#Arşivden | Murat Şamil Şen: “Taraftar önce Fenerbahçe ruhuna sahip çıksın, korusun; başarı gelir.”

Salon Tribünü ekibi olarak, Fenerbahçe basketbol 1980’li yıllarına tanıklık etmiş, değerli bir ismi konuk ediyoruz: Murat Şamil Şen.

Ankara’nın basketbol ekollerinden yetişip 16 yaşında A takım seviyesine yükselen, hırsı, karakteri ve parkedeki cesaretiyle tanınan Murat Şamil Şen ile kariyerinin dönüm noktalarını konuştuk. 1980’li yılların o kendine has basketbol atmosferinden Spor ve Sergi Sarayı’nın büyüsüne; Erman Kunter’in 153 sayılık rekor maçından Çukurova serisinin perde arkasında yaşananlara kadar pek çok bilinmeyeni tüm samimiyetiyle paylaştı.

Takımımızla beraber Başbakanlık Kupası sevincini de, kaçan şampiyonlukların burukluğunu da hala ilk günkü heyecanıyla anlatan Murat Şamil Şen’in, Erdi Tiran’a verdiği bu geniş kapsamlı ve arşivlik röportajla sizi baş başa bırakıyoruz.

Murat abi, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Salon Tribünü ekibi olarak size çok teşekkür ederiz. Çocukluk ve gençlik yıllarınızı, basketbola adım atma sürecinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Aslında ben basketbolu sevmezdim, futbol oynardım. Ve çok iyi santrfordum. Nereye koşacağımı çok iyi bilirdim ve çok kolay gol atardım. Hala iyi futbol oynarım ve şu anda da yatırım yaptığımız futbolcuların bazılarını kendim çalıştırıyorum. Sonuçta 14 yaşında geç de olsa, tesadüfen en yakın arkadaşım Tuncer sayesinde Ankara’da Yenişehir Spor Kulübü’nde başladım. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi ve Yenişehir Spor Kulübü… Bu iki basketbol ekolü benim basketbol kariyerimde çok önemli olup bu iki kurum sayesinde üst düzey basketbolcu oldum.

Ankara’da Yenişehir Spor Kulübü’nde profesyonel olarak basketbolculuğa adım attınız, bu süreci bizlerle paylaşabilir misiniz?

1980 senesinde lisans yönetmeliği “Bir kulüpte lisansı olan sporcu kulübün her takımında oynayabilir” şeklinde değişince, bu benim 16 yaşındaki kariyerimde dönüm noktası oldu. Rahmetli A takım koçu Rüştü Yüce, beni yazın Yıldız Milli Takım kampı dönüşü direkt A takım idmanlarına aldı ve 16 yaşında cesurca oynattı. Bu sene yıldız, genç, A takım, Deneme Lisesi takımı ve milli takımlarda bir sezonda 75’ten fazla maç oynadım. Hepsinde de sorumluluk alıp cesaretle oynadım. Bu nedenle benim gelecek vaat eden sporcu kriterim şudur: Üst bir oyuncu adayı önce karakterli olmalı, sosyal olmalı ve yaş üstü takımlarında da maç kazandırma yeteneğinde olmalı ki üst düzey sporcu olsun.

Fenerbahçemize katılmaktan son anda vazgeçtiğiniz 1984/1985 sezonunda Ali Şen yönetiminin ardından sorunlar yaşayan basketbol şubesi, tüm ekonomik sıkıntılara ve kulüpteki iç çekişmelere rağmen ligde final oynamayı ve Koraç Kupası’nda çeyrek finale kalmayı başardı. Bu sezon Fenerbahçemize gelmediğinize pişman oldunuz mu? Sezonu bizlere anlatabilir misiniz?

