dönemde o seyircinin ve takımın ağırlığı, takımın büyüklüğü her zaman omuzlarımızdaydı. Her zaman bizi onurlandıran bir şeydi. O yüzden sahaya çıkıp o “Fenerbahçe” diye bağıranları görmek çok büyük motive ediyordu oyuncuyu. Ve ben o sahada, o seyircinin arkasında olduğum dönemde gerçekten çok mutluluk verici bir şeydi. Sezon iyi de olduğu için o dönemde çok böyle tıklım tıklım geçen, tıklım tıklım sahada maç oynadığımız bir süreçti. Gerçekten çok keyifli, çok mutlu olduğum zamandı. Keşke döndüğümde de daha genç olsaydım, askerden döndükten sonra yine Fenerbahçe’de oynamayı isterdim. Dediğim gibi harika bir zaman geçirdim orada. Çok iyi dostluklar edindik hala bile görüşüyoruz. Yani tabii hepsini tanıyorduk ama samimi olmak başka, tanımak başka. Yani yurt dışında bile hala işte Conrad’ı zaman zaman anıyoruz işte diğer çocuklarla karşılaştığımız zaman konuşuyoruz. Hepsiyle yazışıyoruz yani. Tabii Mustafa abi hala arkadaşım, Amsterdam’da yaşıyor ama işte şey Ermal Kurtoğlu Amerika’da yaşıyor; onlarla telefonla konuşuyoruz. Dolayısıyla hepsinde yaşadığımız bir arkadaşlığımız var. Bu da İbrahim Kutluay zaten İstanbul’da, o arada her türlü arıyor. Dolayısıyla çok güzel bir ortam var Fenerbahçe camiası içerisinde. Bu da tabii çok önemli. Şöyle bir şey daha var beni de gururlandıran bir olay: Fenerbahçe’de kısa bir süre oynamama rağmen her etkinliğine bizi davet etmesi, her etkinlikte bizden bahsetmesi ve oynadığım takım açısından yapılan etkinliklere çağrılması, işte salon içerisinde açılan müzeye davet edilmek falan; gerçekten hatırlanmak çok önemli. Fenerbahçe bunu da çok iyi yapıyor. Orada tabii Cenk Renda da var. Ben Cenk’le hem Efes’te hem Fenerbahçe’de beraber oldum. Dolayısıyla Cenk de çok can arkadaşımdır. O da bu işleri iyi yapıyor, hala da zaten o önemli görevi sürdürüyor. Şampiyonluklarda da çok katkısı var onun.

Gözlerinizi kapattığınızda Fenerbahçe formasıyla geçirdiğiniz o yıllardan aklınıza gelen ilk kare, ilk an nedir?

O zaman bir 1907 Derneği’nin başkanı Necdet Ersoy’du.. Onunla attığım imza ve Fenerbahçe formasını ve eşofmanını ilk üzerime geçirip o gün onlarla yatmış olmam; gerçekten çok büyük bir camia Fenerbahçe camiası. Dediğim gibi transfer olduğum ilk gün Fenerbahçe tişörtü, Fenerbahçe şortuyla havaya daldım; yani keyifliydi. Yani şöyle ki Fenerbahçe’de oynamak hep istediğim bir duyguydu. O yüzden de transfer olunca kariyerime Fenerbahçe’de oynamayı da katmış oldum böylece.

Fenerbahçe taraftarını ve o meşhur tribün atmosferini Abdi İpekçi’deki kendi perspektifinizden nasıl tanımlarsınız? O muazzam kalabalığı arkana alarak sahaya çıkmak bir oyuncuya ne hissettiriyordu?

Fenerbahçe’nin karşısında bir takım olmak çok zor. Seyirci çok fazla seni etkiliyor; dezavantaj anlamında karşı takımda olursan etkiliyor ama Fenerbahçe o sarı-lacivertli formayı, o çubuklu formayı üzerine geçirdikten sonra o sahaya çıkmak inanılmaz bir destek oluyor. Ben o oyun içerisinde ne kadar geri düşersem düşeyim arkamda bir itici güç var; onlar beni itecek ve ben tekrar bu oyunun içerisine dahil olacağım duygusu çok önemli. Bugün bile hala baktığın zaman kaybedilen maçlarda bile, hani EuroLeague’de şimdi bir düşüş yaşıyor mesela Fenerbahçe Beko, ama taraftar yine arkasında, yine aynı desteği veriyor. Dolayısıyla o desteği hissetmek, o taraftardan o enerjiyi almak seni artı bir olarak hazırlıyor. Dediğim gibi yani ne kadar bu oyun içerisinde “Kaybediyor muyuz?” duygusuna kapılsak bile seyirci seni destekleyerek tekrar o istediği top noktaya getiriyor. O yüzden hani Fenerbahçe seyircisi de tabii diğer kulüplerde de var bir seyirci avantajı ama Fenerbahçe seyircisi gerçekten başka bir şekilde sahip çıkıyor takımına ve bunun önemini de maçın içerisinde çok hissediyorsun.

