
Fenerbahçe basketbol tarihinin sayfalarını çevirdiğinizde, karşınıza sadece istatistikler ve kupalar değil; amatör ruhun profesyonel disiplinle harmanlandığı, sarsılmaz bir aidiyet hikâyesi çıkar. Bu hikâyenin en önemli aktörlerinden biri de kuşkusuz, sarı-lacivertli formayı tam on yıl boyunca kesintisiz bir gururla sırtında taşıyan Hür Güreralp’tir.
Dokuz yaşında kürek branşıyla kapısından girdiği kulübünde, efsane Mehmet Baturalp’in teşvikiyle basketbola adım atan Güreralp; Altan Dinçerlerden Necdet Ronabarlara uzanan o köprü jenerasyonun en zarif temsilcilerinden biri oldu. Spor ve Sergi Sarayı’nın soğuk duşlarından Ali Şen’in vizyoner hamlelerine, Kıbrıs Harekâtı’nın gölgesinde geçen askerlik anılarından dev isim Hüseyin Alp ile yaşadığı o unutulmaz saha içi diyaloğuna kadar, Fenerbahçe tarihinin en renkli ve zorlu dönemlerine tanıklık etti.
Bugün 77 yaşında, hala ilk günkü heyecanıyla “Fenerbahçelilik bir ruhtur, bırakılmaz” diyen efsanemizle; geçmişin tribünlerini, Dereağzı’nın çamurlu yollarını ve çubuklu’nun bir sporcu için ne ifade ettiğini Erdi Tiran’a anlattı.
Hür abi merhabalar öncelikle. Bu röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Salontribunu.com sayfası olarak size çok teşekkür ederiz. Fenerbahçe basketbol tarihinin en özel dönemlerinden birine tanıklık etmiş ve o formayı terletmiş bir isimle bir arada olmak bizim için büyük bir onurdur. Müsaadenizle sorularımıza geçiyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarınızdan bahsedebilir misiniz? Basketbola başlama hikâyeniz nasıl gelişti?
Basketbola aslında Fenerbahçe’nin kürek takımında başladım; daha doğrusu dokuz yaşında küçük bir çocuk olarak Fenerbahçe’ye adım attım. Ancak bir yıl sonra, Mehmet Baturalp abimizin teşvikiyle Fenerbahçe Yıldız Takımı kuruldu. Sene 1961-62… 1962, 63 ve 64 yıllarında Yıldız ve Genç takımda oynadım. Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1965 yılında Genç takımdan A takıma çıktım. 1965’ten itibaren sekiz-dokuz sene kesintisiz olarak Fenerbahçe A takımında forma giydim. Sonrasında Muhafızgücü’ne gittim, dönüşte bir sene daha oynadım. Yani toplamda on sene boyunca kesintisiz olarak Fenerbahçe’de oynadım. Tüm bu sürem hep basketbolla geçti.
O dönemde Batur abinin kurduğu takımı bir “ara jenerasyon” diye tabir edebiliriz. Çünkü bizden önceki jenerasyon Altan Dinçer, Turan Tezol (ki kendisi Fenerbahçe’de oynamamasına rağmen meşhur Modalı abimizdir), Güner Yalçıner ve hatırladığım diğer isimlerden Şengün Kaplanoğlu gibi dev isimlerdi. Biz onlardan yedi-sekiz yaş küçüktük ve onlar bıraktıktan sonra bizim yıllarımız başladı. Bizim jenerasyonumuz döneminde… Bu arada, Batur abi hiç unutmam; kendi formasını, yani o meşhur 9 numarayı jübilesinde bana vermiştir. O dönemde rakiplerimiz arasında İTÜ ve Galatasaray tabii ki vardı, bilahare Beşiktaş grubu ve Battallar geldi… İsimleri o dönemden bulabiliriz, çok isim var. Ben bizim o dönemi bugünkü Türkiye basketbolunun başlangıcı olarak addederim. Çünkü bizden sonra Türkiye basketbolu gerçekten büyük bir sıçrama yaptı. İşte malum Hidayetler falan, ki onlar bizden çok daha küçükler ama bu işin temelini bizim abilerimiz ve bizler yürüttük diyebilirim. Bu işi ateşleyen de, her konuda olduğu gibi her daim devam eden Galatasaray ve Fenerbahçe rekabetidir. Bizden sonra, tarih yanıltmıyorsa 1975’ler gibi Eczacıbaşı sürece girdi. Bu şekilde özetleyebilirim; gençliğim tamamen Fenerbahçe’de geçti ve oradan, yani kulübün içinden emekli oldum.
