
Sporda İlk Adımlar: Fenerbahçe’den Galatasaray’a
Benim sporla olan alakam zaten babamla başlıyor. Babam, eski Fenerbahçe Atletizm takımının kurucularındandır; Saki amcamla beraber. Bunlar Saki ve Baki, iki yeğen… Biz Batı Trakyalıyız. Bunlar gelme ve son derece çalışkan insanlar. Babam futbolda da oynamış; İstanbulspor’un sol açığıydı. Üstelik bunun kitabını da yapmış. Ben gözlerimi spora açtığım zaman, demek ki 6-7 yaşlarındayken, “Fenerbahçe” diye bağırdım. Koyu Fenerbahçeliydim ben de o zamanlar.
Sonra milli basketbolcu Ünel Ürmer girdi hayatıma. Ünel benim liseden ağabeyimdi. Bir de benden bir sınıf büyük, Erol Aydın isminde bir arkadaşım vardı. O da Galatasaray genç takımında oynayan bir arkadaştı. Beni Galatasaray’a o getirdi. Galatasaray’a geldiğim zaman kaç yaşındaydım? İşte 1951 senesi, 13-14 yaşlarındaydım. Orada basketbol oynamaya başladım. İlk hocam Yalçın Granit’ti. Ben Yalçın Granit ile düzenlenmişimdir; o Türk basketbolunda bir abideydi. Orada iki sene Yıldız takımda oynadım, iki sene de şampiyon olduk. Sonra Genç takımda oynadım, orada da şampiyon olduk.
Sahadaki Rekabet, Dışarıdaki Dostluk: Can Bartu ve Ömer Urkon

Salon Tribünü Arşivi

(dinyakos.com arşivi)
Genç takımda oynadığım zaman karşıda Ömer Urkon da oynuyordu. Ömer benim çok yakın arkadaşımdır; pırlanta gibi bir arkadaştır. Fenerbahçe’de rahmetli Gündüz Erkan vardı, Amerika’ya gitti; insan olarak çok sağlıklı, iyi de bir basketbolcuydu. Kardeşi Erkan da orada oynadı. O genç takımdan biz devam ettik. Can Bartu ile beraber A takıma çıktık. Biz A takıma çıkarken genç takımla aramızda büyük bir çekişme vardı. Fenerbahçe takımında fevkalade üstün bir yetenek vardı: O da Can. Benden bir yedi sekiz ay büyüktü yaş olarak. Can müthiş yetenekli bir arkadaşımdı. Şu arkamdaki evde otururduk, bu evde öldü. Haftada en az üç gün ona uğrardım; eşi Oya da orada oturuyordu.
Hiç unutmam, McGregor diye Amerika’dan gelen bir antrenörümüz vardı; Kolejliydi. Osman Solakoğlu onu bulup getirmişti. Onunla ilk maçımızı Fenerbahçe ile oynayacağımız zaman bize rakibi sordu. Biz de dedik ki; “Fenerbahçe takımında herkes iyi oyuncu ama bir tane oyuncu var ki o yıldız.” Antrenör, “Ne kadar yıldız olabilir?” dedi. Biz “Kendi setimizi kuracağız, kimseyi o setin içine sokmayız” dedik. O maç Can bize yaklaşık 35 sayı attı! O zamanlar üç sayı çizgisi falan da yok. Bizim takımda iyi müdafaa yapan iki kişiydik; biri ben, biri Tuğrul Kutadgobilig. Giriyoruz, beş dakika ben tutuyorum olmuyor, beş dakika Tuğrul tutuyor olmuyor. İki kaşımızın arasından atıyor hem de sekiz metreden! Hele bir tanesini benim karşımdayken orta çizgiyi bir adım geçer geçmez “jump shot” attı ki, olacak iş değildi. Öyle bir rekabetimiz vardı.
Yalçın Granit’in Kehaneti ve Sporculuk Dehası

(Kaynak: Wikipedia)
Yalçın Ağabey, Allah rahmet eylesin, Fransa’ya Racing takımına transfer oldu. Giderken bana dedi ki; “Bak Savan, bir kişi için sana bir sır vereceğim. Bu isme dikkat et, o da Fenerbahçe’deki Can Bartu. Bu çocuk dünya çapında bir oyuncu olacak.” Can sadece basketbolda değil, çok büyük bir futbol yeteneğiydi. Allah onu sporcu olarak yaratmış. Onun eline solak raketi ver, on dakika sonra tenis oynasın, bir dakika sonra pinpon oynasın; öyle bir çocuktu. Her şeye düşkündü ve biz çok iyi arkadaştık. Can ile fotoğrafım var mı diye evi birbirine kattım ama bulamadım; oğlum bir iki tane bulmuştu. Seneler hızlı geçiyor tabii.