Kariyeriniz boyunca birçok yıldızla oynadınız. Peki “Onunla sahada olmak benim için bir ayrıcalıktı” dediğiniz, birlikte oynamaktan en çok keyif aldığınız takım arkadaşlarınız kimlerdi?

Bütün oyuncular tabii değerli, yani hepsiyle çok iyi zamanlar geçirdim. Tabii ki Naumoski ile oynamak inanılmaz bir duyguydu; yani gerçekten çok profesyonel bir oyuncu. Rahmetli Conrad McRae ile oynamak bambaşka bir duyguydu, hem deli dolu hem de çok eğlenceli. Onun o yaptığı smaçları görmek, o oyun içerisindeki bloklarını görmek keyif vericiydi. Oynadığım bütün takımlardaki arkadaşlar… “Şudur budur” diyemem ama benim için söylemek gerekirse Naumoski, Conrad McRae ve Larry Richard önemli oyunculardandı. Benim basketboluma da katkısı oldu tabii ki onların yarattığı enerjiyle. O yüzden de bu üçünü top noktaya koymak gerekir yani.

Sizin döneminizde Fenerbahçe maçlarını Abdi İpekçi Spor Salonu’nda oynuyordu. O salonun kendine has ruhu, taraftarın rakipler üzerindeki baskısı nasıl bir etki yaratıyordu? Abdi İpekçi’deki taraftar profili nasıldı abi?

Abdi İpekçi o zaman için hepimize büyük bir salondu, ben daha önce Efes Pilsen’de de oynadım orada, çok alışıktım. Daha sonra tabii Efes seyircisi bağırıyordu ama şöyle bir şey vardı avantajı Efes seyircisinin: O dönemde o tarz Avrupa başarıları olmadığı için bütün takımların taraftarı gelip bizi destekliyordu. Yani sahada ben tribüne baktığım zaman Fenerbahçe formalı, Beşiktaş formalı, Galatasaray formalı insanlar da görüyordum; hatta bunlar omuz omuza verip bizi destekliyorlardı. Yani bir kere bu çok önemliydi bizim için. Daha sonra Fenerbahçe’nin başarıları gelince bu sefer daha ayrıştılar, bu sefer öbürlerine rakip oldular. Fenerbahçe Beko biraz daha mesafe… Efes Pilsen olarak almaya hedeflenirken Fenerbahçe yani o zaman başka idare edildi. Daha sonra Ülker ile birleşildi. Yani Fenerbahçe vitesi biraz daha arttırdı ve Euroleague’de kupayı daha ileriye götürdü. Dolayısıyla bunun hepsi seyircinin desteği, doğru oluşum, doğru kadro, doğru antrenör modeliyle bir araya geldi. Dolayısıyla da Fenerbahçe seyircisi de tabii burada en büyük katkıyı sağlayan unsurdu; ama tabii ben tekrar söylüyorum, bu bağıran çağıran yoğun atmosfere alışkın olduğum için Fenerbahçe seyircisi de buraya destek vermeye gelince çok daha iyi bir görüntü oluştu. Fenerbahçe’de daha başarılı bir kariyer sergiledim ondan sonra.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen ile oynanan derbilerin Fenerbahçe oyuncuları için anlamı neydi o dönemde? Sahadaki o gergin ama bir o kadar da rekabetçi atmosferleri nasıl yönetirdiniz oyuncular olarak?

Şimdi Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş hepsi Türkiye’nin yapı taşları, özellikle spor anlamında; ve her zaman rekabetçi ortamı olan maçlar. Dolayısıyla bir kere Fenerbahçeli olmak için bunları yenmek zorundasın. Yani tabii ki her maça yenmek için çıkıyorsun ama tabii o maçların biraz daha fazla anlamı var. O yüzden o maçları kazanmak için çıkmak çok daha farklı bir deneyim. Yani ben yıllarca Efes Pilsen’in ekmeğini yemiş olmama rağmen Fenerbahçe formasıyla sahaya çıktığımda Efes Pilsen’i yenmek için elimden gelen neyse onu yaparım. Hatta şöyle bir şey var: Efes Pilsen’de oynarken Eczacıbaşı’nın düşme maçında ben 32 sayı atmıştım ve benim oynadığım performanstan sonra Eczacıbaşı küme düştü. Dolayısıyla işine saygı çok önemli. Yediğin ekmek, yediğin yerin yaptığın şey; ne derler, ona verdiğin katkı çok önemli. Dolayısıyla işim profesyonellik. O yüzden de Fenerbahçe formasıyla evet derbi maçlarında oynamanın farklı bir atmosferi var ama her ne takım olursa olsun sahaya o formayı giyip takım adına yer almak çok önemli. Ama tekrar üstüne basa basa söylüyorum; Fenerbahçe için derbilerde Beşiktaş derbileri… o zaman Trabzon yoktu herhalde, Trabzon’u o zaman saymıyorduk.