Fenerbahçe formasıyla ilk sezonunuz olan 1966-67 yılında takımımız ilk kez düzenlenen Türkiye Kupası’nda şampiyonluğa ulaştı. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’na katılacak takımı belirleyen Türkiye Basketbol Şampiyonluğu’nda ise Altınordu’ya yenilerek ikinci olduk galiba, bunu hatırlıyor musunuz?
Verdiğin tarihler üzerinden o dönemi anlatabilirim. İzah etmem gereken asıl mesele, o dönemdeki Türk basketbolunun ne durumda olduğudur. Bir nevi arada sıkışmışlık haliydi diyebiliriz; ne tam amatör ne de tam profesyonel… Fakat bizler ve diğer takımlardaki arkadaşlarımız, bu oyunu kesinlikle bir amatör ruhla oynuyorduk. İTÜ’deyseniz oyuncular beş-altı sene o takımda kalırdı, Fenerbahçe’de ve Galatasaray’da da durum aynıydı. Dolayısıyla o dönemde takımlardaki yerleşik oyuncu sayısı çok daha fazlaydı. Ancak 1980’lere girdiğimizde (ki benim basketbolu bırakma yıllarımdır) 1979’larda artık bir-iki senede bir kulüp değiştiren oyuncular görmeye başladık. Bunda arkadaşlarımız haklıydı çünkü profesyonellik artık gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Rahmetli Barış Küce, Erdal Abi, Engin Muratoğlu, Ferhan Baras, Tuncer Kobaner ve Hüseyin Kozluca’nın olduğu o dönemde Avrupa Şampiyonası’nda ASVEL Villeurbanne’a gittik. İkinci maçta yenilince elendiğimizi, Fransa’daki o mağlubiyeti net hatırlıyorum. Onun dışında, ne yazık ki benim dönemimde Fenerbahçe ile pek bir Avrupa yüzü göremedik; o yıllarda Galatasaray bu konuda biraz daha öndeydi diye hatırlıyorum.
1968-69 sezonunda Yıldız takımımız tarihinde ilk kez Türkiye Şampiyonu olmuştu. O dönem gençlerin takıma entegrasyonu ve kulüpteki genel hava nasıldı?
O dönem gerçekten çok kritik ve önemli bir dönemdi. Bu gençlerin en başında gelen isim, sonra Fenerbahçe’nin kaptanlığını da yapan Necdet Ronabar’dır. Bence Fenerbahçe altyapıyı kurmakla çok doğru bir iş yaptı. Bu başarının temelinde de, Allah gani gani rahmet eylesin, Batur abi vardır. Başta bana olmak üzere pek çok kişiye ve Fenerbahçe’ye emeği çok büyüktür. Gerçekten büyük bir özveriyle çalıştı ve bahsettiğin o 68-69 senelerindeki başarılar tamamen onun attığı tohumların, kurduğu sistemin meyveleridir. Onu burada bir kez daha saygıyla anmak isterim.
1970-71 sezonunda, son dört sezonda üçüncü kez ligi ikinci sırada tamamladık ve şampiyonluğu İTÜ’ye kaptırdık. O yıllarda İTÜ ile yaşanan rekabeti ve şampiyonluğun kıl payı kaçmasının takım üzerindeki etkilerini nasıl tarif edersiniz ?
