
Fenerbahçe formasıyla geçen yıllar, parkede terletilen o kutsal forma ve kalbi her zaman sarı-lacivert atan bir ömür…
Bazı isimler vardır ki, sadece kariyerleriyle değil, duruşlarıyla ve taşıdıkları aidiyet duygusuyla camianın hafızasında yer edinirler. Sahadaki mücadeleden, dünden bugüne uzanan bu “Sarı Lacivert Hayat” hikayesinde, aidiyet duygusunun en samimi haline tanıklık edeceksiniz.
Hakan Artış’ın penceresinden, Fenerbahçe’ye dair her şeyin en yalın haliyle konuştuğu, Erdi Tiran’a anlattığı o özel söyleşi başlıyor…
Hakan abi, öncelikle Salon Tribünü ekibi olarak bu röpörtaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Basketbolla ilk tanışmanız ve bu sporun kalbi olan Fenerbahçe altyapısına adım atışınız nasıl gerçekleşti? O yıllardaki altyapı kültürünü ve sarı-lacivertli formayı ilk giydiğiniz an hissettiklerinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?
Erdi kardeşim önce ben sana teşekkür ederim. Çok mutlu oldum. Seni yıllarca bu röportaj için beklettim ama çok da hoşlanmıyorum kendinden bahsedilsin ama sen de iyi bir Fenerbahçelisin. Güzel bir ortam oldu. Basketbolla ilk nasıl tanıştığımı anlatayım. Tabii, mahalle arasında önce arkadaşlarla oynuyorduk. Fakat aralarına beni almıyorlardı her zamanki gibi. Arada bir sokarlardı. Sonra… Eskiden Fındıkzade’de oturuyorduk. Sonra tesadüfler zinciri karşı tarafa, Kadıköy tarafına taşındık ve… On altı yaşındaydım esasında. Basketbol için tam da hayatım geçiyordu. Yani altyapılar yaşları da geçiyordu. Son anda yakalandım. Hayatım kötüye gidiyordu. Mesela ortaokulu yeni bitirmiştim. Liseye gitmek istemiyordum, okumak istemiyordum. Sonra kahve kültürüne başladım. Ona kıraathane diyelim adına. Mahallenin çocukları, gençleri… İşte ellerinde sigara, okeyler, farklı oyunlar derken… Sonra dedim ki; “Hakan Artış sen nereye gidiyorsun? Sen böyle bir adam değilsin. Hani hayatını düzenle” dedim. Bir aynaya baktım, kendi kendime konuştum. Dedim ki; “Bir baltaya sap olamıyorsun, okumuyorsun, ne yapacaksın?” dedim yani kendi kendime.
Sonra o gece hakikaten ellerimi açtım ve kendi kendime dedim ki -Tanrı’ya seslendim, bunu herkes bilmez- “Allah’ım ben ne olacağım, beni doğru yola sok. Bir baltaya sap olmak istiyorum, ben bir şeyler olmak istiyorum” dedim. Ertesi gün arkadaşlar yine kapıyı çaldılar. Yine kahve yoluna gidiyordum. O sırada omzuma biri dokundu. Yani Faruk Akagün. Sonra öğrendim tabii kartını verdiğinde. Ben ona hep şey diyorum; “Meleklerin kanatları dokundu” diyorum. Ve o gün hayatımın değiştiği günmüş meğerse. O sabah, o duanın sonucunda. Ben buna bir mucize diyorum. Dediğim gibi, meleklerin kanatları diyorum. Ne dersen de bunun adına. Benim hayatımı değiştirdi çünkü.
Ertesi gün Faruk Akagün bana dedi ki -döndüm arkamı, yabancı bir adam- “Basketbol oynar mısın?” dedi. Ben de dedim ki caddede yürüyorum, “Oynamaya gayret ederim” dedim. Hani mahalle arasında oynuyordum ama sadece turnike atmayı biliyorum, şut atmayı biliyorum ama çok ilkel tabii. Neyse, ertesi gün babamın atletini dolaptan aldım. Böyle beyaz delikli atletler vardır. Bir tane eski şortum vardı, ayakkabımı, çorabımı aldım. Bir çanta bile yok, poşetin içine koydum. Fenerbahçe tesislerine yolumu tuttum yürüyerek, evime yakındı. Sonra baktım bir kalabalık var odada. Çocuklar duruyor. Utandım girmeye. Tam dedim ki; “Ben buraya giremem” dedim. Sonra bir Kalamış da tabii burası. Sonra tam arkama döndüm, yine eve dönüyordum utangaç çocuk olarak. Yine Faruk Akagün kapıyı açtı beni gördü. “Delikanlı gel” dedi.
Neyse yine gerisi geriye döndüm. Odada bir baktım, benim gibi gençler var ve yıldız ile genç takım toplanmış. O gün sezon açılışı varmış meğersem yazın başı. “Maç, bugün maçla başlayacağız. Yıldız ve genç takım oynayacak” dedi. Bana da dedi ki; “Birkaç kişi daha var. Delikanlı sen de soyun. Bir görelim bakalım ne kadar biliyorsun” dedi. Neyse, açık hava sahası Kalamış, ışıklar yandı, asfalt saha. Ben de o meşhur güzel kıyafetimle yerde oturuyorum asfaltta. Takım oyuncuları da biliyorlar; 2 metre, 1.90, 2 metre 5 santim… Genç takım, yıldız takım inanılmaz kapışıyorlar, ışıklar yandı. Çok da hoşuma gitti genç olarak. Ama oyuna sokmuyor beni bir türlü. Son bir dakika, iki dakika kala dedi ki; “Genç bir gir bakalım da seni görelim” dedi Faruk abi. Sert bir kişiliği de var böyle, tatlı bir sertliği var.
