
Fenerbahçe formasıyla geçen yıllar, parkede terletilen o kutsal forma ve kalbi her zaman sarı-lacivert atan bir ömür…
Bazı isimler vardır ki, sadece kariyerleriyle değil, duruşlarıyla ve taşıdıkları aidiyet duygusuyla camianın hafızasında yer edinirler. Sahadaki mücadeleden, dünden bugüne uzanan bu “Sarı Lacivert Hayat” hikayesinde, aidiyet duygusunun en samimi haline tanıklık edeceksiniz.
Hakan Artış’ın penceresinden, Fenerbahçe’ye dair her şeyin en yalın haliyle konuştuğu, Erdi Tiran’a anlattığı o özel söyleşi başlıyor…
Hakan abicim, öncelikle Salon Tribünü ekibi olarak bu söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Basketbolla ilk tanışmanız ve bu sporun kalbi olan Fenerbahçe altyapısına adım atışınız nasıl gerçekleşti? O yıllardaki altyapı kültürünü ve sarı-lacivertli formayı ilk giydiğiniz an hissettiklerinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?
Öncelikle teşekkür ederim Erdi kardeşim. Çok mutlu oldum. Seni bu röportaj sürecinde biraz beklettim ama çok da kendimden bahsedilmesini seven biri değilim. Yine de sen de iyi bir Fenerbahçelisin; güzel bir ortam oldu. İstersen önce basketbolla nasıl tanıştığımı anlatayım. Mahalle arasında arkadaşlarla oynayarak başladım. Fakat beni her zaman oyuna almazlardı; arada sırada sokarlardı. O dönem Fındıkzade’de oturuyorduk. Sonra tesadüfler zinciriyle Kadıköy tarafına taşındık. Aslında 16 yaşındaydım ve basketbola başlamak için neredeyse geç kalmış sayılırdım. Altyapı yaşlarını da son anda yakaladım diyebilirim.
Hayatımın çok iyi gitmediği bir dönemdi. Ortaokulu yeni bitirmiştim. Liseye gitmek istemiyordum, okumak istemiyordum. Mahallede kahve kültürünün içine girmeye başlamıştım. Etrafımda sigara içen, okey oynayan, farklı alışkanlıklara yönelen gençler vardı. Bir noktada kendi kendime, “Hakan Artış, sen nereye gidiyorsun? Sen böyle biri değilsin. Hayatını düzene sokman lazım” dedim. Aynaya bakıp kendimle konuştum. “Okumuyorsun, bir hedefin yok; ne yapacaksın?” diye sordum kendime.
O gece gerçekten ellerimi açıp dua ettim. “Allah’ım, ben ne olacağım? Beni doğru yola sok. Bir baltaya sap olmak, bir şeyler başarmak istiyorum” dedim. Ertesi gün arkadaşlar yine kapıyı çaldılar. Ben yine kahveye doğru gidiyordum. Tam o sırada omzuma biri dokundu. O kişi Faruk Akagün’dü. Ben ona hep şunu söylerim: “O gün bana meleklerin kanatları dokundu.” Çünkü hayatımı değiştiren gün aslında o günmüş. Ben buna mucize diyorum.
Faruk Akagün bana dönüp, “Basketbol oynar mısın?” diye sordu. Ben de “Oynamaya gayret ederim” dedim. Mahalle arasında oynuyordum ama yalnızca turnike atmayı, şut atmayı biliyordum; her şey çok ilkel, kuralsız ve amatörceydi. Ertesi gün babamın atletini dolaptan aldım. Eski bir şortum vardı. O zamanlardan kalma lastik ayakkabılarımı ve çoraplarımı giydim. Bir çantam bile yoktu; eşyalarımı poşete koyup yürüyerek Fenerbahçe tesislerine gittim. Evimize yakındı. Gittiğimde bir odada kalabalık bir grup gördüm. İçeri girmeye utandım. “Ben buraya giremem” diye düşünüp geri dönmek istedim. Tam o sırada Faruk Akagün kapıyı açtı ve beni gördü. “Delikanlı, gel” dedi. İçeri girdim. Odada benim gibi gençler vardı. Meğer yıldız ve genç takım toplanmış, sezon açılışı yapılıyormuş. O gün maçla başlayacaklarmış; yıldız takım ile genç takım karşı karşıya oynayacaktı. Bana da, “Sen de soyun, bakalım ne kadar biliyorsun, görelim” dedi. Açık hava sahasıydı; Kalamış’tayız, ışıklar yanmış, zemin asfalt… Ben de o meşhur kıyafetlerimle yerde oturuyorum. Karşımda 1.90’lık, 2 metrelik oyuncular var. Genç takım ile yıldız takım müthiş bir tempoda oynuyor. Çok hoşuma gitmişti. O atmosferin içinde olmak istiyordum ama beni bir türlü oyuna almıyorlardı. Son bir-iki dakika kala Faruk abi, “Genç, gir bakalım da seni görelim” dedi. O sırada hem antrenörüm hem de maçın hakemiydi. Sert ama tatlı bir otoritesi vardı. Oyuna girdim. Bir o yana, bir bu yana koşuyorum ama top gelmiyor. Sonra maçın sonuna doğru top elime geldi. Ne yapacağımı tam bilmiyorum; içeri mi vereyim, dışarı mı çıkarayım… Ama o an oyunun içinde bir şey yapmak istiyordum. Bir