
Fenerbahçe erkek basketbol tarihinin en altın sayfalarında, 2017 yılında İstanbul’da kaldırılan Euroleague kupasında ve Türkiye Basketbol Ligi’nde kazanılan üst üste şampiyonluklarda onun sahadaki emeği, kritik anlardaki soğukkanlı şutları ve karakteri asla unutulmadı. Sarı-lacivertli formayı terlettiği her dönemde taraftarın kalbinde çok özel bir taht kuran, oyun tarzıyla olduğu kadar aidiyetiyle de iz bırakan James Nunnally, “Fenerbahçe Erkek Basketbol Tarihi” serimiz kapsamında Erdi Tiran’ın sorularını yanıtladı.
Çocukluk yıllarından basketbol kıvılcımının parladığı ilk günlere, İtalya’da MVP oluşundan efsane koç Željko Obradović ile çalıştığı unutulmaz zafer yıllarına kadar kariyerinin her dönüm noktasını tüm samimiyetiyle aktaran Nunnally; Obradović’in takımdaki etkisini, Ülker Arena’nın atmosferini, Zeljko’nun takıma aşıladığı o dinmeyen basketbol açlığını ve Partizan ile yaşadığı kaotik Real Madrid serisini Salon Tribünü sayfası okurları için anlattı.
Sözü daha fazla uzatmadan, hafızalardan silinmeyecek anılarla dolu bu keyifli röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz.
14 Haziran 1990’da San Jose, California’da doğdunuz. Bize biraz çocukluğunuzdan ve basketbol yolculuğunuzun ilk nasıl başladığından bahsedebilir misiniz? O ilk günlerde sizi sahaya çeken kıvılcım neydi?
Evet, San Jose, California’da doğdum. Ailemin büyük bir kısmı zaten Bay Area ve San Jose bölgesindendir. Bay Area’da büyümek harikaydı. Farklı kökenlerden ve etnik kökenlerden insanların bir arada olduğu, gerçekten çok kültürlü bir yapı vardı. Bu yüzden günlük hayatım ve okul dönemim normal bir şekilde geçiyordu. Basketbol oynamaya tamamen ağabeyimi takip ederek başladım. Bilirsiniz, büyük ağabeyim ne yapmak isterse, ben de hemen hemen aynısını yapmak isterdim. O basketbol oynamaya başladı, ben de basketbola başladım; o atletizm yapıyordu, ben de atletizm yapıyordum. Ağabeyime çok yakındım, benden dört yaş büyüktür. Ben üçüncü veya dördüncü sınıftayken, sırf ağabeyime yakın olabileyim diye beni yedinci ve sekizinci sınıfların yer aldığı bir basketbol takımına aldılar. Sırf onun yanında kalabileyim diye beni o takımlardan birine koymaları çılgıncaydı. Takımdaki en genç kişi bendim. Tabii ki ben henüz üçüncü sınıftayken takımın geri kalanı yedinci ve sekizinci sınıf öğrencilerinden oluşuyordu; sanırım basketbola olan kıvılcımım da bu oldu. Genel olarak farklı spor dallarını her zaman çok sevdim.
Ancak ben beşinci sınıftayken Stockton’a taşındık. Bu yüzden çocukluğumun ve genç yetişkinlik dönemimin çoğunu Stockton’da büyüyerek geçirdim. Orası oldukça farklı bir yerdi; özellikle iklim ve hava durumu açısından çok daha farklıydı, yazları inanılmaz sıcak olurdu.
Sacramento’ya çok yakın, küçük bir şehirdir ama içinden çok önemli sporcular çıkmıştır. Bu yüzden orada hayatta kalabilmenin, bir yerlere gelebilmenin tek yolunun spor yapmak, bir spor dalıyla uğraşmak olduğunu düşünüyorum; yani bir spor oynamak zorundaydınız. Ben aynı zamanda Amerikan futbolu da oynuyordum ve futbol konusunda da fena değildim. Ancak lise yıllarında Amerikan futbolu ile basketbol arasında bir seçim yapmak zorunda kaldım ve tercihimi basketboldan yana kullandım.
