Serdar Ersözlü ile bir zamanlar basketboldan esintiler

Türk basketbolunun değerli isimleriyle geçmişe yolculuğumuz sürüyor. Salon Tribünü sayfası adına Erdi Tiran’ın Serdar Ersözlü ile gerçekleştirdiği, nostalji dolu bu sohbette eski günleri ve unutulmaz anıları tazeledik. Basketbol sevgisinin öne çıktığı bu söyleşiyi keyifle okumanızı dileriz.

Serdar abi merhaba, öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için size kendi adıma çok teşekkür ederim. Sizin gibi değerli bir basketbol insanıyla bu röportajı gerçekleştirdiğimiz için ayrıca çok mutluyuz. Bize gençlik yıllarınızdan bahsedebilir misiniz? Basketbola başlama hikayeniz nasıl gelişti?

O zamanlar Ankara’daydım. 1963 yılıydı. Ankara Koleji’nin orta okul kısmına yakın
mahallede oturuyordum. Mahallenin yapısı gereği arkadaşlarımın çoğu kolejde okuyordu. Biz o dönemde mahallede arkadaşlarımızla futbol oynardık. Birgün, kendisine çok sevdiğim ve sonradan
doktor olan, hala da görüştüğüm Kıvılcım Gentürk adlı arkadaşım geldi. “Maça gideceğiz” dedi. Ben de “Ne maçı ya?” dedim. “Salonda maç var”dedi. Gittik içerisi çok kalabalıktı. Salonda zaten
öyle büyük tribünler yok çepeçevre dar bir balkon vardı. İnsanlar orayı tıklım tıklım doldurmuştu. Salonun aşağısı da aynı şekildeydi. Zar zor bir yer bulduk. Kolej ile Şekerspor Ankara teşvik turnuvası final maçını oynuyorlardı. Neticede salonun içinde oyuncuları yakından seyredince bu oyun benim çok hoşuma gitti. Gazetelerden mecmualardan basketbol hakkında birazcık fikrim vardı. Ama canlı olarak seyrettiğim zaman çok beğendim, etkilendim. Sonra maç bitti Kolej maçı kazandı. Biz de kan ter içinde salondan çıktık. Okulun bahçesinde iki tane pota vardı. Birkaç çocuk basketbol oynuyordu. Arkadaşım “biz de oynayalım mı?” diye sordu. Çocuklar “gelin” deyince oynamaya başladık. Ben tabii hiçbirşey bilmiyorum. Saçma sapan birşeyler yapıyorum. Böylece ilk defa basketbol topunu elime almış oldum.

Basketbola adım attığınız yaşlarda Türkiye’deki basketbol kültürü nasıldı abi? Sizi bu branşta tutan o büyük kırılma noktası ne oldu?

Şöyle, benim evim o salona çok yakındı. Aradaki mesafe 50m. filandı. Ankara’daki büyük salon çökmüş, bütün maçlar Kolej’in ortaokul kısmındaki salonda oynanıyordu. O yıl Ankara Mahalli ligini yakından takip ettim. O zamanlar deplasmanlı Türkiye ligleri yoktu. Dereceye giren takımlar Türkiye Şampiyonasına giderdi.Ben bu salonun balkonundan tek başıma sürekli maçları ve Kolej antrenmanlarını izler, gördüklerimi ertesi gün bahçedeki potalarda yapmaya çalışırdım. O tarihte Ankara’nın en güçlü takımı Kolej’di. Bunun yanında Suspor, Şekerspor, Muhafızgücü gibi takımlar da başarılıydı. Hatırladığım kadarıyla Rüştü Yüce, Seyfi Kuştimur, İlker Esel, İbrahim Ortaç, Akın Öngör, Birol Öngör, Tansel Mıhçıoğlu, Barış Küce, Nur Germen ayrıca Suspor’dan Bülent Karpad, Gökmen Barış, Türkay Yener, Nuri Tan, Aydın Örs, Şekerspor’dan Savaş Küce, Yücel Çevik, Doğanspor’dan Kemal Erdenay, Nadir Vekiloğlu, Muhafızgücü’nden askerliğini yapan her milli oyuncuyu dikkatle izlerdim. Bu arada ben evin arka bahçesine tahtadan bir pota dikmiştim. Orada sürekli şut atıyordum. Alan pek nizami değildi ama en iyi şekilde oynamaya devam etmek için çabalıyordum. Bazen Kolej’e gider, bahçesinde oynardık. Birgün aynı arkadaşım geldi, “Mülkiye’de yıldız takımı kurduk teşvik maçları oynayacağız. Sen de oynar mısın?” diye sordu. Ben de “çok iyi olur” dedim. İlk öyle başladı benim Mülkiye’de yıldız takım maceram. Başlangıçta lisans falan yoktu. 1964 yılı. Bu arada futbol da oynuyordum. Çok hareketli bir gençtim. İlk maça çıktık. Ortam hiç zannettiğim gibi değildi. Savunmada ve hücumda sahanın neresinde duracağımı bile tespit edemiyordum. Tam anlamıyla rezil oldum. Ama yılmadım, çalışmaya devam.
3-4 maç sonra daha iyi oynamaya başladım. Böylece basketbol serüvenim resmen başlamış oldu.

Kariyerinizin ilk büyük döneminde 1968-1972 yılları arasında Kolej forması giydiniz. Basketbola attığınız bu ilk adımlar ve Kolej’de edindiğiniz deneyimler bir oyuncu olarak karakterinizin şekillenmesinde nasıl bir rol oynadı?

Basketbola Mülkiye’de lisanslı olarak genç takımda başladım. O dönemde Dr. Orhan Girgin bizim antrenörümüzdü. Çok esaslı bir antrenördü. Bütün fundamentali ondan öğrendim ve de çok iyi tatbik ettim. Mülkiye genç takımı ile çok başarılı 2 yıl geçirdik. Bu arada kaptanı olduğum Ankara Atatürk Lisesi ile namağlup Ankara ve Türkiye şampiyonu olduk. Daha sonra Mülkiye A takımına alındım. Orada da bir sezon oynadıktan sonra 1968 yılında üniversite döneminde Kolej’e transfer oldum ve o yıl Genç Milli Takıma seçildim. 1967’de de seçilmiştim ama kadroya giremedim, çünkü kadro çok güçlü ve yaş ortalaması büyüktü. 1968 yılındaki Genç
Milli takım ile İspanya’da Avrupa 4.sü olduk. Bu çok büyük bir başarıydı o dönem için. Kolej A takımında1968-1969 sezonu benim için başarılı bir yıl oldu. İlk defa basketbol deplasmanlı 1. Ligde yer almama rağmen maçlarda uzun süreler oynama şansı elde ettim. 4 yıl Kolej’de
oynadım. Her sezon Genç ve A Milli takıma çağrıldım. O zamanlar Fiba’da sistem şöyleydi. Ülkelerde resmi olarak bir Genç Milli takım vardı, bir de A Milli takım. Ümit Milli ve Yıldız Milli takımlar yoktu. Onun için Genç Milli takımda 19 yaşını doldurana kadar oynanıyordu. Bu jenerasyon 2 yıl sürüyordu, çünkü 19 yaşında oluşturulan Genç Milli takım 1 yıl sonra finallerde oynama hakkını kazandığı zaman 20 yaşında oluyordu. Dolayısıyla Fiba’da ve ülkelerde yaş konusunda illegal bir durum yoktu.Kolej’deki 3. Sezonumda A Milli takım olarak Fenerbahçe Sosyal tesislerinde kalıp uzun süreli çalışmalar yaptık. Bu arada çok sevdiğim Fenerbahçe’den bana transfer teklifi geldi. Kolej’in böyle durumlarda olumsuz bir tutumu olmazdı, kararı oyuncusuna bırakırdı. Fenerbahçe’den transfer
teklifi aldım ama transfer bir türlü sonuçlanamıyordu. Aslında herkes çok istekliydi, başta Batur ağabey, kayınpederi Talha Altınbaşak çok uğraştılar. Fakat ne olduysa oldu transfer gerçekleşmedi. Kolej haklı olarak bana “gidiyor musun, kalıyor musun bilelim, 1 hafta sonra sezon çalışmaları başlıyor ona göre kadro kurmamız lazım” dediler. Neticede çok sevdiğim Fenerbahçe camiasında
sadece mükemmel bir 3 ay geçirmiş oldum. Kolej’de 1 yıl daha oynayıp askere Muhafızgücü’ne gittim.