baktım, bizim formalı bir oyuncu var. Ona arkadan havalı bir pas atayım dedim. Uzak mesafedeydim. O zaman üç sayı çizgisi de yok. Topu arkadan bir attım; pas değil, basket oldu. Faruk abi düdüğü çaldı ve şu cümleyi söyledi: “Basketçi olacak adam belli olur, yarın geliyorsun.” İşte benim hikâyem böyle başladı. Yaz boyunca arkadaşlarım tatildeyken ben çalıştım. Sandalyeleri koyar, aralarından geçer, sıcak asfaltın üzerinde kendi kendime idman yapardım. Ayakkabılarıma zift yapışırdı. Ligler başladıktan sonra daha ikinci haftada ilk beşe girdim. Sezon sonunda, sadece altı ay sonra, Türkiye Şampiyonası’nda en iyi beşe seçildim. Hemen ardından genç takıma alındım. Orada da iyi oynadım ve iki yıl içinde Fenerbahçe A Takımı’na yükselme noktasına geldim. Fenerbahçe’de olmak hakikaten çok güzeldi. Takım olmayı, takımdaşlığı, arkadaşlığı öğreniyorsun. Fenerbahçelilik de kanına işlemeye başlıyor. Ancak şöyle bir durum vardı: Genç takımda oynadıktan sonra, o dönemde ligde 12 ya da 14 takım vardı. Fenerbahçe dışındaki neredeyse herkes bana transfer teklifi yaptı. O yıl Faruk abi de Efes Pilsen’in antrenörü olmuştu. Efes Pilsen o zaman ikinci ligdeydi ama güçlü bir takım kuruyordu. Ben de geleceğin önemli oyuncu adaylarından biri olarak görülüyordum. Bir yanda beni basketbola kazandıran adam vardı, bir yanda da dönemin yükselen projesi. Fenerbahçe’yi asla küçümsemiyorum ama o yıllarda basketbolda çok iddialı bir yapı yoktu. Ben de orada mutlu olamayacağımı düşündüm ve Efes Pilsen’e transfer oldum. Bir yandan çok üzüldüm, çünkü Fenerbahçeliydim. Bir yandan da sevindim; çünkü Efes Pilsen geleceğin en güçlü takımlarından biri olma yolundaydı. Orada dört yıl geçirdim. Başarılı yıllardı. İlk lig şampiyonluğumla orada tanıştım. Çok maçta ilk beşte oynadım. Doğan Hakyemez gibi yıldız isimlerle birlikteydim. Büyük yatırımlar yapılıyordu. En iyi yerlerde kalıyor, en iyi salonlarda antrenman yapıyorduk. Ama dört yıl sonra Ali Şen, Fenerbahçe’de çok güçlü bir takım kurmaya başladı. Efe Aydan, Aliço, Fatih… O yapı oluşmaya başlayınca benim için de dönüş zamanı geldi.
1982 yılında, Başkan Ali Şen’in basketboldaki büyük atılım hamlesiyle yuvaya, Fenerbahçe’mize döndünüz. Tam 10 yıl boyunca kesintisiz terlettiğiniz bu formayla, 1990-91 sezonunda kulüp tarihinin ilk Türkiye Basketbol Ligi şampiyonluğunu kazanan kadronun en önemli parçalarından biri oldunuz. Şampiyonluğun defalarca kıyısından dönüldüğü o sancılı ama mücadele dolu 1980’li yılları ve nihayet gelen o tarihi zaferi bugünden baktığınızda nasıl özetlersiniz?
O zamanlar tabii bugünkü şartlar yoktu. Ali Şen başkanım çok sevdiğim bir insandır; gerçekten basketbol hastasıdır. Bana da büyük emeği olmuştur. Yıllar sonra karşılaştığımızda bile sevgisini gösterirdi. Televizyon programı yaptığımda geldiğinde, bana “Basketbolda prensim” der. Özellikle genel menajerliğim döneminde beni tekrar yuvaya döndürmesi benim için çok kıymetlidir.
1982 yılı, bence Türk basketbolunda Fenerbahçe’nin ayak seslerinin duyulmaya başladığı yıldır. Hatta bugünkü EuroLeague şampiyonluklarının temeli o yıllarda atıldı diye düşünüyorum. Çünkü biz çok zor şartlarda mücadele ederek bugünün basketbol kültürüne bir zemin hazırladık.
Düşün, A takım olarak hâlâ Kalamış’taki açık hava sahasında antrenman yapıyoruz. Sonra başka salonlara gidiyoruz. Hiç unutmam, Calvin Roberts Marmara Üniversitesi’nin spor salonunda montla, eldivenle antrenmana çıkardı. O kadar soğuktu. Salonun camları kırık olurdu, rüzgâr içeri girerdi. Biz o şartlarda üşüyerek antrenman yapardık ama buna rağmen Efes’e, Eczacıbaşı’na, herkese kafa tutardık. Ligi hep üst sıralarda bitirirdik; şampiyonluklar da çoğu zaman kıl payı kaçardı.
O dönemde ilk Cumhurbaşkanlığı Kupalarını kazandık. Yani yoklukların içinde başarıdan başarıya koştuk aslında. Dereağzı’nda dam akardı, kovalarla su toplanırdı. Biz yine o şartların içinde antrenman yapardık. Dışarıdan bakınca her şey çok iyi gibi görünürdü ama şartlar gerçekten çok zordu. Mesela takım hâlinde bir spor salonunda duş almak bile ayrı bir meseleydi; 15 kişi sırayla duşa girerdik.
