Corsley Edwards: “Fenerbahçe, Amerika’daki Lakers Gibidir; Kalbim ve Ruhum Her Zaman Orada”

2004/05 sezonunda sarı-lacivertli formayı sırtına geçiren, parkede kaldığı kısa süreye rağmen pota altındaki sertliği ve savaşçı kimliği ile Fenerbahçe taraftarının hafızasında yer edinen Corsley Edwards, Erdi Tiran’ın sorularını içtenlikle yanıtladı. Edwards; Baltimore’daki çocukluk günlerinden İstanbul’daki dur tabelası anısına, Banvit günlerinden sarı-lacivertli taraftarlara olan sevgisine kadar harika bir arşivi bizlere bıraktı.

5 Mart 1979’da Baltimore, Maryland’de doğdunuz. Bize biraz çocukluğunuzdan ve basketbol yolculuğunuzun ilk nasıl başladığından bahsedebilir misiniz? Sizi sahaya ilk çeken kıvılcım neydi?

Çocukluğuma dair söyleyebileceğim en önemli şey, annemin öğretmen, babamın ise boya distribütörü olduğu bir aileden gelmiş olmamdır. Basketbol oynamaya başladım çünkü babam her pazar günü basketbol oynardı. Ben de her pazar yataktan kalkar, babamın “Eski Topraklar Ligi”nde (Old Timers League) oynamasını izlerdim. Babam oynarken bazı NBA gözlemcilerinin oyuncuları izlemeye geldiğini görürdüm ve bu bana inanılmaz bir ilham verirdi; çünkü NBA’de oynamak babamın en büyük hayallerinden biriydi. Benim de yapmak istediğim şey tam olarak buydu. Beni sahaya çeken, bana o ilk kıvılcımı veren şey bu oldu. Sonunda ben de basketbol oynamaya dördüncü sınıfta başladım.

Central Connecticut State’in öne çıkan bir oyuncusu olarak, 2002 NBA Draftı’nda Sacramento Kings tarafından son sırada (toplamda 58. sırada) seçildiniz. O draft gecesini nasıl hatırlıyorsunuz? Son sırada seçilmek sizde ekstra bir hırs, kendini kanıtlama motivasyonu yarattı mı?

O draft gecesine dair hatırladığım en güzel şey; anneannem, teyzelerim, kuzenlerim, annem, babam ve hatta şu an komedyen olan arkadaşım Sean dahil tüm ailemin ve dostlarımın yanımda olduğudur. İçimde kesinlikle kendimi kanıtlama hırsı (chip on my shoulder) vardı çünkü o lige ait olduğumu çok iyi biliyordum. NBA Draft Öncesi Kampı’na (Combine) sadece sıradan bir oyuncu olarak katılmışken, bir anda insanların bana nereden geldiğimi, neler yaptığımı sorduğu, adeta buradaki sorulara benzer sorular yönelttiği bir noktaya geldim ve o kampta resmen patlama yaptım. O draftın Carlos Boozer gibi en iyi oyuncularına ve daha birçok farklı isme karşı sahada dimdik ayakta kaldım; hatta tüm kampın en iyi ilk üç oyuncusundan biri oldum. Küçük/orta ölçekli bir kolejden (mid-major) geliyordum ve beni arayan genel menajerlerin davetiyle tam 19 farklı NBA takımıyla özel antrenmana çıktım. Bu takımlar için sahaya çıkıp performansımı gösterdim. Öyle yoğun bir tempoydu ki, bazı günler sabah uyandığımda ülkenin neresinde olduğumu bile bilmiyordum. İşte tüm yıl boyunca ESPN’de ve benzeri kanallarda izlediğim o oyunculara karşı oynamak, içimdeki o hırsı ve kendimi kanıtlama arzusunu kamçılayan en büyük şey oldu.