James, Fenerbahçe’deki unutulmaz dönemine geçmeden önce, kariyerinin o dönemde nasıl şekillendiğine değinmek isterim. 2012 NBA Draftı’ndan sonra yolculuğun seni Yaz Ligi için Sacramento Kings’e, ardından Yunanistan’da Kavala’ya ve sonrasında NBA D-League’de Bakersfield Jam’e götürdü. Atlanta Hawks ve Philadelphia 76ers ile yaptığın 10 günlük kontratlarla NBA sahnesinde sınırlarını zorladığın, ardından Porto Riko, Estudiantes ve İsrail’de (Maccabi Ashdod) çok farklı basketbol kültürlerini deneyimlediğin çok aktif bir yolun oldu. Son olarak, 2015/16 sezonunda İtalya’da Sidigas Avellino formasıyla sergilediğin ve 18.4 sayı, 4.3 ribaund, 2.1 asist ortalamaları yakaladığın muhteşem performans, sana ligin MVP ödülünü kazandırdı ve seni tüm Avrupalı devlerin radarına soktu. Geriye dönüp baktığında, kariyerinin bu yoğun ve şekillendirici dönemini nasıl değerlendiriyorsun?
Kariyerimin başlarında beni şekillendiren şeylerin karşılaştığım aksilikler, sabırlı olmak, sıramı beklemek, nasıl profesyonel olunacağını öğrenmek ve oyunumu geliştirmek üzerine çalışmak olduğunu söyleyebilirim. Oynamadığım dönemlerde, draft edilmemiştim; bu yüzden zaten yarışa geriden başlamıştım. Ardından Sacramento Kings ile yaz ligine gittim ama pek oynatılmadım, yani bana gerçekten bir şans verilmedi. Bunun üzerine menajerimin isteğine karşı gelerek Yunanistan’ın Kavala takımıyla sözleşme imzalamaya karar verdim. Bu kararımdan dolayı bana gerçekten çok kızmıştı ama ben sadece oynamak ve para kazanmak istiyordum. Fakat orada çok kısa bir süre kaldım. Oradaki dönemi pek hesaba katmıyorum çünkü gerçekten profesyonel bir ortam yoktu, daha çok bir genç takım (altyapı takımı) gibiydi. Ama benim hiçbir fikrim yoktu; sadece profesyonel olarak oynayacaktım, denizaşırı bir ülkeye gidip şansımı denemek istiyordum. Yaklaşık iki buçuk ay sonra, ödenmeyen maaşlar nedeniyle oradan ayrıldım. Ayrıldıktan bir hafta sonra G League draftında Bakersfield Jam tarafından seçildim. İşte gerçekten nasıl çalışılacağını ve nasıl profesyonel olunacağını orada öğrendiğimi düşünüyorum. Etrafımda harika insanlar ve öğrenmeme, bir profesyonel olmanın ne anlama geldiğini kavramama, vücuduma nasıl bakacağımı bilmeme ve antrenmanlarımı hakkıyla yapmama yardımcı olacak harika bir teknik ekip vardı. Tamamen işe kilitlenmiştim.
G League’deki ilk yılım çok iyi geçti. Takımım, o dönem itibarıyla G League tarihinde sanırım gelmiş geçmiş en iyi galibiyet/mağlubiyet rekorunu kırdı. Play-off’lara kaldık ve yukarıya, NBA’e çağrılan oyuncularımız oldu. Gerçekten olağanüstü oyuncuların ve bizi her an zorlayan, geliştiren bir teknik ekibin arasındaydım. O yılın ardından G League Elite Combine kampına davet edildim. Artık ismim NBA’deki farklı takımların radarındaydı ve lige girmeye gerçekten çok yaklaşmıştım. Phoenix Suns ile geçirdiğim hazırlık kampının ardından, kadrodan elenen son oyuncu oldum ve takıma giremedim; bu yüzden ikinci yılımda tekrar Bakersfield Jam’e dönmeye karar verdim. O sezona başladıktan bir ay sonra NBA’den çağrıldım ve NBA yolculuğum bu şekilde başlamış oldu.