Elbette çok zordu; kaybedilen her sezon, her maç ve kaçan şampiyonluklar her zaman üzücüdür. Hatırladığım kadarıyla söyleyeyim; o yıllar gerçekten İTÜ’nün en kuvvetli zamanıydı ve bizi çok zorladılar. O kaybın bizi çok üzdüğünü, şahsen beni de çok zorladığını söyleyebilirim çünkü o formayla çok daha fazla şampiyonluk tatmak isterdik, kısmet olmadı. Bunun bazı idari sebepleri de vardı tabii…Fenerbahçe’nin idari yapısı her zaman biraz enteresan olmuştur. O dönemde varlıklarıyla kulübe gerçekten hizmet etmiş başkanlarımız vardı; Ali Şen, Emin Cankurtaran gibi… Onlar futbol için çok önemli işler yaptılar, büyük yardımlarda bulundular ama basketbolu da asla ihmal etmediler. Yine de o dönemde, bir dönem sonra aşılacak olan ciddi bir antrenör sıkıntısı yaşıyorduk. Şimdi bakıyorum; Türk antrenörler azalsa da bir Ergin Ataman, Orhun Ene veya Ufuk Sarıca gibi isimler var. O yıllarda zaman zaman teknik açıdan mağlup olmamız bizi gerçekten yaralamıştır. Diğer büyüklerimiz bu konuda ne der bilemiyorum ama benim hissiyatım bu yöndeydi.
1971-72 ve 72-73 sezonlarında kadro yapısının biraz daha zayıfladığını ve şampiyonluk yarışlarından uzaklaştığını görüyoruz. O yıllarda kulüp içinde yaşanan zorluklar nelerdi?
Ben Fenerbahçe’nin beş farklı başkanı döneminde hem basketbol hem de kürek branşlarında bulunmuş bir insanım. İsmet Uluğ desem belki bugün çoğu kişi hatırlamaz ama gerçek Fenerbahçeliler o ismi bilir. Ardından Faruk Ilgaz, Emin Cankurtaran ve Ali Şen geldi… Aslında Fenerbahçe başkanlığı vizyonu için Emin Cankurtaran ile başlayan yeni bir dönemdir bu. Dünyada da böyle bir akım vardı; bu isimler Fenerbahçe’yi çok seven ama aynı zamanda vizyoner iş adamlarıydı. Faruk Ilgaz ve İsmet Uluğ gibi isimler daha eski jenerasyonun temsilcileriydi. İş dünyasından gelmenin getirdiği avantajlarla doğal olarak futbolu ön planda tutuyorlardı..Benim her zaman üzüntüyle altını çizdiğim nokta şudur: Çocukluğumdan, yani 1961’li yıllardan beri hatırladığım kadarıyla hiçbir Fenerbahçe kongresi normal geçmemiştir. O dönemin en büyük gerçeği şuydu; eğer kongreyi kazanmak istiyorsan Semih Bayülken’i bulacaktın. Semih Bayülken’in “Çeşme Meydanı Grubu” adında meşhur bir grubu vardı. O zamanlar “Semih Bayülken kimi aday gösterirse başkan o olur” denirdi; böyle bir düzen vardı. Tabii ki son dönemlerde üye yapısı 60 binlere ulaşınca bu durumlar değişti. Ancak geçmişteki o yapı, bence kulübe profesyonel anlamda bir gelişim sağlamıyordu. Bugün Aziz Yıldırım tesisler yaptı, Fenerbahçe Burnu’nda büyük işler yapıldı, bunlar doğrudur ama bir kulüp sadece binalarla yönetilmiyor. “Neden bugün hâlâ futbol takımının şampiyonluğunu tartışıyoruz?” sorusunun kökeninde biraz da bu var.