Güney Sanayi’de çok iyi bir sezon geçirdik. Özellikle ben çok iyi oynadım. Özellikle Fenerbahçe maçlarında çok iyi oynadım ve çok sayı attım ki o sezon üç sayı yoktu; olsa çok farklı bir skor yapmış olurdum. Bu sayede beni Güney Sanayi başkanı Ergin Es’ten istediler. Kendisi bana “Fenerbahçe bonservisin için 1.000.000 TL ödemeye razı, git lütfen” dedi. Benim yetiştiğim Yenişehir mali nedenlerle ligden çekildiği için ve Murat Didin açıkçası beni ve Fatih Özal’ı kandırdığı için biz Güney Sanayi’ye transfer olmuştuk ve Adana erkek basketbol tarihinde ilk ve tek Play-off oynanan senedir. (Bu da bir başka hikayedir, film gibi kandırılmak diyebilirim.) Neyse… Ben Fenerbahçe ile anlaşmışken son dakika Yenişehir, Hortaş olarak sponsor buldu ve ikinci ligden liglere katıldı. İşte bu nedenle beni basketbolcu yapan Yenişehir Kulübü yönetici abilerim ve özellikle eski basketbolcu ve başarılı diş hekimi Emre Diker abimin “Sana ihtiyacımız var” demeleri ile Yenişehir’e; o sene takımda herkesin aldığından ve Fenerbahçe’den alacağımdan çok daha az bir rakama, vefa borcum için Yenişehir’i 1. Lig’e çıkarmaya geldim ve buna çok katkı sağladım. Hatta lige çıkış maçı olan Oyak Renault deplasman maçını dizimdeki ağrılarla oynadım. Bu maçı kazandık ve ben hem defansta hem de hücumda çok önemli bir katkı verdim ve sezonu kapattım. Amaaa çok pişman oldum çünkü sakatlanıp menisküs ameliyatı olduğumdan itibaren başta Murat Didin olmak üzere kimse aramadı, sormadı. Buradan sonra çok çalıştım, tekrar takıma girdim. Bir Beşiktaş maçıydı; kaybettiğimiz dediğimiz maçın sonunda oyuna girip maçı aldığım bir performansla parkelere dönerek takımı Play-off’a soktum… Ama maç sonu, soyunma odasında 1 saat hüngür hüngür ağladım çünkü 1 sene ne çektiğimi, savaşlarımı ve kötüleri ben biliyordum. Ve sonrası Yenişehir ve Murat Didin benim için bitti. Önce karakter…

Yenişehir’den ayrıldıktan sonra Kayseri Emniyet Kulübü’ne sürpriz bir transfer yaparak bu kulüpte 2. Lig’de oynadığınızı öğrenmiş bulunmaktayız. Bu yaşadığınız ağır sakatlık sonrası yaptığınız stratejik transferi anlatabilir misiniz?

Tıpta teknoloji bugünkü gibi değildi. Menisküs ağır bir sakatlıktı ve ameliyat tek tedaviydi, sonrası 6-7 ay süren bir tedavi gerekiyordu. Bu nedenle ben bir sezonun ikinci yarısının çoğunu, yeni sezonun da neredeyse ilk yarısını oynayamadım. Ama çok çalışarak güçlendim. “Çok çalıştım” söylerken kolay ama yaşarken fiziksel ve mental olarak çok zor bir süreçti… Bu nedenle bir plan yaptım. Bizim oynadığımız senelerde yabancı sayısı kısıtlı olduğu için (ki bence doğru bir uygulama) Türk oyuncular daha çok süre alıp çok fazla maç oynayarak çok daha kaliteli oyuncu oluyorlardı. Bu nedenle 1. ve 2. Lig takımları kalitelidir. Ben de Kayseri Emniyet’e transfer olurken; herkesin takip ettiği sezon sonu 2. Lig Play-off şampiyonluk maçlarına kadar kendimi toparlayıp kalitemi tekrar ortaya koymayı hedefleyerek Kayseri’den hem çok iyi bir transfer bedeli aldım hem de çok maç oynayarak kendime geldim ve de Fenerbahçe’ye transfer oldum.

1987/1988 sezonunda kulübümüzle tekrar görüştünüz ve transfer oldunuz. Bu sezonda uzun bir süre sonra basketbol şubemize gereken bütçeyi ayıran yönetim, şampiyonlukta iddialı bir takım yarattı. Ancak bir son saniye üçlüğü ile yarı finalde Play-off dışı kalan takımımız, Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı da Eczacıbaşı’na kaptırdı. Bu sezonda yaşananları bize anlatır mısınız?

Bu sezon Tahsin Kaya başkandı. Basketbol şubesi başında Fazıl Tokatlı vardı. Fazıl abi maddi manevi çok büyük katkı sağladı. Rahmetli Doğan Hakyemez de çok iyi bir menajerdi. Futbolda rahmetli Yılmaz Yücetürk futbol takımının başındaydı. Maalesef ilk 5 haftada futbol takımı Rıdvan ve Erdi’ye rağmen gerçekten tükenince camia; Erman abi, ben, Şadi abi, Ferhat ve Pete Williams’ın gelmesiyle tamamen basketbola kilitlendi ve muhteşem bir sezon yaşadık. Bence Fenerbahçe tarihinin en kaliteli üç takımından birisi bu kadroydu.