Ama bütün bunlara rağmen Fenerbahçe’de olmak çok özeldi. On yılı aşkın süre boyunca o formanın içinde yaşadığım her şey çok kıymetliydi. Şampiyonlukla da o yolculuğu taçlandırdım. Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandık, ardından 1991’de lig şampiyonu olduk. Ben de o noktada, “Ben artık bundan daha güzel bir şey yaşamak istemiyorum” dedim. Çok genç yaşta basketbolu bıraktım ama bunu zirvede, iki kupa elimde yaptım. Ve jübilemde Barcelona takımının gelmesi güzel oldu. Sporcu için büyük bir mutluluktu. Sonrasında da hayatımda yeni bir sayfa açıldı.
Hakan abi, 1990-91 sezonu camianın yıllardır beklediği şampiyonluk hasretinin dindiği yıldı Final serisi Bursa, İstanbul, Adana ve Isparta derken Antalya’daki o son maça taşınmıştı. Basketbol kamuoyunda ve sizin döneminizde yaptığımız roportajlarda takim arkadaslariniz tarafindan hâlâ anlatılan, Çetin Yılmaz’ın maç öncesi soyunma odasında yaptığı o meşhur motivasyon konuşmasını sormak istiyoruz. O anlarda soyunma odasındaki atmosfer nasıldı? Maça çıkarken neler hissettiniz ve o şampiyonluk düdüğü çaldığında aklınızdan geçen ilk şey neydi?
O hikâye gerçekten çok özeldir. Isparta’dayız. Kazansak seri bitecek. Maça çıkmadan önce Çetin Hoca konuşmaya başladı. Tarihten, atalarımızdan, dedelerimizden girdi; bu maçın sonunda tarihe geçeceğimizi, torunlarımızın bizi hatırlayacağını, müzelerde yer alacağımızı anlattı. Çok etkileyici bir konuşmaydı. O sırada Kemal Dinçer de Larry Richard’a tercüme yapıyordu.
Atmosfer inanılmaz duygusaldı. Hepimiz çok gerginiz, mide bulantısı yaşayacak kadar stresliyiz. Dışarıda taraftar var, içeride tarihe geçme fırsatı var. Çetin Hoca zaten son derece duygulu ve insanı derinden etkileyen biriydi. Konuşurken kendi gözleri doldu. Kemal de tercüme ederken ağlamaya başladı. Sonra bir baktık, bütün takım ağlıyor. Herkes. Soyunma odasında çok yoğun bir duygu yaşandı. Sonrasında Çetin Hoca da, “Sanırım dozu biraz fazla artırmışım” dedi.
Sahaya çıktık ama o gün elimizden geleni yapsak da mağlup olduk. O konuşmanın ters teptiğini söylemek istemem ama çok duygusal bir atmosfer olduğu kesin. Belki bizi fazla etkiledi, belki Tofaş çok iyi oynadı; sonuçta seri Antalya’ya kaldı.
Antalya bambaşka bir hikâyeydi. Seri 2-2’ye gelmişti. Otele başkanlar geliyor, eski oyuncular geliyor, baklavalar geliyor… O kadar büyük bir baskı vardı ki anlatamam. Fenerbahçe ilk şampiyonluğunu kazanmak üzereydi. Ellerimiz ayaklarımız uyuşuyordu stresten. Ama ben Çetin Hoca’ya o kadar inanıyordum ki, zirve dönemimde olmama rağmen bir dakika bile oyuna soksaydı yere atlayacak kadar hazırdım. Başka bir koç olsaydı belki bazı şeylere farklı tepki verirdim ama o seride tek düşüncem, “Yeter ki şampiyon olalım”dı. Çünkü Çetin Hoca insanı müthiş motive ederdi.
Arkadaş gibiydi, abi gibiydi, baba gibiydi. Antalya’da Kemal Dinçer’le aynı odada kalıyorduk. Gece üçte odamıza gelir, sohbet eder, gerginliği dağıtırdı. Öyle bir hocaydı.
Maçtan önce bana özel olarak şunu söyledi: “Senden hiçbir şey istemiyorum. Potaya bile bakma. Seni Tolga Öngören’in önüne koyacağım. Girdiğin an onu durdur, bana başka bir şey lazım değil.” Ben de oyuna girdiğim anda görevime odaklandım. Bütün sertliğiyle, bütün direnciyle onu oyundan soğutmaya çalıştım. Elimden geleni yaptım. Sonra Çetin Hoca beni yanına çağırdı ve “Gel, görevini yaptın” dedi. Devamını arkadaşlarım getirdi.
O kupayı kaldırmak… İşte asıl tarif edilmesi zor olan duygu oydu. O gün ikinci kaptandım. O kupayı kaldırmanın gururu, milyonlarca insana o sevinci yaşatmak ve o 10-11 yılın sonunda bunu görmek benim için çok büyük bir mutluluktu.
Antalya’daki şampiyonluğun tadı zaten tarifsizdi ama bir ayrıntı daha var: Başkan Ali Şen, Antalya’ya helikopter gönderdi. Şampiyon takım olarak helikopterle Cadde’nin ortasına indik. Ailelerimiz, annelerimiz, babalarımız bizi orada karşıladı; elimizde kupalar vardı. Bu da unutulmaz anılardan biridir.