Kariyeriniz boyunca karşınıza çıkan, sizi en çok zorlayan veya eşleşmekten en çok çekindiğiniz oyuncu kimdi?

Oyuncu olarak Arvydas Sabonis. Sabonis… Şuradan yoldan geçerken bir kamyonu itmeye çalış, kamyonu hareket ettirirsin ama onu hareket ettiremezdin. O gerçekten çok zordu, onunla oynamak. Bir de o zaman Olympiakos’ta oynayan Panagiotis Fasoulas vardı, iki buçuk metre… Bir de onda çok zorlanıyordum. Ama Real Madrid’de Arlauckas falan onları yiyordu.

Fenerbahçe basketbolunda bir dönüm noktası olan Aydın Hoca ile yıllarca Efes çatısı altında çalıştınız. Aydın Hoca’yı hem bir antrenör hem bir figür olarak nasıl bize anlatırsınız?

Aydın abi çok enteresan bir insan, çok saygı duyduğumuz bir insan. Türk basketbolunda en önemli antrenörlerden bir tanesi. Çünkü bugün eğer Türk basketbolu hedeflerini aştıysa, bugün işte Barcelona’yı “Yok canım biz onu yeneriz, 20 ile yeneriz, 30 ile yeneriz” diyorsa veya Real Madrid’i “Şöyle yaparız, böyle yaparız” diye düşünüyorsa ve bugün kupa dört defa Türkiye’ye geldiyse Aydın abinin yarattığı sistemin çok büyük bir faydasıydı. Aydın abi sisteminde ne önemliydi? Bir, savunma yapmak. İki, “Sen kırk sayıya karşı kırk bir sayı nasıl atarsın?” diye ki bizim 50-48 kazandığımız maç da vardı resmen. Dolayısıyla bize savunma sistemini öğretti; yani sadece bize değil sadece Türk milli takımına ve Türk takımlarına. Fazla antrenman yapmayı öğretti, çok çalışmayı öğretti, günde iki idman yapmayı öğretti. İnsanlar eskiden “Kapıkule’nin dışına çıkamayız, dışarıda eziliriz” diye düşünürken oraya gidip oradan galibiyetle dönmeyi hedef haline getirdi. Bu tabii ki çok önemli bir şey; oyuncuların yüreğine, takımların yüreğine şeyi aşıladı yani: “Bu maçtan korkmuyorum ve bu takımı yenebilecek güçteyim.” Bu da çok önemli. Dediğim gibi yani bugün Avrupa kupalarında başarılar yaşanıyorsa, milli takım Avrupa ikincisi oluyorsa, Euroleague’de dört defa kupa Türkiye’ye geliyorsa; işte bugün EuroCup’ta Beşiktaş herhalde bir Türk takımıyla eşleşip o maçı oynayabilecekse, tüm bunların hepsinin altında o dönemki Efes Pilsen’in yarattıkları var. Tabii onlar da Tenerife’yi ifade edince onlar da kalacak; yani yenebilirler, o güçleri var. Eğer “Bunları biz yeneriz” diye düşünüyorsak deplasmada bile, bunların hepsi o zamanlardan gelen bir aşılamanın önemi. O yüzden Aydın abi figür olarak Türk basketbolunun çok önemli isimlerinden bir tanesi. Tabii daha sonra Fenerbahçe’de çalıştı; Fenerbahçe’de hatta benden sonra gitti, 100. yılında da şampiyon yaptı. O da tabii ki Aydın abinin iyi bir Fenerbahçeliliğidir, 100. yılında orada şampiyon olması onun için de çok değerliydi. Onun adına da çok seviniyorum.

Kaynak: Instagram.com/tameroyguc

Şöyle bir geçmişe baktığınızda basketbol kariyerinizde “Keşke şunu da yapsaydım” dediğiniz bir nokta ya da “İyi ki yapmışım” dediğiniz bir kararınız var mı?