Neyse maçın sonu geldi, işte bana “Gir oyuna” dedi, girdim oyuna. Deli dana gibi bir oraya koşuyorum, bir oraya koşuyorum, bir oraya koşuyorum; top da gelmiyor. En son maçın sonu yaklaşıyor, elime top geldi. Şimdi tutuyorum ama hani içeri mi vereceğim, dışarı mı vereceğim bir şey yapmak istiyorum. Çok da sevdim. Hani o işin içinde olmak istiyorum. Ondan sonra dedim ki; “Abi baktım fotoğrafında bizim formalı bir çocuk var. Ona dedim arkadan çevirip bir pas atayım da havalı olsun.” Ama böyle üçlüğün oralardayım yani. O zaman üçlük yok ama uzak. Arkadan topu bir attım, basket oldu. Çocuğa gideceğine basket oldu. Faruk abi düdüğü çaldı. Dedi ki; “Basketçi olacak olan adam her hareketinden belli olur, yarın geliyorsun” dedi. Ve o gün başladım. İşte yaz sezonu, arkadaşlarım tatildeyken ben iskemleleri koyup aralarından, ayakkabıma zift yapışırdı o kadar sıcak olurdu o saatte, çalıştım ve işte ligler başladı. Ligler başladıktan daha ikinci haftasında falan ilk beşe başladım. Sonra sezon sonunda, altı ay sonra Türkiye Şampiyonası’nda en iyi beşe seçildim. Sonra hemen beni genç takıma aldılar. Orada da iyi oynadım ve bir anda Fenerbahçe A takımına yükselecek şeye geldim iki sene içerisinde.
Fenerbahçe’de o olmak hakikaten çok güzeldi. Fenerbahçe’de olmak çok güzeldi. Fenerbahçe’de olmak da çok güzeldi. Takım, takımdaşlığı öğreniyorsun. Arkadaşlığı öğreniyorsun. O Fenerbahçelilik kanına işlenmeye başlıyor. Fakat şöyle bir şey var; genç takımda da oynadıktan sonra ligde o zamanlar 12 takım veya 14 takım vardı. Fenerbahçe’nin dışında herkes bana transfer teklifi etti. O yılda Faruk abi Efes Pilsen’in antrenörü oldu. Efes Pilsen o zaman ikinci ligdeydi. Sonra birinci lige çıktı ama. Birinci lige çıkınca iyi bir takım kuruyorlardı. Ben de geleceğin en iyi oyuncularından biri adayı olduğum için transfer teklifi geldi. Şimdi beni ben yapan, adam yapan adam orada. Fenerbahçeliğim var fakat Fenerbahçe’yi küçümsemiyorum ama o sene yaşça ileride olan oyuncular vardı ve iddialı değillerdi basketbolda. Mutlu olacağımı sanmıyordum. Efes Pilsen’e transfer oldum. Çok üzüldüm, bir yandan da sevindim çünkü geleceğin en iyi takımlarından biriydi Efes Pilsen. Orada dört yıl başarılı geçti. İlk şampiyonlukla tanıştım ligde. Hemen o sene ilk beşte çok maçta oynadım. Doğan Hakyemez gibi çok star oyuncularla birlikteydim. Yatırım yapıyorlardı. En iyi yerlerde kaldık, en iyi antrenman salonlarındaydık o zamanda.
1982 yılında, Başkan Ali Şen’in basketboldaki büyük atılım hamlesiyle Fenerbahçe’mize döndünüz. Tam 10 yıl boyunca kesintisiz terlettiğiniz bu formayla, 1990-91 sezonunda kulüp tarihinin ilk Türkiye Basketbol Ligi şampiyonluğunu kazanan kadronun en önemli parçalarından biri oldunuz. Şampiyonluğun defalarca kıyısından dönüldüğü o sancılı ama mücadele dolu 1980’li yılları ve nihayet gelen o tarihi zaferi bugünden baktığınızda nasıl özetlersiniz?
O zamanlar bu şartlar değildi tabii. Ali Şen başkanım yani çok sevdiğim bir adamdır, çok iyi bir insandır. Basketbol hastasıdır.Bana hatta yıllar sonra karşılaştığımızda, televizyon programı yaptığımda geldiğinde bana “Basketbolda prensim” falan der. Çünkü beni genel menajerliğimde tekrar yuvaya döndürmüştü. Bana çok büyük emeği vardır hakikaten, hiç unutmam. Ama o yıllar… Nasıl anlatayım sana? Bugünkü basketbolun biz temelini attık diye düşünüyorum. Kesinlikle öyle. 1982 yılı Türk basketbolunda Fenerbahçe’nin ayak sesleri başladı esasında. Bugünkü Euroleague şampiyonluklarının doğuşu, girişi… Biz açık hava sahada antrenman yapıyorduk. Hala A takım olarak Kalamış’ta. Sonra başkalarının salonlarını hiç unutmam. Calvin Roberts, Marmara Üniversitesi’nin spor salonunda eldivenle çıkıyordu, montla çıkıyordu antrenmana. O kadar soğuktu. İki taraftan cam kırılıyordu, oradan rüzgar eserdi. Biz üşürdük ve birinci ligde işte Efes’e, Eczacıbaşı’na, herkese kafa tutardık. Hep birinci, ikinci bitirirdik. Şampiyonluklar kıl payı kaçardı. Ve o aralar ilk Cumhurbaşkanlığı Kupalarını kazandık. Yani başarıdan başarıya koştuk o yokluklarda esasında. Ama dediğim gibi Dereağzı’ndaki dam akardı, kovalardan su gelirdi. Biz onların yanında gene antrenman yapardık. Hakikaten çok zor şartlardaydık yani. Dışarıdan bakarsan çok havamız yerindeydi ama dediğim gibi mesela biz spor salonunda yapardık, herkes sırayla duşa girerdi on beş kişi.
Keza Spor sergide çok güzel anılarım var. Sonuçta Fenerbahçe’nin o 10 yıl, 11 yıl… Ben şampiyonlukla da öyle kucaklaştım. Cumhurbaşkanlığı kupasını kazandık. 1991 senesinde şampiyon olduk. Dedim ki; “Ben bundan başka bir şey yaşamak istemiyorum.” Çok genç yaşta basketbolu bıraktım. Ama dedim ki bu iki kupa elimde, öyle bıraktım. Şerefli bıraktım diyeyim sana. Ve jübilemde Barcelona takımı gelmesi güzel oldu. Sonra da işte menajerlik başladı, hayat başladı.
