
Tuncer Kobaner; Onun hikayesi, sadece bir sporcunun kariyeri değil; parke zeminlerden yükselen bir karakterin, bir liderin ve bir basketbol sevdalısının öyküsüdür.
Parkede Bir Lider: Fenerbahçe’nin Kaptanı
Tuncer Kobaner denildiğinde akla gelen ilk şey, sarı-lacivertli formanın altındaki o sarsılmaz duruştur. Fenerbahçe basketbolunun “Çubuklu” ruhunu parkeye taşıyan Kobaner, sadece bir oyun kurucu veya bir skorer değil, takımın beyni ve kalbiydi. O dönemlerin kısıtlı imkanları, soğuk salonları ve zorlu şartları altında; disiplini ve zekasıyla bir camianın basketboldaki umudu oldu. Kaptanlık bandını koluna taktığında, sadece bir takımı değil, bir geleneği de temsil ediyordu. Kadıköy’ün o dar tribünlerinden yükselen tezahüratlar, onun sahadaki her hamlesiyle birleşerek Fenerbahçe basketbolunun temellerini attı.
Milli Takım: Ay-Yıldızın Onuru
Başarıları kulüp sınırlarını aşıp Milli Takım’a uzandığında, Tuncer Kobaner artık Türk basketbolunun vizyoner yüzüydü. Ay-yıldızlı formayı sırtına geçirdiği her an, onun için bir görevden öte, bir kutsal emanetti. Uluslararası arenalarda Türk basketbolunun “biz de varız” dediği o kritik yıllarda, Kobaner’in teknik becerisi ve sporcu ahlakı rakiplerinin bile saygısını kazandı. Ay-yıldızın gölgesinde geçen her kamp, her maç ve her galibiyet, bugün dünya çapında başarılar elde eden Türk basketbolunun ilk ve en sağlam tuğlalarıydı.
Centilmenlik ve Miras
Tuncer Kobaner’in anılarını dinlemek, basketbolun sadece sayılardan ibaret olmadığını anlamaktır. Onun hatıralarında; kazanılan bir kupanın sevincinden ziyade, rakibe duyulan saygı, takım arkadaşlığına verilen değer ve sporun birleştirici gücü vardır. Bugün parkeye çıkan her genç basketbolcu için Kobaner, “centilmen sporcu” kimliğinin en somut örneğidir. O, formasını terlettiği her saniyede arkasında sadece puanlar değil, tertemiz bir isim ve unutulmaz bir miras bıraktı.
“Bizim zamanımızda basketbol sadece bir oyun değildi; parkeye her bastığımızda ayakkabılarımızdan gelen ses, aslında bir tarihin ayak sesleriydi.”
Zannederim 59 yılıydı. Bir İstanbul şampiyonluğumuz var, şundan dolayı çok iyi hatırlıyorum; final maçından bir gün evvel Moda ile oynuyoruz ve o maçta sakatlandım. Ertesi gün de Galatasaray ile final maçımız var. Maça gelirken ayağımın tutmadığını hissettim, birden bıraktı ayağım beni. Takıma ve antrenörlere söyleyip söylememek hususunda çok düşündüm. “Moralleri bozulur” diye söylememeye karar verdim.
Sakat olduğum için o anları çok net hatırlıyorum. Soyunma odasında bana Özer’i tutmamı söylediler. Özer sağdan dripling yaparak faul çizgisinin üzerinden içeriye dalıyor ve benim sakat ayağım üzerinde beni zorluyordu. “Sol taraftan birini alayım da sol ayağımı zorlamayayım” diye düşündüm ama yine “Açıklarsam moral bozarım, idare ederim” dedim. Özer’in ilk davasında ayağım tutmadı, devrildim. Bir devre ayağımı çekerek oynadım. Devre arası soyunma odasına girdiğimizde, Galatasaraylı Ali Uras ağabeyimiz geldi, sağ olsun benim ayağımla ilgilendi ve bandajladı. Sahaya 5 dakika geç çıktım, bir baktım arkadaşlar coşmuşlar, gayet iyi mücadele ediyorlar. Oyuna tekrar girmedim ve şampiyon olduk. Sakatlandığım maç olduğu için detayları böyle iyi hatırlıyorum, yoksa diğer maçlarda bu kadar detay kalmamış aklımda.