Serdar Ersözlü Arşivi


Kolej forması ile parkeye çıktığınız o dönemde ligdeki rekabet ortamı ve Ankara basketbolunun Türkiye’deki ağırlığı hakkında neler söylersiniz?

O zamanlar basketbol demek Ankara demekti. İstanbul, Ankara, İzmir bir dördüncü şehir 1. Lig düzeyinde yoktu. İstanbul’da Spor Sergi Sarayında ve İzmir’de Atatürk Spor salonunda özel bir atmosfer vardı. Seyirciler çok kaliteliydi, insanlar şık şık giyinip maçlara gelirdi.
İstanbul’da hatta öyle bir tribün vardı ki adına “Moda Tribünü” denirdi. Ankara ise biraz daha farklıydı ve tesisleşme daha ileriydi, çünkü bizim Ankara’da 9000 kişilik Atatürk Spor salonumuz vardı. Maçlarımızı orada oynardık. O salonda başka bir aktivite olunca Selim Sırrı Tarcan spor salonunda oynardık. Kolej seyircisi bizi çok yakinen takib ederdi. Gelenlerin çoğu üniversite mezunu ve Kolej öğrencisiydi. Büyük maçlarda Kolej bandosu gelirdi. 5-6 bin seyirciyle beraber muhteşem bir atmosfer oluşurdu. Onun sağladığı motivasyon ile maçlarımızı oynardık. Maçtan sonra da eğer kazandıysak takım arkadaşlarıyla beraber kaliteli bir restorana gider yemek yerdik. Eğer ertesi gün maçımız yoksa bazen hep beraber diskoteğe giderdik. Ama diskotekler şimdiki gibi değildi. Hakikaten çok kaliteliydi. Yıl 1968 -1969 Avrupa’da, Amerika’da ve Türkiye’de diskotekler bambaşkaydı. Şık giyimli kaliteli insanların gidip dans edip, müzik dinlediği yerlerdi. Ankara’da da böyle 2-3 tane diskotek vardı, oralara giderdik. Ertesi gün antrenmanlarımıza başlardık. Biz normalde haftada 3 antrenman yapıyorduk. Ama Avrupalılar çok daha fazla yapıyordu. Ben de bazı arkadaşlarımla diğer boş günlerde ferdi antrenmanlar yapıyordum.

Serdar Ersözlü Arşivi

1972-1974 yılları arasında Muhafızgücü takımında oynadınız. O dönem Türk basketbolunda önemli başarılar elde eden askeri takımların yapısı nasıldı abi? Sonra da Muhafızgücü dönemi size bir sporcu olarak ne tür disiplinler kazandırdı?

Benim Muhafızgücü’ne gitmem çok enteresan oldu. Hukuk Fakültesinde okuyordum, Muhafızgücü de kötü bir dönemdeydi. Arkadaşım olan Mahmut Uslu, (kendisini çok eskiden tanırım ve severim) o da o zaman Ziraat Fakültesini bitirmiş Muhafızgücü’nde yedek subay olarak askerliğini yapıyordu. Bana “Sen hukukta okuyorsun, devam mecburiyeti yok, gel Muhafızgücü’ne hem imtihanlara girersin, hem de askerliği aradan çıkarırsın, yoksa bu takım küme
düşecek, o zaman hiçbir basketbolcu gelemeyecek” dedi. Ben rahmetli babamla konuştum, kendisi de asker olduğu için “eğer imtihanlara girebileceksen iyi fikir” dedi. Birkaç kişinin, rahmetli Hüsamettin Topuzoğlu’nun da önayak olmasıyla biz askere gittik. Ligler devam ediyordu, daha resmi olarak askerliğim başlamamıştı ama maçlar oynanıyordu, beni Muhafızgücü’nde kağıt üstünde köşk bahçivan kadrosunda gösterdiler. İlk 4-5 maçı bu şekilde oynadım. İlk yıl çok iyi bir takımımız yoktu fakat dereceye girdik. 2. yıl ise çok güçlü bir takımımız oldu. Ben,Nur Germen ve Mehmet Tümer’e ilaveten Kemal Erdenay, Reşat Güney, Abdullah İnce, Osman Gündüz, Tufan Turan ve Yavuz Kıvaner askere geldiler, kadroya dahil oldular. Takımda çok güzel bir hava vardı. En ciddi rakibimiz Şekerspor’un önünde 1 mağlubiyet, 20 galibiyet ile şampiyon olduk. Ankara’dan bir takım ilk defa Türkiye şampiyonu oluyordu, hem de askeri takım olarak. Bu çok farlı birşeydi. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün huzuruna çıktık. Çeşitli kutlamalar oldu, sonra Kıbrıs Barış Harekatı başlamadan 2 ay önce Nur ve ben teskerelerimizi aldık. Diğer arkadaşlar devre kaybı oldukları için uzun ve zorlu bir askerlik yaptılar.

Serdar Ersözlü Arşivi

Buradan Eczacıbaşı döneminize geçelim abi. Muhafızgücü’nün ardından 1974 ile 1976 yılları arasında Türk basketbolunun o dönemki en büyük müessese kulüplerinden biri olan Eczacıbaşı ile parkeye çıktınız. Eczacıbaşı organizasyonunun o yıllardaki vizyonu ve bu büyük yapının bir parçası olma deneyimi size neler kattı?