Hakan abi, 1990-91 sezonu camianın yıllardır beklediği şampiyonluk hasretinin dindiği yıldı Final serisi Bursa, İstanbul, Adana ve Isparta derken Antalya’daki o son maça taşınmıştı. Basketbol kamuoyunda ve sizin döneminizde yaptığımız roportajlarda takim arkadaslariniz tarafindan hâlâ anlatılan, Çetin Yılmaz’ın maç öncesi soyunma odasında yaptığı o meşhur motivasyon konuşmasını sormak istiyoruz. O anlarda soyunma odasındaki atmosfer nasıldı? Maça çıkarken neler hissettiniz ve o şampiyonluk düdüğü çaldığında aklınızdan geçen ilk şey neydi?
Çoğu yerde de bunu anlattığınız halde dünyada en güzel hikayelerden biri o. Şimdi Isparta’dayız. Kazansak seri bitiyor. Sonrasında o maçı kaybedip seri 3-1 falan bitmiyor neyse. Ondan sonra maça çıkacağız. Çetin Hoca bir başladı; atalardan geldi, dedelerden başladı. Hepimizin tarihe geçeceğini, torunlarımızın bize hatırlayacağı müzelerde olacağımızı bir anlattı, bir anlattı… Şimdi Kemal Dinçer de o sırada Larry Richard’a tercüme yapıyor yanda. Tam bunları anlatıyor. Ama çok duygulu bir an. Anlatamam sana. Maça da çıkacağız. Hepimizin midesi bulanıyor, öyle bir stres var. Taraftar var dışarıda ve şampiyonluğa çıkıyoruz yani. Maça çıkıyoruz. Çetin Hoca dünyanın en tatlı hocalarından biri. Kesinlikle öyle. Bak çok severim, canım kadar severim. O kadar güzel şeyler anlatmaya başladı ki kendi gözleri de dolmaya başladı kendi anlatırken. O sırada Kemal hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Şimdi Kemal tercüme ediyor ya, aynı şeyleri Larry Richard’a anlatmaya çalışıyor. Şimdi Kemal ağlayarak anlatıyor Larry Richard’a, sapık değil mi? Bütün takım, herkes ağlamaya başladı bak. Herkes. Bütün takım ağlıyor soyunma odasında. Şeyde, Çetin Hoca dedi ki; “Evet, dozu fazla arttırmışım.” Sahaya çıktık. Elimizden geleni yaptık ama o gün mağlup olduk abi. O, ters tepti. Yani biz de çok duygusal olduk ama kötü de oynadık yani. Yani sadece o olay değil ama böyle güzel bir olay yaşadık. Yani çok etkiledi mi bilemiyorum ama sahaya çıktığımızda Tofaş da çok iyi oynadı o gün. Kazandı, Antalya’ya kaldı. Seri 2-2 oldu. Otele başkanlar geliyor, eski oyuncular geliyor, baklavalar geliyor. Şimdi 2-2 ve öyle bir stres var ki anlatamam sana yani. Ellerimiz ayaklarımız şey uyuşmaya başladı ve Fenerbahçe ilk şampiyonluğuyla tarihe geçecek. Ve benim için çok inanılmaz bir gün. Ama Çetin Hoca’ya ben o kadar inandım ki, böyle oyunculuğumun işte milli takımlar, o bu zirvesindeyim; beni bir dakika bile oyuna soksa yerden yere atlıyorum yani. O kadar inanmışım. Başka bir koç olsaydı belki tepki verebilirdim ama o seride şey gibi oldum; “Şampiyon olalım, ne olursa olsun.” Bir de Çetin Hoca inanılmaz motive eder insanı. Hem arkadaş gibidir. Kemal Dinçer’le kalıyoruz biz orada, Antalya’da. Gece mesela üçte bizim odamıza gelirdi, sohbet ederdi şakayla karışık. Yani öyle iyi bir koç yani. Onu arkadaş gibi, abi gibi, baba gibi görüyorsun ve onun sevgisiyle de oynuyorsun. Öyle bir motive ederdi.
Neyse yani sonuçta bir şekilde maça çıkarken de bana dedi ki yine o gece: “Bak dedi senden hiçbir şey istemiyorum. Potaya bile bakma” dedi. “Potaya bile bakma” dedi. “Tolga’yı (Öngören), Tolga’nın önüne koyacağım seni” dedi. “Girdiğin an dedi Tolga’yı durdur başka bir şey istemiyorum” dedi. Neyse girdim. Abi her şeyi yapıyorum abi bir görsen. Ayağımı altına sokuyorum, vuruyorum, dirsek atıyorum… Neyse Tolga’yı biraz oyundan soğuttum. Dedi ki; “Gel görevini yaptın” dedi. Sonra arkadaşlarım da işi bitirdi zaten. O kupayı kaldırmak… En son Aliço aldı. İkinci kaptan olarak bendim o gün zaten her zamanki gibi. O kupayı kaldırmanın gururu, kaç milyon insana göstermek ve ben o 10 yıl, 11 yıl altyapılar da dahil olmak için o gururu yaşadım. Başkan Ali Şen helikopter gönderdi Antalya’ya. Helikopterle şampiyon takım Cadde’nin ortasına indik. Bütün aileler, anneler, babalar karşıladı elimizde kupalar. O da çok güzel bir anıydı bizim için. Sonra işte Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Kupası. Orada da benim için çok güzel bir anı var. Takım çok kötü gidiyor, Tofaş öne geçti. Cumhurbaşkanlığı’nı tam alıyorlardı. Bir ikinci devreydi galiba, bir şekilde bana böyle yaptı Çetin Hoca: “Hadi sen gir, yap bir şeyler” dedi. Abi girdim, bir iki tane bir şeyler yaptım, tribünleri coşturdum, yerlere atladım. Herkes “Hakan Artış” diye bağırmaya başladı. Ve biz kazandık. Ertesi gün gazeteler her yer dedi ki; “Hakan’ın oyuna girip ateşlemesiyle maçı kazandık” dedi. Oğlum dedim ki; “Ooo çok güzel olmuş” kendi kendime. Ve dedim ki; “Bundan başka da güzel bir şey yok ki” dedim. Tövbe, tövbe oğlum dedim ya artık iş hayatına geç. Bunun noktası bir sporcu için en güzel an: Fenerbahçe’de Cumhurbaşkanlığı kazanmışsın, ilk defa tarihe geçmişsin.