Bir şampiyonluğumuz daha vardı; bir devresi İstanbul’da, bir devresi İzmir’de oynanmıştı. 58-59 veya 64 olabilir, hani şu kupam olan maç. O kadar formdayız ki, ikinci takımı çıkartıyoruz, 10 dakika onlar oynuyorlar. 10 sayı geriye düşüyorlar, hemen biz ilk beş giriyoruz ve o farkı hemen kapatıyoruz. O kadar rahattık. Aklımda kaldığına göre o takımda Batur, ben, Ömer, Erdal, İlker ve Güner vardı. Hiç zorlanmadan şampiyon olmuştuk.
Kaybettiğim iki şampiyonluğun detayını ise hiç unutmam. Bir tanesi Türkiye Şampiyonası, Ankara’daydı. İlk devre Ankara, ikinci devre İstanbul… Ankara Koleji çok iddialıydı, Armağan (Antun) “Şampiyon olacağım” diye iddiada bulunuyordu, ciddi arkadaştı. Altınordu, Galatasaray, Teknik Üniversite ve Moda da vardı. İlk maçta Ankara Koleji’ni yendik. Ertesi gün İTÜ ile oynuyoruz. Bir ribaund aldım, yere indiğimde Hüseyin Alp’in ayağına bastım ve bileğim döndü. Turnuva boyunca otelde yattım, yürüyemedim. O süreçte Galatasaray’a az bir farkla mağlup olduk. “İstanbul’da rövanşı alır, kapatırız” dedik. Yanılmıyorsam Galatasaray bizi 3 sayı farkla mı ne yenmişti. İstanbul’daki maçta, son bir topu Galatasaray kendi sahasından, potanın yakınından içeri sokuyor; gittim mani oldum, topu kestim. Ben kesince top gitti Engin’in (Muratoğlu) eline düştü. Engin bir tane attı, maç bitti. Ben heyecanla “Maçı bir sayı farkla aldık” diyorum, meğerse onlar bir sayı farkla ya da genel averajla öne geçmişler. Öyle bir sevinç yaşayıp sonra hüsrana uğramıştım.
Kulüpte arkadaşlığımız çok iyiydi. Yıllarca beraber oynadık. Bilhassa Galatasaraylı arkadaşlarla çok yakındık. Maç biter, beraber yemeğe gider, şakalaşırdık. O zamanın tribünleri çok güzeldi, çok kalabalık olurdu; giremeyenler dışarıda kalırdı. Basketbol seyircisi özeldi, kaliteliydi. Bilhassa Moda tribünü bir başkaydı; kadınlar saçlarını yaptırır, kuaföre gider, küpelerini takar, parfüm kokuları içinde gelip o tribüne otururlardı. Seyirciyle sporcu bir aile gibiydi. Beyoğlu’nda dolaşırken bir aile görürdük; anne, baba, genç kız… Hemen selamlaşırdık, birbirimizi tribünden tanırdık.
Benim hırslı ve sinirli olduğumu söylerlerdi. Sinirim hep haksızlıktandı. Mesela bir maçı seyrediyorsun; karşı takımı resmen dövüyorlar. Hakem bakıyor ama çalmıyor. Karşı takım yenecekken dayak yediği için yenemiyor ve sen bu yüzden şampiyonluk kaybediyorsun. Buna dayanamazsın. Ya da kazanacak pozisyondasın, biraz aklını kullansan iş bitecek ama bazı arkadaşlar aklını kullanmıyor, maçı kaybettiriyor. Mesela İtalya’yı İtalya’da yeniyorsun, üç sayı öndesin, bir dakika kalmış… Pivot olarak dalar mısın içeri? Dalmazsın, topu dışarıda çevirirsin. Ama dalıyor, hücum faulü yapıyor. “Topu içeri vermeyin” dediğim halde hesapsız oynayanlara, hakemle münakaşa edip adamını kaçıranlara çok kızardım. Haksızlığa bir yere kadar tahammül ederim ama burama gelince her şeyi yakarım.
Vefa’da oynadığımız dönemde Galatasaray ile maç yapıyoruz. İkinci senemiz, Vefa o zaman küçük takım sayılır. İlk üç; Galatasaray, Fenerbahçe ve Moda arasında dönerdi. Eğer bir küçük takım dördüncü olursa şampiyon olmuş gibi sayılırdı. Galatasaray’ı sıkıştırdık, üç sayı öndeyiz. Adamlar bizim pivot Güner’i dövüyorlar resmen, topu elinden alıp turnikeye gidiyorlar. Hakem Yurdaer (Fidancı) rahmetli, hiç düdük çalmıyor. Son basketi attık, top içeri girdi, fileden aşağı iniyor; adam oradan vurdu çıkardı topu! Basket sayılmadı. Bir küçük takımın Galatasaray’ı yenmesinin gururunu düşünebiliyor musun? Şimdi bunları görünce başlıyorsun konuşmaya… Hakeme “Versene ulan faulü!” diye bağırıyorum. Bir tanesi tribünden demiş ki: “Sen böyle mi basketbola hizmet edeceksin?” Ben de dedim ki: “Sen o genç çocuklara asıl dikkat edeceksin ki hevesleri kırılmasın.” Beni ceza kuruluna verdiler. Gittim, “Hep bize ceza veriyorsunuz, hakemlere niye vermiyorsunuz?” diye bağırdım. Ceza kurulunda rahmetli Talha Altınbaş vardı, beni biliyordu. “Sen arkadaşlarını düşünürsün, onların hakkını yemezsin” dedi. Sonuçta bir maç ceza verdiler, zaten o maçta oynamayacaktım.