Döneminizde forma giydiğiniz isimlerle konuştuğumuzda ve kendilerine Çukurova serisini sorduğumuzda üzüntülerini dile getirirler. Bu soruyu size de sormak isteriz; o seriye dair yorumlarınız nelerdir?

Tamamen bir antrenör faciasıydı… Lig bitip de Play-off başlamadan önce çok kötü bir kamp ve antrenman dönemi geçirdik. Yanlış maç programı ve hafif antrenmanlar… Hiç unutmam, Ankara’da kampta Fatih ile biz akşam koşuya çıktık… Düşün o kadar antrenmanlar hafifti. Ona rağmen yine de Çukurova’ya Mersin’de bir sayı ile yenildik. Seri İstanbul’a döndü ama Çukurova coach’u Halil Üner ve kardeşi Behçet maç öncesi “Bıçak atıldı” diye oyun yapıp, bıçağı Behçet yere attı ve sosyete tribününden atılmış gibi hakeme verip takımı soyunma odasına sokup tansiyonu düşürerek seyirciyi soğuttular. Buna rağmen biz iyi başladık, farkı 10 sayıya kadar çıkardık ama…Korkak ve yetersiz bir antrenör bizi ilk şampiyonluktan etti. Doğrusu budur. Bence Fenerbahçe’ye veya Üç Büyükler’e gelecek antrenör, oyuncu, hatta masör bile çok düşünmeli; “Ben bu formayı, bu büyüklüğü kaldırabilir miyim?” diye. Rıza Erverdi çok popülist davrandı ve kaybettik. Her önemli maç öncesi dudağında uçuklarla gelen bir antrenör olmaz. Keşke Çetin abi (Çetin Yılmaz) o sezon yardımcı değil de baş antrenör olsaydı… Bu kadroyu kendi haline bıraksan zaten her maçı alırdı, kısmet diyelim.

Ayrıca yine aynı sezonda Galatasaray’ı yenerek Başbakanlık Kupası’nı aldık ancak iki gün sonra Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı Eczacıbaşı’na kaptırdık. Bu maçlara dair aklınızda kalanlar nelerdir?

Sonuçta Galatasaray maçı bizim için düğün… Maçı Play-off finali gibi oynadık ve aldık çünkü Galatasaray derbisi… Bu maçta aklımda kalan şu: Maç Ankara Atatürk Spor Salonu’ndaydı, kamp yaptığımız otel de Stad Otel’di. İkisi arası mesafe sadece bir trafik lambası, yaya geçidi yani 50 metre; yürüyerek 5 dakika bile sürmez. Ama biz Galatasaray’ı yenip kupayı alınca Stad Otel’e 40 dakikada gelebildik. Ve taraftar otel önünden gitmedi.

Erman Kunter’in bir maçta 153 sayı attığı Hilalspor maçında kadroda yer aldığınızı görüyoruz, bu maçı bizlere anlatır mısınız?

Bir hafta önce İTÜ’de Levent Topsakal, Hilalspor’a 87 sayı atınca basında çok yer aldı (Bizim dönemde basketbol basında çok ciddi yer alırdı… Bölgesel maçlar bile). Bunun üzerine ben söyledim Doğan abiye ve Çetin abiye; “Abi Erman abiyi motive edelim, sayı rekoru kırsın. Her pası ona verelim” diye. Bunu inanarak söyledim çünkü Erman abi benim için idoldü ve çok değerli yetenekleri olan, üst düzey bir sporcu ve de karakteri düzgün bir abimdi. Ben severim Erman abiyi… Aynı pozisyonda olduğumuz için her idman onunla çok mücadele eder, kavga eder gibi idman yapardık; çok şey öğrenerek çalışırdım. Çok kuvvetlidir. Neyse, sonuçta herkes bunu benimsedi ve destek oldu, bir kişi hariç: Hakan Artış 21 sayı attı bu maçta. Bu yaptığını takımda da kimse önemsemedi. Maç başladı, dakikaya oynadık, defans yapmadık; aldığımız her topu Erman abiye verdik, o da hakkını verdi. Ben çok istedim başarmasını çünkü Erman abi uluslararası bir yetenektir. Bu arada bunu yapmak kolay değil; her top sana da gelse çok yüksek yüzde ile topu kullanman gerekir, o da bunu yaptı.