Buradan sonra işlerin hep yukarıya doğru gittiğini söyleyebilirim. Hawks ile birkaç kez 10 günlük kontrat yaptıktan sonra, sezonu Sixers ile tamamladım. Benim için harika bir deneyimdi, NBA’in nasıl bir yer olduğunun tadını almıştım ve orada kalıcı bir yer edinmek istiyordum. Bu yüzden o yaz bir deli gibi çalışıyordum ancak garanti bir kontratım yoktu, kimseyle sözleşme imzalamamıştım. Ben de bir aylığına Porto Riko’ya gitmeye karar verdim. Oradaki lig şu an çok daha iyi bir noktaya geldi ama o zaman da gerçekten iyiydi, birçok kaliteli oyuncu orada da oynuyordu. Oraya gittim ve o bir ay için iyi bir maaş kazandım. Güzel bir deneyimdi; gençtim, para kazanmak istiyordum, bu yüzden gidip oynadım.
Porto Riko’dan sonra Estudiantes’e geçtim. Orada birkaç maç oynadım, fena da performans göstermedim ama o genç yaşımda maç başına sadece 20 dakika oynayarak doğru şekilde kullanılmadığımı hissettim. Kendi kendime “Oh, hayır, daha fazla oynayabileceğim bir yerde olmalıyım” dedim. ACB’nin (İspanya Ligi) harika bir lig olduğunu biliyordum ama haftada sadece tek maçımız varken ben çok daha fazla süre almak istiyordum. Bu yüzden ayrılmaya karar verdim ve Zvika Sherf adında bir koçla tanıştığım Maccabi Ashdod’a gittim. Bana karşı gerçekten harikaydı. Bana güvenerek ve sadece oynamama izin vererek çok yardımcı oldu; gerisi zaten kendiliğinden geldi. Takımın son sıradan kurtulup play-off’ları sadece iki maçla kaçıracak noktaya gelmesine yardımcı oldum. Bu benim için harika bir deneyim oldu ve özgüvenimi tavan yaptırdı.
Oradan Avellino’ya geçtim. Aslında sezon öncesi dönemi benim için biraz sallantılı başlamıştı çünkü Indiana Pacers ile katıldığım yaz liginde baş parmağımın kırılması sakatlığından yeni çıkmıştım. O dönem bir menajeri kovmuştum, sonra tekrar şu anki menajerim olan Bill Neff’e geri döndüm. Bill, benim için bir menajerden çok daha fazlası, gerçek bir mentor olmuştur. Bana sadece Avellino projesine sadık kalmamı ve sabretmemi söyledi. Orada da harika bir oyuncu grubunun arasındaydım; Marty Leunen, Marques Green gibi isimler vardı. Gerçekten çok iyi bir takımımız vardı. Bir önceki yılı 13. sırada bitiren o takımı aldık ve bizim oynadığımız yıl ligi üçüncü sırada bitirmesini sağladık; bence bu büyük bir başarıydı. Bilirsiniz, Avrupa’da kazandığınızda ve takımınız iyi iş çıkardığında güzel şeyler olur. O yıl İtalya Ligi’nin MVP ödülünü alma onuruna eriştim. Sonrasında Avrupa’daki birçok takım bana ulaşmaya başladı ve beni radarlarına aldılar. Bu takımlardan biri de Fenerbahçe’ydi. O sırada “Fener”in ne olduğu veya ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama çok yakında bunu öğrenecektim.
2016/17 sezonunun başında Fenerbahçe’ye katıldınız. Bu tarihi sezonda önce Euroleague kupasını kazandık, ardından Türkiye Ligi şampiyonu olduk. Euroleague şampiyonluğuna giden süreçte kişisel olarak sizin için unutulmaz anlar var mıydı? Varsa bizimle paylaşabilir misiniz?