Fenerbahçe’ye gelmeden hemen önce New Orleans Hornets ile 10 maça çıkmıştınız. NBA atmosferini deneyimledikten sonra, Avrupa’ya gelme ve İstanbul’da Fenerbahçe’ye katılma kararınızda neler etkili oldu?

Fenerbahçe’nin tarihini ve büyüklüğünü bilmek bu kararda en büyük etkendi. Fenerbahçe, buradaki (Amerika’daki) Lakers gibidir. Hani o hem çok sevilen hem de rakipleri tarafından nefret edilen ama her zaman baskın, her zaman ilerleyen ve her zaman verimli olduğunu bildiğiniz o büyük takımlardan biridir. Ben de basketbol kariyerimi kesintisiz bir şekilde sürdürebileceğim bir yere gitmek istedim. “Tamam, New Orleans’ta oynadım, bu kadar yeter” deyip durmak istemiyordum. Farklı bir şey yapmak ve Türkiye’deki en iyi Avrupa takımlarından biri olarak gördüğüm bir kulüpte oynamak istedim. Zaten her zaman Avrupa’nın büyük ülkelerini ve şehirlerini ziyaret etmeyi çok istemiştim; o halde neden orada olduğunu bildiğim en iyi takımlardan birinde oynamayacaktım ki? Üstelik Damir Mršić gibi isimlerle birlikte oynamak ve Koç Aydın Örs tarafından çalıştırılacak olmak gerçekten çok özel şeylerdi adamım. Bence bu durum, aldığım o içsel rehberliğin, içimdeki seslerin bana “Hey, buna bir şans ver, olabileceğinin en iyisi ol ve kim bilir, belki de uzun süre orada kalırsın” demesinin bir sonucuydu. Gerçekten Avrupa’da oynayan en iyi oyunculardan biri olarak orada bir itibar inşa etmeyi çok istemiştim.

2004/05 sezonunun sonuna doğru, sakatlanan Chris Booker’ın yerine takıma katıldınız. Sezon ortasında yeni bir takıma (özellikle de beklentilerin yüksek olduğu bir takıma) adapte olmak asla kolay değildir. İstanbul’daki ilk günlerinizi ve takıma geçiş sürecinizi nasıl anlatırsınız?

İstanbul’daki ilk günlerim harikaydı. Oradaki profesyonelliği hemen gördüm. New Orleans’tan ayrıldıktan sonra sanki hiç ritim kaybetmemiş, hiçbir şeyi kaçırmamış gibiydim. Antrenmanlara geliyorduk, kendimize ait bir takım antrenman tesisimiz vardı, hatta o portakal suları bile harikaydı. Portakal suyunu çok sevmiştim. Antrenmanlardan sonra bize verdikleri o küçük dürümleri yemeyi ve o portakal sularını içmeyi her seferinde dört gözle beklerdim. Bunun yanı sıra, en iyi Avrupa takımlarının gelecekte EuroLeague’e doğru adım adım yükselmek için nasıl hazırlandıklarını bilmek ve bunu yerinde öğrenmek çok değerliydi. Çünkü o dönemde sanırım Eurocup’ta (FIBA Avrupa Ligi) oynuyorduk.

Bir gün salonda bireysel olarak çalışırken, Maccabi Tel Aviv’in koçu David Blatt içeri girdi. Sanırım onlarla oynayacaktık. Ben o sırada antrenman yapıyordum; Fenerbahçe’de beni çalıştıran antrenörün kim olduğunu şu an unuttum ama David Blatt antrenmanımı izleyince yanımıza gelip, “Lütfen, umarım size karşı oynamak zorunda kalmam” dedi. Çünkü bendeki o hırsı ve azmi görmüştü, ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Karşımdaki kişi Maccabi’nin koçuydu, Avrupa basketbolunun en büyük koçlarından biriydi ve kendisi her zaman iletişimde kaldığım, karşılaştığımızda birbirimize her zaman büyük saygı gösterdiğimiz çok iyi bir dostumdur. O gün beni izlediğinde “Vay canına, sen gerçekten tam bir baş belasısın (a problem)” demişti.