Öte yandan, sevindiğim bir nokta da var; takip ettiğim kadarıyla basketbol camiası son yılların en başarılı ve istikrarlı gruplarından biri haline geldi. Kulüp içi politikalar ve kişiler arasındaki çekişmeler konusunda artık 77 yaşına gelmiş biri olarak söyleyebilirim ki, köklü bir düzelme göremiyorum. Bu durum Fenerbahçe’ye yakışmıyor. “Fenerbahçe niye şampiyon olamıyor?” tartışmalarının içinde Ali Koç devri, Sadettin Saran’ın çabaları var ama bu iş sadece kişilerle olmuyor. Basketbolda en çok inandığım şey olan “teamwork” yani takım çalışması organizasyonunun her alanda kurulması lazım. Bir bakıyorsunuz Ali Koç amatör şubelere, voleybola destek veriyor, alkışlanıyor; sonra birileri “Niye oraya veriyor?” diye eleştiriyor. Bu işleri kişilere bağlamamak lazım. Saadettin Bey yüzmeye, Emin Bey basketbola destek verir… Bunlar arasındaki koordinasyonsuzluktan maalesef futbol takımı da etkileniyor. Artık bu çekişmelerun tadı kaçtı çünkü dünya değişti ama bizdeki çekişmeler aynı kaldı. Türk futbolunun durumu da zaten ortada.
1973-74 sezonu yine maalesef başarısız bir sezondu. O dönem Fenerbahçe’den ayrılarak, askerlik görevinden dolayı Muhafızgücü’ne transfer oldunuz. Muhafızgücü’nde geçirdiğiniz o sezon sizin için nasıl bir tecrübe oldu?
Muhafızgücü’ne geçişim, halihazırda şampiyon olmuş bir takımın üzerine gelmemle oldu. Kemal Erdenay müthiş bir organizasyon yapmış, dönemin en iyi oyuncularını toplamış ve Türkiye Ligi şampiyonu olmuşlardı. Ben yedek subaylık durumumdan dolayı takıma biraz daha geç katılabildim çünkü tam o sırada Kıbrıs Harekâtı patlak verdi. Takımda ben ve iki-üç arkadaşım kalmıştık; toplam beş kişiyle Muhafızgücü’nü ligden düşürmeden askerliğimizi tamamladık. Hem askerlik hem spor bir aradaydı yani…
O günlere dair çok enteresan bir anım var: 125. dönem Tuzla Piyade Okulu’ndayız. Dört aylık eğitimi bitirip asteğmen olmayı beklerken, 1974 Temmuz’unda mezuniyete bir hafta kala, biz içeride asker öğrenciyken ordunun Kıbrıs’a çıktığını öğrendik. Cumartesi günüydü, “Gelin kuraya” dediler. Kurayı bir çektim; Seyyar Jandarma Teğmeni olarak Kilis’e tayinim çıktı. Oradaki görevim bana çok şey kattı, sonrasında Muhafız Alayı’na geçtim. Ankara’nın o eski günlerinde hem spor yapmak hem de o şerefli üniformayı taşımak benim için unutulmaz bir iz bıraktı. Maalesef sonradan askeri birliklerin liglerde oynamasını kaldırdılar ama o dönem gerçekten çok özeldi.

1975-76 sezonunda Ali Şen’in basketbol şubesi kaptanlığıyla beraber şubeye geri döndünüz. Ve takım yeniden canlanarak ligi dördüncü bitirdi; bir önceki sezonlara göre gözle görülür bir iyileşme vardı. Bu yeniden doğuş dönemini ve Ali Şen’in şubeye getirdiği vizyonu anlatabilir misiniz?