Bu sezon sonunda kulübümüzden ayrıldınız, sizi ikinci kez bu ayrılığa iten sebep nedir?

En büyük pişmanlığımdır. Ben Galatasaraylıyım. Dayınız, Galatasaray’ın efsane futbol şube sorumlusu rahmetli Turgan Ece olunca Galatasaraylı olmamanız mucize… Ama kutsal Fenerbahçe formasını giyince dünyada her şey değişiyor ve Fenerbahçe bir yaşam biçimi haline geliyor. Diğer büyük takımlardan farkı ve büyüklüğü burada; Fenerbahçelilik her gün 24 saat yaşanıyor, diğer kulüpler maçtan maça, o da başarı olursa yaşanıyor. Oğlum Tarcan ve kızım Janset… Özellikle kızım Janset maçlara gidip bağıran, çağıran, hasta ve koyu bir Fenerbahçeli…Biz Çerkeziz, Kafkasya göçmeniyiz. Rahmetli Süleyman Seba başkan da Kafkasyalı olduğu için o sezon basketbolda çok büyük sıkıntı yaşayınca taraftar çok tepki verdi; rahmetli de çok iyi bir kadro kurmak için çalıştı ve beni de çok istedi. Ayrılmak istemedim ama araya Kafkas kökenli büyüklerimiz girdi. Her şeye rağmen Fenerbahçe’de kalacakken son dakika Fazıl Tokatlı, Çukurova travması nedeni ile basketbol şubesi ile eskisi gibi ilgilenmeyince ve de açıkçası Beşiktaş yılın transferi Şifo Mehmet’e 2 yıllık 50 milyon verdi. Biz o zamanlar gizli profesyonellik; amatör lisanslı profesyonellerdik ve 1 senelik anlaşırdık. Transfer rayicimiz de futbol piyasasının %20 altlarındaydı… Süleyman Seba “Son kez gel konuşalım” dedi. Ben de ayıp olmasın diye yanına gittim. “Lafı uzatma, gelmen lazım; imza at, paranı da ben takdir edeceğim, sana ihtiyacım var” deyince utandım, “Evet” dedim… Sonrası şok oldum çünkü 1 senelik 40 milyon değer biçti ve ödedi; bu bir servetti. Duyduğumda şok oldum. “Başkanım bu çok yüksek meblağ” dedim… Ama rahmetli Süleyman Seba şunu dedi: “Büyük Beşiktaş’a, büyük Fenerbahçe’den geliyorsun; bunların bedeli ölçülmez, helal olsun.” Yani büyük Fenerbahçe kazandırdı. Önemli bir detay; ayrılırken yönetim teşekkür plaketi verdi, bunun değeri paha biçilemez. Evimde, salonumda büyük çerçevede asılı.

Fenerbahçe endeksli sayfa olsak da Güney Sanayi, Beşiktaş, Eczacıbaşı kulüplerinde; BAE Dubai’de Sharjah Sedena’da; Almanya’da ise Post Ludwigshafen, Post Mannheim ve Sandhausen kulüplerinde oynadınız. Bu takımlardaki sezonlarınızı ve neler yaşadıklarınızı bizlere anlatabilir misiniz?

1977 Kasım ayında başlayan basketbol yaşantımda hep büyük kulüplerde ve hedefi olan kulüplerde oynadım. Hepsinde çok fazla anım oldu ama hep sorumluluk aldım, cesur oldum ve takımım için oynadım; forma için savaştım… Tek odaklandığım her maçı kazanmaktır. Yurt dışında oynamak çok özeldi ve kendimi çok ayrıcalıklı hissettirdi. Özellikle Almanya’da Türklerin ön yargılı olduğu bir toplumdan saygı görmek çok gurur vericiydi. Çünkü Türkler her maça milli maç gibi geliyorlardı.

87 defa da Milli Takım formamızı giydiniz. Milli takımda oynamanın nasıl bir duygu olduğunu ve milli takımdaki unutulmaz anılarınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?