📸: Tablet Magazine

Takımın başında Türk basketbolunun efsanesi Koç Aydın Örs vardı. Onun yönetiminde oynamak nasıldı? Sertliği ve tavizsiz disipliniyle bilinirdi; onun sisteminde bir uzun olarak oynamak oyununuza ne kattı?

Aydın Örs tarafından çalıştırılmak kesinlikle bir efsaneyle çalışmaktı. Çok katı ve disiplinli bir koçtu ama bize her şeyi tam olarak olduğu gibi, doğrudan söylerdi. Ben de çok direkt bir insanımdır. Lafı dolandırmayı sevmem, bana karşı sadece dürüst olunmasını isterim. O da bana karşı her zaman böyle oldu. Bence bu dürüstlüğü ve yaklaşımı, benim Avrupa basketbolunda, Avrupa arenasında çok daha sert bir oyuncuya dönüşmemi ve kariyerimin bu yönde ilerlemesini sağladı.

O takımın lideri ve taraftarın sevgilisi Damir Mršić’ti. İstanbul’da geçirdiğiniz süre boyunca çok önemli isimlerle aynı sahayı paylaştınız. Birlikte oynamaktan en keyif aldığınız takım arkadaşınız kimdi? Damir Mršić’in sahadaki liderliği ve saha dışındaki karakteri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Damir Mršić benim adamımdır. Çok akıllı bir oyuncuydu. Zaten daha sonra Fenerbahçe’nin genel menajeri olmasını da çok iyi anlıyorum, kesinlikle en tepedeki isimlerden biriydi. Damir kesinlikle gerçek bir liderdi; evet, kesinlikle tam bir liderdi. Onun neden Fenerbahçe’de genel menajerlik rolüne kadar yükseldiğini oradan çok net görebiliyordum. Takımda bir de o dönem Milli Takım’da oynayan Semih Erden vardı, o zamanlar biraz daha gençti ama çok iyi ve çok verimli bir oyuncuydu. O dönem bazı genç oyunculardaki o hırsı ve sahip oldukları yeteneği gördüğümde, onların ileride NBA’e bile gidebileceklerini anlamıştım (ki Semih NBA’de oynadı) fakat diğer isimler bir süre sonra Türkiye’de kalmayı tercih ettiler.

📸: Fenerbahçe.org

Fenerbahçe o sezon 1998-99’dan sonra ilk kez Türkiye Basketbol Ligi’nde playoff yarı finallerine yükseldi. Sadece 10 maç oynamanıza rağmen (3 normal sezon, 7 playoff), 12.5 sayı ve 7.1 ribaund ile harika istatistikler yakaladınız. Geriye dönüp baktığınızda, bizim formamızla oynadığınız ve unutamadığınız tek bir maç hangisidir?

Bence Fenerbahçe formasıyla çıktığım her bir maç benim için unutulmazdı; çünkü kulübün tarihini biliyordum. Taraftarları, Türkiye ve İstanbul insanını çok sevmiştim. Özellikle Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki o ezeli rekabete bayılıyordum. Hatta size şöyle bir şey anlatayım: Şu an Amerika’da benim oturduğum yerin hemen köşesinde pizzacı dükkanı olan Türkiyeli bir adam var ve kendisi koyu bir Galatasaray taraftarı. Ona zamanında Fenerbahçe’de oynadığımı söylediğimde bana gözlerini açarak, “Ooo adamım, o zaman sen gerçekten ama gerçekten çok iyi bir oyuncu olmalısın!” demişti. İşte bu rekabetin büyüklüğü benim için en unutulmaz şeylerden biridir.

İstanbul büyüleyici ve canlı bir şehir. İstanbul’da yaşadığınız dönemde saha dışı unutamadığınız en ilginç, şaşırtıcı veya komik anınız neydi?