Fenerbahçe’ye katılmak tamamen başka bir seviyeydi. İstanbul’a adım atar atmaz profesyonelliği, organizasyonun nasıl yönetildiğini hemen fark ettim; tıpkı bir NBA takımı gibiydi. İşlerin tam olarak üzerindeydiler. Bir şeyleri talep etmenize bile gerek kalmıyordu, zaten her şeyi hazırlamış oluyorlardı. Oyuncuların neye ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyorlardı, bu gerçekten inanılmazdı. Ve bir önceki yıl finalde kaybetmiş olan harika bir takıma katılıyordum. Takıma o yaz eklenen iki parçadan biri bendim. Dolayısıyla, böyle bir takıma katılmak için sahip olmanız gereken kesinlik ve keskinlik seviyesi nedeniyle, çok hızlı bir şekilde adapte olmayı öğrenmek zorundaydım. Benden ne yapmamı istediklerine, benden ne beklediklerine, koçun ve takım arkadaşlarımın ne istediğine hızlıca uyum sağlamalıydım. Takım arkadaşlarım adapte olmamda bana gerçekten çok yardımcı oldular; yine söylüyorum, muhteşem bir oyuncu grubuydu. Hepsi tek kelimeyle harikaydı. O yıl Fener’deki tüm takım arkadaşlarım bana yardımcı olma konusunda müthişti. Teknik ekip de aynı şekilde harikaydı. Kulüp çevresinde olan ve hak ettikleri değeri o kadar da alamayan çalışanlar da aynı şekilde muhteşem insanlardı.
Şampiyonluğa giden süreçteki o anılarım; kurduğumuz bağlar, birlikte yediğimiz takım yemekleri ve o dönemlerden ibaret. Bence birlikte çok sert çalıştığımız, rekabet ettiğimiz antrenman kampları ve sonrasında birlikte dışarı çıkıp vakit geçirmelerimiz… Bunların hepsi benim için çekirdek, unutulmaz anılardır. Yaşanan o kadar çok komik hikaye ve komik olay var ki.

O Euroleague şampiyonluğu yolundaki en kritik aşamalardan biri Panathinaikos play-off serisiydi. O serinin öncesine ait özel bir anınız var mı ve Yunanistan’daki ilk iki maçta atmosfer nasıldı?
Panathinaikos ile oynadığımız o ilk iki maçtaki atmosferden bahsetmek gerekirse, çılgıncaydı. O seriye seribaşı olmayan, favori gösterilmeyen taraf (underdog) olarak girmiştik. Favori olan onlardı. Onlar ligi dördüncü bitirmişti, biz ise beşinci sıradaydık. İlk maçlarda sanırım 10 ya da 15 sayı öne geçtiler ve taraftarları serinin bittiğini düşündü. Ama yine söylüyorum, bizim takımımız karakter sahibi oyuncularla doluydu ve biz o seriyi kazanmayı başardık. Kendi adıma paylaşmam gerekirse, o ilk iki maçta oynadığımı sanmıyorum. Sanırım Obradovic daha önce bu seviyeleri oynamış, orada bulunmuş oyuncularla sahada olmayı tercih etti; bu onun kararıydı ve nitekim doğru kararı verdi. Ancak üçüncü maçta oynama şansı buldum ve takıma biraz olsun yardımcı oldum, bu yüzden eğlenceliydi. Yine de o ilk iki maç, oradaki atmosfer ve ikinci maçtan sonra yaptığımız o galibiyet kutlaması harikaydı.

2016/17 sezonunda, İstanbul’da düzenlenen Final Four’daki Real Madrid ve Olympiacos maçlarında salon ortamı ve tribünlerdeki enerji nasıldı? O gün Fenerbahçe forması altında Euroleague şampiyonu olmak nasıl bir duyguydu?
İstanbul’daki Final Four’da, yarı finalde Real Madrid’e ve finalde Olympiacos’a karşı oynamak tek kelimeyle muhteşemdi. Salondaki, arenadaki enerji ve atmosfer tamamen Fenerbahçe taraftarlarıyla tıklım tıklım doluydu, zaten olması gereken de buydu. Bize tamamen kendi evimizde oynuyormuşuz hissi verdi ve bu da sahaya çıkıp daha sert oynamamız için bize çok daha fazla enerji kattı. Adrenalin öyle bir seviyedeydi ki sanki havada uçuyor gibiydiniz. Çok şükür ki şanslıydık ve şampiyonluğu kazandık. O şampiyonluğun ardından yapılan kutlamalar inanılmazdı. Fener formasını temsil etmek harika bir duyguydu. Taraftarlar bize sevgilerini gerçekten muazzam bir şekilde gösterdiler.

2017/18 sezonunda, EuroLeague play-off’larında Baskonia ile karşılaştık ve seriyi 3-1 kazandık. Bu seriye dair en unutulmaz anılarınız nelerdir?
