Erdem Can: “İyi ki Yolum Fenerbahçe’den Geçti”

RÖPORTAJI PODCAST OLARAK DİNLEMEK İÇİN: Spotify / YouTube

2012 yılından beri Fenerbahçe’mizde çalışan, efsane başantrenörümüz Željko Obradović ile EuroLeague şampiyonluğu dahil birçok başarıda pay sahibi olan, kişiliğiyle taraftarın sevgisini kazanan ve Utah Jazz’in teklifini kabul ederek NBA’de görev yapacak olan ilk Türk yardımcı antrenör olan Erdem Can, İstanbul’daki son günlerinde Salon Tribünü ekibinden Baran Arslan ve Erdi Tiran’ın geçmişe ve geleceğe dair sorularını yanıtladı.

23 Ağustos 2021 Pazartesi günü, Ülker Spor ve Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen bu söyleşiye katkılarından dolayı Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı İletişim ve Medya Sorumlusu Sayın İlker Üçer’e, basketbol antrenörü ve FBTV yorumcusu Sayın Murat Didin’e ve Sayın Kıvanç Gacemer’e teşekkürlerimizi sunarız.

Erdem Hocam, öncelikle bizleri salonumuzda ağırladığınız için çok teşekkürler. Sizin gibi değerli bir koç ve özel bir figürle röportaj yapma fırsatı bulduğumuz için çok mutluyuz. İlk olarak zamanı geçmişe sarmak istiyoruz. 3 Kasım 1980’de, Ankara’da Makine Kimya Endüstrisi işçisi Şinasi Can ve eşi Fikriye Can’ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiniz. Bir emekçi çocuğu olarak, nasıl bir çocukluk ve gençlik geçirdiniz? Basketbolla tanışmanız ne şekilde gerçekleşti?

Ben ve ağabeylerim, tabii ki mütevazı bir hayat içerisinde doğduk. Geniş bir aile yapımız vardı. Biliyorsunuz, eski ailelerde genelde öyledir. Halalar, amcalar, herkesin birbirine yakın, beraber büyüdüğü bir ortam olur. Dolayısıyla, mütevazı ama geniş bir aile yapısı içerisinde, sevgi ve dayanışma içerisinde büyüdüğümüzü söyleyebilirim.

Halk arasında “Mülkiye” olarak anılan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldunuz. Mülkiye’nin sizin basketbol hayatınızda önemli bir yeri var, oyunculuk ve antrenörlüğe geçiş döneminizde neler yaşanmıştı?

Mülkiye benim için çok önemli. Çünkü Türkiye’nin en önemli okullarından birisi. Cumhuriyet tarihi boyunca ülkenin siyasal yapısında, iyisiyle ve kötüsüyle, onu da söylemek lazım, birtakım liderler yetiştirmiş bir yapı. Ben orada ülkemizin hafızası çok değerli hocalarıyla büyüdüm. Çok değerli, cumhuriyet değerlerine sahip, bunları bize aşılamaya çalışan, çok önemli hocalarla büyüdüm. Üniversitede çok değerli arkadaşlarım oldu, ki onlar bugün ülkenin güzel yerlerinde hizmet veriyorlar.

Basketbol anlamında da… Benim kafamda her zaman basketbol öncelikli iş oldu. Önce basketbolcu olma, sonra da iyi bir antrenör olma hevesiyle basketbola aşık oldum. Mülkiye’de oynadıktan sonra, oyuncu olarak çok büyük bir geleceğimin olmayacağını fark ettiğim andan itibaren sevgili Afitap Şahin hocamız, onu da burada anmam lazım, çok değerli hocam, bana önayak oldu ve benim iyi bir antrenör olabileceğimi söyleyip beni Mülkiye Spor Okulları’nda çalışmaya başlattı. Oradan da altyapı antrenörlüğü vesaire… Bir sürece girdim.

Erdem Can, Olin Edirne’de. (Fotoğraf: Hudut Gazetesi)

Mülkiye’nin ardından Banvit’te, Yeni Zelanda Milli Takımı’nda ve PAOK’ta Tab Baldwin’in yardımcılığını yaptınız, daha sonra Olin Edirne’de yardımcı koçluk ve başantrenörlük deneyiminiz oldu. Fatih Saboviç’e verdiğiniz röportajda, Olin Edirne’de çalışırken Ülker Sports Arena inşaatının önünden geçerken burada çalışma hayali kurduğunuzu söylemiştiniz. Fenerbahçe öncesi döneminize ve hayal kurduğunuz günlere dair neler söylersiniz?