Sonrasında Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Kupası oynadık. O maçta da takım kötü gidiyordu, Tofaş öne geçmişti. Bir ara Çetin Hoca bana dönüp, “Hadi sen gir, bir şeyler yap” dedi. Oyuna girdim, birkaç hamle yaptım, tribünleri ayağa kaldırdım, yere atladım, mücadele ettim. Salon “Hakan Artış” diye bağırmaya başladı. Maçı da kazandık. Ertesi gün gazetelerde, “Hakan’ın oyuna girip takımı ateşlemesiyle maç kazanıldı” yazıyordu. Ben de kendi kendime, “Bir sporcu için bundan daha güzel ne olabilir?” dedim. Fenerbahçe’de ilk lig şampiyonluğunu yaşamışsın, Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazanmışsın, tarihe geçmişsin… İşte ben de o noktada kariyerimi bu duygularla noktaladım.
Bugün en güzel duygulardan biri de şu: Formanızın Fenerbahçe Müzesi’nde olması. Sende biliyorsun. Çocuklarının, torunlarının bunu görmesi, “Ne mutlu sana” denmesi… Gerçekten çok kıymetli. Onun için de çok mutluyum.
Orada mesela bir anımız var. Oyunculuk dönemi. Doğan Abi (Hakyemez) genel menajer, o yılın başı. Şampiyon olduğumuz yıldaki takım arkadaşlığından, güzelliklerden bahsedeceğim. Ben bir yerde, Kemal Dinçer ile kalıyorum. Baktım, benim televizyon kumandası, bütün televizyon kumandalarını yönlendirebiliyor, diğer odalardaki arkadaşlarınınkini de. “Allah’ım” dedim, “Bu çok güzel bir olay”.
O arada Çetin Hoca benim odadaydı. “Hocam” dedim, “Galatasaray – Fenerbahçe maçı var, futbol. Bu kumanda” dedim, “Bütün takımın televizyonlarını idare ediyor.” Dedi ki; “Ne diyorsun, gel bakalım, neler yapabiliriz”. Çetin Hoca da muhteşem bir adamdır böyle. Ben oyuncuyum, düşün. Birlikte gittik; Hüsnü (Çakırgil) ile Levent Topsakal kalıyor. Onların odanın kapıları açık tabii, maç seyrediyorlar. Biz kumandayı Çetin Hoca’nın önünde gizleyerek kapıdan geldik. Arkadan tam güzel pozisyonda tak, kanalı değiştiriyoruz; başka kanalda reklamlar çıkıyor, başka kanal çıkıyor… Hüsnü ile Levent televizyonu yumrukluyor; “Ne biçim otel bu?” diyor. Biz gülmekten çıldırıyoruz. En sonda da Doğan Hakyemez kurbanımızdı. Düşün, takımın genel menajeri. Ben oyuncuyum ama yaş olarak da diğerlerinden farklıyız, tecrübeliyiz. Doğan Abi’nin oda kapısı açık. O da şimdi Fenerbahçe – Galatasaray maçını seyrediyor. Ayaklarını uzatmış, arkası da bize dönük. Çetin Hoca’yla dört ayak sürünerek masanın altına kadar girdik. Şimdi yapamayız öyle bir şeyi. Birimiz takımın koçu, birimiz de oyuncuyuz.
Masanın altına girdik. Orada tam gol pozisyonu oluyor, tak diye değiştiriyor Çetin Hoca. Doğan Abi nasıl biliyor musun? Sehpaya tekme atıyor… Rahmetler içinde yatsın. Sehpayı tekmeliyor, otelin resepsiyonunu arıyor: “Bu ne biçim televizyon?”. Çünkü defalarca yapıyoruz. Çetin Hoca’yı hiç unutmam, elinde bir havlu parçası var, ağzına soktu. Kahkaha atacak, atamıyor; onu ısırıyor. Gülüyoruz çünkü. Ben eşofmanın yakasını ısırıyorum. Çünkü Doğan Abi’nin o halini hayatta anlatamam yani, muhteşemdi. Ve sonra koridordan ikimizi de gördü. Bir kovalayışı var…
Doğan abi hatta şöyle anlatır: “Sizi öyle bir kovaladım ki… Bizim şampiyonluk yolunu açtığınız gibi takım oldunuz” dedi. Rahmetli Doğan Abi’yi, Çetin Abi’yi hiçbir zaman unutamayız. Çok güzel anılarımız var. Takım olmak ne demek? Arkadaşlık, yöneticilik, dostluk… Çetin abi şu an onların eğitimini veriyor. Tüm hayatı basketbol. Doğan Abi’nin o arkadaşlığı, o dostluğu bilmesinin bir takımı şampiyonluğa nasıl götüreceğini ben de orada öğrendim esasında. Ondan sonra menajerlik hayatımda da oyuncularımla hem abi oldum, hem arkadaş oldum, hem dost oldum, hem yönetici oldum.