Aslında benim Eczacıbaşı’na falan gideceğim yoktu, askerliği yeni bitirmiştim. Hukuk Fakültesinden mezun olma isteğindeydim, yani Ankara Kolej’inde oynamayı düşünüyordum. Fakat Nur Gencer ikide bir gelip “Yalçın Granit seni Eczacıbaşı’na istiyor” gel diyordu. Nur daha önce de bana Galatasaray için teklifte bulunmuştu. Ben o zaman pek istekli olmamıştım. O ısrarla Eczacıbaşı için gel konuş diyordu. Gittik konuştuk. Baktım şartlar güzel, gayet ciddi bir iş veriyorlar, kendi salonları var, o da güzel, yeni bir takım kuruyorlar, o da güzel. En çok da Yalçın ağabeyin beni ısrarla istemesi güzeldi. (Yalçın Granit’in benim basketbolumun üzerinde her yönüyle çok büyük pozitif etkileri vardır). Sonrasında Eczacıbaşı’nda işe başladım. Takım henüz tam 1.lig takımı değildi, büyük hedeflerle, mücadelelerle kuruluyordu. Bazı nedenlerle Yalçın ağabey Eczacıbaşı’nı bıraktı, görevi Ünal Büyükaycan devraldı. Yardımcısı da Önder Okan’dı. Böyle bir yapı ile 1.yılı oynadık. İlk kurulan bir takım için de fena olmayan bir derece yaptık. Ben, hem fabrikada çalışıyor, hem de basketbol oynuyordum, fakat çok yoruluyordum, çünkü 9 saatlik ciddi bir iş yapıyordum, sonra da basketbol oynuyordum. Neticede zaman zaman sakatlıklar geçiriyordum. 2.yıl yepyeni bir kadro oluştu Head coach olarak Aydan Siyavuş geldi. Onunla birlikte Efe Aydan, Mehmet Döğüşken, Reşat Güney geldi, Nuri Tan askerden döndü, Melih Erçin, Ali Kurt, Orhan Tuncer, Utku Olcay, Esat Özerten ve ben güçlü ve yeni bir kadro oluşturduk. Bu arada hem Muhafızgücü’ndeki son senemde, hem de Eczacıbaşı’nda iki ağır sakatlık geçirdim,bu sakatlıklar benim oyun performansımı çok düşürdü. Ancak yine de başarılı olduğum birçok maçlarım vardı. Neticede Muhafızcıgücü’nden sonra Eczacıbaşı’nda da 2. şampiyonluğumu yaşadım.Eczacıbaşı’ndaki işyerinin disiplinli yapısı bana uyuyordu, ancak Kolej ve Muhafızgücü’nün oyun felsefesi Eczacıbaşı spor takımının yapısında yoktu, ilk yıl Yalçın ağabey zamanında biraz benim oyun tarzıma uymasına rağmen 2. yıl tamamen farklı bir anlayış vardı. Özellikle Kolej’de oyunun esas aktörleri oyunculardı, coachlar bu performansın düşmemesini sağlardı yani NBA gibi.Eczacıbaşı’nda 2.yıl arkadaşım Aydan Siyavuş’un tarzı farklıydı. Oyun şekli coach odaklı idi. Ben bu sisteme tam ayak uyduramadım, ancak profesyonel anlayışım ile benden isteneni noksansız
yerine getirmeye çalıştım. Zaten istenilen hedefe varmış, şampiyon olmuştuk.

Serdar Ersözlü Arşivi


1976-1981 yılları arasında Tofaş forması için başarıyla ter döktünüz abi. Kariyerinizin bu en uzun ve soluklu döneminde Bursa basketbolunun yükselişine ve TOFAŞ’ın ligin
zirvesine kurulma sürecine nasıl tanıklık ettiniz?