Eşim doktor. Ben Ankara’da, Türk Telekom’da çalışırken, antrenörlük yaparken o da Hakkari Yüksekova’da neredeyse iki yıla yakın süre zorunlu hizmet yapmıştı. Ondan sonra hayatımızla ilgili bir karar vermek istedik ve İstanbul’a yerleştik. Ben de o dönemde Olin Edirne’ye transfer oldum ama Fenerbahçe’de çalışmak her zaman hayalimizdi. O sırada, Ataşehir’e taşındığımızda Ülker Arena inşaat halindeydi. Biz buradan geçtiğimizde “Bir gün bu yapının içerisinde olup başarılar kazanacağız” diye hep motiveydik ve her geçişimizde o enerjiyi buraya gönderiyorduk. O, bizim en büyük konsantrasyonumuzdu.

Eylül 2012’de, başarısız bir dönem geçiren Simone Pianigiani’nin başında olduğu Fenerbahçe’de çalışmaya başladınız. Fenerbahçe ile sözleşme imzalama ve bir sene sonra, akıl hocanız olan Željko Obradović ile tanışma hikayenizi anlatabilir misiniz?

Benim Olin Edirne’den Fenerbahçe’ye gelişimde sevgili Ertuğrul Erdoğan’ın çok büyük katkısı vardır. O beni buraya getirdi ve Fenerbahçe organizasyonu içerisinde değerli bir antrenör olabileceğimi düşündü. Sağ olsun, ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Ben Fenerbahçe’de başladığım sene Pianigiani koç olmuştu ve gerçekten başarısız bir sezon geçti. Hem kimya olarak, hem de doğrusunu söylemek gerekirse teknik olarak birbiriyle uyumlu bir kadro yapısı oluşturamamıştık. Yine de sezonu inişlerle, çıkışlarla, başarısız diyebileceğimiz bir süreçle kapattık. Ki orada bir Türkiye Kupası da kazandık, o kadar başarısız geçiriyor olmamıza rağmen. Ondan sonra da koç Željko Obradović geldi. Burada onunla ilk imzasını attığı gün tanıştık. Tanıştığımız günden sonra da önemli bir süreç başladı.

Erdem Can ve Željko Obradović. (Kaynak: Milliyet)

Obradović’in kendi sistemini oturtmak için çalıştığı 2013-14 sezonu ve görece zayıf bir kadroyla ilk Final Four tecrübemizi yaşadığımız 2014-15 sezonları, sizin için nasıldı? Bugünden o döneme baktığınızda, iki Erdem Can arasında tecrübe açısından nasıl farkların olduğunu görüyorsunuz? “Şunu daha iyi yapmalıydım” dediğiniz bir şey oldu mu?

Şimdi şunu söylemek lazım: Tabii ki koç Obradović’in geldiği ilk sene, bir önceki yıldan çok fazla kontratı olan oyuncunun olduğu, elimizde çok fazla hareket yeteneğimizin olmadığı bir kadro vardı. O kadronun üzerine tabii ki koç yeni bir ülkede, yapıda. Oraya adapte olma sürecini bunun beraberinde geçirdi. O sene göreli olarak gerçekten başarısız olmuştuk. Sonraki sene Final-Four’a gidişimiz, sonuçta tarihi bir başarıyla birlikte bir sürece girdik.

Ben, ilk geldiği günden itibaren ayrıldığımız güne kadar, koç Obradović’in yanında bir öğrenci olarak, bir stajyer olarak yaptığı her şeyi gözlemliyordum. Dolayısıyla dünden bugüne dek değişen sayamayacağım kadar çok fazla şey var. Basketbola bakış açım, temelde agresif, istekli bir takım kurma yönündeki bakış açım değişmedi. Zaten o anlamda paraleldik ama birtakım teknik detaylarda, kafamda değişen çok şey oldu.

2015-16 sezonu ise, akıllarda CSKA Moskova ile oynanan unutulmaz EuroLeague finaliyle yer ediyor. O sezon ve Berlin’de oynanan travmatik sonlu final maçı, sizin açınızdan nasıldı? Ve Real Madrid ile oynanan seri öncesinde, Jan Vesely’nin sakatlığı sonrası sosyal medyada herkes umutsuzluğa kapılmıştı. Seri öncesindeki 15-20 günlük o süreci nasıl yönettiniz?