Baskonia’ya karşı güzel bir seriydi. Evimizdeki ilk iki maçı çoğunlukla oldukça rahat kazandık. Üçüncü maçı deplasmanda kaybettik ama Vitoria’daki dördüncü maçı kazanarak seriyi bitirdik. Seriyle ilgili aklımda kalan çok sıra dışı, unutulmaz spesifik bir şey yok; tek düşüncemiz Final Four’a geri dönmek için onları bir an önce yenip geçmekti.

Belgrad’da oynanan Final Four finalinde maalesef Real Madrid’e 85-80 kaybettik. Sizce o maçta ters giden neydi? Ayrıca o sezon kazandığımız üst üste ikinci yerel lig şampiyonluğu hakkında neler söylemek istersiniz?
Real Madrid’e karşı kaybettiğimiz o maç farklıydı. Bence oraya üst üste ikinci kez şampiyon olmak için gittiğimizde oyuncuların üzerinde çok büyük bir baskı vardı. Bazı oyuncularımız daha önce hiç o seviyede bulunmamıştı, takımımıza yeni katılan birkaç parça vardı; gerçi onlar da yine çok harika, büyük oyunculardı. Ama bilmiyorum, bence sadece kendi oyunumuzu oynayamadık. Real Madrid sahada çok daha rahat olan taraftı ve bu durum oyuna da yansıdı. Biz ise maç boyunca adeta kasılmış gibi gergindik. Bir türlü kendi oyun tarzımızı sahaya yansıtma şansı bulamadık. Kaybetmemizin nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Ancak sonrasında toparlandık ve yerel lig şampiyonluğunu kazandık. Bence Euroleague’deki o kayıp, oyunculara daha fazla motivasyon verdi; çünkü masada bırakılan bir şey vardı ve onu telafi etmeliydik. Yerel lig şampiyonluğunu kazanmak da harika bir şeydi. Yerel şampiyonluklar konusunda her zaman mütevazı olmalısınız çünkü bunları her zaman kazanamazsınız. O oyuncu grubuyla bunu başardığımız için çok mutluyum.

2018 yazında Fenerbahçe’den ayrıldınız. Öncelikle bu ayrılığa götüren süreç nasıl gelişti? Ayrıldıktan sonra Minnesota Timberwolves, Houston Rockets, Olimpia Milano ve Shanghai Sharks takımlarında oynadınız. 2018 yazı ile 2020 Ocak ayı arasında kariyeriniz bu takımlarda nasıl ilerledi ve bu farklı deneyimler bir oyuncu olarak size neler kattı?
Evet, Fener’den ayrıldım çünkü o dönem bir NBA ilgisi vardı ve NBA benim her zaman bulunmak istediğim yerdi. Orada oynayabilecek kadar iyi olduğumu hissediyordum ve eğer bana gerçekten doğru düzgün bir şans verilseydi, orada çok daha uzun süre oynayabileceğimi düşünüyordum. Ama insan yaşayarak öğreniyor. Önce Timberwolves’a gittim, ardından çok kısa bir süreliğine Rockets maceram oldu. NBA döneminin ardından tekrar Avrupa’ya dönmek istedim. Bir şekilde yolum Milano’ya düştü; aslında iyi bir takımları vardı ama o dönemde organizasyonel olarak biraz istikrarsız ve düzensiz bir yapıdaydı, şimdi daha iyi olduğunu duyuyorum. Milano’daki sezonun ardından Shanghai Sharks’tan bir teklif aldım. Kendi kendime, “Hey, Çin’e gidip oradaki suları da bir test edeyim” dedim. Seyahat etmekten ve farklı yerlerde basketbol oynamaktan korkmayan biriyim; ben bu oyunu çok seviyorum. Çok iyi bir kontrat teklif etmişlerdi ve bunun yapmam gereken bir şey olduğunu hissettim, ben de gidip oynadım.
2019/20 sezonunda, Ocak ayında Fenerbahçe’ye geri döndünüz. Takım için genel olarak zor bir sezondu ama yine de Türkiye Kupası’nı müzemize getirmeyi başardık. Sizce o sezon takım için Euroleague’de yolunda gitmeyen şey neydi?