Şehirde dur tabelası (stop sign) yoktu. Hiç dur tabelası yoktu. İstanbul’da arabayla şehirde gezdiğimi hatırlıyorum; kadının biri arabasıyla gelip bana çarptı. Sonra da sanki ona çarpan benmişim gibi davranmaya, rol yapmaya başladı. O sırada benim adamım Cenk Renda adeta bir anda yoktan var oldu. Hemen onu arayıp, “Hey, bir kadın bana çarptı ama benim yaptığımı söylüyor, şöyle böyle iddia ediyor” demiştim. Cenk Renda olay yerine geldi ve bana, “Corsley, sen hemen bir taksiye bin ve eve git” dedi. Beni oradan çıkarıp eve gönderdi. Kadın resmen arabasıyla gelip bana vurmuştu. Saha dışındaki muhtemelen en ilginç ve unutulmaz deneyimim buydu. Aslında biraz da komikti çünkü durumun tamamen para koparmakla ilgili olduğunu biliyordum. Kadının paraya ihtiyacı olduğu çok belliydi, çünkü Cenk gelene kadar tek yapıp durduğu şey benden para istemek olmuştu. Yani olay tamamen paraydı adamım.

O dönem iç saha maçlarınızı meşhur Abdi İpekçi Spor Salonu’nda oynuyordunuz. Kendi perspektifinizden Fenerbahçe taraftarını ve tribünlerdeki atmosferi nasıl tanımlarsınız? O inanılmaz, coşkulu kalabalığın her zaman arkanızda olduğunu bilmek nasıl bir duyguydu?

Abdi İpekçi’de oynamak, Avrupa’da yaşadığım en iyi deneyimlerden biriydi. Taraftarlar özellikle bize karşı inanılmaz sevgi doluydu. O salona deplasmana gelen takımlar için gerçekten üzülüyordum çünkü bizim taraftarlarimiz ölümüne, sonuna kadar sarı-lacivert (yellow and blue) Fenerbahçeliydi. Aman Tanrım. Oraya gelen yabancı oyunculara resmen kabusu yaşatırlardı, onlara çok zor anlar yaşatırlardı. Karşı karşıya oynadığımız ve tanıdığım bazı oyuncular bana gelip, “Dostum, sizin taraftarlarınız muhtemelen tüm İstanbul’daki en çılgın, en deli kalabalık” derlerdi. Abdi İpekçi’deki taraftarları çok seviyordum. Salona o arka kapıdan giriş şeklimizi, otobüsten inişimizi çok seviyordum; çünkü o dönem Asya yakasında oturuyorduk ve oradan salona geçip içeri yürümek harika bir duyguydu. Taraftarın arkamızda olduğunu bilmek en büyük şeylerden biriydi; kaybettiğimizde de kazandığımızda da o muhteşem kalabalık her zaman arkamızdaydı.

📸: Fenerbahçe.org

Fenerbahçe’deki nispeten kısa döneminize rağmen, taraftarlar ile bağınız nasıldı?

Bulunduğum her yerde insanlara sevgi gösterdim. Halkın içine karıştım, topluluğun bir parçası oldum. Restoranlara gittim, giyim mağazalarına gittim. Sadece mahallede, çevrede yürüdüm ve onlara ne kadar iyi bir insan olduğumu gösterdim. İmza dağıttım, fotoğraflar çekildim. Hatta keşke o dönem orada fotoğraf çekildiğim bazı taraftarları bulabilsem de o fotoğrafları bana gönderebilseler. Bana Instagram’dan @corsley379 hesabımdan mesaj atabilirler, o fotoğrafları paylaşıp birbirimize ulaştırabiliriz. Keşke o zamanlar daha fazla fotoğraf çekilseydim dediğim şeylerden biri budur. Ve tabii keşke o günlerde sosyal medya da bugünkü gibi yaygın olsaydı.

Fenerbahçe basketbol organizasyonu senin için ne anlama geliyor? Sizce bu kulübü dünyadaki diğer spor organizasyonlarından ayıran benzersiz özellikler nelerdir?