Hasnun Galip Ruhu ve Eski İstanbul Beyefendiliği
Ben basketbolu 1964-65 senesinde bıraktım. Bırakmamın bir sebebi de, Allah rahmet eylesin, bazı yöneticilerin bazı oyunculara güvenmemesiydi. Ben o zamanlar delikanlı olduğum için pek ayırt edemiyordum, serttim. Gerçi şimdi de delikanlıyım ya.. Ruhum belki hala genç ama 89 yaşındayım.
Eskiden Beyoğlu Hasnun Galip’teki binamızda basketbolcular, futbolcular, voleybolcular, boksörler hepimiz oradaydık. Herkes birbirini tanırdı ve çok yakın arkadaştık. Hatta şunu söyleyeyim; Fenerbahçe ile Galatasaray’ın çok yakın birleştiği yer orasıydı. Fenerbahçeli Basri, bizim Metin Oktay ile çok iyi arkadaştı. Haftada bir gelir, bizim antrenmanımızı seyrederdi. Sahada rakiptik ama dışarıda arkadaşlığımız çok şiddetliydi. Batur Aksel’in kayınpederi Talha Altınbaşak, Fenerbahçe Kulübü’nün çok ileri gelenlerindendi; ömrümüz onun evinde geçerdi. Batur, Güner, Tuğrul ve ben hep beraberdik.
Maalesef o dönemden çok az kişi kaldık. En yaşlımız Haşim Tankut’tur. Sonra Nejat Sönmez, Tuncer Kobaner, Ömer Urkon ve ben geliyoruz. Hakkı abi var, Tevfik abinin oğlu; o da pırlanta gibidir.
Osman Solakoğlu ve Zor Koşullarda Basketbol
Basketbolumuzun gerçek abidesi Osman Solakoğlu’dur. Bu adam bizim formalarımızı bile yıkadı! Basketbolcuları mükemmel yaşatmak için her şeyini seferber etti. Biz asfaltın üzerinde, toprakta başladık oynamaya. Kadıköy’de, sonra Sergi Sarayı’na geçtik. Sergi Sarayı’nda önce asfalttı, sonra kare kare ahşaplar döşediler. Birine basardın öbür tarafı kalkardı; top sürerken top bir dokunurdu tepeye giderdi. Zaten üstü yoktu, yağmur yağardı.
Parçalı toplarla oynardık. Sonra Yugoslav göçmenleri geldi, onlar deri işçiliğinden anlardı da düzgün toplar yapıldı. Ayakkabılarımız yerli lastikti, sonra Amerikan “Converse”ler gelmeye başladı. İlk parke sahada oynamaya Teknik Üniversite’nin salonuna can atardık; oradaki zevk bambaşkaydı.
Sahadaki Asabiyet ve İtfaiye Müdürüyle Olan Anı
Ben çok asabi ve sert bir oyuncuydum. Hiç unutmuyorum, muhtemelen 50. yıl maçımızdı. Sergi Sarayı’nda maç bitti, tribünden bir çocuk bana küfretti; “Aşağı insene” dedi. İndi, benden daha iriydi ama ona bir tane vurdum. Meğer o çocuk İstanbul İtfaiye Müdürü Tevfik Himalayan’ın oğluymuş. Beni karakolda tuttular, Turgut Atakol abiyle beraber bekledik. Sonra çocuk kendine gelince “Şikayetçi değilim” dedi ve biz çok yakın arkadaş olduk. O da Shell’de çalıştı, ben Mobil’de çalıştım; yıllarca dost kaldık.
Yine bir Fenerbahçe maçında Can’a bir tane vurdum, o da gitti pota direğine çarptı. O zaman pota direkleri demirdendi, sarılı değildi. Beni oyundan attılar, bir hafta ceza aldım ama soyunma odasından beraber çıktık, kola içmeye gittik. Rekabet sadece sahada olmalı. Şimdiki durum çok kötü; herkes birbirine terbiyesizce davranıyor.