Sondan başlayayım, o süreçte koçun ve bizim tartıştığımız bir şey vardı. Jan Vesely takım için önemli bir parçaydı. Yanlış hatırlamıyorsam Karşıyaka deplasmanında aşilinden sakatlandı. Sonraki süreçte elimizde bir B ve C planının olması gerektiğini düşünerek, hepinizin malumu olan beş kısalı bir organizasyon hazırladık. O, aslında rakip için de beklenmedik bir durum oldu ve onu maçın içerisinde üç-beş dakikalık sekanslarla yaymaya başladık. Orada da ciddi, önemli geri dönüşler aldık. Önemli olan, oyuncuların konsantre bir şekilde bu süreci, Jan olmasa da beraber geçebileceklerini hissettirmeleriydi. Bizim için çok güzel bir süreçti.

Sonraki CSKA Moskova finalinde de, ben hep aynı şeyi söylüyorum, önemli olan finallere gelebilmek, hep oralarda oynayabilmek. Çok değerliydi. Çok geri düştüğümüz, beklemediğimiz, maçın bizim için ilk final olmasının getirdiği bir şeyle, tecrübesizlikle diyeyim, oradaki tansiyon hepimiz için çok yüksekti. O süreçten sonra da maçı 20 sayıdan geri getirdik ama tabii son top, verdiğimiz hücum ribaundu gibi küçük detaylar maçın belirleyicisi oldu. Dediğim gibi finallere gelip orada oynamak önemli. Ondan sonra küçük parçalar sizin lehinize veya aleyhinize gelişebilir.

Fenerbahçe – CSKA Moskova, 15 Mayıs 2016. (Kaynak: euroleague.net)

Berlin’deki finalin ardından, “Bitmemiş bir işimiz var” sloganıyla yola çıktığımız 2016-17 sezonunda, yıllardır beklenen EuroLeague şampiyonluğuna ulaşmıştık. Takımın o sezonda Baskonia’ya farklı kaybedilen maçın ardından verdiği reaksiyon, Panathinaikos ile oynanan play-off serisindeki dominasyon çok önemliydi. Şampiyonluğa, takımın o sezonki performansına ve soyunma odasındaki beraberliğe, oyuncuların özel karakterlerine dair neler söylemek istersiniz?

O sezona çok iyi başlamadık. Hatta bakarsanız, aslında çok iyi başladık, kazanarak başladık ama hatırlarsınız, Zalgiris maçında Leo Westermann ile Bogdan Bogdanović’in çarpışmasından sonraki süreçte bir sakatlık daha geldi ve inişli çıkışlı bir şeye girdik. Ondan sonraki süreç, bizim için iyi geçmedi ama oyuncular gerçekten karakter gösterdiler ve toparlanmasını bildiler. Koç Obradović’in büyük tecrübesi, oyuncuları hem uyandırmak, hem bir anlamda tutmak anlamında verdiği reaksiyonlar sonrasında; normal sezonu beşinci bitirdik. Panathinaikos da normal sezonu dördüncü bitirmişti. Böyle bir seriye gittik.

Açıkçası o seriden hemen önce de hem Türkiye Ligi’nde, hem de EuroLeague’de çok iyi oynamıyorduk. Ama bizim için kırılma anı, Türkiye Ligi’nde oynadığımız Gaziantep maçı oldu. Orada bir reaksiyon verdik ve çok geriden geldik. Maçlar için iyi bir hazırlık dönemi geçirdik. Bu hazırlıkla birlikte Panathinaikos maçının ikinci yarısıyla başlayan bir konsantrasyon oldu. Sonra da bu süreç bizi, takımın potansiyelini ortaya çıkarmasıyla birlikte beraberliğe götürdü ve sonuçta bütün seriyi süpürdük.

Hocam, ekstra bir soru sormak istiyoruz: Mart ayında Maccabi, Efes ve Real Madrid’e karşı üç tane üst üste mağlubiyet almıştık. Herkes bir umutsuzluğa kapılmıştı. O üç maçtan sonraki süreç nasıl yönetildi? Bunu çok merak etmiştik, cevabını sizden dinlemek isteriz hocam.

Oradaki asıl nokta, biraz önce söylediğim şey. Yani o Gaziantep maçına geldiğimiz süreç. Gaziantep maçından sonra takım reaksiyon gösterdi, “Yapabiliyoruz, bizim potansiyelimiz var” diyerek hedefe odaklandı, Panathinaikos maçına kadar iyi bir hazırlık süreci geçirdik. Çok yetenekli, beraber kaldığı zaman çok başarılı olacak bir takım vardı. Takımın büyük bir potansiyeli vardı ama sezon içinde sakatlıklar ve iniş çıkışlar, bir türlü bir araya gelemememize sebep oluyordu. Ancak o Gaziantep maçından sonraki süreçte çocuklar bir araya geldi ve potansiyellerini ortaya koydular.