O dönemlerde basketbolu Türkiye’de Turgut Atakol yarattı diyebilirim. 55’lere kadar hep Galatasaray şampiyondu. Turgut Ağabey ile Muhtar Sencer -ki Muhtar Sencer Fenerbahçe demektir- dediler ki: “Fenerbahçe’yi güçlendirelim.” Altan Dinçer Vefa’da oynuyordu, Galatasaray onu transfer edecekti. Eğer o da oraya gitseydi basketbol iyice “yalak” (tek taraflı) olacaktı. Altan’ı Fenerbahçe’ye verdiler ve basketbol gelişti, radyolardan maçlar yayınlanmaya başladı. Tabii o zamanın hakemleri hep Galatasaraylıydı. Yurdaer rahmetli mesela; giren topu dışarı çıkardılar görmedi, Güner’i yere yatırdılar çalmadı… Hakemler “otomatikman” Galatasaray lehine çalışıyordu. Bir pozisyon oluyor, “İdare edebilirim, bu faulü vermeyebilirim” diyordu; gayriihtiyari bir durum vardı yani.
Fenerbahçe çatısı altında kimseyle bir takıntım yoktu. Kulüp binası o zaman Kadıköy çarşısındaydı, Beyaz Fırın’ın üstüydü. Sonradan Efes Sineması tarafına geçti. Okul ve iş yoğunluğundan kulübe çok sık gidip temas kuramazdık, biraz uzak kalırdık. Faruk Ilgaz ile bir dönem yanında çalıştığım için özel bir münasebetim vardı, karşılaştıkça selamlaşırdık. Takım arkadaşlarımın her birinin özel yetenekleri vardı. Ben sakatlandıktan sonra bütün gücümü müdafaaya verdim. Bir oyuncunun turnikeye nasıl girdiğini, nasıl pas verdiğini hep inceledim. Rakibi nasıl durduracağımı hesapladım ve çoğunda başarılı oldum; çok adamı “blokladım”. Arkadaşlara “Dengesini boz, müsaade et girsin turnikeye” derdim; o dengesi bozulunca ben de topu keserdim. Mesela Güner’e (Yalçıner) “Yapış adama” derdik, yapışırdı; tam saha pres yapardı neredeyse. Ömer’in (Urkon) ayrı bir oyunu vardı, çok yetenekliydi. Bir gün Sofya’da Bulgar takımıyla oynuyoruz; Ömer bir pas fake’i attı, önündeki adam kaleci gibi uçtu gitti topu kapmak için ama Ömer topu atmadı, şık diye basketini yaptı. Ömer eğer kendini tam basketbola verseydi çok daha başka bir adam olurdu. Bir de Beşiktaşlı Hüdayi vardı; 1.55-1.60 boyunda. Antrenörleri Yakup Bilek, milli takıma alınmadığı için bir maçta bütün sayıları Hüdayi’ye attırmıştı; 124 sayı mı ne atmıştı. Yakup Bilek açık sözlüydü, her şeyi bağırarak söylerdi. Sonra Almanya’ya gitti ve oranın basketbolunu geliştirdi; ondan sonra Alman takımları bizi yenmeye başladı.
Milli takım yıllarımda unutamadığım olay, İtalya’daki o maçtır. Yeniyoruz, öndeyiz ama son dakikada lüzumsuz zorlamalarla maçı kaybettik. O hırsla koridordaki bütün ampülleri, floresanları elimle patlattım; Osman Ağabey (Solakoğlu) arkamdan hasarı ödemiş… Başka bir maçta da soyunma odasındaki bütün lavaboları dağıtmıştım. Antrenmanlarda ise hepimiz arkadaştık; Galatasaraylısı da Modallısı da Spor Sarayı’nda bir aradaydık, samimiydik.