1992 yılına geldiğimizde, aktif basketbol yaşantınızı Fenerbahçe çatısı altında, hem Lig Şampiyonluğu hem de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazanmış bir ‘Kaptan’ olarak noktaladınız. Bir sporcu için kariyerini böylesine büyük başarılarla ve en sevdiği renklerle, zirvede tamamlamak çok az isme nasip olur. O son düdük çaldığında ve parkeye veda edeceğinizi bildiğiniz o anlarda neler hissetmiştiniz? Kaptan olarak kupayı kaldırmak, o güne kadarki tüm yorgunluklarınıza değmiş miydi?
Tabii ki değmişti. Zaten o duyguların büyük bölümünü önceki cevaplarda da anlattım. Bir sporcunun yaşayabileceği en büyük mutluluklardan biridir bu. Sevdiği formayla zirvede bırakmak, kupayla veda etmek, arkasında iz bırakmak… Bunlar gerçekten çok az insana nasip olur.
Ben o gün, “Bundan daha güzeli olmaz” duygusunu yaşadım. Fenerbahçe formasıyla tarihî bir şampiyonluk yaşamışım, Cumhurbaşkanlığı Kupası kaldırmışım, insanların hafızasında güzel bir iz bırakmışım. O yorgunluğun, o emeğin, o fedakârlığın hepsine değdi.
Fenerbahçe formasıyla geçirdiğiniz o unutulmaz 10 sezonda, Türk basketbolunun simge isimleriyle yan yana mücadele ettiniz. Efsaneleşmiş kadroların içinde yer alan bir isim olarak; saha içinde birbirinizi bir bakışınızdan anladığınız, saha dışında ise arkadaşlığından en çok keyif aldığınız isimler kimlerdi? Bizlere o dönemki takımdaşlık ruhundan ve unutamadığınız bir yol arkadaşınızdan bahsedebilir misiniz ?
Çok isim var ama içlerinden biri çok özel: Aliço, yani Ali Limoncuoğlu. Biz onunla 10 yıl, hatta altyapıları da sayarsan 11 yıla yakın aynı yapının içinde olduk.
Ben koştuğum anda nereye koştuğumu bilirdi. O topa sadece elini atardı; benim gidip onu alacağımı bilirdi. Özellikle hızlı hücumlarda göz göze geldiğimiz anda ne olacağını ikimiz de anlardık. Top Aliço’nun eline geldiğinde, benim nereye gideceğimi o bilirdi; ben de topu nereye bırakacağını bilirdim. Bu çok özel bir uyumdu.
Saha dışındaki dostluğumuz da öyleydi. Zaman zaman koçlarla sorun yaşadığım, gerildiğim dönemler olurdu; Aliço beni sakinleştirirdi. Aynı yaşlardaydık ama hep yanımdaydı, hep destekçimdi. Onu hiçbir zaman unutmam.
1982’de kurulan takımda da vardı, sonuna kadar da birlikteydik. Şampiyonluklarda, turnuvalarda, özel anlarda… Ailelerimizle de iç içe olduk. Onunla benim gerçekten ayrı bir hayat arkadaşlığım vardı. Hâlâ da görüşüyoruz.

O dönemde oynadığınız Galatasaray, Beşiktaş ve Efes Pilsen maçlarının takım ve taraftar için önemini de ben merak ediyorum. Bunu sizin gibi kulübümüze hem oyuncu hem idareci olarak hizmet eden değerli bir isimden dinleyebilirsek çok sevinirim abi.
Tabii ki olurdu. Özellikle Galatasaray maçı Fenerbahçe için her zaman çok farklıydı. Hatta sadece bizim için değil, Galatasaray tarafı için de öyledir.
Spor Sergi Sarayı’nın eski yerini biliyorsundur. Karşısında Maçka Oteli vardı. Biz kampa orada girerdik. Maça hazırlanırken öyle bir baskı olurdu ki gece uyuyamazdın. Çünkü medya seni çok fazla konuşur, sokakta herkes seni durdurur; bakkal, apartman görevlisi, benzinci, pompacı… Herkes “Abi, yeniyoruz değil mi?” diye sorar. Bir noktadan sonra o baskı insanın elini ayağını titretir. Çünkü Fenerbahçe formasını taşımak büyük bir gurur ama aynı zamanda çok büyük bir sorumluluktur. Herkes o ağırlığı kaldıramaz.
Maçtan önce eski sporcular, Altan Dinçer’ler gelir, yöneticiler gelir, moral konuşmaları yapılırdı. Rakibin videoları izlenirdi; bizim hatalarımız, onların zaafları anlatılırdı. Sonra bir bakardın, taraftarlar ellerinde pankartlarla, davullarla, zurnalarla gelmiş; sarı-laciverte boyanmışlar, kapıya kadar dayanmışlar. Yanlarında tepsi tepsi baklava getirirlerdi. Bizi güçlendireceklerini düşünürlerdi. Bu sadece İstanbul’da değil, başka şehirlerde de olurdu. Şimdi zannediyorum otele giremezler, kapının önüne giremezler. Böyle şeyleri yaşadıktan sonra taraftara karşı öyle büyük bir sorumluluk hissedersin ki sahada kendini yerlere atarsın.
Spor Sergi’nin apayrı bir güzelliği vardı. Basket atarsın, geriye koşarken tribündeki insanlar saçını okşar, sırtına vururdu. Mola sırasında koç sana bir şey anlatırken tribündeki insanlar da işin içindeydi adeta. Ama o samimiyet çok başkaydı. Herkesin yeri belliydi. Ayşe teyze nerede oturur, Ahmet abi hangi koltuktadır bilirdin. Basket atarsın, geriye koşarken tribünlerden saçını okşarlardı, sırtına vururlardı. Molada koç bir şey anlatıyor, arkadan karışırlardı.