2016-17 sezonu EuroLeague şampiyonu Fenerbahçe. (Kaynak: fenerbahce.org)

İstanbul’da oynanan ve Olympiacos’u devirerek zafere ulaştığımız EuroLeague finalinde neler olmuştu? Bir Türk antrenör olarak, tuttuğunuz takımla, efsanevi bir başantrenörün yardımcısı olarak Avrupa’nın zirvesine çıkmak nasıl bir duyguydu?

Olympiacos maçı aslında zaten biraz gelmişti. Artık o sürece geldikten sonra, Olympiacos maçı bir detay olmuştu. Maçı kazanacağımızı hepimiz hissediyorduk. Biz, taraftarlar… Herkes hissediyordu bunu. Önemli olan, oraya gelen süreçti. Panathinaikos’u 3-0 ile süpürmemiz ve Real Madrid’e karşı çok konsantre şekilde çıkmamızdan sonra taraftarlar, o atmosfer, o sinerji bizi götürmüştü. Benim için tabii ki çok özel, bugün Zeljko Obradović ile çalışıp, ciddi sorumluluk alarak birlikte çalışıp, bu büyük başarıyı kazanan takımın parçası olmak, orada yer almak onur verici. Bu, benim için hiçbir zaman unutamayacağım bir deneyim.

“Son şampiyon” apoletiyle mücadele ettiğimiz 2017-18 sezonunda, Belgrad’da oynanan EuroLeague finalinde Real Madrid’e diş geçirememiştik. 2018-19 sezonunda ise, İspanya’nın Vitoria-Gasteiz kentinde oynanan Final-Four’da, yarı finalde sakatlıkların da etkisiyle Anadolu Efes’e elenmiştik. Bu yılları birer cümleyle sormak yetmeyebilir ama, siz bu sezonları nasıl özetlersiniz?

Biliyorsunuz, Belgrad’a gittiğimiz sezon gerçekten iyi, başarılı bir sezon geçirdik. Sonunda da, yine aynı şeyi söyleyeceğim, Final-Four’a her sene kalan, finallerde oynayan bir takım olmanız önemli. Ondan sonra, maçın içerisindeki detaylar, iniş çıkışlar, oyuncuların o günkü performansı, birkaç pozisyondaki konsantrasyon eksikliği, vesaire… Size şampiyon olmayı veya olmamayı getirebilir. Tabii ki biz üç finalin üçünü de kazanmayı çok isterdik. Ama basketbol denen olgu, sonuçta oradaki rakipler de çok güçlü, orada birtakım ufak hatalarla, küçük detaylarla kaybetmemize neden oluyor. O yüzden Real Madrid finalini kaybettiğimiz için çok üzgünüz ama maçın sonunda Jan’ın aldığı teknik faul, ribaund pozisyonunu kaybedişimiz… Özellikle hiçbir pozisyonda hakemle ilgili bir şey söylemiyorum, çünkü bizim artık bunun üzerinden geçebilmemiz lazım. Yani hakem konusu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Sonuçta oralara gelip o mücadeleleri verebilmek önemli. Gerekirse o süreçleri de, hakem konusunu da atlatarak geçebilmek önemli.

Sonraki Final-Four’a, Vitoria-Gasteiz’e gelecek olursak, çok büyük sakatlıkların üstesinden geldik. Yani biz oraya inanılmaz sakatlıklar yaşayarak geldik. Maça çıkarken Vesely ve Nikola Kalinić birer antrenman yaptılar, onu da İspanya’da, maçtan bir gün önce yaptılar. Onun dışında birçok sakatlığımız vardı: Kalinić Žalgiris Kaunas serisinde, sekizli final maçında tam “Düzeldi” derken omzundan sakatlandı. Ondan önceki bir sürü eksikle biz oraya gittik. Bu bir gerekçe değil ama inanın kolay değil. EuroLeague’de, Final-Four’da bu kadar eksikle oynamak kolay değil. Sonra, aynı şekilde Türkiye Ligi’nde de çok eksikle oynadık. Nicolò Melli beş numara, Kalinić dört, Gigi Datome’nin kafa travması vesaire… Hakikaten çok zor süreçlerden geçtik. Dediğim gibi, oralarda oynamak çok önemli. Önemli olan, her zaman oralara oynamak. Sonra da o başarılar, değerler mutlaka gelecek.