Yönetim, Siyaset ve Sporun Yozlaşması
Galatasaray Kulübü’ne girdiğim günden bugüne 20 tane başkan gördüm. Eskiden başkanlar toplumun mümtaz şahsiyetleriydi. Ulvi Yenal gibi, İsmet Uluğ gibi isimler… Şimdi yöneticilik insanların kendi reklam alanı oldu. Spor bugün siyasetle kucak kucağa, bu olmaz! Bir kurumda başarılı olamayan istifa etmeli; istifa müessesesi cemiyetleri olgunlaştırır. Bugün her şey yozlaşmış vaziyette.
İyi oyuncu olmak, iyi yönetici olmak anlamına gelmez. Hidayet Türkoğlu iyi oyuncuydu ama yöneticilik farklı. Aydın Örs gibi, Çetin Yılmaz gibi hem tahsilli hem kültürlü insanlara ihtiyacımız var. Eskiden basketbolcular hep okumuş adamlardı; Tuncer mühendisti, Erdal profesördü, Ömer tahsilliydi. Basketbol insana kalite katar. Şimdi bakıyorum, Galatasaray’ın başında Dursun Bey var, beni tanır. Rahmetli Hüseyin Hoca (Hüseyin Alp) benim talebemdi, ona ilk hocalığı ben yaptım.
Eski ve Yeni: Tıp, Malzeme ve Yabancı Oyuncu Sorunu
Eski günlerle kıyaslandığında bugün sporcu sağlığı ve tıp çok önde. Ben şimdi yürüyemiyorum çünkü o zamanlar bileklerimdeki burs keseleri patlamış, kireçlenmiş. Eskiden sadece Yorgo Tagar ve Reşat Dermanver vardı. Yorgo eski boksördü, masaj yapar, parafin banyosu yaptırırdı. Şimdi ise her uzvun ayrı doktoru var. Malzeme mükemmel; sahası, topu, forması… Bizim zamanımızda ayakkabı yapan tek bir kişi vardı: Dinyakos.
Beslenme de çok farklı. Biz Sergi Sarayı’nda bir sosisli yedik mi işimiz biterdi. Şimdikiler diyetisyenlerle, fizikoterapistlerle çalışıyor. Ama bir dert var: Yabancı oyuncu kuralı. Kendi kaynağımızdan oyuncu çıkaramıyoruz. Euroleague maçlarına bakıyorum, kadroda Türk oyuncu yok! Biz 1953’te Modaspor’u yenerek şampiyon olduğumuzda hepimiz bu memleketin çocuklarıydık.
Alperen Şengün ve Geleceğe Umut
NBA’de Alperen Şengün diye bir çocuk var. Müthiş bir adam! Türkiye’de niye bu adamı yeterince etüt etmiyoruz? İlk antrenörü kim, nasıl çalışıyor, eksiklerini nasıl gideriyor? Bunları araştırmak lazım. Dünya çapında bir adamımız var, ona sahip çıkmalıyız.
Basketbol küçük yaşta sistemli öğretilirse bir kültür yaratılır. Federasyona zamanında teklif etmiştim; kulüplerin altyapı antrenörlerini federasyon tayin etsin, paralarını da oradan alsınlar diye. Böylece bir sistem birliği olurdu. Voleybolda bunu başardılar; Erol Ünal Karabıyık ve sonrasındaki yönetimler çok iyi işler yaptı. Şimdi kızlar zirvede, erkekler de onları takip edecek.
Son Söz: Özlem ve Dostluk
Gözlerimi kapattığımda o günleri özlüyorum. Tunç Erim, Ali Kazas, Ünal, Özer, Hüseyin Kozluca, Şamil… Bir tek ben kaldım. Bu takım arkadaşlığı, teri ve tükürüğü birbirine karıştırmak başka bir şeydir. Sadece kendi takımınla değil, rakibinle de öyledir bu dostluk. Altan Dinçer’i, Ömer’i, Can’ı özlüyorum. Altan abi çok güçlü bir adamdı ama o gücünü hiç kötüye kullanmadı.
Bizler bu toprakların spor güzide teşkilatlarıyız. Galatasaray ve Fenerbahçe bu memleketin örnek kurumlarıdır. Kimseyi incitmemek, yan gözle bakmamak sporculuğun esasıdır. Mücadele sahada olur ama dostluk baki kalır. İnşallah yüzüncü, iki yüzüncü yıllarda da bizim gibi emekçi olanlar gelip bu güzel ayrıntıları anlatırlar.