Milli takımlarda çok anım var, anlatmakla bitmez ama en önemlisi Genç Milli Takımla Bulgaristan’da aldığımız Balkan ikinciliği madalyasıdır. Çok önemli çünkü bizim dönemimizde imkanlar şimdiki gibi değildi… Az maç ve çok kuvvetli rakipler vardı. Bu nedenle bir galibiyet bile çok büyük başarıdır. Malzememiz bile yoktu; formayı, ayakkabıyı bulmak zordu… Bez Converse’lerle oynardık, zamanla gelişti. Şimdiki genç basketbolcular şanslı ama çok da ruhsuzlar; bu kadar yabancının oynamasını kabullenmişler. Milli maçlar sayesinde Iowa State Üniversitesi menajerleri beni keşfetmişler ve burs vermişlerdi… Gitmedim. Pişmanlık değil ama “Gitseydim neler olurdu?” merakım hala içimde var.

Fenerbahçemizde saha içinde ve dışında unutamadığınız bir an olmuş muydu?

Yüzlerce an var. Bir kere Fenerbahçe’de geçirdiğin, yaşadığın her an unutulmaz, unutulamaz.Galatasaray’ı yenerek Başbakanlık Kupası’nı kaldırmak.
Çukurova maçı. Her sahaya çıkış anındaki büyük taraftarın büyük coşkusu… Sanki hep rüyada gibi…Galatasaray’a ilk devre 14 sayı öndeyken, eze eze yenerken maçı 4 sayı ile kaybetmemiz… Bu maç primi 250.000 TL ve her sayı farkına da 10.000 TL ilave primi vardı. Devrede biz “40 sayı fark atarız, hem ezeriz hem de 650.000 TL prim kazanırız” derken, maçı 4 sayı ile verip 290.000 TL ceza yedik. Bu derbi içimde yaradır…Fenerbahçe’ye transfer olurken Galatasaray’ı tuttuğumu hiç gizlemedim. Sonrası malum; Fenerbahçeli olmayı benimsedim. Bir Karşıyaka maçıydı; sezonun başları, maç başa baş gidiyordu ve geriye düştük. Erman abi de o maçta kadroda yoktu. Ben sorumluluğu aldım, kaybetmeyi kabul etmedim. Maç sonuna doğru skor 80–80 beraberken ribaunt aldık, 3’e 1 fast break’e giderken Ali abi (Aliço) pasda beni tercih etti. 3’e 1 boş turnike yerine sağ forvet tarafı üç sayı çizgisi üstünden kaldırdım, 3’lük attım ve girdi… O an yumruğumu salladım ve bağırdım, rakip mola aldı. Salon yıkılıyor ve ben çöktüm… Sonrası bir şut, bir drive ve faul ile 7 sayı daha atıp maça damga vurduk. Bu sırada samimi arkadaşım Hakan tribündeydi; kendisi çok fanatik bir Fenerbahçeli ve hüngür hüngür ağlamış… Tribünde ağlama nedeni: “Ulan Murat sen Galatasaraylı olarak Fenerbahçe için sahada her şeyini verip bir de üçlük sokunca yumruğunu da kaldırdın ya helal olsun” diyerek duygulanmış. Tabii bunu tribün duyunca bütün tribün, Hakan da bağırınca “Helal olsun Murat, helal olsun” diye inledi. Tüylerim diken diken oluyordu… Şimdi bile…

Fenerbahçe forması altında en unutamadığınız maç hangisiydi?

Bütün maçlar… Hepsi, hepsi unutulmaz çünkü Fenerbahçe’de oynuyorsun sonuçta.

Fenerbahçe’de forma giydiğiniz süreçte birçok değerli isimle sahada birlikte ter döktünüz. Beraber oynamaktan en keyif aldığınız isim kimdi?

Pete Williams ve Erman abi, bir de Baba Necdet… Necdet abi hem de oda arkadaşımdı, çok gülerdik.

Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçları Fenerbahçe camiası için her zaman çok önemlidir. Bu maçlara nasıl hazırlanıyordunuz ve Fenerbahçe’de oynadığınız dönemde takım için önemini bir sporcu gözüyle sizden dinlemek isteriz.

Fenerbahçe’de oyuncu her an hazır olmalı, antrenmanı maç oynar gibi yapmalı; ben böyleydim. Hiç maç ayırmadım. Bu saydığın güçlü takımlara karşı da tabii ki ekstra motive olurduk. Sahada olmak için önce kendi aramızda bütün hafta kıran kırana mücadele ederdik ama maç anı birdik; bir kişi hariç, o da bende kalsın… Fenerbahçe’de oynamak bir sorumluluk, bunu kaldırmak kolay değil; karakterin sağlam olacak…

Sizin döneminizle ve şimdiki basketbol arasındaki farklar nelerdi amatörlük ve profesyonellik anlamında? O dönemki kulüpçülük ruhu nasıldı?