Kaynak: Sözcü

Pandemi nedeniyle 2020’nin Mart ayında yarıda kalan 2019-20 sezonunda ise takım, formsuz bir performans göstermişti. Birçok taraftar, bu durumun sebebinin kadronun fiziksel ve mental açıdan miadını doldurması olduğunu düşünüyordu. Sizce bu başarısız grafiğin sebebi neydi? Sezonun sonrasında, Obradovic’in taraftarı yıkan ayrılığında neler hissetmiştiniz?

Bu eleştirilere kesinlikle katılıyorum. Biz de orada özeleştiri yapabilmeliyiz. Orada kadro sirkülasyonu önemli bir şey. Beraber oynayan, tecrübeli bir takımı elde ettiğiniz zaman, o kadroyu uzun yıllar devam ettirmek başarının gelmesi için çok önemli. Ancak sonra da gerekli eklemeleri adım adım yaparak gitmeniz lazım. Orada kadro kimyası olarak da, fiziksel olarak da, bir önceki seneden sakatlıklarla gelen oyuncuların olduğu, yıllar sonra göreli olarak yaşlı bir takıma sahiptik. Belki de buradaki geçişi iyi yönetebilmemiz lazımdı. O yüzden de, tam forma girmeye başladığımız dönemde pandemi geldi ve pandemiden sonra sezonun sonu gelmiş oldu. Ama ben yine o seneden ümitliydim. Çünkü biz genelde doğru zamanda form tutan bir takım olduk. O yüzden, o süreçte yavaş yavaş form tutmaya başlamıştık ama sonra pandemi geldiğinde de… Açıkçası o sezonu nasıl bitireceğimizi kimse bilemezdi.

Ve geçtiğimiz sezon… Koç Igor Kokoškov’un öncülüğünde yola çıkılan 2020-21 sezonunda yeniden kurulan takım, başlarda alınan çok kötü sonuçlara rağmen galibiyet serisi yakalamış ve play-off oynamıştı. CSKA ile oynanan serinin öncesinde şunu sormak isteriz: “Geçiş dönemi” olarak adlandırılan bu yılda sizin açınızdan neler yaşandı?

Igor, çok önemli bir basketbol aklı. Onun gelmesi, NBA’deki deneyimlerini ve oradaki basketbola bakış açısını buraya taşıması, biz antrenörler, staff’ta (teknik ekip) bulunan koçlar açısından önemliydi. Sezon içerisinde NBA mentalitesi ve EuroLeague basketbolu arasındaki geçişi yaşamada biraz bocaladık. Taşları tam olarak oturtmak bir süre aldı. Burada kulübümüz çok sabırlı davrandı, o açıdan büyük bir takdiri hak ediyorlar. Çünkü bu, Avrupa’da çok karşılaşılan bir durum değildir. Seri mağlubiyetler almanıza rağmen bu sabrın gösterilmesi, bence yönetimsel bir başarıdır. Çünkü takım, o süreçten sonra 17’de 15’lik bir galibiyet serisine girdi. Ama orada bizi gerçekten yıpratan Covid-19 ve sakatlık süreçlerine girdik. Hiçbir şeyin bahanesi değil ama gerçekler. Takımımız, orada eksikliklerin de etkisiyle hiçbir zaman %100 performans veremedi. İnanıyorum ki, tam kadro olsaydık biz yine Final-Four yapacaktık.

Kaynak: Milliyet

CSKA Moskova ile oynanan ve 3-0 kaybettiğimiz play-off serisine ise şanssızlıklar damga vurmuştu. Igor Kokoskov ve birçok oyuncunun yokluğunda takımı siz yönetmiştiniz, sizin açınızdan nasıl bir süreçti? Ek olarak Fenerbahçe’deki ilk başantrenörlük deneyiminizin bu kadar şanssız bir döneme denk gelmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Taraftarın bu seri nedeniyle hakkınızda önyargıya kapılması gibi bir endişeniz oldu mu?

Gerçekten de zor bir süreçti. Çok fazla hastalık ve sakatlık vardı. Biz Rusya’ya uçmadan bir gün önce dahi, bizde Covid-19 vakalı oyuncu ve antrenörler çıktı. Ve biz bir gün öncesine kadar takım idmanı yapamadık, bireysel antrenmanlar yaptık. Ve hem sakatlık, hem de hastalıktan dolayı çok eksik bir kadroyla çıktık. Ama oyuncu arkadaşlarımız, gerçekten ellerinden gelen mücadeleyi verdiler. Orada ben de bir koç olarak elimden geleni yaptım. Siz, Fenerbahçe gibi büyük bir camiada çok önemli bir rolü aldığınızda, Final-Four’a çıkma maçlarında görev aldığınızda bunu sorgulamazsınız bile, elinizden gelen her şeyi yaparsınız.