Evet, Çin’den ayrıldıktan sonra tekrar Fener’e dönmeye karar verdim. Ancak gittiğimde farklı bir takım, farklı bir kadro vardı ve oraya vardığımda biraz tuhaf bir dönem yaşanıyordu. Sanırım insanlar ve teknik ekip arasında bazı anlaşmazlıklar, farklılıklar vardı. Perdenin arkasında tam olarak ne oluyordu bilmiyorum ama takımda çok fazla gerginliğin olduğu bir döneme denk gelmek ve daha önce bulunduğum o harika ortamdan çok farklı bir ortama girmek bana biraz tuhaf hissettirdi. Yine de tanıdık yüzlerle birlikte yeniden orada olduğum için mutluydum. Ankara’da Türkiye Kupası’nı kazandık, bu harikaydı. Kazanmak her zaman inanılmaz bir başarıdır ve gurur duyulacak bir şeydir. O sezon genel olarak çok tuhaf bir sezon oldu çünkü zaten sonrasında COVID-19 nedeniyle tamamen durduruldu; bu yüzden işlerin tersine dönüp dönmeyeceğini, eğer devam etseydi neler olabileceğini asla tam olarak bilemezsiniz. Ama hayat işte, asla bilemezsiniz.

2019/20 sezonunun sonunda Fenerbahçe’den ayrıldınız ve New Orleans Pelicans, Maccabi Tel Aviv ve Partizan formaları giydiniz. Özellikle Partizan’daki döneminizle ilgili olarak, Real Madrid’e karşı oynadığınız play-off serisi anında akıllara geliyor. Çok yoğun, kaotik bir seriydi ve maalesef 2-0 öne geçmenize rağmen 3-2 kaybettiniz. Bu unutulmaz seri hakkında neler söylemek istersiniz?
Ah dostum, Partizan formasıyla Real Madrid’e karşı oynadığımız o play-off serisini herkes bana her zaman soruyor. Gerçekten tam bir duygusal hız treni gibiydi. Seride öne geçmiştik ve ardından o malum maçtaki kaos yaşandı. Kendimizi en iyi iki oyuncumuzdan yoksun bulduk; cezalardan dolayı biri bir maç, diğeri ise iki maç kaçırdı. Bu dinamik durum Real Madrid’in işine yaradı ve onlara yardımcı oldu çünkü onların kadro derinliği çok farklıydı. İlk beş kalitesindeki oyuncuları bençten geliyordu. Bizim ise iki ilk beş oyuncumuz yoktu ve onlar hâlâ takımımızın çok büyük bir parçasıydı. Buna rağmen maçları sonuna kadar rekabetçi tutmayı başardık ama üçüncü maçta oyunun sonunu getiremedik, doğruları yapamadık. Bence üçüncü maçı kazanabilirdik ama onların geri dönmesine, seriye tutunmasına izin verdik; bu durum onlara büyük bir özgüven verdi ve sonunda kazandılar. Ama o Partizan takımı… Vay canına, gerçekten çok özel bir oyuncu grubuydu, çok özel oyunculardı.

Şimdi sizi AEK forması giyerken görüyoruz. AEK’deki yolculuğunuz şu ana kadar nasıl gidiyor? Bu sezon hem kendi kariyeriniz hem de takım için kişisel beklentileriniz nelerdir?
AEK’e gelmeye karar verdim çünkü Koç Sakota ile konuştum. Kendisinin bu takımın gerçekten çok iyi işler yapmasına yönelik harika planları vardı ve takımın hedeflediği, gerçekten ulaşmak istediği başarılara giden yolda benim kilit bir parça olabileceğimi düşünüyordu. Gittiğim her yerde kendimden beklentim de tam olarak budur. Nereye gidersem gideyim, sadece takımın kazanmasına yardımcı olacak bir parça olmak isterim ve bu takım için de öyle olduğumu düşünüyorum.
Fenerbahçe yıllarınıza geri dönecek olursak… İstanbul’da birçok efsane isimle aynı sahayı paylaştınız. Birlikte oynamaktan en çok keyif aldığınız takım arkadaşınız kimdi?