Ali abi, hem iş adamı vizyonu hem de Fenerbahçe sevgisiyle şubede müthiş bir canlanma yarattı. Emin Cankurtaran’ın ayrılışı, ardından gelen boşluklar ve benim askerlik dönemim derken Fenerbahçe basketbolu gerçekten dibe vurmuştu. Ali Şen gelince maddi imkânların da ötesinde bir hava getirdi. Bizi alıp Yugoslavya’ya götürdü. O zamanlar Tito dönemiydi ve gördüklerimiz karşısında şaşırıp kalmıştık. Bizi bir köye götürdü; köy okulunun kapalı salonunda sabah saat 10’da antrenman yapacaktık. Bir girdik içeri; her üç-dört ilkokul çocuğunun başında bir genç antrenör vardı. O yıllarda Fenerbahçe A takımına tahsis edilen top sayısı topu topu altı-on taneyken, o köy okulunda elli tane topla antrenman yapıyorlardı. Soyunma odalarına gittik; kadınlar için saç kurutma makinelerinden her türlü modern imkânlara kadar her şey vardı. Tito’nun Yugoslavya’sı basketbolda çağ atlamıştı. Biz o dönem Spor ve Sergi Sarayı’nda hâlâ soğuk duşlarla uğraşırken bu vizyonu görmek bize müthiş bir motivasyon sağladı. Takımda harika bir arkadaşlık ortamı vardı; o ruhun bir daha kolay kolay geleceğini sanmıyorum. Ali Şen’in basketbola kattıklarını gururla anlatırım; Allah ona uzun ömürler versin. Kendisi çok renkli, iyi eğitimli ve yedi lisan konuşan biridir. Hemşerilik bağımız da vardı, benim ana tarafım Üsküplü olduğu için beni ayrıca severdi. O dönemler gerçekten çok güzeldi; Türkiye’nin o yıllardaki arkadaşlıkları, samimiyeti bambaşkaydı. Bugün Ali Koç da profesyonel anlamda kulübe çok şey kattı, özellikle amatör şubelerdeki başarılar yadsınamaz. Ama futbol başka bir dünya… Ali Koç ile olan yakınlığımdan dolayı kendisine “Bu işe çok bulaşma, futbolla baş edemezsin” demiştim. Gerçekten futbolun o devasa sorunlarıyla baş etmek çok zor. Eskinin o dolu tribünleri, Molnar’ın antrenör olduğu, şimdiki stadın yerinde tahta tribünlerin olduğu o atmosfer başkaydı. Beşiktaş’tan Şenol-Birol transferleriyle başlayan o heyecanlı yıllardan sonra maalesef o eski hava biraz dağıldı.
1975-76 sezonunun sonunda profesyonel kariyerinizi noktaladınız. Geriye dönüp baktığınızda beraber oynamaktan en çok keyif aldığınız isimler kimlerdi?
Çok enteresan bir şey söyleyeceğim; bu belki tam olarak sorunun cevabı olmayacak ama ben Hüseyin Alp ile oynamayı çok isterdim. O kadar yüce, o kadar iyi kalpli bir insandı ki… Bir gün Teknik Üniversite’nin salonunda maçtayız. Top potaya çarptı ve Hüseyin Alp’in ellerine düştü. Ben de zıpladım, elinden topu almaya çalışıyorum. Havada ayaklarım yerden kesilmiş, topa bakıyorum… O dev adam, ben düşmeyeyim diye beni havada tuttu ve “Yavru kurt, yavaş yavaş seni indireceğim yavru kurt” dedi. Bu, hayatımda hatırladığım en tatlı ve unutulmaz andır. Gerçekten çok güçlü ama bir o kadar da zarif bir adamdı. Bir de Muhafızgücü’nde oynarken yaşadığım Karşıyaka deplasmanını unutamam. İzmir’de salonu öyle bir doldurmuşlardı ki, gelene geçene saldırıyorlardı. Maçın daha onuncu dakikasında sahaya şişeler yağmaya başladı, maç tatil oldu ve seyirci sahaya daldı. İnzibatlar falan girdi içeri, nasıl çıktık oradan hâlâ şaşırırım. Şunu da mutlaka belirtmem lazım: Eskiden Fenerbahçe-Galatasaray maçları Spor ve Sergi Sarayı’nda cumartesi günleri oynanırdı. Tribünlere şık hanımlar, beyefendiler gelir; maçlar tam bir beyefendilik içinde geçerdi. Ne zaman ki Beşiktaş Türkiye Ligi’ne çıktı, o hanımlar tribünlerden çekilmeye başladı çünkü küfür hayatımıza girdi. Sosyal medyada bir resmim vardır; Sergi Sarayı’nda her takımın yeri belliydi. Bizim arkamızda kendi seyircimiz olurdu. Bir maçta Beşiktaş seyircisi bizim tribünü istila etti; kafamıza paralar, çakmaklar atıyorlardı. Sonunda olaylar patladı, ben tribünün altına düştüm. Tekrar yukarı çıktığımda birini yakalamışım, gazeteciler o vurma anımı çekmişler… Şimdiki kurallar olsa beni dokuz kusurlu hareketten ömür boyu men ederlerdi herhalde. Sahadaki oyuncuların hepsi arkadaştı ama seyirci o eski tadı maalesef kaçırdı.