Güzel olan bir şey var şu an, sen de çok iyi biliyorsun; forman Fenerbahçe Müzesi’nde. Torunlarının, çocuklarının göreceği şerefli bir iz bırakma bundadır. Ne mutlu sana derler. Evet, onun için de çok mutluyum.
Doğan abi (Hakyemez) genel menajer o yıllar yine, o yılın başı. Yani şampiyon olduğumuz yıl içerisinde takım arkadaşlığından bahsedeceğim. Hani güzelliklerden bahsedeceğim. Orada da çok güzel bir anım var. Ben gene bir yerde kalıyorum, Kemal’le Dinçer kalıyorum. Abi baktım benim televizyon kumandası, bütün televizyon kumandalarını yönlendiriyor diğer odalardaki arkadaşlarınınkini de. Allah’ım dedim bu çok güzel bir olay. O arada Çetin Hoca benim odadaydı. “Hocam” dedim, “Galatasaray-Fenerbahçe maçı var, futbol. Bu kumanda” dedim, “Bütün takımın televizyonlarını idare ediyor.” Dedi ki; “Ne diyorsun, gel bakalım neler yapabiliriz.” Çetin Hoca da işte bak, muhteşem bir adamdır böyle. Yani oyuncuyum bak, ben oyuncuyum düşün. Birlikte gittik; Hüsnü Çakırgil ile Levent Topsakal kalıyor. Onların odanın kapıları açık tabii bizde hep. Maç seyrediyorlar. Biz kapıdan Çetin Hoca’nın önünde kumandayı gizleyerek geldik. Arkadan tam böyle güzel pozisyonda tak değiştiriyoruz; başka kanalda reklamlar çıkıyor, başka kanal çıkıyor… Hüsnü ile Levent televizyonu yumrukluyor; “Ne biçim otel bu?” diyor. Biz gülmekten bir hal oluyoruz.
En son Doğan Hakyemez kurbanımızdı. Doğan abi de düşün, takımın genel menajeri. Ben oyuncuyum tabii ama yaş olarak da diğerlerinden farklı tecrübeliyiz. Doğan abinin oda kapısı açık. Oda şimdi Fenerbahçe-Galatasaray maçını seyrediyor. Ayaklarını uzatmış, arkası da bize dönük. Biz böyle Çetin Hoca’yla dört ayak sürünerek masanın altına kadar girdik düşün. Şimdi yapamayız öyle bir şey yani. O zaman nasıl bir şeyse birimiz de takımın koçu, birimiz de oyuncuyuz. Masanın altına girdik. Oradan şimdi tam gol pozisyonu oluyor, tak diye değiştiriyor Çetin Hoca. Doğan abi nasıl biliyor musun? Sehpaya tekme atıyor. Aklına gelmeyecek. Rahmetler içinde yatsın. Sehpayı tekmeliyor, otelin sorumlularını arıyor: “Bu ne biçim televizyon?” Çünkü defalarca yapıyoruz. Çetin Hoca’yı hiç unutmam, elinde bir havlu mu bir şey parçası var, ağzına soktu. Kahkaha atacak, atamıyor; onu ısırıyor. Gülüyoruz çünkü. Ben eşofmanın yakasını ısırıyorum. Çünkü Doğan abinin o halini hayatta anlatamam yani, muhteşemdi. Ve sonra bizi bir gördü koridordan ikimizi de. Bir kovalayışı var… Doğan abi hatta şöyle anlatır: “Sizi öyle bir kovaladım ki… Bizim şampiyonluk yolunu açtığınız gibi takım oldunuz” dedi. Rahmetli Doğan abiyi, Çetin abiyi hiçbir zaman unutamayız. Çok güzel anılarımız var. Hani takım olmak ne demek? Arkadaşlık, yöneticilik, dostluk… Çünkü onlar da… Çetin abi şu an onların eğitimini veriyor. Tüm hayatı basketbol. Doğan abinin de çok ünlü takımlardan çok fazla milli olmasının o arkadaşlığı, o dostluğu bilmesinin bir takımı şampiyonluğa nasıl götüreceğini ben de orada öğrendim esasında. Ondan sonra da menajerlik hayatımda da oyuncularımla hem abi oldum, hem arkadaş oldum, hem dost oldum, hem yönetici oldum.

Fenerbahçe formasıyla geçirdiğiniz o unutulmaz 10 sezonda, Türk basketbolunun simge isimleriyle yan yana mücadele ettiniz. Efsaneleşmiş kadroların içinde yer alan bir isim olarak; saha içinde birbirinizi bir bakışınızdan anladığınız, saha dışında ise arkadaşlığından en çok keyif aldığınız isimler kimlerdi? Bizlere o dönemki takımdaşlık ruhundan ve unutamadığınız bir yol arkadaşınızdan bahsedebilir misiniz.
Çok isimler var da bir tanesi çok özel; hep beraber oynadık 10 sene, 11 sene hatta: Aliço (Ali Limoncuoğlu). Ben koştuğum an nereye koştuğumu bilirdi. Topa elini atardı sadece, benim onu alacağımı bilirdi. Nereye gidersem gideyim, yani özellikle fast breaklerde. O bana göz işaretiyle yaptığı an ben fırlardım zaten. Aliço’ya geldiğinde o basket olurdu. Ben bilirdim nereye atacağını, o da benim nereye gideceğimi bilirdi. Arkadaşlıkta da… Bazı küskünlükler, şeyler yaşardım; mesela bazı koçlarla aram kötü olurdu, Aliço beni sakinleştirirdi herhalde. Bir de aynı yaşlardaydık ama hep benim yanımdaydı yani. Onu da hiç unutamam. Aliço’yla aynı. Takım kuruldu 1982’de. Hep de vardı. Sonuna kadar Aliço’ylaydık. Her türlü maçta, şampiyonlukta, turnuvada… Yani bebekleri oldu, bebekleriyle beraber ben onlarlaydım. Yani Aliço’yla başka bir hayatım, arkadaşlığım ve dostluğum vardı. Hala da görüşüyorum, geliyor buraya.

O dönemde oynadığınız Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçlarının takım ve taraftar için önemini de ben merak ediyorum. Bunu sizden dinleyebilirsek çok sevinirim.