Fenerbahçe benim için, o dönemde Avrupa basketbolunun en üst seviyesine ulaştığım yer anlamına geliyor. Amerika’daki insanlar bile Fenerbahçe’nin ne kadar büyük bir kulüp olduğunu çok iyi biliyorlardı. Benim için Fenerbahçe’de oynayabilmiş olmak çok büyük bir lütuftu, bir nimetti. O dönemin Avrupa’daki en iyi koçlarından biri tarafından eğitilmek ve evdeki aileme, arkadaşlarıma Fenerbahçe’nin ne kadar ciddi, ne kadar muazzam bir organizasyon olduğunu anlatıp bu deneyimi onlarla paylaşabilmek gurur vericiydi.

Kısa bir İspanya macerasının ardından 2006/07 sezonunda Banvit formasıyla Türkiye’ye geri döndünüz. Bandırma gibi İstanbul’a nazaran daha küçük bir şehirde oynamakla İstanbul gibi bir metropolde oynamak arasındaki temel farklar nelerdi? O dönemki Türkiye Ligi’nin kalitesini nasıl görüyordunuz?

Kısa İspanya maceramdan sonra Banvit için Türkiye’ye geri dönmem benim adıma biraz duygusal bir karardı. O sırada G-League’de oynuyordum ve bazı sağlık sorunlarından, bir hastalıktan yeni dönmüştüm; Pulmoner Embolizm (akciğer embolisi) geçirmiştim. G-League’de oynarken bana yukarıdan (NBA’den) çağrılacağıma dair söz vermişlerdi ama kilom biraz fazlaydı (overweight). Ben de Bandırma’ya geldim ve burası gerçekten çok ama çok zorlu bir yerdi; resmen bir tavuk şehriydi (chicken town). Orada Art Long ve Marquis Perry gibi oyuncularla birlikte oynamak yine de çok güzel bir deneyimdi. Tabii İstanbul’dan çok uzaktaydı, her seferinde o 2 saatlik feribot yolculuğunu yapmak zorunda kaldığımızı çok iyi hatırlıyorum. Yine de harikaydı. Bence Türkiye’nin tamamı, İstanbul’dan Asya yakasına kadar çok büyük bir deneyim. Daha sonra İTÜ için oynarken de antrenmanlardan sonra eve gitmek için metroya binerdim. Banvit’te oynamak çok büyük bir fark yaratmıştı çünkü Bandırma’daki herkes kim olduğumu çok iyi biliyordu, herkes beni tanıyordu. Ve tabii ki herkes o tavuk mevzusunu da biliyordu! Bütün yıl boyunca sürekli tavuk yemek hakkında kendi aramızda yaptığımız bitmek bilmeyen şakalardan biriydi bu.

Kariyerinizin ilerleyen dönemlerinde Çin, Mısır ve Hırvatistan (KK Cedevita ile Eurocup Final Four’una kaldığınız dönem) gibi çok farklı basketbol kültürlerinde oynadınız. Bu deneyimler size hem bir insan hem de bir sporcu olarak neler öğretti?

Bu küresel deneyimler bana dirençli olmayı (resilient), zorluklarla mücadele etmeyi öğretti. Bana hiçbir kimseden hiçbir şey beklememeyi, sadece yapmam gereken işi yapmamı ve geri kalanın zaten kendiliğinden geleceğini öğretti. Bir sporcu olarak, tıpkı bir maçın içinde olduğu gibi hayatta da girdiğin her durumun aynı olmayacağını ve her şeye uyum sağlaman (adjust) gerektiğini öğretti. Sahada her zaman durdurulamaz olmam, sürekli çalışmam ve o an parke üzerindeki en iyi oyunculardan biri olmak için ne gerekiyorsa yapmam gerektiğini gösterdi. Bir insan olarak ise bana muazzam bir kültürel vizyon kattı; farklı kültürleri görmemi, onlara uyum sağlamamı ve öğrenmemi sağladı. “Ben Amerikalıyım” diyerek kendimi geri çekmedim, denizaşırı ülkelerde oynayarak çok daha fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Farklı kültürlerin içinde nasıl var olabileceğimi, kendimi hayatın farklı alanlarında nasıl açıklayıp ifade edebileceğimi bana çok iyi öğretti.