Fenerbahçe’de uzun yıllar forma giydiniz. Fenerbahçe forması altında çıktığınız maçlardan en unutulmaz olanı hangisiydi? Ayrıca saha dışında yaşadığınız, bugün bile tebessüm ettiğiniz bir anınız var mı?
Bir de “Adriano Bülent” abimiz vardı, dünya iyisidir. Yorulduğu zaman acayip numaralar yapardı; Allah uzun ömür versin yaşıyorsa. Nefesi kesilince hemen ayakkabısını çözer, “Durun bağcığımı bağlayacağım” diye vakit kazanırdı. Hakemler bir-iki derken uyandılar mevzuya, sonunda bir gün onu da sallayıp dışarı attılar. Bu tip anılar çok ama zaman geçince bazıları siliniyor. Bir de benim uzun bir Amerika yaşantım oldu, hayatım hep mücadeleyle geçti; o yüzden bazı soruları hatırlamakta zorlansam da hatırımda kalan en esprili anıdır.
Bugünün basketbol dünyasında Hür Güreralp kendisinin koçu olsaydı, oyununa neler eklemek isterdi?
Bugünkü oyun tarzıyla bizimkini mukayese etmek çok zor. Bizden önceki jenerasyonda Turan Tezol driplingi ile meşhurdu; topu eline bir alırdı, on dakika kimsede göremezdin. Ama şimdi 24 saniye kuralı var, 8 saniyede sahayı geçmek zorundasın… Boylar inanılmaz uzadı. NBA’de Fransız Wembanyama diye bir çocuk var ya da Alperen Şengün var; Alperen oyun kurucu gibi oyun yönetiyor, müthiş. Bizim zamanımızda basketbol “yerden” oynanırdı, adeta futbolun elle oynanan versiyonu gibiydi. Şimdi ise oyuncu çemberin 25 cm üzerinde topu kesiyor, smacı yapıştırıyor. Eğer bugün oynasaydım; en az iki metre boyumun olmasını ve yapılı olmaktan ziyade çok estetik bir oyun tarzına sahip olmayı isterdim.
O dönemki derbilerde, özellikle Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı Fenerbahçe formasıyla sahaya çıkmanın hissiyatı neydi?
Çubuklu forma… O yıllardaki çubuklu formamı muhafaza etmediğim için bugün hâlâ içim yanıyor, çok üzülüyorum. O zaman değerini tam anlayamadık. Bak, 2000’lerin başında Türkiye’de çok şey değişti ama Milli Takım forması dediğin beyaz üstüne kırmızıdır, ay-yıldızı vardır; bu değişmez. Almanlarınki beyazdır, İngilizlerinki bellidir. Ama bizde bir ara “Turkuaz” rengini getirdiler, niye değiştirdiler anlamak mümkün değil. Fenerbahçe’nin forması çubukludur, bugün hâlâ çubuklu giyiliyor olması en doğrusudur. Çağ değişir, estetik anlayış değişir ama o ruhu korumak zorundasınız. Çubuklu forma sana bir aidiyet verir; onu giydiğinde “Ben Fenerbahçeliyim” dersin. Real Madrid bembeyazdır, karakteridir o. Kulüplerin formaları, ülkelerin bayrakları gibidir; karakterini kaybetmemelidir.