Ya şöyle mesela ben sana bir tane bir şey anlatayım. Galatasaray’la oynayacağız diyelim. Çünkü bizim kulüpte Galatasaray şeyi çok farklıdır. Maçı Galatasaray tarafına geç, Galatasaraylı arkadaşlar için de fena bir maçtır, öyledir. Şimdi Spor Sergi Sarayı’nın yerini biliyorsun, eski yerini. Spor Sergi Sarayı’nı ben hiç vermedim, rahmetli de yıkıldığı için… Spor Sergi Sarayı ve Maçka Oteli diye bir yer vardı, Spor Sergi ile karşı karşıya. Biz orada kampa girerdik. Kampa girdiğimizde stresten bir kere uyuyamazsın gece. Niye uyuyamazsın? Çünkü bütün medya sana çok fazla yer veriyor. O zaman da öyleydi, hiçbir zaman değişmedi bu. Medyada çok fazla yer alıyorsun. Taraftarlar sokakta başlıyor; bakkalımız, apartman görevlimimiz, alt komşu, üst komşu… Daha sokakta yürürken, bir yere giderken benzinci, pompacı, atlet kim gelirse “Abi yeniyoruz değil mi, abi yeniyoruz” diye şişersin, felaket olursun, elini ayağını tutmaz hale gelirsin. Bir de eğer o baskının ötesinde şey var; o formayı taşımanın gururu çok büyük. Fakat her maçta ağırlığı da çok fazladır, onu herkes kaldıramaz. 10-12 sene o formayı giydik ama sen bana sor; o kadar büyük bir sorumluluk ki. Kötü oynarsın, öyleydi. Önce onu anlatayım.
Karşılıklı bir bakıyorsun eski sporcular geliyor, abiler geliyor; o zaman rahmetli Altan Dinçerler… Anlatamam sana yani yemeğe katılıyorlar. Sonra bir bakıyorsun herkes böyle bir koşturma otelin içerisinde; o dönemin başkanı, yöneticiler Galatasaray maçı öncesi moral vermeye geliyorlar. Oturuyorsun, konuşmalar yapılıyor. Gece rakibin videosunu seyrediyorsun; senin hataların, onun hataları, ne yapacağın gösteriliyor. O da bitiyor, bir bakıyorsun davullar zurnalar geliyor kapıya. Taraftar ellerinde pankartlar, sarı-lacivert boyanmış, koca bir tepsi baklava… Şimdi zannediyorum otele giremezler, kapının önüne giremezler. Öylesine bak, otele gelirlerdi. Resepsiyona gelirler, yemeğe koca baklavalar; hani güçleneceğiz ya. Tatlılar geliyor, fıstıklı baklavalar. Ama bu her şehirde oluyor, yani sadece İstanbul’da değil. Ya bu güzellikleri yaşadıktan sonra taraftara karşı öyle bir sorumluluk hissediyorsun ki yani elinden geleni yapıyorsun. Maç sonunda benim bir görsen iki dirseğimden şırıngayla kan alırlardı yere atlamaktan, kendimi hırpalardım. Ama Spor Sergi’nin şu güzelliği vardı: Galatasaray veya hangi maç olursa olsun basket atarsın, geriye koşarken tribünlerden saçını okşarlardı, sırtına vururlardı. Yani molada anlatıyor koç bir şey, arkadan karışırlardı yani insanlar. Ama şu güzellik de vardı: Ayşe teyze orada oturur, Ahmet abi orada oturur, hepsinin yeri vardı. Böyle güzellikler vardı, o güzellikleri başka zamanda anlatırım sana. Ama hani taraftar saygısı, forma aşkı, renk aşkı… İnsanlara saygı, rakibe saygı o zamanlar çok fazlaydı. Yani çok uzak değil ama çok güzeldi. Yani maça gelirdik biz elimizde çanta, forma elimizdeydi; ben yıkardım, ben giyerdim. Böyle malzemeci sonradan oldu. Ve Spor Sergi’nin Harbiye’si… Galatasaray maçı diyelim; Harbiye Orduevi ve Radyoevi vardı orada ana caddede. Neredeyse 500 metre, 1 kilometre oraya kadar bir sıra Galatasaraylı, bir sıra Fenerbahçeli yan yana gelirdi düşün. Kimse kimseyle kavga etmez. Biz yürüyerek yanlarından geçeriz; “Ooo abi çok kötüsün” diyen Galatasaraylısı, Fenerbahçeli ise okşar severdi. E bu güzellikleri yaşayarak geldik. Ama her zaman için o zamanlar başka bir aşk vardı. Şimdi herkes gittiği takıma diyor ki işte bayrağını öpüyor… Ben zaten Fenerbahçeliydim, ben zaten o renklerdendim. Şimdikiler kovayla para alıyor, altında beş yüz bin dolarlık arabası var; bunu da küçümsemiyorum, zaman bu zaman, dünyada profesyonellik var, evet güzel. Ama biz farklı boyuttaydık.
Geçen gün sosyal medyada paylaştım: Calvin (Roberts), Efe Aydan, Hakan Artış, Aliço ve Fatih (Özal). O beş harika bir beşti. Benim en sevdiğim beşlerden biri. Ve o günden bugüne geldik. Ama şimdi şöyle de var; ilk beşi sayıyorsun herkes yabancı, antrenör yabancı, menajer yabancı… Bir tek kenarda Cenk Renda var, o da benim yardımcımdı ben almıştım. Benim orada yadigarım var, Erkan Karaca; benim zamanımda aldım hala onlarla orada. Onları da seyrederken eski günleri anıyorum, mutlu oluyorum.

(Hakan Artış arşivi)
Kulübümüzde geçirdiğiniz süre zarfında saha içinde ve dışında yaşadığınız en unutulmaz olayi anlatmanız mümkün müdür.