Ben Eczacıbaşı’nda, işte bu atmosferdeyken, Yalçın İpbüken Eczacıbaşı’na geldi. Onu önceden tanımıyordum, Tofaş kulübünün başkanıymış. Aynı zamanda Tofaş otomobil fabrikasının personel müdürü. Zamanında Galatasaray’da basketbol oynamış. Tanıştık. Bir müddet sonra eski Eczacıbaşı’lı can arkadaşım Cevat Soydaş geldi. Dedi ki “bizimkiler seni almak istiyor” ben de “sizinkiler kim?” dedim. O da “Tofaş” dedi. Kendisine “ben Ankara’dan İstanbul’a yeni gelmişim, şimdi durupdururken Bursa’ya niye gideyim ki? Antrenörünüz kim?” dedim. Antrenör “Birol Öngör” dedi. Birol ağabey benim Kolej’de beraber oynadığım çok sevdiğim bir insandı. “Peki, geleyim, görüşeyim o zaman”dedim. Bursa’da Yalçın ve Birol ağabeyle görüştüm. Bana dediler ki “sen ne istersen veririz” Ben “vallahi bilmiyorum ki, geldik işte buraya”dedim. Basketbol oyunculuğunun yanında ciddi bir iş istediğimi söyledim, onlarda “iş kolay” dediler. Neticede anlaştık. Eczacıbaşı’ndan aldığım sporcu parasının aşağıyukarı üç mislini bana verdiler. Fabrikada güzel de bir iş sağladılar. İş Eczacıbaşı’ndaki gibi çok sıkı ve boğucu değildi. Zaten Tofaş o dönem İtalyan şirketi ortağı olduğu için sistematik olarak çok rahattı. Çok kaliteli kurumsal müessese yapısı vardı, yani para kazanmanın, harcamanın biçimi Eczacıbaşı’ndan çok farklıydı, rahattı. Eczacıbaşı’nda olduğu gibi burada da malzeme temin-takip işinde çalışıyordum. Eczacıbaşı’ndan gelen iş disiplinini burada da kullanarak fabrikadaki işleyişi çabuk öğrendim. Bursa’da İstanbul’dan daha farklı bir atmosfer vardı. Bursa kültür olarak o dönem gelişmekte olan bir ildi. Ben Tofaş’ta bütün kulüp mensuplarıyla, fabrikadaki arkadaşlarla güzel ilişkiler kurarak çok aktif bir süreç geçirdim, ve de o Kolej’deki maçlarım gibi sahada rahat oynadığım için, yani coach baskısından
çok oyuncu odaklı bir atmosfer olduğu için çok başarılı maçlar çıkardım. İlk yıl ligi 6. sırada bitirdik. 2. Yıl Nur Gencer menejer olarak Tofaş’a geldi. Önemli transferler yaptı. Takıma Reşat Güney’i, Nur Germen’i, Zeki Tosun’u, Erdoğan Barlı ve Faruk Çağan’ı getirdi. Ayrıca Yugoslavya’dan Blaj Kotorac diye bir yabancı oyuncu geldi. Harika bir insandı ve çok iyi oyuncuydu. Böylece güçlü bir kadro kuruldu. O yıl Eczacıbaşı’nın şampiyon olduğu ligde Bursa’da Eczacıbaşı’nı da yenerek lig 2.si olduk. Bir sonraki sezon Nur Gencer antrenör olarak Önder Okan’ı getirdi ve kadroda yine bir jenerasyon değişimi olmuştu. Kadroya yeni gençler geldi. Tofaş’ta oynadığım dönemlerde genel olarak iyiydik ama ligde sadece bir kere 2.liğimiz oldu. Bursa’da basketbola ilgi futbol kadar yoğun değildi. Basketbol kültürü biraz daha farklıydı, dolayısıyla arzulanan atmosfere ulaşılamıyordu. Son sezonumda Vladimir Heger isimli Çekoslavakya milli takım antrenörü geldi. Büyük antrenördü ve çok iyi insandı. Benden maksimum verimi aldı. Birgün kendi kendime “Ya tamam artık, 33 yaşıma geldim basketbolu bırakayım, fabrikadaki kendi işlerimle ilgileneyim” dedim. O sırada Heger, ülkede ve fabrikalarda otomobil krizi çıktığı için sözleşmesi devam etmesine rağmen tazminatını alarak Çekoslavakya’ya dönmek mecburiyetinde kaldı ve bu boş zamanda da Tofaş yıldız takımı ile ilgileniyordu. Bana da dedi ki “ben oyuncuları çalıştırıyorum sen de bana tercümanlık yap” dedi. Ben de “tamam” coach dedim. Antrenmanlarda ve maçlarda çocuklara söylemek istediğini oyunculara bağırarak söylüyordum. Heger bana döndü “sen saha içinde gözüne çarpan birşey varsa bana sormadan direkt çocuklara müdahale et, sen söyle” dedi. Ben de bu işi beğendim, oyunun her anında oyunculara ne yapmaları gerektiğini bağırarak söylüyordum. Maç bitti, Heger bana dedi ki “al bu düdüğü ve taktik boardu bundan sonra bu takımın antrenörü sensin” ben şaşırdım. “Ya coach yapma, ben antrenörlük filan yapmak istemiyorum” dedim. O da “yok yok çok iyisin, en iyisini yapabilirsin” dedi ve antrenörlüğe başladık. Heger Çekoslavakya’ya dönmeden önce yönetime demiş ki (bütün bunlardan benim sonradan haberim oluyor) “dışarıdan sakın başka antrenör aramayın, almayın, Serdar Ersözlü bu işi çok iyi yapar” demiş. Bu arada rahmetli Atilla Çakmak da durumu biliyor tabii, ikide bir yanıma geliyor “Serdar böyle böyle bir durum var, takımın başına geçiyorsun” diyor. Ben de ona dedim ki “ya Atilla ben daha basketbolu yeni bıraktım, A takımı antrenörlüğü ne ara çıktı, bir yıl önce sahada çok samimi olduğum, şakalaştığım, cılkını çıkardığım arkadaşlarıma şimdi antrenörlük mü yapacağım, beni dinlemezler ki ama istersen sana yardımcı olurum, takımı beraber sahipleniriz” dedim. Böylece antrenörlük hayatım isteyerek ya da istemeyerek başlamış oldu. Yalçın İpbüken TOFAŞ’tan ayrılıp İstanbul’a tayin oldu. Yerine kulüp başkanı olarak Ersin bey geldi. Ersin Taş, açıkçası basketboldan filan pek anlamazdı ama otomatik olarak fabrikanın personel yöneticisi olduğu için kulüp başkanı da oldu, Tofaş’taki gelenek böyledir. Ersin bey geldikten 3 sezon sonra basketbol A takımında işler istenildiği gibi gitmediği için Atilla görevden alındı ve genç takım antrenörü yapıldı. Bana da yönetimden “artık bu takımı sen çalıştırıyorsun, hazırlıyorsun, belki sonra başa senin de sevip sayacağın birisini getireceğiz” dendi. Ben de içimden dedim ki “kim olabilir ki, bu şartlarda Aydan Siyavuş gelmez, Yalçın Granit hiç gelmez”. Sonradan Önder Seden’in geleceğini öğrendim. Önder ağabey de zaten benim yıllar önce Genç Milli takımdan antrenörümdü. O gelince çok sevindim. “Tamam” dedim. Önder ağabeyli dönem başarılı sayılacak bir şekilde 2 yıl sürdü. Bu arada Bursa basınında Önder ağabeyi tenkit eden bazı yazılar çıkıyordu. İyi tanıdığım bir çakma gazeteci, Önder ağabey hakkında başarısızlığını ifade eden yazılar yazıyordu. Ben de kendisine “böyle yazılar yazma” deyip azarlıyordum. En sonunda çok kötü bir yazı yazmış, ben bütün uğraşmalarıma rağmen yazının baskıya verilmesine mani olamadım.Yazı ertesi gün çıkmış, ben sinirden o yazıyı okumadım. Önder ağabey o gazeteciyi yakalamış ve çok sert konuşarak”bu ne biçim yazı” demiş. Çakma gazeteci korkudan “o yazıyı bana Serdar ağabey yazdırdı” demiş. Evet bu benim için çok kötü bir durumdu, ama telafisi kolaydı. Çağırırsın beni, sorarsın işin “aslı nedir” diye gerçek ortaya çıkar. Ama bunlar yapılmadı. Ancak ben gerekeni yaptım, o alçak bir daha gazetecilik yapamadı. 13 yıl dürüstçe çalışıp birçok yenilikler getirdiğim Tofaş Spor Klübü yöneticilerine çok kırıldım. Burada fabrika yönetimini ve çalışanlarını ayrı tutuyorum. Onlar yaklaşık 7.000 kişi, her zaman yanımdaydı. Neyse bu olayların üzerine beni A takımdan çıkardılar. Dediler ki “sen genç takım çalıştır”. Ben de tepki göstererek “bu saatten sonra ben genç takım falan çalıştırmıyorum. Burada fabrikadaki işime devam ederim, gerekiyorsa da tasımı, tarağımı toplar İstanbul’a giderim” dedim. Ama hemen İstanbul’a gidemedim, çünkü Bursa’da kurulu bir aile düzenim vardı. Yıl sonuna kadar spor kulübümden tam maaşımı almaya devam ettim. Sonra da fabrikadaki normal memur maaşımı almaya devam ettim. Maddi olarak sorunum yoktu. O dönemde kulüpteki birçok olumsuzluklara karşı mücadele ettim. Neticede Tofaş o sezon küme düştü ve Önder ağabey takımı bıraktı. TOFAŞ’tan bütün hukuki ve maddi haklarımı aldıktan sonra çok sevdiğim dostlarım Cihangir Sonat ve rahmetli eşi Jülide Sonat yardımıyla İstanbul’a geldim. İstanbul’da bana yeni bir takım buldular. Bu takım Yeşilyurt’tu. İstanbul Yeşilyurt Spor Klübü çok popüler bir kulüptür. Basketbol takımı İstanbul mahalli liginde oynuyordu. Uzun çalışmalar sonunda güzel bir takım kurduk. Hedefimiz 2. Lige çıkmaktı. O sırada Bakırköy takımı da çok güçlüydü. Bakırköy’ün ardından biz ligi 2. bitirdik. Fakat lig statüsü gereği 2. lige yükselme aşamasına ulaşamadık. Ben 2. lige yükselmek için yönetimden 3 yıllık bir süre istemiştim. Yeşilyurt devasa kapasiteli, parası falan çok olan bir
müessese Klübü değildi, daha ziyade sosyal bir kulüptü. O günlerde benim tam istediğim gibi bir gelişme oldu. Kulübün yarım kalmış bir salon inşaatı vardı,
çatısı falan yapılmamıştı. Çevre evlerde oturanlar deniz manzaralarına mani olur diye belediyeye şikayet edip inşaatı mahkeme kararı ile durdurmuşlardı. Ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in kulübe
geleceğini duydum. Hemen bir organize yaptım, görevlilere “burada ne kadar ufak çocuk, sporcu varsa üzerlerine Yeşilyurt yazılı T-shirtleri giydirin, ben bir plan yapacağım” dedim. Cumhurbaşkanı
Kenan Evren protokoldakilerle birlikte spor salonu tarafına doğru yürürken açık hava sahasının önünden geçiyordu. Arkamda her yaştan bir sürü çocuk vardı. Ben tam o geçerken protokole doğru seslendim. “Kulübümüze hoşgeldiniz Sayın Cumhurbaşkanım” dedim. O da döndü “merhaba hoca” dedi. O sırada çocuklara verdiğim işaretle hepberaber bütün çocuklar bir ağızdan bağırmaya başladı. “Cumhurbaşkanım, hoş geldiniz, salonumuzu istiyoruz”. Kenan Evren şaşırdı, bana döndü “hoca nedir bu” diye sordu. Ben de “efendim, şimdi burada gençlerin spor yapacağı bir salon inşaatımız var, ama yapımı durduruldu. Çevredeki ev sahipleri deniz manzaralarına mani oluyor diye şikayetçi olmuşlar, inşaat öylece kaldı.” dedim. Kenan Evren, yanında yürüyen
Bakırköy Belediye Başkanı Yıldırım Aktuna’ya dönerek “reis ne diyor hoca, işin aslı nedir” dedi. O da “efendim işte böyle bir hukuki durum” deyince Kenan Evren kızdı. “Bırakın yahu, şimdi gitsinler
sahilde serilsinler, yatsınlar, burada gençliğin spor yapmasını sağlayın, çocukların oynayacağı salonlu yapın, açın burayı,inşaatı derhal tamamlayın”diyerek talimatı verdi. Ertesi gün de gazetelerde “sağolsun Cumhurbaşkanı salonu kurtardı” diye haberler çıktı. Nitekim, bir gün sonra inşaatın tekrar başlaması için resmi talimat geldi. İnşaat yeniden başladı. Ben bizzat teknik salon detayları için inşaatçılara yardım ediyordum, çünkü daha önce TOFAŞ’ın salonu yapılırken de salon teknik detaylarını ben planlamıştım. Neticede Yeşilyurt’ta Avrupa standartlarında çok güzel bir salon yaptık, ancak zayıf bütçeyle o yıl ligde 2. lige çıkma başarısını gösteremedik, ama bir sonraki yıl (benim 3. yılımda) 2.lige çıkmayı başardık. Bir yıl daha Yeşilyurt’u 2.ligde çalıştırdıktan sonra beni isteyen Galatasaray’a antrenör olarak gittim ve Yeşilyurt yönetimine şu tavsiyede bulundum. “Bana verdiğiniz görevi laikiyle yaptım, salonu da bitirdik, takımı da 2.lige çıkardık ama siz sakın 1.lige çıkmayı düşünmeyin, en başta bütçeniz yetmez, 2.ligde kalıcı olun”dedim. Nitekim benden sonra uzun yıllar 2.ligde oynadılar. Çok yakın arkadaşım Aydan Siyavuş ile beraber Galatasaray’a transfer oldum. Önce idareci olarak Nur Gencer vardı, ardından Nur bıraktı, 2 sezon Galatasaray’da antrenör olarak çalıştım. (Alp Yalman ve Faruk Süren’in başkan olduğu dönemdi) 2. Sezonda Türkiye Kipa’sını kazandık. Bu dönemde aynı zamanda A ve Ümit Milli takım antrenörlükleri de yapıyordum. 2 yılın sonunda Galatasaray’ı da bıraktım ve Yalçın Granit vasıtasıyla Türkiye Basketbol Federasyonuna girdim. 10 yıl civarında federasyon bünyesinde teknik koordinatör olarak özellikle altyapı milli takımlarında görev yaptım.Bu dönemde ekibim ile yaptığımız yurtdışı ve yurtiçi çalışmalarının sonucu olarak çok başarılı alt yapı takımları oluşturduk, örneğin 1987 jenerasyonu 1986 ve 1988 jenerasyonları ile birlikte peşpeşe yıldızlar, gençler ve ümitler kategorisinde Avrupa Şampiyonalarında final oynadık. Daha sonra kurulan takımlarımız da bu kategorilerde birçok şampiyonluklar kazandı. Sonunda bu işi artık bırakmam gerektiğini hissederek basketbol kariyerimi sonlandırdım.