90’lı yıllarda Amerika’ya gittik biz milli takım için. Orada dediler ki “Bu çocuğu bırakın kalsın burada, biz onu önce Amerika vatandaşı yaparız sonra da NBA’de oynatırız.” Çünkü NBA o zaman Avrupa’dan direkt oyuncu almıyordu. Dolayısıyla beni orada bırakıp orada NBA oyuncusu yapmak istediler. Tabii daha önce Türkiye’den kimse NBA’e gidip oynamamıştı, hiç böyle bir vizyon yoktu. Dolayısıyla ben de babamı yeni kaybetmiştim, çok fazla şey yapmadım; “Annemi nasıl bırakıp giderim?” düşüncesi kapladı beni. Hala annem saklamış, geçenlerde bulduk valizin içinde; 20’ye yakın üniversiteden gelen burs var. Ben tabii hiçbirisini yanıtlamadım, şey yapmadım yani gitmeyi hiç düşünmedim o zaman. Ama bugün olsa, aklım olsa hiç düşünmez kabul ederdim. Çünkü gerçekten çok önemli üniversiteler vardı, çok önemli antrenörlerin çalıştırdığı takımlar vardı; yani bunlardan Duke vardı, UCLA vardı, Georgia Tech vardı yani çok önemli üniversiteler vardı bana burs gönderen. Yani orada kalıp belki de NBA’de oynayan ilk Türk olabilirdim. Kaçırdığım için şu an eğer o günlere dönebilsek direkt yapacağım iş o olur yani.

Bugünün basketbolunda pivotların dışarıya çıkmasının önemini biliyoruz. Tamer Oyguç bugün kendisinin koçu olsaydı, Tamer’in oyununa modern basketboldan neyini eklemesini isterdi?

Dış şutum. Yani şöyle, ben zaten üç tane hareketle hayatımı kazandım; bir tane dipten dönerek şut atardım, bir hook-shot atardım, bir tane orta mesafeli şut atardım. Yani o şimdiki dönemde oynamış olsaydım bir adım daha dışarı çıkıp ben de o dışarıdaki şutları kullanan bir uzun olurdum. Her pivotun içinde bir tane forvet ruhu vardır; o da dışarıdan şut atmayı sever. Yani içeride boğuşmaktan ziyade dışarıdan şut atmak daha rahat ve daha keyifli. Yani o dış şutu eklerdim. Şutum vardı dediğim gibi ama o dış şutu bir adım daha dışarı çıkıp atmayı severdim. Hatta demin bahsettim Huertas’ı avladım diye; Huertas’ın ayakları yavaş olduğu için benim orada Barcelona maçında altta düştüm, beşte dört üçlük attığım maç var bu maçta. 90 civarı… Onu kullanabilirdim. Dolayısıyla kendime ekleyeceğim şey o olurdu. Tabii ki şimdi basketbol biraz daha hızlı oynanıyor; yani bazen kendi maçlarımı seyrediyorum TRT falan veriyor arada, ağır çekim gibi geliyor bana o basketbol. Çünkü o zaman 30 saniye kuralı vardı, 24 saniye değildi. Biraz daha yavaş oynanan basketbol vardı. Yani biraz daha hızlı bir uzun olmayı eklerdim kendime.

Fenerbahçe 2017’deki ilk zaferden sonra kulübün bu gelişimini ve Jasikevicius yönetimindeki mevcut durumunu nasıl buluyorsunuz?