Bir tanesi zaten şampiyonluk, onu anlattım. Ama bir de yurt dışında da herkes de biliyor, videoları da var; İbrahim Kutluay yaşadığım olaylar var, kaşının yarılması gibi. Onu çok kısa anlatacağım. İbrahim zaten acayip sayı atmıştı ve Euroleague’de de sayı krallığına oynuyor, bir Fenerbahçeli oyuncu, yani ben de menajerim. Dirsek aldı maç içerisinde, o zamanki eski Yugoslavya. Kaşı patladı. Hadi soyunma odasında doktor yok, düşünebiliyor musun? Bizim malzemeci bilmem neci bir çocukcağız var, onunla kaşını dikmeye kalktık. Onların bir doktoru koşuşturdu geldi. Soyunma odası böyle kan gölü. Bir görsen Kurban Bayramı’nı aratmıyordu. İbrahim’in o hırsını anlatamam sana. Yani menajer olarak da, oyuncu olarak da bildiğin için, onu yaşadığın için hakikaten o hep gözümün önündedir o sahne. İbrahim’in koluna girdim, sedyeye yatırdım. Yani yatak var böyle şey, masaj yatakları vardır ya soyunma odasında o yıllarda. Yatıyor, her yeri kan içerisinde ama orada diyor ki: “Hadi Hakan abi, kim yapacaksa yapsın. Dikecek misiniz, ne yapacaksanız yapın; arkadaşlarım beni bekliyor” diyor. Şimdi orada Euroleague sayı krallığına da oynuyor ve takım kazansın diye çok istiyor İbrahim. Ve çok iyi Fenerbahçeli, deli yani. Anlatamam ama bunları orada yaşaman lazım. Bu da onun ispatı. Neyse, hatta şey yaptı: “Abi yeni forma var mı?” dedi falan. Bir tane forma var sonucta işte sahaya çıkıyorsun, sarı forma o an üstünde haliyle o zaman on tane forma yok yurt dışına gidiyorsun, hani onda o da devam etmesi lazım yani. Hatta dedi ki o ara (yani gülersin buna esasında o acı çekerken) kan damladı sarı kısma… “Abi bu formaya girmem, sarı kırmızı oldu diye” diyor. Ya o kadarına kadar.. Sonra bizim sağ olsun masörümüz… Uyuşturucu yok, sprey bir şey sıkacak hiçbir şey yok; dikin öyle. Dikin. Ben ayaklarını tutuyorum, kolunu başka birisi tutuyor. Ağzına havluyu soktu acı duymasın diye. İki üç dikiş… Ondan sonra dayanamadı tabii, bantla kapattı bir şekilde, sargı sardı. Koşa koşa sahaya çıktı. Onun üstüne de bir 20-25 attı, 43 sayıyla tamamladı ama sonunda bir hata oldu; bizim Žan Tabak o topu, ribaundu bitiriyor kazanıyoruz orada… Gitti tokatladı, rakibe geçti, bir üçlük yedik yenildik. Fakat maçın sonunda en güzel şey; bütün o taraftar ayağa kalktı. Deplasmanda oynuyoruz çünkü Yugoslavya taraftarı, hepsi “İbrahim, İbrahim” diye ayakta alkışladılar. O bir tarafı kan içinde kalmış sargının… Hatta İbrahim diyor ki: “Hakan abi sen orasını bilmiyorsun” diyor. “Serbest atış atarken potayı çift görüyordum” falan diyordu. İkisinin ortasını bulup atıyordum falan demisti. Ama nasıl tutamıyorlar herifi, tek göz kapalı… Hayatımda unutamayacağım bir an da bu işte benim yani. Bir sporcunun fedakarlığı… Hatta İbrahim’e yakıştırırım şu takıma yönetici, idareci ne olursa olsun o organizasyon içersinde yer almasını isterim. Formasını da mesela koymamışlardı düne kadar.

Hakan Artış arşivi
Niye biliyor musun? Diğer arkadaşları küçümsemiyorum, hani orada forması olanlar var; onlar Fenerbahçe’nin altyapısından gelmedi veya başka yerlere gittiler geldiler Fakat İbrahim; Euroleague sayı kralı, Fenerbahçe altyapısından yetişti, milli oyuncu ve Türkiye’de basketbolu sevdirenlerden. En sonunda formasını koydular, çok da güzel oldu. O muazzam bir şey. Orada benim üzüldüğüm bir durum da var; Fenerbahçe ile 1991 yılında ilk kazandığımız şampiyonluk var ya keşke oraya o takımın tarihi formalarını assalar. En çok yakışan odur aslında bakarsan oradaki insanlar da fedakarlıklarıyla para pul demeden yerden yere atlayıp Fenerbahçe’yi şampiyon yapan bir efsane kadro. Hüsnü’sü, Levent’i, Can’ı (Sonat)… Yani orada çok şey var, çok anılar… Aliço’su… Şimdi ben de öyle kendi kendime bakıyorum, diyorum ki orada statta… Şimdi burada kendimi anlatacağım ama…
Fenerbahçe’nin altyapısından gelen, yüze yakın A milli takımda oynayan, Fenerbahçe’yi temsil eden, ilk şampiyonluk tarihinde olan, 10 yıllık gibi… Hatta yıldız ve genci de sayarsan 12-13 yıl formasını taşımışsın. Sonra genel menajerliğini yaptım 8 sene. Kızların, erkeklerin hepsi bana bağlıydı. Öyle bir şerefli 20 yılım var. Şu an Yüksek Divan kurulu üyesiyim fakat gerçekten gönlüm isterdi ki benim de formam orada olsun. Yani diğerlerine baktığım zaman kimsenin orada o kadar emeği yok ama benim orada çok emeğim var. Yani Fenerbahçe’ye akıttığım kan, ter çok farklı. Neyse ben onunla ilgili bir plaket bile almadım. Onun için problem yok ama insanın gönlü istiyor yani, başka bir şey değil.
Hayatının önemli bir kısmını Fenerbahçe’mizde yaşamış bir spor adamısınız, Spor ve Sergi Sarayı, Abdi İpekçi Spor Salonu atmosferlerini fazlasıyla tattınız Hakan abi. Bizim için Spor Sergi ve Abdi İpekçi Spor Salonları çok özel bir yere sahip, anlatılanlara da esinlenerek. Siz bu salonları, atmosferi ve Fenerbahçe taraftarını nasıl anlatırsınız?