Anlıyorum abi. Yani aktif basketbol kariyerini ve hocalığı bitirdikten sonra bir nevi camianın o günkü koşturmacasından uzaklaştınız

Uzaklaştım denemez de, artık aktif olarak çalışmadım. Zaten birçok genç arkadaşı yerime adapte etmiştim ve gerektiği zaman onlara yardımcı oluyordum. Ben tam 45 yıl o mevzuları birebir yaşadım, oyuncu olarak, antrenör olarak, teknik yönetici olarak, herşeyi tam anlamıyla zirvede yaptım.

Serdar abi, aktif oyunculuk döneminizde hiçbir zaman resmi olarak Fenerbahçe forması giymediniz, aslında bir dönem transferiniz gündeme gelmişti, ama internetteki kaynaklarda
bu sürecin detayları tam olarak yazmıyor. O dönem Fenerbahçe ile aranızda neler yaşandı?

Evet, 1971 yılında Fenerbahçe ile aramda bir transfer süreci yaşandı ama gerçekleşmedi. Daha önce de bahsettim, Fenerbahçe çok sevdiğim bir camia idi, ben de orada top oynamayı çok istiyordum. Ancak amatör şubede bazı gerekli maddi imkanları yerine getiremediler, yani yatacak yer, cep harçlığı gibi basit konular. Ben de Ankara’ya Kolej’e dönmek
zorunda kaldım.

Parkede pek çok kez Fenerbahçe’ye karşı rakip oyuncu olarak mücadele ettiniz. Bir rakip oyuncunun gözüyle o yıllarda Fenerbahçe’ye karşı oynamak nasıl bir duyguydu?