Bir başka güzellik de şuydu: O zamanlar insanlar rakibe de saygı duyardı. Harbiye Orduevi’nden Radyoevi’ne kadar uzanan hatta Galatasaraylılar ve Fenerbahçeliler yan yana yürür, kimse kimseyle kavga etmezdi. Biz oyuncular elimizde çantamızla, formamızla aralarından geçerdik. Formamı ben yıkar, ben giyerdim. Galatasaraylı takılırdı, Fenerbahçeli severdi. O güzelliklerin içinde büyüdük.
Şunu da söyleyeyim: O yıllarda kulüpçülük ruhu bambaşkaydı. Şimdi herkes profesyonelce forma öpüyor, aidiyetini ifade ediyor; bu da dönemin gerçeği. Ama biz zaten Fenerbahçeliydik. Biz o renklerin içinden geliyorduk. O farkı yaşadık.
Şimdi kovayla para alıyor, altında beş yüz bin dolarlık arabası var; bunu da küçümsemiyorum, zaman bu zaman, dünyada profesyonellik var, evet güzel. Ama biz farklı boyuttaydık.
Kulübümüzde geçirdiğiniz süre zarfında saha içinde ve dışında yaşadığınız en unutulmaz olayı anlatmanız mümkün müdür.
Bir tanesi zaten şampiyonluk, onu anlattım. Ama menajerlik dönemimden unutamadığım başka bir olay da İbrahim Kutluay’la yaşadığım bir andır.
İbrahim o maçta çok sayı atmıştı ve EuroLeague’de sayı krallığına oynuyordu. Maç sırasında dirsek aldı, kaşı yarıldı. Soyunma odasına geldik; doktor yok. Düşünebiliyor musun, koca maçta ortada doğru düzgün müdahale edecek kimse yok. Soyunma odası kan gölüne dönmüştü. O tabloyu unutamam. Onların doktoru geldi.
İbrahim’i yatırdık. Her yeri kan içinde ama tek söylediği şu: “Hakan abi, ne yapacaksanız yapın; arkadaşlarım beni bekliyor.” Şimdi düşün, hem sayı krallığına oynuyorsun hem takım kazansın istiyorsun. Fenerbahçeliliği o kadar kuvvetliydi ki o an bunu iliklerine kadar hissediyordun.
Uyuşturucu yok, doğru düzgün imkân yok. Dikiş atılacak, bant yapılacak, sargı sarılacak… O acının içinde bile sahaya dönmek istiyordu. Sonra gerçekten sahaya döndü ve maçı 43 sayıyla tamamladı. Bir tarafı sargılı, kan içinde ama oynuyor. Hatta sonra kendi anlatırdı; “Potayı çift görüyordum, ikisinin ortasını hedefleyip atıyordum” derdi.
Maç sonunda rakip tribünler ayağa kalktı ve “İbrahim, İbrahim” diye onu alkışladı. Maç Yugoslavya’daydı. O görüntü benim hayatım boyunca unutamayacağım sahnelerden biridir. Bir sporcunun fedakârlığı, hırsı ve formaya bağlılığı budur.
Ben hep şunu düşünmüşümdür: İbrahim Kutluay, Fenerbahçe altyapısından çıkmış, milli takımın önemli oyuncularından olmuş, EuroLeague sayı krallığına oynamış ve Türkiye’de basketbolu sevdiren isimlerden biridir. Bu takıma yönetici olarak yakıştırırım. En sonunda da onun forması da o salonda yerini aldı; bence çok doğru bir karardı.

Aynı şekilde içimden geçen bir başka şey de şu: Fenerbahçe’nin 1991’deki ilk şampiyon kadrosunun da tarihî formalarının o salonda yer alması çok yakışırdı. Çünkü o kadro, fedakârlıkla, yokluk içinde, para pul düşünmeden kendini yere atarak Fenerbahçe’yi şampiyon yapan bir efsane kadroydu.
Şunu da samimiyetle söyleyeyim: Fenerbahçe altyapısından gelip A Milli Takım’da yıllarca oynamış, kulübün ilk şampiyonluğunda yer almış, 10 yılı aşkın forma taşımış, ardından sekiz yıl genel menajerlik yapmış biri olarak benim de kulüpte çok büyük emeğim var. Gönlüm isterdi ki benim de formam orada olsun. Bir plaket beklentimden değil; sadece emek verilmiş bir hayatın hatırlanması insanı mutlu eder. Fenerbahçe’ye akıttığım kan, ter çok farklı.
Hayatının önemli bir kısmını Fenerbahçe’mizde yaşamış bir spor adamısınız, Spor ve Sergi Sarayı, Abdi İpekçi Spor Salonu atmosferlerini fazlasıyla tattınız Hakan abi. Bizim için Spor Sergi ve Abdi İpekçi Spor Salonları çok özel bir yere sahip, anlatılanlara da esinlenerek. Siz bu salonları, atmosferi ve Fenerbahçe taraftarını nasıl anlatırsınız?