Profesyonellikte fark yoktu, biz daha profesyoneldik. Ama imkanlar şimdi çok fazla ve çok iyi ama bu da aidiyet duygusunu yok etti. Gereğinden fazla lüks bir stuff ve tesisler var. Bence federasyon yetersiz, bu da varsa bir sorun… Bu kadar çok yabancıyı kabullenemiyorum. Menajer takımları dolu.

Basketbolu bıraktıktan sonra basketbol ile ilginiz ne derecede kaldı?

Özellikle uzak kaldım çünkü samimi ortam ve samimiyet kalmadı. Sadece Darüşşafaka’da iki sene yönetimde yer aldım, onda da Altar Tunçkol coach olsun diye uğraştım ve altyapıda da ciddi bir sistem kurduk; pedagoglardan drama eğitimlerine kadar ciddi eğitimler sonucu… Ortada Altar, Yakup, Özhan ve Ömer büyük takımlarda ve milli takımlarda coach olup başarılı oldular.

Türk basketbolunun gelişmesi için neler yapılması gerekmektedir?

Öncelikle iyi bir planlama ve ekol belirlenerek yetiştirici antrenörlerin yetiştirilmesi gerekir. Sonrası yeteneklere cesaretle A takımlarda süre verilmeli. Şu an Türk basketbolu tükendi.

Fenerbahçe basketbolu sizin için ne ifade ediyor ve diğer takımlara göre farklı kılan yanları nelerdir?

Şu an için Fenerbahçe basketbolu sanki başka bir kulüp gibi geliyor bana. EuroLeague şampiyonluğu bize yaramadı. Çünkü Obradovic’in kendi yönetim sistem ve network’üne dayalı bir başarıydı. Doydu ve gitti. Eş zamanlı geleceği dizayn etmedik. Öz Fenerbahçeli basketbolcu sayısı yok gibi…

(Dipnot: Bu röportaj Ekim 2021’de yapıldığı için Murat Şamil Şen o döneme göre yorum getirmiştir.)

Sizin de bildiğiniz gibi Fenerbahçe son on beş yılda büyük bir atılım yaparak EuroLeague kupasını müzemize taşıdı ve Avrupa’nın devlerinden biri haline geldi. Takımımızın bu sezonki sürecini, durumunu ve genel performansını nasıl görüyorsunuz?

Vasat görüyorum çünkü Fenerbahçe kulübünden ayrı hareket eden bir yapı var gibi geliyor bana… Bu sene iyice düştü heyecan; belki de pandemi bu ortamları yarattı.

Spor ve Sergi Sarayı’nı ve o atmosferi bizlere anlatabilir misiniz?

“Neler oluyor hayatta,
bir de şu rüya gerçek olsa,
Sabah olup uyanınca,
Fenerbahçe şampiyon olsa.”
Spor Sergi mabedimizdi ve birdik; beraber oynardık, beraber ağlar, beraber sevinir gülerdik… Her maç rüya gibiydi…

Rakip olarak da Fenerbahçemize karşı birçok kez forma giydiniz. Fenerbahçe’ye karşı oynamak nasıl bir duyguydu ve neler hissediyordunuz?Anlatamam… Fenerbahçe’ye karşı oynadığım her maçta sadece motive olurdum. Cesaretimi artırıyorlardı çünkü rakipte de olsam beni coşturuyorlardı. İnanılmazdı… Korkmadım, cesaretim yarattıkları atmosferdendi.

Anlatamam… Fenerbahçe’ye karşı oynadığım her maçta sadece motive olurdum. Cesaretimi artırıyorlardı çünkü rakipte de olsam beni coşturuyorlardı. İnanılmazdı… Korkmadım, cesaretim yarattıkları atmosferdendi.

Son olarak biz Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?

Fenerbahçe en çok; çok sevmekten kaynaklı sonsuz, karşılıksız sevginin mantığı yok etmesinden çekiyor. Çünkü başkanlar bile taraftar… Kurulacak her branşta, her takım, her rakibi defalarca yener çünkü ruhumuz çok güçlü ama bu ruh kulübün ruhu, camianın ruhu; bunu yavaş yavaş kaybediyoruz. Taraftar önce Fenerbahçe ruhuna sahip çıksın, korusun; başarı gelir.

Yorum bırakın