Fenerbahçe’ye karşı oynamak demek, Türkiye’nin en iyi takımına, en süper camiasına karşı oynamak demekti. Bu her zaman farklı bir histir, fakat Fenerbahçe’de şöyle bir durum vardı. Kadroda Ankara Koleji kökenli (Kolej’den yetişmiş) oyuncular bulunuyordu. Benim de çok sevdiğim ağabeylerim bu kadrodaydı. Erdal Poyrazoğlu, İlker Esel, Akın Öngör gibi. Bir de ben yazları İstanbul’a geldiğimde Bağdat caddesine çok giderdim. Genç bir oyuncu olarak oralarda takılırdım, Fenerbahçe’de oynayan arkadaşlarımla vakit geçirirdim, yani o camia bana hiç yabancı değildi. Üstelik, 1971 yılında Avrupa Şampiyonası, Balkan Şampiyonası ve Akdeniz Oyunları kapsamında tam 3 ay boyunca Fenerbahçe sosyal tesislerinde yapılan milli takım kampındaydım. Kamp boyunca da Fenerbahçe kültürünün tamamen içindeydim. Orada çok sevdiğim
arkadaşlarım vardı. Mesela Hakkı Tankut ve Tufan Turan, genç oyuncular olarak Fenerbahçe’de oynuyorlardı. Büyük kulüpler farklı camialardır, mesela Galatasaray’ı da severim, orada da çok güzel dostluklarım vardır, ama oyuncuları hariç tutarsam, Galatasaray bana hiçbir zaman Fenerbahçe kadar yakın gelmedi. Galatasaray’da Nur ağabey (Nur Danişment) beni çok severdi. Şengün
ağabey (Şengün Kaplanoğlu) de öyleydi. Fuat Tahir ve Muzaffer Demir de Galatasaray’da benim çok yakın arkdaşlarımdı. İstanbul’daki diğer takımlarda da yakın arkadaşlarım vardı.
Zaten eskiden basketbol dünyası böyle sert ve mesafeli değildi, şimdi çok değişti. Biz Spor Sergi Sarayı’nda da oynasak, Ankara’da da oynasak, maç bittikten sonra hep beraber gider yemek yerdik. İstanbul’da Eczacıbaşı’nın ilk yılı da dahil olmak üzere maçtan sonra Elmadağ’daki Divan Pastanesine gider, mağlup olan da, galip gelen de aynı masada oturur, neşeyle yemek yer sohbet ederdik. Herkes birbirine karşı samimi ve saygılıydı, ama şimdi maalesef öyle değil, çünkü artık işin içinde çok yüksek paralar ve menfaatler var. Bir de tabii artık kulüpler kendi içlerine çekildiler. Müessese kulüpleri olan Efes Pilsen ve Eczacıbaşı bu profesyonelleşmenin başını çekti. Bizim dönemimizde ihtisas kulüpleri dediğimiz Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve diğerleri ekonomik olarak kendilerini pek zorlamazlardı, dolayısıyla biz oyuncular da bu konularda çok rahattık. Mesela Beşiktaş’tan Hurşit Baytok, Battal Durusel, Faruk Çağan benim can arkadaşlarımdı. İTÜ’de ve diğer takımlarda da durum aynıydı. Herkesle aramız çok iyiydi.

Fenerbahçe sizin de belirttiğiniz gibi Türk sporunun en köklü ve en büyük
camialarından biri. Sizin döneminizde Fenerbahçe ismi siz ve diğer rakipler için parkede nasıl bir motivasyon kaynağı oluşturuyordu?

Eğer maçı İstanbul’da oynuyorsan Fenerbahçe karşınızda kazanmak tabii ki çok zordu. Ankara’da oynamak da zorluydu ama Ankara’daki salon atmosferi Fenerbahçe’ye değil Kolej’e uygundu. Neticede Ankara’da Fenerbahçe’yi yenmek büyük bir şerefti. İstanbul’da yenmek de ayrı bir gururdu ama İstanbul’da yenilirsen de kimse yadırgamazdı. “Koca Fenerbahçe’ye yenildik” der geçerdin. O dönem bir de İTÜ (İstanbul Teknik üniversitesi) gerçeği vardı, dönemin en iyi takımı İTÜ’ydü. Oradaki oyuncular da benim milli takımdan çok sevdiğim arkadaşlarımdı, yani ben duruma hiçbir zaman sadece rakip bir camia gözüyle bakmadım. Galatasaray ve Beşiktaş’ı da sayarsak bu 4 büyük İstanbul takımına karşı oynamanın havası her zaman başkaydı. Ayrıca bu büyük maçlar benim için her zaman bir ölçü olmuştur. Milli takım yöneticisinden, coachından,
gazetecisinden hatta federasyona kadar herkes seni o maçlardaki performansınla değerlendirirdi.

O dönem basketbolun kalbi İstanbul’da, Spor Sergi Sarayı’nda atıyordu. Bir rakip oyuncu olarak, Spor Sergi’nin o kendine has büyüleyici ama bir o kadar da baskılı atmosferinde parkeye çıkmak size neler hissettiriyordu. O salona dair unutamadığınız anılarınız var mı?

Anı çok tabi. Unutmak mümkün değil. O dönem İstanbul’da maç oynanacak başka kapasiteli salon yoktu, mecburen o salonda oynuyorduk. Maçtan bir gün önce gidip salonda antrenman yapardık, hatta salonda başka bir organizyon yoksa İstanbul’a 2 gün önceden gelir iki antrenman yapardık. Biz Ankara Kolej’i olarak da, Muhafızgücü olarak da İstanbul’a bu şekilde gelirdik. Köhne bir salondur aslında, duşlar akmaz, salon soğuktur, parkeler çok kötüdür, binbir türlü eksiği vardır, ama bunlar hiç sorun değildi, çünkü atmosferi muazzamdır. Kadın, erkek, genç, yaşlı son derece kaliteli, elit bir seyirci kitlesi maçlara gelirdi. Eski sporcular tribünde yerini alır, maçı güzelleştirirlerdi. Ankara Koleji’nin İstanbul’da çok büyük bir havası vardı, Kolej mezunlarının çoğu İstanbul’da yaşadığı için maçlarımız tamamen dolu tribünlerin önünde oynanırdı. Atmosfer böyle olunca İstanbul maçlarımız her zaman çok renkli ve unutulmaz geçerdi. Diğer unutamadığım anılardan biri, Can Bartu’nun salonda oturduğu sabit bir köşesi vardı. Potaaltının hemen arkasında otururdu, biz sahaya çıktığımız zaman mutlaka selamlaşırdık. Bir sporcu olarak bize her zaman büyük ilgi ve saygı gösterirdi. İtalya’da uzun yıllar futbol oynamış, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmiş çok değerli bir sporcuydu. Ben rahmetliyi çok severdim, çok şık
giyinirdi. (Ben de giyimime, şıklığıma çok özen gösterirdim, günün modasını yakından takip ederdim, eğlenmeyi, güzel yerlerde yemek yemeği, kaliteli insanlarla bir arada olmayı ve hareketli bir hayat yaşamayı gençliğimden beri çok sevmişimdir, bunlar benim olmazsa olmazlarımdır.) Salona dair enteresan bir anı: 8 Mart 1970 Pazar günü İstanbul Spor Sergi Sarayı’ında PTT ile Kolej’in maçı vardı, ancak aynı gün daha önce oynanan voleybol maçları nedeniyle 1-1,5 saatlik bir gecikme oldu ve bizim maçtan önce oynanan basketbol maçında potalardan birinin çember bağlantısı yerinden koptu. Yedek çember olmadığından ve o saatte tamirci bulunamadığından maç ertesi güne tehir edildi, ancak Kolej takımın yarısının pazartesi günü işleri ve okulları olduğundan Ankara’ya dönmek mecburiyetinde kaldı. Antrenörümüz Erdem ağabey de (Erdem Tulgar)
duruşması olduğundan Ankara’ya döndü. Biz 6 oyuncu İstanbul’da kaldık. Barış Küce, Ali Akatlı, İlhan Malkoç, Doğan Elverenli, Yavuz Kıvaner ve ben. O gece biz otelde 6 oyuncu nasıl oynayacağımıza dair planlar yapıyorduk ama bir türlü uzlaşamıyorduk. Neyseki Erdem ağabey
ertesi gün maça yetişti de doğru düzgün sahaya çıktık ve maçı 94-63 kazandık.
Unutamadığım bir diğer anı, Yeşilylurt takımını çalıştırıyordum, kritik bir final maçımız vardı ve maç çok çekişmeliydi. Biz 10 sayı ilerideydik, bir ara mola aldım (benim yardımcı antrenörüm ve
idarecim yoktu hatta seyircimiz bile yoktu) Taktik boardu kenardan aldım, bir döndüm takım yok, hepsi tribünde, rakibin 50-60 kadar taraftarıyla kavga ediyor. Hemen fırladım, oyuncularımı tekme tokat sahaya indirdim. Bu durumda bir takım diskalifiye olur. Çok eski ve yakın arkadaşım olan Fiba hakemi Necip Kapanlı bana “maalesef diskalifiye oldun” dedi. Ben de “ne diyorsun ya, bu benim hayati maçım, ver bir teknik faul geç git” dedim. Sağolsun o da öyle yaptı, maça devam ettik ve sonunda kazandık. Ben hemen hakem odasına gittim, maç kağıdını imzalayıp aldım, lisansları da aldım, oradakiler beni tebrik ediyor, sinirden ben hiçbir şey duymuyordum, derdim ceza filan almamaktı. Koşarak soyunma odasına indim, oyuncuların hepsine feci fırça atıyorum, o sırada sarhoş taraftarların tamamı koridora inmiş bizimkileri bekliyorlardı. Gece saat 11. Bizim takım (Vücutlar sıcak) koridora bir fırladı, pataküte hepsini kan revan içinde bıraktı. Birden Çevik Kuvvet polis otobüsleri geldi, ekip kavga edenlerin tamamını Nişantaşı karakoluna götürdü. Ben de oraya kendi arabamla gittim. Bu arada bizim emektar minibüs şöförü Yeşilyurt kulübünü arıyor, böyle böyle oldu, takım karakolda, nezarethanede diye. Kulüpte yöneticiyiz diye hava atan tipler “Serdar hoca orada mı? O halleder, biz şimdi oralara gelemeyiz” diyorlar. Neyse, ben karakola geldiğimde, 3-4 mahalle polisinden başka kimse yoktu, meğer Çevik Kuvvet ekibi, bizimkileri merdiven altındaki ufacık nezarethaneye tıkmış, kapıyı da kitlemiş, çekip gitmiş. Derken rakip takımın kulüp başkanı rahmet ünlü aktör Önder Soner ve karakol başkomiseri geldi. Birbirimize “geçmiş olsun, kavgacıları barıştıralım” falan dedik, ancak onlar nerede?, meğer onları karakolun arka bahçesine almışlar, 50 civarında adam, üst baş yırtık, kafa göz sarılı, tek sıra halinde duruyorlar. Bizimkiler çıktı, tek tek el sıkışıp sarıldılar, böylece karakolda biten maç tatlıya bağlandı. Spor hayatımda unutamadığım film gibi bir olaydı.