Sadece Fenerbahçe taraftarı değil, genel olarak o dönemde salonlarda çok büyük bir samimiyet vardı. Renk aşkını, taraftar sevgisini, saygıyı en iyi orada hissederdin. Çünkü tribünle gerçekten iç içeydin.
Spor Sergi çok eski bir yerdi. Bazen kritik bir pozisyonda topu yere vurursun, parke bozuk olduğu için başka tarafa sekerdi. Pota eğri olurdu, çember yamuk dururdu; düzelttirirdik. Yani şartlar bugüne göre çok ilkel sayılırdı. Ama bütün bu eksiklerin yanında Spor Sergi’nin samimiyeti hiçbir yerde yoktu. Tribündeki insanların nerede oturduğunu bilirdin, isim isim tanırdın.
Maça çıkmadan önce aşağıda çok dar bir ısınma alanı vardı; büfenin önünde ısınırdın. Orada sıcacık pideler, börekler, çörekler olurdu. Maça çıkmadan önce bir köşede onlardan koparıp yediğimiz bile olurdu. Galatasaraylı da orada, Fenerbahçeli de orada, sen de orada ısınıyorsun. İnsanlar alışveriş yapıyor, sen forma giymiş halde açma-germe hareketi yapıyorsun. O kadar iç içe bir ortam.

Hatta tek lavabo vardı; maça çıkmadan önce oyuncularla taraftarlar yan yana aynı alanda olurdular. Düşünsene, sen Fenerbahçe formalısın, yanında Galatasaray atkılı ya da Beşiktaş atkılı biri var; ama herkes sohbet ediyor, gülüyor. O sahaya öyle bir ortamdan çıkarsın. O yüzden de sahaya çıktığında o insanlara kalbini verirdin. “Ne kadar prim alacağım?” diye düşünemezdin.
Bir de şunu hiç unutmam: Maçı kazandığında caddelerde yürümek, insanların seni kutlaması, Kalamış’a dönerken korna sesleri duymak apayrı bir mutluluktu. Ama kaybettiğinde… İşte o çok daha ağırdı. Soyunma odasında ağlardın, bir şeyleri tekmelerdin, sonra eve kimseye görünmeden gitmek isterdin. Çünkü insanlara karşı sorumluluk hissederdin. Apartman görevlisinin, bakkalın, sokaktaki insanın yüzüne bakamazdın. O kaybı sadece kendin için değil, onlar için de yaşardın.
Ben sadece Fenerbahçe özelinde söylemeyeyim; o dönemin Galatasaraylısı da, Beşiktaşlısı da, herkes formaya ve taraftarına çok daha derin bir saygıyla bağlıydı. O yüzden ben hiçbir zaman o dünyadan kopamadım. 1982’de Ali Şen’le birlikte yuvama döndüm; sonra menajerlikte de oradan ayrılamadım.
Ama işin bir başka tarafı da var. Onca yıl emek veriyorsun, bugün Yüksek Divan üyesisin; elinde bir kartın var ama geçmişe dönük o vefa kültürünü çok fazla göremiyorsun. Futbolda bazı eski kadrolara özel alanlar ayrılıyor, davetler yapılıyor. Basketbolda da böyle şeylerin olması insanı mutlu ederdi. Sadece benim için değil, bu kulübe emek vermiş pek çok insan için.
Yine de kulübüm için alnım açık. Kalben de, emek olarak da Fenerbahçe’ye çok şey verdim. Bazen evime giderken o tesislerin önünden geçiyorum; anılar bir anda canlanıyor. Her şey değişmiş olabilir ama yaşanan o anlar değişmiyor.
Hakan Artış, bugün kendisinin koçluğunu yapsaydı oyununa neler eklemeyi düşünürdü?
İnsan bazı şeylerin değerini sonradan anlıyor. Bugünden bakınca “Daha çok çalışırdım, daha fazla emek verirdim” demek kolay. Ama o yaşta, o dönemin şartlarında, o tecrübeye sahip olmadan her şeyi aynı berraklıkla göremiyorsun. Yaşadıkça, tecrübe kazandıkça “Keşke şunu da bilseydim” diyorsun.
Ama açık söyleyeyim: O günün şartlarında elimden gelen her şeyi yaptığıma inanıyorum. Fenerbahçe formasıyla yüze yakın milli takım forması giydim. Elimden geleni yaptım ve içim rahat. Belki bu yüzden de zirvede bıraktım. Şampiyonluğu yıllarca kovaladık, yıllarca kaçırdık; sonunda lig şampiyonluğu ve Cumhurbaşkanlığı Kupası birlikte gelince, “Tam zamanı” dedim.
Kendi koçum olsaydım beni idare etmek de zor olurdu doğrusu. Çok uysal, çok uyumlu bir oyuncu değildim. Çok hırslıydım. Hatta bazen fazla hırslıydım. Bir Amerikalı koçla (Dennis Perryman) çalıştığımız dönemde, ne yaparsam yapayım gözüne giremiyordum. Beni 15 dakika oyuna sokuyordu ama haftanın oyuncusu seçiliyordum. Böyle şeyler insanı daha da hırslandırıyor. O zaman da daha fazla çalışıp, daha çok mücadele edip kendini göstermeye çalışıyorsun. Bazen yine de karşılığını alamıyorsun. Ama ben bütün koçlarıma, bütün hocalarıma saygı duydum.