📸 Alchetron.com

Siz burada oynadığınız dönemden bu yana Fenerbahçe basketbolu, Euroleague şampiyonluğu da kazanarak bir markaya dönüştü. Fenerbahçe’nin son 20 yıldaki bu inanılmaz yükselişini ve genel performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kulübümüzün formasını terletmiş bir oyuncusu olarak, takımın bugünkü durumunu ve enerjisini nasıl görüyorsunuz?

Ben daha oraya ilk adım attığım gün bile kulübün ne kadar devasa bir küresel markaya dönüşmek istediğini hemen anlayabilmiştim. Beni transfer ettiklerinde ve organizasyonun içinde bulunup işleri ne kadar profesyonelce yönettiklerini, neler yaptıklarını gördüğümde, Fenerbahçe’nin bir gün Euroleague şampiyonu olacağı zaten önceden kaderinde yazılıydı (destined). Bunu söyleyebilmek bile beni inanılmaz gururlandırıyor. Çünkü bugün Amerika’da dışarı çıktığımda insanlar bana, “Hey, sen basketbol oynuyordun, nerede oynadın?” diye sorduklarında, NBA dışında söyleyebileceğim en büyük ülkelerden ve en ünlü takımlardan biri Fenerbahçe oluyor. Bunu duyunca, “Vay canına dostum, o zaman sen gerçekten ama gerçekten çok iyi bir oyuncuymuşsun” diyorlar. Bu yüzden Fenerbahçe markasının, bu devasa küresel markanın bir parçası olabilmiş olmaktan ötürü büyük minnet duyuyorum.

Takımın bugünkü enerjisi son derece pozitif ve başarıları dünyanın her yerinden duyuluyor. Bunun için de teşekkür ederim. Bence takım bugün bulunduğu noktadayken, geriye dönüp bu takımın temelini atan, o temeli inşa eden oyunculara da hakkını vermeli, bir şeyler sunmalı. Sanırım biz de şu an Amerika’dan Türkiye’deki taraftarlara, Fenerbahçe taraftarlarına uzanan bu röportajla tam olarak bunu yapıyoruz. İletişimde kalmayı çok isterim, hatta bana biraz Türkçe (Turkish) ya da bazı Fenerbahçe ürünleri, kıyafetleri (Fenerbahce gear) gönderirlerse bu çok daha harika olur.

Tüm kariyer yolculuğunuza ve edindiğiniz tüm bilgeliklere dönüp baktığınızda; bugünkü Corsley Edwards koçluk yapıp kendi gençliğini çalıştırıyor olsaydı, “Genç Corsley”e oyununa neyi eklemesini ya da neyi değiştirmesini söylerdi? “Koç Corsley” sahada nasıl bir oyuncu görmek isterdi?

Kendime daha fazla insanla tanışmamı, daha fazla insanı öğrenmemi ve basketbolun o teknik yönüyle ilgili olarak daha fazla insanı dinlememi söylerdim. Öğrendiğim bu şeyleri oyunuma uygulamasını, her zaman çok çalışmasını, her zaman tam vaktinde orada olmasını ve her zaman verimli olmasını tembihlerdim. Genç halime bunları söylerdim. Ama yine de hayatta yapmak istediğim her şeyi yaptım, ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur; basketbol oyununun bana hiçbir borcu yok (don’t owe me nothing). Fenerbahçe gibi bir takımda oynamış olmak, bireysel bir oyuncu olarak benim de küresel bir markaya dönüşmem gibi bir şeydi; Fenerbahçe gibi bir takımın gelip beni seçmesi, beni bünyesine katması muazzam bir şeydi. Sahada görmek isteyeceğim oyuncuya gelirsek; sahada çok daha baskın, amansız, adeta bir Dennis Rodman gibi her ribaundu almaya giden ve top eline geldiğinde de her atışı sayıya çeviren, bitirici bir oyuncu görmek isterdim. Kendime söyleyeceğim şeyler bunlardı.