Sadece Fenerbahçe taraftarı değil, orada dediğim gibi samimiyet vardı. En iyi renk aşkını ve taraftar saygısının sevgisini orada tadıyordun. Çünkü dediğim gibi tribünle iç içeydin, tam içindeydi yani. Çökerdi, yine kucaklaşırdık. Eski, çok eskiydi yani. Bazen görüyorum afişlerinden tut her şey çok eskiydi. Parkede topu mesela zaman zaman, tam böyle kritik bir maç; yere vurursun başka yere giderdi top. Yani parkelerin birleştiği yerler çünkü sökülüyordu ve sergi salonuydu hakikaten. Neyse biz bunları da hep çektik orada. Çember yamuk dururdu çemberi düzelttirirdik, pota eğriydi potayı düzelttirirdik… Yani bunları yaşarken… Ama Spor Sergi’nin güzelliği, samimiyeti de hiçbir yerde yoktu. Tribündeki insanlar nerede oturur maça çıktığında görürdün, yani isim isim bilirdin.
Sonra maça çıkarken en güzel bir şey anlatayım sana: Aşağıda ısınma yeri vardı büfenin önü, orada ısınırsın bir daracık bir yerden sahaya çıkarsın. Isınma yerinde de inanılmaz bir büfe vardı ve sıcacık pideler, kıymalı börekler, çörekler… Ve inan maça çıkmadan önce orada bir çaktırmadan pide götürürdük yani koparıp koparıp bir köşeye koyardık. Sonra bak; ve Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi orada dolaşır. Onların yanında ısınıyorsun düşün. Bayraklı büfede alışveriş yapıyorlar, sen orada koşuyorsun açma hareketleri yapıyorsun. Sonra orada bir lavabo var oraya giriyorsun mesela beraber yan yana; yanında Galatasaray atkılı veya Beşiktaş atkılı, Fenerbahçe atkılı insanlar… Orada tek lavabo var herkes orada. Biz oyuncular da oradayız maça çıkmadan önce. Orada sırtına vuranlar bile var, katıla katıla gülüyorsun. Üstünde forma, lavabo dizisi ve yanında düşünsene, hayal etsene; Galatasaray-Beşiktaş dizisi var, Fenerbahçe formalısın… Ama Fenerbahçelisi de var sarılıp öpenler. Isınamıyorsun, o kadar güzel bir şey var. O sahaya çıktığında da onu hissediyorsun. O insanlara kalbini veriyorsun. O başka bir şey. Maçın sonunda “Ben bu kadar para kazanacağım” veya “Bu kadar prim alacağım” diye düşünemiyorsun.
Maçı oynardık; kazanırsan eğer çok keyifli bir şekilde dolaşırsın caddelerde, bakkalda, inanamazsın bak. Onun keyfiyle Kalamış’a gelirsin antrenman tesislerine; sokakta korna çalanlar, kutlayanlar… Kaybettin hangi maç olursa olsun; bir kere soyunma odasında ağlarsın, gözünden yaş gelir, bir yerleri tekmelersin. Sonra oradan kimseye görünmeden gölge bir adam gibi çıkarsın, eve gidersin karanlıklar içerisinde. Çünkü acı çekersin. O insanlara karşı sorumluluğun var ya ne yapacağını bilemezsin. Evden bir gün falan çıkmazdım, ne gazete okurum ne bir şey yaparım. Çünkü apartmanın bakıcısı, görevlisi kapıda sana bir şey soracak gözüne bakamam. Bakkala, markete gidemem; hiçbir yere gidemezdim yani yürüyemezdim oradan. Çünkü insanların suratına bakamam. Kaybettik ya, kaybetmenin acısı başka oluyor, onu çok kötü hissediyorsun karşında. İşte eskiyle yeni arasında karşılaştırırsan bunlar çok… Şimdikiler ise; gece istediğini yapıyor ve bütün kadro yabancı her yerde, yani sadece Fenerbahçe’den bahsetmiyorum. Benim yaşadıklarıma inan Galatasaray’daysa da Beşiktaş’taysa da o zamanki sporcuların hepsi aynısını yaşıyordu. Ben sadece Fenerbahçe olarak bahsetmeyeyim, hepsinin kendi taraftarına renk karşılığına saygısı bambaşkaydı. Ve ben hiçbir zaman oradan ayrılamadım, o kadar güzel teklifler geldi… O 1982’de Ali Şen’le birlikte geldim yuvama. O yuvamdan hiçbir şekilde işte menajerlikle dahi kopamadım. Ama şimdi neredeyse 40-45 yıllık Divan, Yüksek Divan üyesiyim; tek bir kartım var başka da bir şey yok. Yani kimse ne maça davet ediyor ne o geçmiş yıllar adına bir vefa oluyor… Ama kimsenin umurunda değil çünkü şimdi başka roller var, başka şeyler var. Yani benim gibi bir sürü insan böyle şeyler bekliyordur kesinlikle. Yani mesela futbolculara yapmışlar futbol maçında bir yer ayırmışlar şampiyon kadroyu; gidebiliyorlar onlar maça girebiliyorlar. Yani bizlerde böyle şeyler yok ya, vefalar falan yok maalesef. Ama kulübüm için alnım çok açık; hem kalp olarak da, yirmi yıl emek verdim, ter döktüm o parkelere. Şimdi kapının önünden geçiyorum bazen evime giderken, oradaki anılar canlanıyor. Bakıyorum menajerken odama, penceresinden bakıyorum… Kapı girişleri her şey değişti ama o anlar değişmiyor, değişmez.

Hakan Artış, bugün kendisinin koçluğunu yapsaydı oyununa neler eklemeyi düşünürdü?
Şimdi daha çok çalışırdım, daha fazla emek verirdim, hani belirli bir şeyleri elde edince çok fazla şey yapamıyorsun içinde. Yaşamadan bilemiyorsun daha doğrusu. Yani yaşıyorsun tecrübe sahibi oluyorsun, ah keşke şu bilmem ne falan diyebiliyorsun. Şimdi onun için bunun cevabını bilemiyorum yani. Elimden gelen her şeyi yaptım esas o günün şartlarıyla. Yani o günün şartlarıyla bunlardı ve ben Fenerbahçe formasıyla işte yüze yakın milli takım forması giydim, elimden geleni yaptığıma inanıyorum. İşte o yüzden de erken bıraktım. Yani şampiyonluğu her sene kaçırdık ve en sonunda ulaşınca hem Türkiye Ligini hem de Cumhurbaşkanlığı Kupasını kazanınca o yüzden de bıraktım. Ama kendi koçum olsaydım çok zor idare ederdim Hakan Artış’ı. Çok uysal bir oyuncu değildim, çok uyumlu bir adam değildim, çok fazla hırslıydım. Mesela bir Amerikalı koçla çalıştık, beni oynatmıyor. (Dennis Perryman) Neyse ne yaparsam yapayım yaranamıyordum bak. Beni mesela 15 dakika oyuna sokuyordu, o haftanın oyuncusu seçiliyordum her hafta ama oynatmıyordu. Böyle şeyler yaşadığın zaman deli gibi oluyorsun bu sefer. Yani o değeri vermiyordu, nedense beni sevmedi. Ama sonra ne oluyor? Elinden geleni yapıp daha fazla ter döküp onu utandırıyorsun ama yine bir sonuç vermiyordu. En sonunda gitmişti zaten bir sene durmuştu.