Karşı karşıya oynadığınız Fenerbahçe takımlarında sizi en çok zorlayan, savunmakta en çok güçlük çektiğiniz ya da parkedeki mücadelesine en çok saygı duyduğunuz isimler kimlerdi ?

Tabi çok isim var, örneğin Erdal ağabey (Erdal Poyrazoğlu) çok müthiş bir oyuncuydu, hakikaten durdurulması çok zordu. Kendisiyle Kolej ve milli takımlarda da oynama şansını elde etmiştim. Ayrıca çok yakın aile dostumuzdur. Keza, İlker ağabey (İlker Esel) var. Hüseyin Kozluca var. Ferhan ağabey (Ferhan Baras) var. Onlar o dönemin gerçek yıldızlarıydı,
zaten hepsi milli takım oyuncusuydu. Hepsiyle çok samimiydim, hele İlker ağabeyle dostluğumuz çok farklıydı. O da benim gibi jazz müziğini çok severdi, evine gider müzik dinlerdik. Sonra Batur ağabey vardı, Batur ağabey Fenerbahçe’den başka Beşiktaş’ta ve İTÜ’de antrenörlük yaptı, ayrıca benim de milli takımlardan antrenörümdü. Karşısında oynamaktan keyif aldığım oyunculardan biri de Tufan Turan’dı.


Serdar abi, bugünün gözüyle baktığınızda, oyuncu Serdar Ersözlü’nün geçmişteki
oyun tarzına dair özeleştiri yaptığınız, eleştirdiğiniz noktalar oluyor mu?

Fundamental (temel teknik) konusunda o dönem üzerime kimseyi tanımazdım. Nedenini açıklayayım. Ben bütün kaynakları yakından takib eder, NBA’i çok sıkı izlerdim. Şöyle ki, o dönem TRT’de çalışan ve sonradan Muhafızgücü’ndeyken antrenörlüğümü de yapan eski basketbolcu Tarcan Gönenç ağabeyimiz vardı. TRT’nin arşivinde 16mm.lik en son oynanmış NBA maç filmleri vardı. Ben gider, o filmleri TRT’de arşiv odasında saatlerce seyreder, daha sonra gördüklerimi salonda çalışırdım. Mesela, 1971 yılında o dönem Baltimore Bullets’ta (sonradan Washington Wizzard olan takım) oynayan efsanevi Earl Monroe (Earl the pearl) 10 numaraydı. Türkiye’de kimsenin bilmediği ve yapmadığı o meşhur “reverse” hareketini ben tamamen onun filmlerden görerek öğrendim. Bu ve bunun gibi hareketleri gider antrenmanda tek başıma çalışır, maçlarda da uygulardım. Mesela yüksek dripling tekniklerini, Pete Maravich’in hareketlerini hep o filmlerden öğrendim. O yıllarda Türkiye’de internet falan yok, televizyon yayını kısıtlı, bütün bunları
insanlar nereden bilecek, ancak yurtdışından gelen kaliteli oyuncuları canlı takib edip fikir sahibi olunuyordu.
Hiç unutmam, 1972 yılının yazında, iki Amerikalı basketbol antrenörü Ankara’da milli takım aday oyuncularına bir haftalık antrenman yaptırdı ve benim çeşitli dribling, pas ve jump shootlarımı çok
beğendikleri için kameraya çektiler. Bunları Amerika’da yayınlayacaklarını söylediler. Yıllar sonra antrenörlük yaparken de bütün bu fundamental hareketlerini oyuncularıma noksansız öğretmeye çalıştım. Kendime dair en büyük eleştirim ise şudur. Ben o kadar iyi bir fundamentala ve yüksek hücum potansiyelime rağmen sahada her zaman bana verilen takım görevine sadık kaldım. Coach’un oyuncusu olmak için kendimi çok kısıtladım. Bu yüzden özellikle milli takımlarda çok yüksek skor performansları gösteremedim, çünkü bana top getirme, pas verme, oyun kurma, pres yapma gibi görevler verilirdi. Ben de o görevleri kusursuz yapmak için oynardım. Skor yapmayı ikinci plana atardım. Şimdiki aklım olsa, sahada kesinlikle kendi skoruma daha çok yönelirdim. Ayrıca en büyük şanssızlığım, kendime çok iyi bakmama rağmen iki önemli sakatlık geçirmemdir. İyileşmem aylarca sürdü.