Ben kafamda, bana bakış açısıyla veya eleştirilmeyle ilgili en ufak bir soru işareti yaşamadan çıktım ve gerçekten o turu atlayacağımıza inanarak çıktım. Bunu söylemek isterim. Ve arkadaşlarımı buna inandırmaya çalıştım. Ama günün sonunda başaramadık. Yani ilk iki maçta çok daha dirençliydik. Üçüncü maçta, bir noktadan sonra gerçekten kırıldık. O kırıldığımız noktada ben de, çocukları tutma konusunda çok başarılı olamadım. Çünkü üçüncü maçın ikinci bölümünde, Jan Vesely de oyundan çıktıktan sonra bir psikolojik düşüş oldu ve ondan sonra da, ne yazık ki maçı bıraktık. Ama çocuklar, o ana kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bence onlar, bütün sezon yaptıklarıyla ve sahada verdikleri mücadele ile ilgili takdiri hak ediyor.

Fenerbahçe’de geçirdiğiniz dokuz yıllık dönemde çok özel ve karakterli oyuncularla çalıştınız. Aslında biraz ayırmak zor ama, bu sürece baktığınızda, aklınızda en çok yer eden oyuncular kimlerdi, onları hangi sözlerle anlatırsınız?

Gerçekten ayırmak çok zor. Çünkü birbirinden değerli oyuncularla çalıştık. Ama burada, benim antrenörlük kariyerim boyunca da, benim hep aklımda kalacak ve beni çok etkileyecek iki figür var: Birisi Bobby Dixon. Yüreği, cesareti, kararlılığı, sertliği, oyunu değiştirme gücü ve güçlü mental yapısıyla çok fazla sporcuya; hatta hayattaki duruşuyla, geldiği yolla çok fazla insana örnek olması gereken bir insan olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise Gigi Datome. Çünkü Gigi Datome müthiş entelektüel birikimi olan, ülkemizi seven ve bir İtalyan olarak Türkiye’yi, Türk insanını dışarıda müthiş temsil eden bir birey. Umarım uzun yıllar bizim hafızamızda hiç eksilmeden layıkıyla kalırlar.

Bobby Dixon ve Luigi Datome. Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Simone Pianigiani’yi saymazsak, kulübümüzde Željko Obradović ve Igor Kokoškov ile çalıştınız. Bu iki isimle çalışmayı, iki ismin kişiliklerini ve basketbol anlayışlarını karşılaştırmanız mümkün müdür?

İkisi de çok yaratıcı koçlar. Željko Obradović oyunculara daha talepkar yaklaşan, bizim “correction” dediğimiz, her detayı düzeltme anlamında çok önemli bir isim. Oyunculara saha dışında çok iyi bir arkadaş, saha içinde ise çok disiplinli, gerekirse de sert reaksiyonlar gösteren ve o disiplinden hiçbir şekilde taviz vermeyen, kontrolü daha fazla elinde bulunduran bir koç. Igor ise günümüz jenerasyonuna saha içinde daha fazla arkadaş olarak yaklaşan, onlara daha fazla özgürlük tanımayı kendi yöntemi olarak belirlemiş bir koç. Ben ikisinden de çok ama çok fazla şey öğrendim.

Kulübümüzde bulunduğunuz süre zarfında sahaya çıktığınız en unutulmaz maçı ve saha dışında yaşadığınız en ilginç anıyı anlatabilir misiniz?

En unutulmaz maç, tabii ki EuroLeague şampiyonluğunu kazandığımız maç. Maça çıkarken zaten çok inanıyorduk. O maçın her saniyesi, o rüyanın gerçekleşmesine yaklaştığınızı düşündüğünüz an olduğu için, çok heyecan verici ve müthişti. Rüyalar gerçek olmuştu. O yüzden o maçı unutamam.