Bence Bobby Dixon ile aramızda çok özel bir bağ vardı. Orada çok fazla harika oyuncu vardı elbette ama biz Bobby ile saha dışında da birbirimize çok yakındık, birlikte çok fazla vakit geçirirdik. Benden yaşça büyüktür ve özellikle Fener’deki zihinsel olarak zorlandığım, işlerin sertleştiği dönemlerde kulağıma her zaman olumlu şeyler fısıldayan, beni sakinleştiren o pozitif ses olmuştur.

Bize Željko Obradović’ten bahsedebilir misiniz? Efsanevi bir koç olmasının ötesinde, hayatınızda ve genel oyun anlayışınızda nasıl bir etki bıraktı?
Obradovic, tüm oyuncularının basketbol oyununa karşı belirli bir açlığı her zaman koruduğundan emin olurdu. Her antrenman ve her maç boyunca uç bir seviyede odaklanmış olmak zorundaydınız.

Fenerbahçe basketbolu kişisel olarak sizin için gerçekten ne anlama geliyor? Sizin gözünüzde bu kulübü dünyadaki diğer tüm takımlardan ayıran benzersiz özellikler nelerdir?
Fener tıpkı Avrupa’nın Lakers’ı gibi, dostum. Taraftarların ve kulübe dahil olan herkesin sahip olduğu çok özel bir tutku var. Fener kaybettiğinde bazı insanların günü resmen kötü geçiyor, takıma karşı böylesine büyük bir tutku besliyorlar. Tüm Avrupa’da ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde taraftarları var. Bulunduğum her yerde, gittiğim her yerde beni tanıyan Fener taraftarlarına rastladım; bunu görmek gerçekten muhteşem. Benim gözümde gerçekten tek kelimeyle çok özel bir takım.
NBA’de geçirdiğiniz zaman karakterinize ve yetenek setinize neler kattı? Sizce NBA ve Avrupa basketbol tarzları arasındaki en temel farklar nelerdir?
NBA’de geçirdiğim zaman bana sabırlı olmayı ve sadece kontrol edebileceğiniz şeyleri kontrol etmeyi öğretti. Ne olacağını, ne kadar süre alacağınızı ya da bu tarz şeylerin hiçbirini kontrol edemezsiniz. Sadece yaptığınız her şeyin içindeki ışığı görmeye çalışmalı, hayatınızı bu oyunu oynayarak kazanabildiğiniz için şükretmeli ve mutlu olmalısınız. Bu oyun sizi dünyanın dört bir yanına götürdü ve eğer basketbol olmasaydı muhtemelen hayatınız boyunca hiç göremeyeceğiniz birçok farklı yaşam tarzıyla, kültürüyle tanışmanızı sağladı. Bunu her zaman aklımda tutmaya çalışıyorum. NBA dönemlerimde oyun yeteneğim anlamında da çok şey öğrendim. En iyi oyuncularla ve en iyi koçlardan bazılarıyla birlikte çalışıyordum, bu sayede herkesten bir şeyler öğrenme şansım oldu; adeta bir sünger gibiydim, her şeyi emiyordum. Farklara gelecek olursak; bence Avrupa’da her maç bir ölüm kalım meselesi gibi oynanıyor. NBA ise daha çok analitik veriler, istatistikler ve yüzdeler üzerine kurulu; maç maç bakmaktan ziyade daha çok her 5 ila 10 maçlık periyotları hedefleyen bir mantığa sahip.
Eğer James Nunnally bugün kendisinin koçu olsaydı, genç James’e oyununa neyi eklemesini ya da neyi değiştirmesini söylerdi? “Koç James” sahada nasıl bir oyuncu görmek isterdi?
Eğer koç ben olsaydım ve genç halime neye çalışması gerektiğini söyleyecek olsaydım; bilmiyorum, muhtemelen bir oyun kurucu (point guard) olmayı denemesini söylerdim. Eğer koç olsaydım ve genç halime seslenebilseydim, “Hey, oyun kurucu pozisyonuna geç” derdim. Topu kontrol etmeyi, oyun kurmak için topun ellerimde olmasını seviyorum; oyunu iyi gördüğümü düşünüyorum. Bilmiyorum, belki de yapacağım şey bu olurdu.