Serdar Ersözlü Arşivi
Serdar Ersözlü Arşivi
Serdar Ersözlü Arşivi
Serdar Ersözlü Arşivi



Eski bir oyuncu ve deneyimli bir spor adamı olarak Fenerbahçe’nin hem Türk hem de Avrupa basketbolundaki bugünkü konumunu, ulaştığı seviyeyi nasıl buluyorsunuz?

Bugünün koşullarıyla, o günün koşullarını kıyaslamak doğru olmaz. Bizim zamanımızda şimdiki gibi devasa transferler, sınırsız oyuncu bütçeleri, büyük paralar yoktu. Yabancı oyuncu diye birşey zaten yoktu. Türkiye’de görev yapan bazı Amerikalı oyuncular birkaç takımda mevcuttu. Avrupa’da bugünkü gibi her hafta oynanan maçlar da yoktu. Bizim dönemimizde lig şampiyonu olan takım, Şampiyon Klüpler kupasına gider, Türkiye kupasını kazanan takım da Avrupa’nın 2. kupası olan Koraç Kupasına giderdi. Elenene kadar oynarlar, elendiği an dönerlerdi. Şimdi öyle değil ki. Bir sezonda Avrupa’da en az 7-8 takımla Euroleague ve benzer liglerde devasa organizasyonlar içinde oynuyorsun. Koşullar tamamen değişti. Şimdiki bu muazzam atmosferi biz o zamanlar hayal bile edemezdik. Bugünün basketbolu çok daha ileri seviyede, oyuncuların fiziği çok daha iyi, kondisyonları çok daha yüksek, top hakimiyetleri ve fundemantelleri çok daha gelişmiş durumda, herşey çok yukarıda. Ayrıca kurallar da değişik.Bizim zamanımızda 3 sayı yoktu. Sahanın neresinden atarsan at 2 sayı sayılırdı, dolayısıyla oyun 3 saniye çizgisi etrafında sıkışır kalırdı. Şimdi ise sahanın her yerinden atış yapan ve havalarda uçan
oyuncular mevcut.

Aslında aradaki en keskin farkı modern, hızlı ve endüstriyel basketbol olarak özetlediniz, ama yine de sormuş olayım. Bugünün basketbolu ile sizin döneminiz arasındaki en büyük farklar nelerdir?

İşte tam olarak bu anlattıklarım. Bir kıyaslama yapmak imkansız. Basketbol çok ileri bir seviyeye taşındı.

Bugünün yerli oyuncu havuzunu, alt yapı düzenini ve genel gidişatı göz
önünde bulundurduğunuzda Türk basketbolunun son durumu hakkında neler söylemek istersiniz.

Bu konuyu kendi tecrübelerimle şöyle özetleyeyim. Federasyonda çalıştığım dönemlerde, Ümit, Genç, Yıldız ve Küçük Yıldız takımları teknik koordinatörü olarak görev aldım. Tüm 10 yıl boyunca bütün altyapı maçlarını canlı takib ediyordum. Kulüplerle ve takımlarla çok yakın diyaloğum vardı. O tarihlerde, kulüplerin A takımları kadrolarında 3 yabancı oyuncu bulundurabiliyordu. Bunlardan ikisi oynar, biri kenarda bekler, ya da biri çıkınca diğeri girerdi. Türk oyuncuları için öyle korumacı bir kural vardı ve bu çok güzel birşeydi. Ama şimdiki kurallara bakıyoruz Avrupa’da başarı hedefleyen bir takım kuruyorsun kadrodaki bütün oyuncular yabancı.
Böyle takım mı olur? Monaco takımı diyorsun, kadro tamamen yabancı oyunculardan kurulu. Avrupa liglerinde oynayan birçok takım böyle. Bu işin en temel çözümü, yerli genç oyuncuları da
yabancılar seviyesine getirmektir. Bunun için genç oyuncuyu yetiştirecek, basketbol tekniğini çok iyi bilen (özellikle uzun yıllar milli takım seviyesinde oynamış basketbol antrenörleriyle) bu yetenekli gençleri eğitmektir. Buradaki başka bir sorun, başarılı alt yapı antrenörünün bir üst seviyeye geçme arzusudur. Bu istek gayet doğaldır, ancak onlara yaptığı işin önemini belirtip, maddi imkanlarını artırırsak, alt yapılarda birçok kaliteli yetiştiricimiz olur. Buradaki diğer önemli bir konu, oyunculuk başka birşeydir, antrenörlük başka birşeydir, coachluk başka birşeydir. İyi bir oyuncu yetiştirmek için basketbolun temel tekniğini çok iyi bilip, bunu oyunculara en iyi şekilde öğretmek gerekir. Ayrıca oyuncunun fiziki kondisyonunu geliştirmek için de çok kapsamlı çalışmalar yapılması lazımdır. Federasyonda teknik koordinatör olarak çalışırken Türkiye’deki bütün yetenekli çocukların maçlarını ve çalışmalarını izler, onlara basketbollarının gelişmesi için yardımcı olurdum, o oyuncuların antrenörleri ile de yakın temastaydım. Mesela Ankara’da yetenekli bir çocuk vardı, sık sık maçlarına gider, yakından izlerdim, çalışmalarını takib ederdim, antrenörüyle konuşur, “bak bu çocuğu şöyle oynat, böyle hazırla, şu an yıldız takımında oynuyor, bu bölgede iş yapıyor ama yarın A takıma çıktığı zaman bu pozisyonda oynayamaz, sen şimdiden onu forvet olarak hazırla, içeri sokup harcama” diye yol gösterdim. Ve o çocuk A Milli takıma kadar yükseldi.

Son olarak bu röportajı okuyan tüm basketbol severlere mesajınız
nedir?

Basketbol camiasının bir üyesi olmak gerçekten büyük bir ayrıcalık, fakat bu güzel camianın içindeki herkesin bu kültüre yakışır şekilde hareket etmesini tavsiye ederim. Bunların en başında da kulis yapmamak, her zaman açık ve dürüst olmak gelir, tabi ki tenkitler olacaktır, ama kimin hakkında konuşuyorsan git önce onun yüzüne söyle, arkasından iş çevirme.
Ben hayatım boyunca hep böyle yaptım. Gittim insanların yüzüne karşı konuştum. Biriyle bir derdim mi var, ilk önce gider onunla tartışırım, meseleyi yüzüne de söylerim, yani benim yaşantımda dürüstlük ve güven her zaman ilk planda gelir. Bunun yanısıra 1964 yılından bugüne birçok dostum ve arkadaşım oldu, kimileriyle çok uzun tartışmalara girdim ama hiçbiriyle küs ve kavgalı olmadım. Bütün bu arkadaşlarımın ve dostlarımın hepsine sağlıklı, mutlu, başarılı güzel
günler diliyorum. Aramızdan ayrılmış olan dostlarımızın da ruhları şad, mekanları cennet olsun. Herkesi sevgi ve saygıyla kucaklıyorum.

Yorum bırakın