Aslında çok önemli bir antrenör. Bunun ilk “merhaba” diyen izdüşümü Obradovic’te yaşandı. O dönem benim şöyle bir anekdotum oldu: O dönemde Aziz Başkan’ın yardımcısı İsfendiyar Zülfikari vardı, o benim çok yakın arkadaşımdı. Bir gün otururken böyle yemekte dedi ki: “Ya kaptan kimi alacağız?” Sen vereceksin parayı dedim, evet dedi. Dedim ki: “Obradovic’i al, kafa bir şey oynatırsın.” Dedim ki… “Ya gelir mi?” falan dedi. “Sana al diyorum başka bir şey demiyorum” dedim. “Ya gelir mi gelmez mi?” Dedim ki: “Bir, gelir bir paraya bakar; iki, seyircili takıma gelir.” Ondan sonra işte menajerini bulduk, ayarladık, ettik, konuştuk falan. Daha sonra Mirsad girdi; Mirsad o dönemde menajerlik yapıyordu basketbolda, yeni başlıyordu. O arada tabii daha sonrasında Mirsad oraya aracı oldu ilk şey olarak. Yani ilk fikir babası, Obradovic’i getirmenin ilk fikir babası benimdir. Kendisine sorabilirsin yani atmıyorum. O yüzden “Ya hadi ya” falan dedi. Hatta zaman zaman böyle arada da konuşuruz; “Ya kaptan sen söyledin geldi hakikaten de söyledin oldu” der bana. O yüzden Obradovic’in gelmesi ilk benim fikrimdi ve onu da gerçekleştirdi o; yani Fenerbahçe camiası adına İsfendiyar’a da teşekkür etmek lazım bu önemli başarıya imza attığı için. Arada işte Kokoşkov geldi falan gitti, tabii ki çok fazla şey olmadı ama Jasikevicius’un daha önce Fenerbahçe’de oynamış olmasının… Jasikevicius’un Fenerbahçe camiasını bilmesi, o kültürü tanımış olması çok önemli, çok değerli. Onun da Barcelona serüveninden sonra başarıya çok ihtiyacı vardı; o yüzden Fenerbahçe’de doğru ortamı, doğru sinerjiyi yakaladı. Hem kendisini geliştirdi hem de Fenerbahçe basketbolunu geliştirdi. Şimdi çok daha otoriter, çok daha düzgün işler yapan Avrupa’nın en iyi antrenörlerinden biri oldu. Dolayısıyla onun da Fenerbahçe’nin başında olması gerçekten Türk basketbolu adına önemli. Şöyle ki önemli; daha önceki antrenörler gelip oyuncu yetişmesine çok fazla katkı sağlamadı, hep yabancı oyuncularla yer aldılar. Jasikevicius geldiği günden beri işte Emre Ekşioğlu’nu zaman zaman oyuna soktu, Metecan Birsen’in geçen sezon sonunda yükselen performansında çok katkısı oldu, bugün bakıyorsunuz Onuralp Bitim’e önemli dakikalar veriyor, Tarık Biberovic’e sınıf atlattı. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan basketbolculara da önemli bir katkısı var. Sadece başarı anlamında değil oyuncu yetiştirme anlamında da çok değerli bir hoca.

Türk basketbolunun bugününü ve yarınını nasıl görüyorsunuz ?

Tabii ki basketbol çok değişiyor; bir kere sistem değişiyor, basketbol hızlanıyor, daha çok fiziksel güç ortaya çıkıyor. Atletizm çok öne çıkıyor. Bireysel performanslarda özel antrenmanlar öne çıkıyor; herkesin bir PT’si var, PT ile (Personal Trainer) çalışıyor. Dolayısıyla artık basketbolda oyuncu yetiştirmek bilimsel hale geldi. Şimdi bizim de üzerinde çalıştığımız genç oyuncular için birkaç tane proje var; bu projelerde oyuncuların nesi eksik, orayı kuvvetlendirme, hangi bacağı kuvvetsiz onun üzerine yüklenme gibi bilimsel çalışmalar yapılıyor. Ben de bu projelerin içerisinde yakında hayata geçireceğimiz bir projemiz var bu genç oyuncularla alakalı. Artık böyle fabrika ortamı gibi bir ortam oluşmaya başladı. Dolayısıyla bunların içerisinde hani sen bir kalas bile alıp artık oyuncu yapabilecek duruma geliyorsun. O yüzden uzun oyuncuların performansı daha da artıyor, oyuna kattığı kalite artıyor. Çünkü artık uzun-kısa ayrımı kalmadan bütün uzunlar dışarıda da oynayabiliyor. 2 metre 10 santim olup da 3 numara 4 numara oynayan oyuncular görebiliyorsun. Fundamentallar çok gelişiyor ve oyun hareketli hücuma döndüğü için artık pota altında oturup pota bekleyen uzun sistemi kalmadı. Dolayısıyla daha hareketli, daha göze hoş gelen bir basketbol var.

Son olarak bu röportajı okuyacak olan Fenerbahçe taraftarlarına neler söylemek istersiniz?

Onları çok seviyorum. Yani dediğim gibi çok önemli seyirciler. Bir kere Fenerbahçe seyircisi çok basketbol bilen bir seyirci. Dolayısıyla seyirci her işin içerisinde doğru yönlendiriyor. Her zaman o salonu tıklım tıklım dolduruyorlar. Sadece arada bir Jasikevicius kızıyor; işte orada da yani önemsiz maçlarda da salonu doldurmak önemli. Ama yine de var ya seyirci, önemli maçlarda varlar. Maç ayırıyorlar. Bütün kulüplerin taraftarları çok önemli, çok değerli ama Fenerbahçe bunların içerisindeki çok önemli noktalardan bir tanesi.

Yorum bırakın