Hakan abi, sizin döneminizdeki basketbol ile bugünün modern basketbolu arasında hem teknik hem de imkanlar açısından uçurumlar var. Ancak pek çok basketbolsever, o yıllardaki ‘kulüpçülük’ ruhunun ve formaya duyulan aidiyetin çok daha farklı olduğunu savunur. Sizin gözünüzde o dönemin basketbol iklimi ile şimdikini ayıran temel farklar nelerdir? O yıllarda imkansızlıklara rağmen sahaya yansıyan o saf ‘kulüpçülük’ ruhunu bugünün genç nesline nasıl tarif edersiniz?
Açık konuşayım, artık dünyada çok büyük bir profesyonellik var. Bunu sadece Türkiye özelinde söylemiyorum. EuroLeague’de yer alacaksanız, o bütçeleri kurmanız, o oyuncuları almanız gerekiyor. Çünkü rakiplerinizin hepsi aynı seviyede yatırımlar yapıyor.
Bugün bakıyorsun; Fenerbahçe ile Efes karşılaşıyor, hakemler yabancı, sahadaki beşler büyük ölçüde yabancı, antrenörler yabancı, menajerler yabancı… Bazen fizyoterapiste, masöre kadar bu yapı genişliyor. Salonlar 15-20 bin kişilik, parkeler teknolojik, toplar farklı, imkanlar bambaşka. Biz bunları yaşadığımız için ister istemez kıyaslıyoruz ama aslında iki dönemi birebir karşılaştırmak çok zor.
Eskiden yerli yıldızların ağırlığı çok daha fazlaydı. Şimdi altyapıdan gelen çocukların önü daha zor açılıyor. Alt liglerde bile yabancı oyuncu çok fazla. Bu sadece Türkiye’de değil, dünya sporunun genel gerçeği haline geldi. Futbolda da böyle, basketbolda da böyle.
Bu durum beni zaman zaman üzüyor. Çünkü bazen milli marş okunuyor, sahadaki oyuncuların çoğu marşı bilmiyor. Bu profesyonelliğin doğal sonucu olabilir ama eski aidiyet duygusunu özleyen biri olarak insanın içine dokunuyor. Yine de gerçek bu: dünya sporu artık böyle işliyor ve herkes buna ayak uyduruyor.
Hakan abi, sizin döneminizde atılan o sağlam temellerin üzerine, Fenerbahçe Basketbol organizasyonu son 20 yılda muazzam bir yapı inşa etti ve tam anlamıyla bir avrupa devine dönüştü. Kulübün vizyonundaki bu büyük değişimi, Euroleague şampiyonluğuyla taçlanan bu süreci ve Fenerbahçe’nin bugün Avrupa basketbolunun en önemli markalarından biri haline gelmesini bir basketbol adamı ve uzun yillar bu organizasyonun içersinde profesyonel olarak bulunan birinin gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu çok net söyleyeyim: Fenerbahçe bugün Avrupa basketbolunun en önemli markalarından biri haline geldiyse, bunun arkasında çok büyük bir vizyon, yatırım ve süreklilik var. O açıdan bakınca çok büyük bir başarıdan söz ediyoruz.
Ama bir yandan da demin söylediğim o profesyonelleşme gerçeği var. Bugün EuroLeague’de şampiyonluğa oynayacaksanız, o bütçelere çıkmanız gerekiyor. 30 milyon dolarları bulan yapılar kuruluyor. Her takım bunu yapamıyor. Yapsa da şampiyonluk garanti değil. Fenerbahçe’nin, Efes’in, Barcelona’nın, Real Madrid’in geldiği nokta bu.
Dolayısıyla bugünkü başarıları küçümsemek mümkün değil. Çok büyük işler yapılıyor. Ancak bizim dönemimizle bugünü kıyaslarken de şartların tamamen değiştiğini kabul etmek gerekiyor. Eskiden yokluk içinde savaşan takımlar vardı; bugünse dev organizasyonlar var. İkisi de kendi döneminin gerçeği.
Ben yine de şunu düşünüyorum: Bugün gelinen noktada bizim dönemimizin emeği, mücadelesi ve attığı temel taşları da unutulmamalı. Çünkü o kültür, o mücadele ruhu, o ilk adımlar olmadan bugünkü büyük yapı da bu kadar güçlü kurulamazdı.
Hakan abi, bizlere vakit ayırdığınız ve bu değerli anılarınızı paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Hem sarı-lacivertli formayı terletmiş bir kaptan hem de her zaman camianın içinde olan bir isim olarak; sizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan, başarılarda ve zor günlerde hep yanınızda olan Fenerbahçe taraftarına son olarak neler söylemek istersiniz ?
Ben taraftarlarımızın hepsini çok seviyorum. Hâlâ sosyal medyadan yazanlar, “Efsane” diyenler oluyor; bunlar beni çok mutlu ediyor. En azından onlar benim değerimi biliyor. Ben de onların değerini biliyorum. Mümkün olduğunca hepsine saygıyla cevap vermeye çalışıyorum.
Sokakta karşılaşıyoruz, fotoğraf çektiriyoruz, eski günleri konuşuyoruz… Beni en çok mutlu eden şeylerden biri bu. Çünkü o yaşanmışlıkların hâlâ insanlarda bir karşılığı olduğunu görmek çok değerli.
Kalbimde her zaman hepsinin yeri var. Sonuçta biz Fenerbahçeliyiz.