Saha dışında da çok fazla anı var. Oyuncularla beraber yaşadığımız, birbirinden değerli çok fazla anı var. Hangisini söyleyebilirim… Belki şunu söyleyebilirim: Biz bir yurt dışı deplasmanından dönerken inanılmaz bir trafik vardı. O zaman Atatürk Havalimanı’na inmiştik ve çok fazla trafik olduğu için ben, Željko ve Izqui (Josep María Izquierdo), “Biz metroyla gideceğiz” dedik. Ondan sonra bir taksiye bindik, Marmaray istasyonuna gittik, Marmaray’dan Anadolu Yakası’na geçtik. Marmaray’a geldiğimizde, taksiden indiğimizde karnımız çok açtı. “Ne yapalım?” dedik, orada bir simitçi vardı. Simitler de çok sıcaktı, hemen orada Željko, Izqui ve ben beraber simit alıp yedik. Hatta “Bunun bir fotoğrafını çekelim” diye şey yapmıştım, sonra fotoğrafını çektik. Çok güzel bir anıydı.

Biz her anı doya doya, beraber yaşadık. Sadece koç olarak değil, iyi arkadaşlar olarak da geçirdik. Belki de başarının temelinde o yatıyordu.

Fenerbahçe taraftarının takımımıza Ataşehir’de, deplasmanlarda ve Final-Four maçlarında verdiği desteğe dair neler söylersiniz? “Sağlam” diyebileceğimiz bir tribün atmosferinin, takıma etkileri sizce nelerdir?

Şöyle: Fenerbahçe, bir spor kulübü. Basketbol takımı ya da futbol takımı değil. Dolayısıyla bizim taraftarımız, çok ciddi bir spor kültürüne sahip. Ben, geçenlerde başka bir konuşmamda da aynı şeyden bahsettim. Çünkü bugün olimpiyatlarda en çok başarı yakalayan spor kulübü Fenerbahçe. Fenerbahçe’nin verdiği sporcuların yarattığı başarı ortada. Dolayısıyla biz bir spor kulübüyüz. Bizim bir spor kültürümüz var. O yüzden bizim taraftarımız basketbolu da, atletizmi de, voleybolu da, bireysel diğer sporları da, yelkeni de, kürekçiliği de yakından takip ediyor.

Biz bir spor kulübüyüz. O yüzden bu değeri her yerde hissediyoruz. Herhangi bir ülkeye gittiğimizde, Avrupa’da bizim taraftarımız mutlaka bir şekilde orada oluyor. Bizi her şekilde destekliyorlar. Ve inanın, bir taraftarın bile orada Fenerbahçe atkısı ile bize tezahürat ediyor olması, bize büyük enerji veriyor. Burası (Ülker Spor ve Etkinlik Salonu) ise çok farklı. Burası artık bir mabede dönmüş durumda ve basketbolu bilen, her koşulda destekleyen bir taraftar kitlesi var. Umarım bu büyüyerek, gelişerek devam edecek.

Hocam, burada size bir soru daha sormak istiyoruz: 2013-14 sezonundaki Galatasaray serisinin beşinci maçının ve 2015-16 sezonundaki Real Madrid serisinin tribün atmosferini size sormak istiyoruz. Oradaki ortam nasıldı?

Beşinci maç… Anladım, şöyle cevap vereyim: Taraftarımızın bizi her koşulda destekliyor olması önemli. Galatasaray, Real Madrid, vesaire diye çok ayırmamak lazım. Neden ayırmamak lazım? Çünkü zaten “spor kültürü” dediğim şey bu. Rakip kim olursa olsun, rakibi izlemeye veya rakiple mücadele etmeye değil, kendi takımını izlemeye ve kendi takımını desteklemeye gelen bir taraftar grubunun olması spor kültürünün göstergesidir. İnanıyorum ki, bizim taraftarımız onun için, kendi takımını desteklemeye geliyor. O yüzden de rakibi çok ayırmadan, her maçta kendi takımını destekleyip, %100 enerji veren bir taraftarın olması önemli.

Sarı Tribün’ün temellerinin atıldığı Fenerbahçe – Real Madrid maçı, 14 Nisan 2016. (Fotoğraf: Ozan Köse)

Kendini geliştirmek için çalışan ve gelecek vadeden bir basketbol adamı olmanızın yanında, bizce karakterli ve ilerici bir insansınız. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve değerlerinin hayatınızda önemli bir yeri var, ona dair neler söylemek istersiniz?