Türk basketbolunun mabedi kabul edilen Spor ve Sergi Sarayı’nın ruhunu ve Dereağzı’ndaki o meşhur ortamı bize tarif edebilir misiniz?
Dereağzı’nı tek kelimeyle özetleyeyim; oraya Dereağzı denmezdi, “Boklu Dere” denirdi! Ama bu sözüm bugün orayı tertemiz yapanlara bir teşekkür olsun; aferin onlara. Hakikaten öyleydi, kürek çekerken bir keresinde içine devrilmiştim, resmen pislikti. Zaten o dereye bir kez düşmeyene “kürekçi” demezlerdi bizde. Şaka değil, yetmiş sene öncesinden bahsediyorum. Spor ve Sergi Sarayı’na gelince; o salonun meşhur soğuk duşunda yıkanmayan sporcu yoktur. O soğuk su kemiklerine işlerdi adamın. Bu kadar hatıra yeter herhalde.
Fenerbahçe basketbolu sizin için ne ifade ediyor? Bu kültürü diğer kulüplerden ayıran temel farklar sizce nelerdir?
Fenerbahçe dik durmaktır, doğruluktur. Fenerbahçe’nin hangi branşında olursanız olun, ne kadar profesyonel olursanız olun, o formayı giydiğiniz an o aidiyeti iliklerinize kadar hissedersiniz. Temel fark işte bu sarsılmaz ruhtur.
2000’li yıllarda yapılan yatırımların karşılığını 2017 ve 2025 yıllarında kazandığımız Euroleague şampiyonluklarıyla aldık. Kulübün geldiği noktayı nasıl yorumlarsınız?
Ben Aziz Yıldırım döneminde bizzat görev almadım ama takip ettiğim kadarıyla altyapıya verilen devasa önemi görüyorum. Basketbolda, voleybolda, teniste… Altyapın sağlam değilse kalıcı başarı imkânsızdır. İstediğin kadar para saç, NBA’in en iyi takımını satın al getir; temel yoksa bina yıkılır. Fenerbahçe’nin amatör branşlarda bugün dünya devi olması Aziz Yıldırım ile hızlanan bir süreçtir. Ama bunun tohumlarını Emin Cankurtaran ve Ali Şen gibi unutulmaz isimler atmıştır. Benim dönemimdeki başkanların (Faruk Ilgaz, İsmet Uluğ gibi) imkânları çok kısıtlıydı, çoğu bürokrattı ve altyapıya ayıracak bütçeleri yoktu. Can Bartu bıraktığı halde onunla karşılıklı maç yapmış adamım; o efsanelere bile para verilemezdi o zamanlar. Ancak sonraki jenerasyon bu işi profesyonelliğe dökerek dünya çapında başarılar kazandı. Euroleague şampiyonlukları şaka değil, çok büyük bir iştir.
Hür abi son olarak; bu röportajı okuyacak olan ve size her zaman saygıyla bakan Fenerbahçe taraftarlarına mesajınız nedir?
Fenerbahçelilik sadece bir ruhtur. Öyle bir ruhtur ki; sakın bırakmasınlar, zaten bırakamazlar da… Bırakılmaz! Bunu bir rekabet hırsıyla söylemiyorum; uzun yıllar Amerika’da, New York’tan Miami’ye kadar her yerde yollarda üzerinde Fenerbahçe yazan arabalar, amblemler gördüm. Bu bambaşka bir seviye. Beşiktaş’ta da o bağlılık var ama bizimki, Fenerbahçe’’ninki çok farklıdır. Antrenörümüz Samim Göreç abimizle beraber o eski günlere gittik yine… Çok teşekkür ediyorum. Fenerbahçe’yi her zaman en başa koyuyoruz.