Kulübümüzde geçirdiğiniz süre boyunca oynadığınız tek bir unutulmaz maç hangisiydi ve İstanbul’da saha dışında yaşadığınız en ilginç veya komik olay neydi?
Tek bir unutulmaz maç söylemem gerekirse, bu kesinlikle Final Four’daki şampiyonluk maçıdır. Bilirsiniz, pek çok insan kariyeri boyunca öyle sık sık şampiyonluk maçlarında oynama şansı bulamaz, bu yüzden orada bulunmak büyük bir lütuftu.
Daha sonra Fenerbahçe’ye rakip oldunuz ve farklı takım formalarıyla Ülker Arena’ya geri döndünüz. O maçlardaki duygularınız nelerdi? Farklı bir formayla o sahaya adım atmak ve bir zamanlar sizin için tezahürat yapan taraftarlardan o inanılmaz, sıcak karşılamayı almak nasıl bir histi?
Fener’e rakip olarak geri dönmenin ilk başlarda, her seferinde çok tuhaf hissettirdiğini söylemeliyim. Ama maç başladığı andan itibaren odaklanıyorsunuz ve “Bu benim işim ve şimdi rekabet etme zamanı” diyorsunuz. Kulübe ya da taraftarlara ne kadar büyük bir sevgi duyuyor olursanız olun, sahada rekabet etmek zorundasınız. Yine de o taraftarlardan böylesine sıcak bir karşılama görmek harika bir duyguydu. Hepsi hâlâ çok harikalar ve bugüne kadar bile bana hâlâ yazmaya devam ediyorlar.

Avrupa genelinde oynamaktan en çok keyif aldığınız deplasman atmosferi hangisiydi?
En sevdiğim deplasman atmosferini söylemek biraz zor çünkü ben zaten kendi evinde muazzam taraftar kitlelerine sahip takımlarda oynadım. Bu yüzden başka hiçbir deplasman atmosferinin, benim alıştığım ve taraftar anlamında adeta şımartıldığım o iç saha ortamlarıyla boy ölçüşebileceğini sanmıyorum.
Fenerbahçe taraftarlarını ve tribünlerdeki atmosferi kendi bakış açınızdan nasıl tanımlarsınız? O inanılmaz kalabalığın her zaman arkanızda olduğunu hissetmek nasıl bir duyguydu?
Fenerbahçe taraftarlarını tanımlamak gerekirse; onlar oyuna karşı inanılmaz derecede tutkulular. Maç başa baş giderken birisi büyük bir şut soktuğunda, bir blok yaptığında ya da topu kazanmak için yere atlayıp savaştığında bunu yüzlerinde ve reaksiyonlarında görebiliyordunuz. O mücadeleyi resmen hissediyorlar ve buna bayılıyorlar; benim kendi perspektifimden gördüğüm şey tam olarak buydu. Arkanda böyle bir taraftar topluluğunun olması… İnsan sahada onlar için her şeyin gerçekleşmesini, her şeyi başarmayı istiyor.
Fenerbahçe Beko’nun bu sezonki Euroleague yolculuğunu ve şu ana kadarki genel performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kulübün eski ve önemli bir sporcusu olarak, takımın mevcut enerjisini nasıl görüyorsunuz?
Bu yıl Fener’i onları değerlendirecek kadar çok fazla izleyemedim açıkçası. Ama iyi oyunculara sahip olduklarını ve onların şampiyon olduklarını biliyorum; bu yüzden birileri onları tahtından indirene kadar hâlâ şampiyon onlardır ve umarım kupayı yeniden kazanabilirler.
Son olarak, bu röportajı okuyacak olan Fenerbahçe taraftarlarına özel mesajın nedir?
Fenerbahçe taraftarlarına mesajım; harika olmaya devam edin. Orada geçirdiğim zamana bayıldım. Gerek oynadığım dönemde gerek farklı bir takımdayken, hatta şu ana kadar bile her zaman ilettiğiniz güzel dileklerinizle birçoğunuz benim ve ailem için orayı çok özel kıldınız. Hâlâ mesajlar alıyorum ve minnettarım. Hepinize çokça sevgiler. Bu cuma Fener ve Olympiacos yeniden oynuyor.