Şimdiki basketbolun zevki yok bana göre. Niye biliyor musun? Hiç nefes aldırmıyorlar, adam yapışıyor sana. Bizim zamanımızda serbest bırakılırdı, rahat pas verirdik. 24 saniye kuralı da yoktu. Şimdi bir kavga, bir mücadele… Eskiden büyük takımla küçük takım arasında mücadele farkı belli olurdu. Şimdi bakıyorsun, fizik ve kondisyonla herkes birbirine yakın. Kim daha çok isabet bulursa veya kimin bir yıldız oyuncusu varsa o kazanıyor.
Oynadığım dönemde her rakibi çözmeye çalışırdım. Mesela Çekoslovak pivot Mechlier vardı, 130 kilo, dev gibi bir adam. Ruslara 35 sayı atmıştı. Onun özelliğini çözdüm; jump-shot atmıyor, hook-shot (çengel atış) atıyordu. Onun döneceği yeri hesaplayıp önceden oraya kaydım, topu kestim ve Şengün’e (Kaplanoğlu) attım; Çekleri yendik. Bu bizim için büyük bir gururdu. Hüseyin Alp ile oynarken de onun arkasında durmazdım; duracağı yeri önceden tutar, bir ayağımı payanda yapardım ki beni itemesin. Yerini kaybedince de topunu keserdim. Keza meşhur Koraç ile oynarken de elin hep havada olmalıydı, hemen sıçrayıp topa tokatı vurmalıydın. Kısacası oyuncuyu iyi çözeceksin. Rakip oyunculardan Şengün ile aynı takımda olmayı hep isterdim; o gelirse “yenilmez armada” oluruz gibi gelirdi. Şengün çok iyiydi, şut kaçırdığında bile taraftar onu alkışlardı. Onunla Denizgücü’nde askerlik yaparken beraber oynadık; fırtına gibi estik ve İstanbul şampiyonu olduk.
Bana en çok şey katan hoca, başlangıçta Vefa’daki Atilla Erten’dir. Hiçbir şey bilmezken o çok ilgilendi. Milli takıma ise 1956’da, daha 6 aylık basketbolcuyken çağrıldım. Bir baktım antrenmanda ciddiyet yok, kaptan “Boşverin” diyor; hemen istifa ettim. Ben ciddiyet beklerim. Ertesi sene yine çağrıldım ve o zaman kalıcı oldum. Okul ve maçlar bir arada çok zordu. Seyahate gidiyoruz, yok yazılıyorum. Müdür muavini beni çağırıyor, “Tuncer sınıfta mı?” diyorlar, “Evet” diyorlar; bir bakıyor Cumhuriyet gazetesinde uçağa binerken resmim var. Sağ olsunlar okulda idare ettiler.
Spor basını o zaman teferruatlı yazardı. Şevket Taşlıca, Yalçın Granit gibi isimler vardı. Romanya maçında güzel hareketler yapınca Şevket Taşlıca’nın yerinden kalkıp beni övdüğünü hatırlarım. O zamanlar reklam, siyaset bu kadar yoktu; gazete sattığı kadarıyla vardı.
Unutamadığım bir diğer üzücü olay ise İzmir’deki bir Türkiye Şampiyonası maçıydı. Sakatımız çoktu, önemli bir oyuncumuz askere gitmişti. Maçın son anları, bir sayı fark var. Bizim bir oyuncu pota önünde düştü, biz hücuma giderken hakem oyunu durdurdu. Altınordulu Turan Tezok -açıkgöz davranarak- gitti topu hakemin elinden aldı, bizim müdafaa tarafı boşken arkadaşına pası verdi; adam turnikeyi attı ve maç bitti. Şampiyonluğu öyle kaybettik, hiç unutamam.
Bir de hakem Tevfik Artun’un bir hikayesi vardır; haksızlık karşısında çok sertti ama Türklüğü her şeyin önünde tutardı. Avrupa’da bir barda “İstanbul Not Constantinople” şarkısı çalınınca onuruna dokunmuş, çalmayın demiş; dinlemeyince bütün orkestrayı, aletleri dağıtmış. Ertesi gün aynı bara gittiğinde onu görünce hemen marş çalmaya başlamışlar.
Milli takımdan kesilmem ise bir idareciyle kapışmam yüzünden oldu. Yunanistan maçını kaybetmiştik, soyunma odasında kafile başkanı bir oyuncuyu azarlamaya başladı. Ben de takım kaptanı olarak “Benden müsaade almadan azarlayamazsın, çık dışarı!” diyerek onu kovdum. Yol boyunca hakkımda rapor yazdı. “Ben imzalayayım, sen üzerini doldur” dedim. O olaydan sonra bir daha çağrılmadım.