Bunun bana özel bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ben şuna inanıyorum, öyle söyleyeyim: Hayatta bir duruşunuz vardır, ilkeleriniz vardır ve o duruşunuz, ilkeleriniz çerçevesinde büyürsünüz. Antrenör olarak da, otobüs şoförü olarak da, mühendis olarak da, öğretmen olarak da işinizi yaparken bu değerlerle birlikte yaşarsınız. Bu değerlerin de, ülkenizin geleceği için olmazsa olmaz değerler olduğunu düşünüyorsanız, kendiniz büyürken bu değerlerin de büyümesi için elinizden geldiğince kendinizi ifade edersiniz. Benim yaptığım şey de bu.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak dünya tarihindeki yeri yadsınamaz. Bunun için benim söylemek istediğim tek şey, ülkemizde daha fazla okuyan, daha fazla buna kafa yoran, daha fazla objektif şekilde değerlendirme yapmaya çabalayan nesiller üretirsek, Atatürk’ün yaptıklarını okuduklarında zaten doğru yolu bulacaklardır. O eğitim seviyesini yukarı çekmek gerek diye düşünüyorum. İnşallah cumhuriyetimiz sonsuza kadar, ilelebet, Atatürk değerleriyle birlikte büyüyecek ve önemli yerlere gelen yurttaşlar yetiştirecek.

Ve günümüze gelirsek… Igor Kokoškov‘un takımdan ayrılarak tüm planları alt üst ettiği bu yaz mevsiminde, senelerdir Yaz Ligi’nde çalıştığınız NBA ekibi Utah Jazz’in teklifini kabul ettiniz ve NBA’de yardımcı koçluğa getirilen ilk Türk oldunuz. Ülkesini, ailesini ve Fenerbahçe camiasını en iyi şekilde temsil etmek isteyen bir antrenör olarak, Avrupa’ya muhtemel dönüşünüzde kendinize neler katmış olmayı hedefliyorsunuz?

Şöyle söyleyebilirim: Jenerasyonlar çok değişiyor. Ve NBA’de oyuncuya yaklaşım, basketbola yaklaşım da farklı bir seviyede. Bunlara daha hakim olarak, koçluk olarak dünyada olabilecek en üst seviyeler neyse orayı görüp, o tecrübeyi edindikten sonra karşıma çıkacak olan yolun paralelinde gidilebilecek en üst noktayı görmek istiyorum.

(Kaynak: fenerbahce.org)

Fenerbahçe’miz, bu sezona Aleksandar Djordjević yönetiminde başlıyor. Takımı çok iyi tanıyan ve uzaktan takip edecek bir antrenör olarak, önümüzdeki sezona dair beklentileriniz nelerdir?

Ben öncelikle hem koç Djordjević’e, hem de oradaki antrenör ekibine, tüm idari ekibe gönülden başarılar diliyorum. Umarım Fenerbahçe’miz, olabileceği en iyi seviyede sezonu bitirir. Ben takımın çok değerli bir kadroya sahip olduğunu düşünüyorum. Ve bu değerli kadronun olabileceği en başarılı yere gelmesi, benim gönlümden geçen şey olur. Fenerbahçe her zaman Final-Four odağı ve hedefi olan, şampiyonluklara aday olan bir takım. Bu süreç de her zaman devam edecek.

Bildiğiniz gibi, biz Fenerbahçe taraftarlarının size yoğun bir teveccüh ve desteği var. Son olarak, taraftarlara mesajınız nedir? Onlara, geleceğe dair ne söylersiniz?

O teveccüh için gerçekten çok teşekkür ediyorum. Sokakta karşılaştığım, dışarıda karşılaştığım, bir araya geldiğimiz tüm taraftarlarımız her zaman büyük bir teveccüh gösteriyorlar. Onun için hepsine çok teşekkür ediyorum. Beni sevmeyen ya da antrenör olarak beğenmeyen taraftarlar da olacaktır, bu da normal. Buna saygı duymaktan başka yapacağımız bir şey yok. Bütün teveccüh için çok teşekkür ederim. İlerisi için benim hedefim, bir Fenerbahçeli ve Fenerbahçe’de dokuz yıl geçirerek büyümüş bir antrenör olarak Fenerbahçe’yi, ülkemi ve ailemi en üst düzeyde temsil etmek ve gururlandırmak.

Hocam, size kendimiz, ekip arkadaşlarımız ve taraftarlar adına çok teşekkür ederiz. İyi ki yolunuz Fenerbahçe’mizden geçti, sizi çok seviyoruz, var olun.

Ben teşekkür ederim, çok ama çok teşekkür ederim. Bu samimiyeti gerçekten hissediyorum. Ben de gönülden söylüyorum, iyi ki buradan yolum geçti. İnşallah ileride her şey daha güzel olur.

Salon Tribünü ekibinden Erdi Tiran ve Baran Arslan, Erdem Can ile.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s