Hakan abi, sizin döneminizde atılan o sağlam temellerin üzerine, Fenerbahçe Basketbol organizasyonu son 20 yılda muazzam bir yapı inşa etti ve tam anlamıyla bir avrupa devine dönüştü. Kulübün vizyonundaki bu büyük değişimi, Euroleague şampiyonluğuyla taçlanan bu süreci ve Fenerbahçe’nin bugün Avrupa basketbolunun en önemli markalarından biri haline gelmesini bir basketbol adamı ve uzun yıllar bu organizasyonun içersinde profesyonel olarak bulunan birinin gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu çok güzel bir yönden değerlendireceğim. Bana kızarlar mı bilmiyorum ama tabii söylediğim renk aşkı, taraftar bilmem ne… Onların çoğu var veya yok bu tartışılır. Çünkü Türkiye olarak ele almayalım, dünyada çok büyük bir profesyonellik oluştu artık. Yani Euroleague’de şimdi böyle bir bütçeyle bu kadroyla şampiyon oluruz… Bakıyorum mesela bazen şimdiki Anadolu Efes’i Fenerbahçe’si… Şimdi bunlar Euroleague takımları senelerdir. Euroleague’de yer alabilmesi için bu bütçeleri, bu oyuncuları almaları şart çünkü diğerleri de böyle bir farkı yok. Mesela bazen seyrediyorum Efes Pilsen’le Fenerbahçe karşılaşıyor Euroleague’de; bir bakıyorum hakemler yabancı zaten tamam, şeyler… İki tarafa bakıyorum beşler çıkıyor sahaya yabancı, antrenörlere bakıyorum yabancı, menajerler yabancı… Hatta fizyoterapistler, masörlere kadar indi. Orada bir tek ayakta kalan Erkan Karaca var. Şimdi salonlar on beş bin, yirmi bin kişilik; formalar farklı, toplar farklı, potalar aynı ama teknolojik açıdan farklı. Parkeler seni zıplatıyor, parkeler seni sakat bırakmıyor; vurduğun zaman top eline geliyor.
Biz bunları yaşadığımız için farklı yönden bakıyoruz. Şimdikini karşılaştırdığım zaman çok büyük bir profesyonellik var artık yani karşılaştıramıyorsun abi. O zamanki Erman Kunter şimdi var mı? Belki yok ama oynuyordu. Şimdi bu kadrolarda beş tane Amerikalı on tane yabancı bilmem ne… Kadroda o zamanın sayı makinesi -kendimden bahsetmiyorum ben beşte yoktum zaten- ama o zamanın sayı makinesi Efe abiler (Efe Aydan) bu kadrolarda yer alabilir miydi? Bunları bile tartışabilirsin şimdi. Çünkü yeni nesil geliyor altyapılardan, alt takımlarda yer bulamıyor. O zaman alt liglerde oynuyorlar, oralarda yine yabancı oyuncu kaynıyor ama bu dünya geneli böyle yani maalesef böyle. Şimdi ben çocuğumu basketbolcu yetiştireceğim bir bakıyorsun ligde oynamıyor. Zaman zaman Fenerbahçe kaptanı Melih Mahmutoğlu bile orada çok zor yer buluyor, çok muazzam oyuncu yani ilk beşte girer başlar bitirir… Ama kazanma hırsı bilmem ne hırsı… Yabancılar dolu her yer. Ama yurt dışı da böyle maalesef. Yani onun için bu ikisini karşılaştırdığım zaman şey oluyor, saçma sapan bir şey oluyor; karşılaştırmamak en iyisi aslında oturup seyredeceksin abi çünkü profesyonellik var. Sana layık bir takım kurulmak zorunda, bütçesi 30 milyon dolarlar diyelim. Her takım da bu parayı sağlayamıyor, bu parayı sağlayacaksın diye birincilik de garanti değil anladın mı? Ama Fenerbahçe’si, Efes’i, Barcelona’sı, Real Madrid’i bu bütçeler bu takımlarda hepsinde yabancılaşma var zaten. Ama dünya sporu da bu halde zaten; atletler de böyle, futbol da böyle. Futbol takımı çıkıyor bir tane Türk olmuyor bazen seyrediyorum; şimdi milli marş okunuyor milli marşı hiç kimse bilmiyor, okumuyor yani sahada. Hani anladın mı ne demek istediğimi? Bunlar mesela beni üzüyor esasında ama dünya şartları böyleyse ayak uyduruyoruz hepimiz.
Hakan abi, bizlere vakit ayırdığınız ve bu değerli anılarınızı paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Hem sarı-lacivertli formayı terletmiş bir kaptan hem de her zaman camianın içinde olan bir isim olarak; sizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan, başarılarda ve zor günlerde hep yanınızda olan o ‘eşsiz’ Fenerbahçe taraftarına son olarak neler söylemek istersiniz ?
Sana söylediğim gibi hepsini seviyorum. Hala sosyal medyadan yazanlar, “efsane” diyenler… Çok mutlu oluyorum. Ama onlar en azından onlar benim diyeyim değerimi biliyorlar. Ben de onların değerini biliyorum ve hepsine saygıyla cevap yazıyorum, dönüyorum. Sokakta rastlayanlar var hala fotoğraf çekiyoruz beraber yani onlar beni mutlu ediyor işte eski yaşanmışlıklar.Kalbimde her zaman hepsinin yeri var. Sonuçta Fenerbahçeliyiz.