📸:mn2s.com

Profesyonel basketboldan emekli olduğunuzdan beri hayat sizin için nasıl gidiyor? Hayatınızın bu mevcut dönemi nasıl görünüyor ve bugünlerde nelerle uğraşıyorsunuz? Basketbolla bağınız devam etti mi?

Profesyonel basketbolu bıraktığımdan beri hayatımda inişler ve çıkışlar oldu elbette ama şu an bir finans profesyoneliyim (financial professional). Bunun yanında bir 3×3 basketbol ligi kuruyorum; gençler için FIBA onaylı (FIBA sanctioned) bir yapı hazırlamaya çalışıyorum ve aynı zamanda burada, Baltimore’da Olimpiyatlar için bir 3×3 takımı kurma hazırlığı içerisindeyim. Yani basketbolun hâlâ tamamen içindeyim ve etrafındayım. Oğlum da basketbolu her geçen gün çok daha fazla öğreniyor, benim ayak izlerimi takip etmeye çalışıyor. Sadece yaşıyorum işte, ne demek istediğimi anlarsınız; iyi yaşıyorum, mutlu yaşıyorum, stressiz yaşıyorum, tam da yaşamam gerektiği gibi bir hayat sürüyorum. Hayatımı değiştirmeyi ya da bugün yaşadığım hayattan başka bir şeyi asla istemezdim.


Son olarak, bu röportajı okuyacak olan ve kalplerinde sizin için hâlâ çok özel bir yer ayıran Fenerbahçe taraftarlarına özel mesajınız nedir?

Özel mesajım net: “Go Fenerbahçe!” (Haydi Fenerbahçe!) Bu röportajı okuyacak olan ve kalbinde bana hâlâ özel bir yer ayıran taraftarlarım için şunu söylemek isterim: Ben de ölümüne bir Fenerbahçe taraftarıyım ve Fenerbahçe’yi her zaman destekleyeceğim. Çünkü bana Avrupa’da hiçbir zaman yanlış yapmayan, beni asla mağdur etmeyen tek Avrupa takımı Fenerbahçe’ydi. Her zaman çok verimli ve son derece profesyoneldiler. İşte bu yüzden o ülkeye karşı büyük bir sevgi besliyorum, bana destek olan, bana Facebook’tan ve Instagram’dan hâlâ ulaşan tüm Fenerbahçe taraftarlarına büyük bir sevgi duyuyorum; buradan Facebook ve Instagram üzerinden bana ulaşan herkese kocaman bir selam gönderiyorum (shout out). Bu gerçekten çok güzel şeylerden biri. Go Fenerbahçe! Hepinizi çok seviyorum çocuklar (It’s all love, guys).

Bu röportaj ve bu makale için bana ulaştığınız için tekrar çok teşekkürler Erdi, bunu görmek ve okumak için sabırsızlanıyorum. Taraftarların bana Instagram’da @corsley379 hesabımdan ve Facebook’tan ulaşmasını, o eski anıları benimle paylaşmasını dört gözle bekliyorum. Böylece bu anıları oğlumla da paylaşabilirim ve o da bunları görebilir. Çünkü ben Fenerbahçe’de oynarken kendisi henüz doğmamıştı ama kalben ve ruhen tamamen oradaydı dostum. Tıpkı benim şu an fiziksel olarak Fenerbahçe’de ya da çevresinde olmasam bile, kalbimin ve ruhumun her zaman orada, sizlerin yanında olduğu gibi… Kalbim ve ruhum sizinle, Go Fenerbahçe.

Yorum bırakın